Yiğit Sertdemir
Giderek zorlaşan koşullarda, giderek daha fazla üretimin olduğu zamanlardayız. Her an yeni bir metnin sahneye çıkmak için sıraya girdiği, seyircisinin güçlendiği, dayanışmanın da pekiştiği zamanlar. Olumsuzlukların öğrettiği, birleştirdiği zamanlar. Dileğim odur ki, tiyatroya çırılçıplak dahil olmak için gecesini gündüzüne katıp heyecanla çalışan, üreten öğrenciler, tiyatrocu aday adayları, umutlarını kaybetmeden yarını kurabilirler. Otosansürün girdabına kapılıp yok olmadığımız, yazını giderek güçlenen, kendisiyle yüzleşebilmiş ve silkinip dürüstçe sahnede seyirciyi karşılayabilen bir tiyatro çağından geçelim. Vaktidir.
(Kaynak: Milliyet)
***
Ayrıca bakınız:
Yalan makinesi ve küfürbaz Mustafa Demirkanlı'nın sözde küfre karşı kampanyasına alet olanların imzaladıkları metni ve alet olanları teşhir ediyoruz!
Mustafa Demirkanlı, Ertuğrul Timur, Ömer Kurhan, Murat Demirbaş, Yaşam Kaya, Can Törtop, Adnan Tönel, Yücel Erten, Tamer Levent gibi LİNÇ KARGASI kişi
Anlaşılır bir alışveriş: Yiğit Sertdemir, Mustafa Demirkanlı'nın dergisinden "Tiyatro Tiyatro Ödülleri" alıp, karşılığnda LİNÇ KAMPANYASIna imza verdi
"Uyarmadı!" denilmesin; LİNÇÇİLERDEN kim ödül alırsa, onu LİNÇÇİ ilan edeceğiz!
Bir LİNÇÇİNİN genç beyinleri yıkama çalışması
Tiyatral kanserojen LİNÇÇİLER, tiyatro dünyasını kirletmeyi sürdürüyorlar!
LİNÇ tarlasında geyik otlatan LİNÇÇİLER!
LİNÇÇİ Ertuğrul Timur, öznesiz tümce kuruyor!
Coşkun Büktel'le Hilmi Bulunmaz'ın sanatsal ifade olanaklarını imha etmek için sert davranan Altıdan Sonra Tiyatro, gericiliğe karşı ılıman davranıyor
AKP'li çığırtkan belediyeler, işi iyice cıvıttılar!
LİNÇÇİLERİN hiçbir projesine destek vermeyin!
Bulunmaz Tiyatro'yu "mahkum ettiren" bir zamanların İstanbul Belediyesi avukatı, şimdinin Devlet Bakanı Hayati Yazıcı, işçileri de mahkum ettirebilir!
Duyguları mükerrer, düşünceleri mükerrer, sözleri mükerrer, sohbetleri mükerrer, tiyatroları mükerrer olan zavallılar, mükerrer imza attırma peşinde!
Düşünmeyi, konuşmayı, tartışmayı, yazmayı, oynamayı, yönetmeyi, üleşmeyi becerebilecek bir karaktere sahip olmayan LİNÇÇİ Yiğit Sertdemir, zırvalıyor!
"Yala Ama Yutma" adlı oyunu oynamaya yeltenen ekibi ve bu oyunun oynanacağı kumbaracı50'nin yöneticilerini korkutan habervaktim yazı yazmayı bilmiyor!
Coşkun Büktel'le Hilmi Bulunmaz'ın sanatsal ifade olanaklarını imha etmek isteyenleri destekleyen LİNÇÇİ Yiğit Sertdemir'in hiçbir oyununu izlemiyoruz
Coşkun Büktel'le Hilmi Bulunmaz'ın düşüncelerini imha etmek isteyenlerin düzenlediği LİNÇ KAMPANYASINA imza veren MitosBoyut'un kitaplarını okumuyoruz
LİNÇÇİ Tiyatro... Tiyatro... dergisinin Yazı İşleri Müdürü LİNÇÇİ Nalân Özübek, düşünebilme becerisine sahip olmadığı için, söyleyecek söz bulamıyor!
Bu Limousine kimin, hangi yalanıyla ilgilidir?
"Ayşenil Şamlıoğlu'nun Şehir Tiyatroları"nda sahnelenen; LİNÇÇİ Yiğit Sertdemir'in yazıp yönettiği SURNAME 2010 oyununu asla izlemiyoruz!
LİNÇÇİ Mitos-Boyut tarafından yayınlanan LİNÇÇİ Yiğit Sertdemir'in Bekleme Salonu ve O.B.E.B. oyunlarını asla okumuyoruz!
"Lemi Bilgin'in Devlet Tiyatroları" ve "Ayşenil Şamlıoğlu'nun Şehir Tiyatroları"nın desteğiyle ayakta durmaya çalışan LİNÇÇİ dergi, "ödül/ödün" verdi!
Ayşenil Şamlıoğlu'nun salon verdiği, FONEX'in sponsor olduğu, Boyut Yayın Grubu'nun basım desteği sunduğu LİNÇÇİ Tiyatro... Tiyatro..., zorla yaşıyor!
Her yönüyle, zâten vasatın çok altında bir oyun müsveddesi olan "MERHABA / HOŞÇAKAL" adlı "şey"i piç eden LİNÇÇİ Tolga Yeter'e, "yeter artık" diyoruz!
LİNÇÇİ Altıdan Sonra Tiyatro'nun sinik patronu LİNÇÇİ Yiğit Sertdemir diyor ki: "Tiyatroyu Şan Şöhret İçin Yapmıyoruz"
LİNÇ KAMPANYASI için imza verenlerin adları tekrar güncellendi!
LİNÇ KAMPANYASI sponsorları, mekân düzeyinde örgütleniyor!
Ayşenil Şamlıoğlu'yla Reşit Arslan boşu boşuna konuşmuşlar!
HALKIN KURTULUŞUnu engellemek isteyen LİNÇ KAMPANYASI ana sponsorları, Erdal Eren ve onun yoldaşı Metin Göktepe'nin gazetesi Evrensel'i işgâl ettiler!
LİNÇÇİ Tiyatro... Tiyatro... dergisinin Yazı İşleri Müdürü LİNÇÇİ Nalân Özübek, düşünebilme becerisine sahip olmadığı için, söyleyecek söz bulamıyor!
Hayatta ve sanatta bir bok olamayanlar tabii ki LİNÇÇİ oluyorlar!...
Eyvah, LİNÇÇİ Yiğit Sertdemir, yepyeni LİNÇÇİLER yetiştirecek!
LİNÇ KAMPANYASI ana sponsorlarından Tiyatro... Tiyatro... Dergisi sahibesi ve Sayın Şüpheli Sanık Davalı Mustafa Şükrü Demirkanlı'nın sevgili eşi Gülhan Avşar Demirkanlı'nın savcılığa şikâyet ettiği Sosyalist OYUN Dergisi Genel Yayın Yönetmeni ve Bulunmaz Tiyatro - İstanbul Genel Sanat Yönetmeni Sosyalist Sanatçı Hilmi Bulunmaz, 8 Aralık'ta yine "hukuk maçı"na çıkacak!
Sosyalist Sanatçı Hilmi Bulunmaz, LİNÇÇİ Yiğit Sertdemir'in "osuruktan tayyare / selam söyle o yâre" düzeysizliğindeki şiirini okurken şöyle düşündü: "çıkma incir ağacına / yeme hamını mamını / ordan aşağı düşersen / görürsün LİNÇ imzasını"
Sosyalist Sanatçı Bertolt Brecht'in dünya görüşünü zerre kadar bile algılamamakla birlikte, ısrarla ve inatla Bertolt Brecht oyunlarının evrensel bağlamını kirletmeye devam eden ve tabii ki, kapitalizmin ilelebet muhafaza ve müdafaa edilmesi için Devlet Tiyatroları sahnelerini işgâl eden LİNÇÇİ Yücel Erten, Yeni Rakı'ya meze olmuş yada sanki LİNÇÇİ Yiğit Sertdemir, âdeta LİNÇÇİ Yücel Erten'i eleştirmek için zırvalama hakkını kullanmış!
Sosyalist Sanatçı Hilmi Bulunmaz, dangalak yazar LİNÇÇİ Yiğit Sertdemir'in sayıklama benzeri abukluğunu okur okumaz şöyle düşündü: "Boş ver başkalarının tahliyesini, sen, hiçbir zaman için LİNÇ suçundan asla ve kesinlikle tahliye olamayacaksın!"
Bulunmaz Tiyatro kurucusu ve yöneticisi Sosyalist Sanatçı Hilmi Bulunmaz, dangalak yazar LİNÇÇİ Yiğit Sertdemir'in aşağıdaki anlamsız sloganını okuyunca şöyle bağırdı: "HA SİKTİR BE!"
Hilmi Bulunmaz, savcıya LİNÇ KAMPANYASI ÖRGÜTÜ'nü anlattı!
Gerçekçi oyun yazarı Coşkun Büktel'le gerçekçi sanat adamı Sosyalist Sanatçı Hilmi Bulunmaz'ın sanatsal ifade olanaklarını ilga ve imhâ etmek için KARA BİR ÇETE gibi bir araya gelen 1100 kişilik kişiliksiz alçak kişinin imzaladığı LİNÇ KAMPANYASI sürecinde yüreğini kara katran kazanına akıtıp, bu kampanyaya alçakça bir imza çakan "Altıdan Sonra Tiyatro", alnındaki LİNÇ lekesine, götündeki belediye mührüne bakmadan "Gerçek Hayattan Alınmıştır" diyebilme cesaretini nereden buluyor ki?!!!
LİNÇÇİ Tiyatro... Tiyatro... Dergisi sahibesi LİNÇÇİ Gülhan Avşar Demirkanlı, LİNÇÇİ Tiyatro... Tiyatro... Dergisi Yayın Yönetmeni ve Sorumlu Yazı İşleri Müdürü LİNÇÇİ Mustafa Şükrü Demirkanlı, LİNÇÇİ Mimesis Dergisi ağababası LİNÇÇİ Ömer Faruk Kurhan, LİNÇÇİ Prof. Dr. Nurhan Tekerek, LİNÇÇİ Oyun Atölyesi gibi LİNÇÇİ kişi ve örgütlerin etkisinde kalarak LİNÇ KAMPANYASI imzatörü olduğunu sandığımız ve bu nedenle çok sert bir dille eleştirmemeye özen gösterdiğimiz LİNÇ KAMPANYASI ana sponsorlarından Tiyatro Dünyası sitesinin sahibi LİNÇÇİ İsmail Can Törtop, yepyeni bir LİNÇ KAMPANYASI daha mı başlatıyor?
İnternet canavarı, orospu çocuğu, sanal piç Burak Caney'in alışkanlık hâline getirdiği ve hemen ardından Tiyatro... Tiyatro... Dergisi'nin devraldığı LİNÇ KAMPANYASI düzenleme sürecine ikinci turda katılıp, alnına LİNÇ lekesi dövmesi yaptıran LİNÇÇİ Yiğit Sertdemir, gerçekçi aynalara bakıp bakıp bu LİNÇ lekesini temizleyeceğine, neredeyse ruh çağırma seansı düzenliyor!
LİNÇ KAMPANYASI imzacısı Yiğit Sertdemir, osuruktan bile değersiz tweet'ler yazarak, kalıcı tweet kirliliğine neden oluyor!
Kapitalizmin ilelebet muhafaza ve müdafaa edilmesi için varlık gösteren yeşil sermaye temsilcisi Adalet ve Kalkınma Partisi, tiyatro sanatına müdahale etmeye karar verince, kapitalizmin ilelebet muhafaza ve müdafaa edilmesi için varlık gösteren pembe sermaye temsilcisi Lionsların ardılı, Lionsların devamı, Lionsların izdüşümü, Lionsların türevi Direklerarası Seyircileri, tiyatro ödüllerini her yıl olduğundan çok daha erken bir zamanda ve apar topar ilân etmek zorunda kalarak, yenilgiyi hazmetmeye başladı!
Korkak LİNÇÇİ Yiğit Sertdemir, Refik Erduran'ın adını veremiyor!
Melih Anık, zengin uygarlıklar üzerindeki Baskil halkını anlıyor!
Lefkoşa Belediye Tiyatrosu, LİNÇÇİ Yiğit Sertdemir'in O.B.E.B adlı oyununu oynayarak, LİNÇÇİ Yiğit Sertdemir'e büyük moral veriyor!
LİNÇÇİ Yiğit Sertdemir'in, bize karşı işlemiş bulunduğu "İFTİRA SUÇU" nedeniyle İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı'na henüz suç duyurusunda bulunup, kendisi hakkında "DAVACI ve ŞİKÂYETÇİ" olamadığımız için, Sertdemir'den okurlarımız önünde özür dileriz!
LİNÇÇİ Yiğit Sertdemir, ağzına uzatılan mikrofona hızla üfürüyor!
Sosyalist Sanatçı Hilmi Bulunmaz, "LİNÇ KAMPANYASI" imzacısı yazar YİĞİT SERTDEMİR'i ("HAKARET, İFTİRA, SUÇ İŞLEMEK AMACIYLA ÖRGÜT KURMA" suçlarında bulunduğu iddiasıyla) T.C. İSTANBUL CUMHURİYET BAŞSAVCILIGI'na şikâyet edecek!
Rusya'da doğan Marianna, Şüpheli Yiğit Sertdemir'in tiyatrosunda!
Hilmi Bulunmaz, Yiğit Sertdemir'den 'ŞİKÂYETÇİ ve DAVACI' oldu!
Hilmi Bulunmaz, Yiğit Sertdemir hakkında savcıya şunları söyledi:
Şüpheli Sanık Davalı Mustafa Demirkanlı, Bulunmaz'dan rahatsız!
Anık, kendisine yıllar önce hakaret etmek için "BİR ZAMANLAR OYUN ATÖLYESİ'NİN 'TETİKÇİSİ' OLAN" Fırat Tanış'ı unutmadı!
Bulunmaz, Demirkanlı'nın avukatı Reyhan Kayışlıya ders veriyor...
LİNÇÇİ Altıdan Sonra Tiyatro (+16) ibaresi koyarak oyun sergiliyor
LİNÇÇİ Altıdan Sonra Tiyatro yapar, LİNÇÇİ Oyun Atölyesi oynatır
LİNÇ KAMPANYASI imzacısı Yiğit Sertdemir Milliyet'e çok üfürmüş
LİNÇÇİ yazar Yiğit Sertdemir, tiyatroya 23 Nisan formülü öneriyor!
"Yala Ama Yutma" sorgusu için yayınlar tarihe göre sıralanmış olarak gösteriliyor. Alaka düzeyine göre sırala Tüm yayınları göster
"Yala Ama Yutma" sorgusu için yayınlar tarihe göre sıralanmış olarak gösteriliyor. Alaka düzeyine göre sırala Tüm yayınları göster
31 Mart 2013 Pazar
9 Nisan 2012 Pazartesi
Tiyatro sahnesinde hiçbir yasağın söz konusu olmasını asla istemememize karşın, Adalet ve Kalkınma Partisi'ne oy verme potansiyeli olan okurlarını düşünüp, onlar adına Başbakan'a bile hesap sorma cesareti gösteren habervartim.com'un aşağıdaki yazısını önemsediğimiz için, okurlarımızın dikkatine sunuyoruz!
Türkiye Cumhuriyeti, Kemalist aydınların cumhuriyeti olarak ilelebet var olmayı sürdürdükçe, halkı hiçimseyen sanatsal etkinlikler, saygısızlıkla, halka rağmen alıp başını gider.
Türkiye Cumhuriyeti, halkın dinamizmine göre değil, kıçı kırık küçük burjuva aydınların düşünsel mastürbasyonu sonucu belirlenen bir renksizlikle hayat bulan "ben yaptım oldu" anlayışıyla kafasını duvarlara vuran bir cumhuriyet olarak var olmayı sürdürdükçe, halkı küçümseyen küfürbaz tiyatro esnafı (örnekse, LİNÇÇİ Yücel Erten), hem cukkayı doldurup, hem de halka karşıt tiyatro oyunları, halka rağmen alıp başını gider.
Türkiye Cumhuriyeti, bu anlamda, habervaktim.com'dan tutun, Zaman Gazetesi'ne dek bir işlevsellik yüklenmeli. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'a oy veren insanlar adına birileri kalem oynatmak zorunluluğunu içselleştirmeyi akıl etmeyi inatla sürdürmedikçe, "sanat" diye gerçek sanatın içerisine sıçan LİNÇÇİ imzatörler, halka rağmen alıp başını gider.
Ancak...
Biz, her şeye karşın, sahnede yapılan işlere sansür getirilmesinden yana değiliz. Yeter ki, yazarı Alain Decaux'un yazarlık iradesini bile ipine takmayan Balıkçı Kazmacıbaşı Korsan Orhan Alkaya gibi hıyarca bir dangalaklık içerisine girilmesin...
Sosyalist Sanatçı Hilmi Bulunmaz
***
Şehir Tiyatroları'nda erotik ve pornografik oyun var
İstanbul Büyükşehir Belediyesi'ne bağlı Şehir Tiyatroları, her geçen gün sahnelediği oyun sayısını artırırken, sayıdaki artışın kaliteye yansımaması dikkat çekiyor. Şehir Tiyatroları Nisan ayı için 3'ü yeni 39 oyun hazırlarken, her dönem çokça konuşulup tartışılan Şehir Tiyatroları'ndaki kalitesizlikte İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nin payı merak ediliyor.
MÜSTEHCENLİK SON GAZ DEVAM EDİYOR
Şehir Tiyatroları'ndaki gayrı ahlaki oyunlar da tüm hızıyla sahnelenmeye devam ediyor. İçeriğindeki gayrı ahlaki unsurlar sebebiyle yoğun eleştiri yağmuruna tutulan ‘Günlük Müstehcen Sırlar' isimli oyun da Şehir Tiyatroları'nın bu ayki oyun programında yer aldı. “+16” ibareli afişleriyle dikkat çeken oyun, geçtiğimiz Şubat ayında edebiyatçı-yazar İskender Pala'nın bir yazısıyla gündeme gelmiş, halk ve yazarların büyük tepki göstermesine rağmen sahnelenmekten vazgeçilmemişti. Marco Antonio de la Parra'nın yazdığı, Yıldırım Fikret Urağ'ın yönettiği oyun, Şili'de bir parkta geçiyor.
SAHNEDE GAYRI AHLAKİ PİYESLER
Şehir Tiyatroları'ndaki ahlak dışı oyunlar bununla sınırlı kalmıyor. Şehir Tiyatroları'nın bir diğer oyunu Kargaşa da “+16” ibaresiyle sahneleniyor. Psikolojik göndermelerin çokça yer aldığı oyunda beş kadının dramı anlatılıyor. Oyun, Ümraniye ve Kadıköy Haldun Taner Sahnesi'nde sergileniyor.
ŞEHİR TİYATROLARI'NIN ATEİST AZİZ NESİN MERAKI
Şehir Tiyatroları'ndaki Aziz Nesin ilgisi de büyük dikkat çekiyor. Necip Fazıl Kısakürek gibi İslami tandanslı isimlerin oyunlarına yer vermeyen Şehir Tiyatroları, bu ay Aziz Nesin'in 2 farklı oyununa yer veriyor. Sivas'taki Madımak olaylarının fitilini ateşleyenlerden biri olarak hafızalara kazınan Aziz Nesin'in Pırtlatan Bal adlı oyunu Fatih Reşat Nuri Sahnesi'nde oynanacak. Aziz Nesin'in yazdığı başka bir oyun olan Toros Canavarı da bu ay farklı zamanlarda Kağıthane Sadabad Sahnesi'nde oynanacak.
Başbakan bu ifadeleri görse ne der?
Kültür sanat alanındaki lakaydlığın bir yansıması da Şehir Tiyatroları'nda göze çarpıyor. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın ‘Üstad' tabiriyle taltif edip değer verdiği Necip Fazıl Kısakürek'in hiç bir oyununa Şehir Tiyatroları'nca yer verilmiyor. Kısakürek'in tiyatral anlamdaki üretimini tanımayan Şehir Tiyatroları, ateist Aziz Nesin'i ise yere göğe sığdıramıyor. Şehir Tiyatroları'nın bülteninde ‘Toros Canavarı'nın duyurusu yapılırken, Şeytan Ayetleri kitabının çevirisini yapıp büyük bir provokatörlüğe imza atan Nesin'nden “Türk mizahının ve ulusal tiyatromuzun usta ismi Aziz Nesin” diye bahsediliyor.
Her fırsatta sapkın homoseksüelliğe methiyeler düzen, kitaplarında eşcinsellik propagandası yapan, kendisi de eşcinsel olan (bunu saklamıyor ve hatta önemli bir vasıfmış gibi sunuyor) Murathan Mungan'ın da Şehir Tiyatroları'nda iki oyunu sergileniyor.
Kabare isimli oyundaki (solda) kadınların neredeyse anadan üryan kıyafetlerini biz sansürlemek zorunda kaldık. Fakat Şehir Tiyatroları bu oyunu ümmetin seyretmesinde bir sakınca görmüyor.
“Dünyanın Ortasında Bir Yer”isimli oyunu “Yala Ama Yutma” isimli pornografik oyunu yazan Özen Yula yazmış. Okullara seçmeli Kur'an dersi koydurtmak isteyen Başbakan acaba Özen Yula'nın yazdığı “Yala ama Yutma” isimli oyunda (sümme haşa!) bir meleğin porno oyuncusu olarak gösterdiğini ve o oyunun duyarlı Müslümanlar tarafından tepkiyle karşılandığını, protesto edildiğini biliyor mu?
Ateist fikirleriyle topluma nifak tohumları saçan Aziz Nesin'in Şehir Tiyatroları'nda iki tane oyunu sergileniyor. Bu oyunların içindeki küfürleri ise Nesin'in üslubunu bilenlere sorun.
Şehir Tiyatroları İnsan pisliğinin yenmesini bile kitaplarında gündeme getiren ve sadist-mazoşist cinsel sapkınlıkların fikir mimarı olarak bilinen dünyanın en sapkın adamlarından M. Sade'nin de bir oyununu oynatmaktan çekinmiyor.
(Kaynak: HABER VAKTİM)
Türkiye Cumhuriyeti, halkın dinamizmine göre değil, kıçı kırık küçük burjuva aydınların düşünsel mastürbasyonu sonucu belirlenen bir renksizlikle hayat bulan "ben yaptım oldu" anlayışıyla kafasını duvarlara vuran bir cumhuriyet olarak var olmayı sürdürdükçe, halkı küçümseyen küfürbaz tiyatro esnafı (örnekse, LİNÇÇİ Yücel Erten), hem cukkayı doldurup, hem de halka karşıt tiyatro oyunları, halka rağmen alıp başını gider.
Türkiye Cumhuriyeti, bu anlamda, habervaktim.com'dan tutun, Zaman Gazetesi'ne dek bir işlevsellik yüklenmeli. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'a oy veren insanlar adına birileri kalem oynatmak zorunluluğunu içselleştirmeyi akıl etmeyi inatla sürdürmedikçe, "sanat" diye gerçek sanatın içerisine sıçan LİNÇÇİ imzatörler, halka rağmen alıp başını gider.
Ancak...
Biz, her şeye karşın, sahnede yapılan işlere sansür getirilmesinden yana değiliz. Yeter ki, yazarı Alain Decaux'un yazarlık iradesini bile ipine takmayan Balıkçı Kazmacıbaşı Korsan Orhan Alkaya gibi hıyarca bir dangalaklık içerisine girilmesin...
Sosyalist Sanatçı Hilmi Bulunmaz
***
Şehir Tiyatroları'nda erotik ve pornografik oyun var
İstanbul Büyükşehir Belediyesi'ne bağlı Şehir Tiyatroları, her geçen gün sahnelediği oyun sayısını artırırken, sayıdaki artışın kaliteye yansımaması dikkat çekiyor. Şehir Tiyatroları Nisan ayı için 3'ü yeni 39 oyun hazırlarken, her dönem çokça konuşulup tartışılan Şehir Tiyatroları'ndaki kalitesizlikte İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nin payı merak ediliyor.
MÜSTEHCENLİK SON GAZ DEVAM EDİYOR
Şehir Tiyatroları'ndaki gayrı ahlaki oyunlar da tüm hızıyla sahnelenmeye devam ediyor. İçeriğindeki gayrı ahlaki unsurlar sebebiyle yoğun eleştiri yağmuruna tutulan ‘Günlük Müstehcen Sırlar' isimli oyun da Şehir Tiyatroları'nın bu ayki oyun programında yer aldı. “+16” ibareli afişleriyle dikkat çeken oyun, geçtiğimiz Şubat ayında edebiyatçı-yazar İskender Pala'nın bir yazısıyla gündeme gelmiş, halk ve yazarların büyük tepki göstermesine rağmen sahnelenmekten vazgeçilmemişti. Marco Antonio de la Parra'nın yazdığı, Yıldırım Fikret Urağ'ın yönettiği oyun, Şili'de bir parkta geçiyor.
SAHNEDE GAYRI AHLAKİ PİYESLER
Şehir Tiyatroları'ndaki ahlak dışı oyunlar bununla sınırlı kalmıyor. Şehir Tiyatroları'nın bir diğer oyunu Kargaşa da “+16” ibaresiyle sahneleniyor. Psikolojik göndermelerin çokça yer aldığı oyunda beş kadının dramı anlatılıyor. Oyun, Ümraniye ve Kadıköy Haldun Taner Sahnesi'nde sergileniyor.
ŞEHİR TİYATROLARI'NIN ATEİST AZİZ NESİN MERAKI
Şehir Tiyatroları'ndaki Aziz Nesin ilgisi de büyük dikkat çekiyor. Necip Fazıl Kısakürek gibi İslami tandanslı isimlerin oyunlarına yer vermeyen Şehir Tiyatroları, bu ay Aziz Nesin'in 2 farklı oyununa yer veriyor. Sivas'taki Madımak olaylarının fitilini ateşleyenlerden biri olarak hafızalara kazınan Aziz Nesin'in Pırtlatan Bal adlı oyunu Fatih Reşat Nuri Sahnesi'nde oynanacak. Aziz Nesin'in yazdığı başka bir oyun olan Toros Canavarı da bu ay farklı zamanlarda Kağıthane Sadabad Sahnesi'nde oynanacak.
Başbakan bu ifadeleri görse ne der?
Kültür sanat alanındaki lakaydlığın bir yansıması da Şehir Tiyatroları'nda göze çarpıyor. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın ‘Üstad' tabiriyle taltif edip değer verdiği Necip Fazıl Kısakürek'in hiç bir oyununa Şehir Tiyatroları'nca yer verilmiyor. Kısakürek'in tiyatral anlamdaki üretimini tanımayan Şehir Tiyatroları, ateist Aziz Nesin'i ise yere göğe sığdıramıyor. Şehir Tiyatroları'nın bülteninde ‘Toros Canavarı'nın duyurusu yapılırken, Şeytan Ayetleri kitabının çevirisini yapıp büyük bir provokatörlüğe imza atan Nesin'nden “Türk mizahının ve ulusal tiyatromuzun usta ismi Aziz Nesin” diye bahsediliyor.
Her fırsatta sapkın homoseksüelliğe methiyeler düzen, kitaplarında eşcinsellik propagandası yapan, kendisi de eşcinsel olan (bunu saklamıyor ve hatta önemli bir vasıfmış gibi sunuyor) Murathan Mungan'ın da Şehir Tiyatroları'nda iki oyunu sergileniyor.
Kabare isimli oyundaki (solda) kadınların neredeyse anadan üryan kıyafetlerini biz sansürlemek zorunda kaldık. Fakat Şehir Tiyatroları bu oyunu ümmetin seyretmesinde bir sakınca görmüyor.
“Dünyanın Ortasında Bir Yer”isimli oyunu “Yala Ama Yutma” isimli pornografik oyunu yazan Özen Yula yazmış. Okullara seçmeli Kur'an dersi koydurtmak isteyen Başbakan acaba Özen Yula'nın yazdığı “Yala ama Yutma” isimli oyunda (sümme haşa!) bir meleğin porno oyuncusu olarak gösterdiğini ve o oyunun duyarlı Müslümanlar tarafından tepkiyle karşılandığını, protesto edildiğini biliyor mu?
Ateist fikirleriyle topluma nifak tohumları saçan Aziz Nesin'in Şehir Tiyatroları'nda iki tane oyunu sergileniyor. Bu oyunların içindeki küfürleri ise Nesin'in üslubunu bilenlere sorun.
Şehir Tiyatroları İnsan pisliğinin yenmesini bile kitaplarında gündeme getiren ve sadist-mazoşist cinsel sapkınlıkların fikir mimarı olarak bilinen dünyanın en sapkın adamlarından M. Sade'nin de bir oyununu oynatmaktan çekinmiyor.
(Kaynak: HABER VAKTİM)
10 Aralık 2011 Cumartesi
Dangalak yazar LİNÇÇİ Yaşam Kaya tarafından asimile edilmek istenen Keşanlı Ali Destanı, şimdi Özen Yula tarafından imhâ ediliyor!
Türkiye'deki "gösteri dünyası" esnafı, piyasa kültürüyle yetişen bir ahlâka sahip olduğu için, tabii ki, bırakınız emekçi halkın sorunlarını, kendi sorunlarını bile çözebilecek bir donanıma sahip değil. Örnekse Özen Yula, küçücük bir tehdit provası karşısında, kendi yazmış olduğu "Yala Ama Yutma!" oyununa sahip çıkamamış, köktendinci haberler karşısında dize gelmiştir. Bizim, günlerce, haftalarca, hattâ aylarca savunmak zorunda kaldığımız "Yala Ama Yutma!" oyununu, cami avlusuna bırakılmış piç gibi ortalık yerde kimsesiz bırakan Özen Yula, şimdi, dangalak yazar LİNÇÇİ Yaşam Kaya'nın asimile etmek istediği "Keşanlı Ali Destanı" oyununun içeriğini yamultarak, televizyon dizisi düzeysizliğine indirgiyor. Dangalak yazar LİNÇÇİ Yaşam Kaya tarafından asimile edilmek istendikten sonra, şimdi de imhâ edilmek istenen "Keşanlı Ali Destanı" konusunda bizi uyaran birkaç tweet kaleme aldığı için Melih Anık'a buradan teşekkürü bir borç biliyoruz...
Sosyalist Sanatçı Hilmi Bulunmaz
Götündeki "Yala Ama Yutma" donunu toparlayamayan Özen Yula, Haldun Taner'e "senaryo özetçisi" (tretmancı) muamelesi yapıyor!
@melihanikMelih Anık
Keşanlı Ali Destanı'nı, dizinin tretmanı, Haldun Taner'i tretman yazarı haline getirenlere selam olsun!
9 Eylül 2011 Cuma
habervaktim.com'un bir "Tek yol devrim!" diye bağırmadığı kaldı!
Ben, yirmi yaşıma dek Müslüman olarak yaşayan biriydim. İslam dininden olduğum için, Allah'a teslim olan, O'nun emirlerini yerine getirme gayreti içerisinde bulunan biri olduğumdan, münafıklarla, ikiyüzlülerle sürekli olarak çelişen bir yapıdaydım.Ben, içinde bulunduğum toplumsal koşulların, Allah'ın adaleti yerine, sınıfsal çabayla düzeleceğinin kanısına vardıktan sonra, sosyalist olmayı yeğledim. Her ne kadar, sürekli olarak Marksist klasikleri ve bu ideolojiyi besleyen sanat yapıtlarını okusam da, ayaklarını bastığı toprağı duyumsayan her aydın gibi, İslamî eserleri de okumayı sürdürdüm, sürdürüyorum.
Ben, evrenin ve insanın oluşumu konusundaki çelişkilerimizi bir yana bırakırsak, Allah'a rabıtaya önem veren ve bu nedenle haram yememek için aç kalmayı bile göze alabilecek kadar samimî Müslümanlar ile iletişimimi hiçbir zaman koparmadım ve koparmaya da hiç niyetim yok. "Müslüman kişilerin Allah'ı kendilerine" ve "benim sosyalist ideolojim kendime"...
Ancak...
Ben, özellikle son yurtdışı gezimi yaptığım ve 542 yıl Osmanlı hâkimiyeti altında yaşamış Makedonya'daki önemli gözlemlerimden biri olarak şunu aktarabilirim:
Çakma değil, gerçek Müslüman kişilerin ezici çoğunluğu Amerika Birleşik Devletleri Emperyalizmi ile Avrupa Birliği Emperyalizmi'ne sonuna dek karşılar. Yani, inançlarını korumalarında, bence hiçbir sakınca bulunmayan bu kişiler, emperyalist ahlâksız kültüre karşı olmaları nedeniyle, güvenilebilecek insanlar!
"Yala Ama Yutma" oyununun engellenmesi sürecinden bu yana, son derecede yakından izlediğim habervaktim.com sitesinde, genellikle anti-emperyalist ve anti-kapitalist yazılar yayınlanıyor. Aşağıdaki yazı da, bunlardan biri. Bu yazıyı okumakta yarar var...
Sosyalist Sanatçı Hilmi Bulunmaz
***
Faizci bankaların reklamı
Prof. Hayrettin Karaman, manevî değerlerimizi korumayı hedefleyen gazetelerin, faizci bankaların reklamlarını yayınlaması ve okuyucuların bu konudaki şikayetlerini ele alan bir yazı kaleme aldı.
Faiz reklamı yayınlayan gazeteler kendilerini nasıl savunuyorlar? İşte Karaman'ın yazısı:
Reklamcı; açgözlü, merhametsiz, maddeci kapitalizmin davulcusudur. Ticareti meşru olan eşya ve hizmetlerle ilgili olanlarında bile ayartıcılık, aşırı tüketime teşvik/tahrik, abartı, dolayısıyla yalan dolan vardır.
Yalnızca tanıtma ve bilgilendirme maksadı güden ve yapıp ettikleri de bu maksada uygun olan bir reklamı da, reklamcıyı da görmedim. Niçin görmedim? Çünkü bu "alçağın yükseldiği" dünyada öyle bir reklamcı doğmadan ölmüştür; onun için göremedim.
Halihazırdaki anlayış ve uygulamaya göre reklamcılık bundan ibaret iken bir de İslam'a göre alınıp satılması, seyredilmesi, kullanılması... caiz olmayan şeylerle ilgili reklamlar var ki, bunlardaki sakınca katmerli oluyor.
İşi faizcilik olan, gelirinin büyük kısmı da faizden oluşan bankaların reklamı, İslam'a göre faiz ve faizcilik haram olduğu için bu ikinci neviden reklama giriyor.
İslam'ı dava edinen veya İslami hassasiyeti olan insanlar tarafından alınması ve desteklenmesi beklenen, manevî değerlerimizi korumayı hedefleyen gazeteler var.
Bu gazetelerde faizci bankaların reklamları çıkınca bizim e-mail kaplarımız dolup taşıyor; yakınmalar, ithamlar, protestolar ve sorular yağıyor. Biz bunların bir kısmını o gazetelerin sorumlularına yansıtıyoruz; onlar da şu savunmayı yapıyorlar:
Gazetenin mevcut şartlardaki geliri giderini karşılamıyor, borç içindeyiz, ya bu davadan vazgeçeceğiz veya zarureten (eğer böyle bir gazete çıkarmaya ihtiyaç/zaruret varsa) bu gibi reklamları da -zaruret miktarı- alacağız...
Böyle ise önümüzde üç mesele var demektir:
1. Bu gibi gazetelerin çıkması zaruret midir? Yani İslamcı mücadelede, meydan okumalara karşı alınacak tedbirlerde medyaya ihtiyaç var mıdır? Bundan vazgeçilebilir mi? Yerine başka bir araç konabilir mi?
Bana göre gereklidir ve ikamesi mümkün görünmüyor.
2. Banka vb. reklamı almadan, helal olan gelirlerle gazete çıkarmak, televizyon işletmek mümkün değil midir?
Bu konuyu işin erbabı olanlar bir araya gelip tartışmalılar. Varsa gerçekçi çareleri bulup ortaya koymalılar.
3. Gazeteleri ve televizyonları şu veya bu reklamı yayınladınız diye topa tutanlar kendilerine şunu sormalılar: Ben bu gazetenin veya televizyonun yaşaması, ayakta durması, emsali ile rekabet edebilmesi için ne yaptım.
Mesela üç beş kuruşa kıyıp bir gazete mi aldım, yoksa gazeteyi bedava olarak internetten okumayı mı tercih ettim.
Aptalları eğlendiren (vakit öldürmelerini, ömrü boşa tüketmelerini sağlayan) manasız veya seyri caiz olmayan programları ve dizileri seyrederek bunlarla geçinen televizyonların reytinglerini mi arttırdım, doğru dürüst program yapan televizyonları seyrederek bunlara destek mi verdim?...
(Kaynak: habervaktim.com)
13 Temmuz 2011 Çarşamba
Ha siktirin be!
LİNÇ KAMPANYASI ana sponsorlarından İsmail Can Törtop'un sahibi olduğu LİNÇÇİ tiyatrodunyasi.com sitesinden alıp olduğu gibi yayınladığımız aşağıdaki haberde adı geçen, ancak hiçbir varlık gösteremeyen LİNÇÇİ Tiyatro Yayıncıları Birliği, göt korkusu sonucu kendisini lağvetmiştir. Götlerindeki boka, alınlarındaki LİNÇ lekesine bakmadan, Vakit Gazetesi'ne hot-zot eden bu alçaklar, aslında kuruluş amaçlarını bildiğimiz için, değil Vakit Gazetesi'ne, beş yaşındaki bir yaramaz çocuğa bile söz söyleme yeteneğine asla ve kesinlikle sahip değiller!
Peki, bu alçak ve LİNÇÇİ Tiyatro Yayıncıları Birliği, gerçek anlamda ne için kurulmuş ve nasıl dağıtılmıştı?
Bu alçak ve LİNÇÇİ Tiyatro Yayıncıları Birliği, Sosyalist Sanatçı Hilmi Bulunmaz'ın başını çektiği sosyalist tiyatro yapılanmasının hızını kesmek için kurulmuş ve yine Sosyalist Sanatçı Hilmi Bulunmaz'ın sert mücadelesi sonucu itin götüne girmek zorunda kalmıştır!!
Peki, aşağıdaki metinde dile getirdikleri sözleri, örnekse "faşist" sözünü edebilme ehliyeti olan kişi ve yayınlar mı kurmuştur bu alçak ve LİNÇÇİ Tiyatro Yayıncıları Birliği'ni?
Yooo, hayır! Defalarca yinelediğimiz gibi alçak ve LİNÇÇİ kişiler kurmuştur bu sentetik, yapay ve göt yalayıcı kuruluşu!!!
Peki, şimdi ne durumdadır bu zât-ı muhterem çükümün örgütü?
Allah rahmet eylesin!!!...
Sosyalist Sanatçı Hilmi Bulunmaz
***
TİYAB: Vakit Gazetesi Sabır Sınırlarını Zorluyor… (2/15/2010)
Vakit Gazetesi, Kumbaracı 50 Sahnesi’nde sergilenmek üzere hazırlanan “Yala ama Yutma” adlı Özen Yula oyunu için akıl dışı iddialarda bulunarak, okuyucularına adeta bir linç çağrısında bulunmuştur. Bir meleğin dünyaya gelerek kendisini Türkiye’de çekilen porno filmde oyuncu olarak bulması ile başlayan konu için “ahlaksız tiyatro, rezillik… gibi” ağza alınmayacak cümleler sarf eden gazete; tehditlerden oluşan ve salonu basarak oyunu kaldırmak isteyen okuyucu yorumlarını da yayınlamıştır.
Tiyatro sanatının içinde kullanılan kişilerin, kavramların, nesnelerin birer metafor olduğunu anlayamayan Vakit Gazetesi, izlemediği bir oyun hakkında açıkça faşist bir anlayışın temsilciliğine soyunmuş, aynı faşizan tutumunu "Dar-ül Love" adlı oyuna yönelik olarak da sürdürmüştür. Tiyatro Yayıncıları Birliği olarak, Vakit Gazetesi’nin takındığı bu çağdışı, faşist, mesnetsiz davranışı sonuna dek kınıyoruz. Olayın takipçisi olarak, tiyatro sanatının üzerine kirli ellerini sürmek isteyen zihniyetlerin bunu asla gerçekleştiremeyeceğ ini buradan duyuruyoruz.
Oyunun kaldırılmasına yönelik kampanya başlatan Vakit Gazetesi eğer evrensel basın yayın ilkelerini hiçe sayan bu söylem ve tutumundan vazgeçmez ise Tiyatro Yayıncıları Birliği olarak her zaman karşılarında duracağımızı belirtiriz
Tiyatro Yayıncıları Birliği - TİYAB
(Kaynak: tiyatrodunyasi.com)
27 Nisan 2011 Çarşamba
LİNÇÇİ / Shakespeare çocukları sanal karargâhı Mimesis editörlerinin özrü kabahatinden büyük yada götüyle tiyatro dünyasını deviren düzeysiz yazarlar!
LİNÇÇİ / Shakespeare çocuğu Cüneyt Yalaz'ın yönettiği(?!) LİNÇ KAMPANYASI ana sponsorlarından Mimesis sitesinin 13 Nisan 2011 tarihinde yayınlamış bulunduğu "Tiyatro Herkes İçindir" müsveddesinde şu sözler de vardı:"Ankara Devlet Tiyatrosu’nun Genç Osman adlı oyununda sadece başörtülü oldukları için bir grup seyircinin uğradığı muameleyi (...) kınıyoruz."
(Bakınız: "LİNÇÇİ / Shakespeare çocuklarının Mimesis'i üfürüyor!")
İktidar borazanı Zaman Gazetesi'nin hiç yoktan var ettiği "Sümeyye Erdoğan Skandalı" sürecinde, bu gazetenin paçasına yapışarak yayın yapmayı bir görev bilmiş LİNÇ KAMPANYASI ana sponsorlarından Mimesis sitesi, mal bulmuş mağribi (yada sazan balığı) gibi, bu yapay gündem maddesinin üzerine hızla zıplayarak, Ankara Devlet Tiyatrosu oyuncusu Tolga Tuncer'in, âdeta LİNÇ edilmesine boyu posu oranında şimşek hızıyla katkıda bulundu.
Peki, "Sümeyye Erdoğan Skandalı" konusunda bir kurban olarak saptanmış bulunan Tolga Tuncer, LİNÇÇİ Mimesis sitesinin iddia ettiği gibi, "Genç Osman" oyununda oynarken, Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan'ın ağzı sakızlı kızı Sümeyye Erdoğan'ın başörtüsüne herhangi bir söz söylemiş miydi?
Hayır, söylememişti!
Bunu nereden biliyoruz?
Bunu, Tolga Tuncer'in ifadesinden, Sümeyye Erdoğan'ın söylediklerinden, Devlet Tiyatroları'nın kapı gibi resmî raporundan biliyoruz!!
Biz, Tolga Tuncer'in ifadesi bile söz konusu değilken, Sümeyye Erdoğan'ın söyledikleri henüz berraklık dahi kazanmamışken, Devlet Tiyatroları kapı gibi resmî raporu daha düzenlememişken, sadece ve sadece sezgilerimize güvenerek, iktidarın temsilcisi Sümeyye Erdoğan'dan yana değil, emekçilerin temsilcisi Tolga Tuncer'den yana mücadele saflarına katılmıştık!!!
Çünkü...
Biz, sosyalist bir düşünceyle yayıncılık yaptığımızdan, kendimizi emekçilerin yalansız dolansız dünyasından yana gönül düşürmeye mecbur tutuyoruz...
Çünkü...
LİNÇ KAMPANYASI ana sponsorlarından Mimesis sitesindeki Shakespeare çocukları, kapitalizmin ilelebet muhafaza ve müdafaa edilmesi için yayıncılık yaptıklarından, kendilerini iktidarın yalanlı dolanlı dünyasından yana gönül düşürmeye mecbur tutuyorlar...
Aşağıdaki utanç belgesini okuduğunuzda, LİNÇÇİ Mimesis sitesinin özrünün kabahatinden çok daha büyük olduğunu ve onların, götleriyle tiyatro dünyasını deviren düzeysiz yazarlara sahip olduklarını hemen anlayabilirsiniz!!!...
***
Tiyatro Herkes İçindir 2
Geçtiğimiz hafta Ankara Devlet Tiyatrosu’nun Genç Osman adlı oyununun temsillerinden birisinde gerçekleşen bir olay üzerine yayınladığımız “Tiyatro Herkes İçindir” adlı editör yazısı ilerleyen günlerle birlikte gerek Barış Yıldırım ve Ömer Faruk Kurhan gibi yazarlarımız, gerekse olaya yorumlarıyla katkı sunan çeşitli okuyucularımız tarafından eleştirel bir bağlamda tartışmaya açıldı. Burada iki temel eleştiri ön plana çıkmaktaydı: Öncelikle ortada bir başörtüsü krizi olduğunu gösterecek yeterli kanıt yoktu ve şartlar böyleyken kınama yapılmasının doğru bir tavır olup olmadığı sorgulanıyordu, ikinci olarak da bu olayın yazıda geçtiği biçimde Yala ama Yutma vakası ile yan yana zikredilmesinin nedeninin anlaşılamadığı belirtiliyordu. Yazar ve okuyucularımızdan gelen soru ve açıklama taleplerinin çoğalmaya başlaması nedeniyle konuyla ilgili bir başka yazı daha kaleme almaya karar verdik.
Öncelikle Mimesis Editör yazısının, editörlerin çeşitli güncel sorunlar üzerine geliştirdikleri genel tespitleri ortaya koymak için yazıldığını belirtmeliyiz. Bunlar kişisel yazılar olmaktan çok portalin işleyişini sağlayan ve ona yön veren asli unsurların, çoğunlukla ortak ya da eğilimsel olarak ağır basan görüşlerini kamusallaştırma işlevi gören kolektif metinler olarak tasarlanmaktadırlar. Bu yazılar hiçbir biçimde yazarları bağlamaz. Hatta bazı konularda yazarların fikirlerine ters düşmeleri de doğal kabul edilmelidir. Bu zaman zaman editörler arasında bile olabilmekte ve bu anlamda yazıya şerh koymak isteyen editörler bunu yorum bölümünde belirtebilmektedirler.
Bu hatırlatmanın ardından ilk olarak ikinci eleştiriye dair bir açıklama yapmak istiyoruz. Hak ihlali açısından Yala ama Yutma vakası ile Genç Osman vakası aslında aynı bazda elbette ki değerlendirilemez. Bu iki vakayı yan yana getirirkenki amacımız birincisinde tereddütsüz biçimde hak ihlalini tartışmaya başlayan geniş kesimin, ikinci hak ihlali karşısında birçok farklı kriteri devreye sokması ve benzeri bir tavır göstermeyerek tutarsızlık sergilemesiydi. Niyetimiz Mimesis’in, müsebbibi hangi siyasal görüşe bağlı olursa olsun tüm hak ihlallerine karşı aynı kararlılıkla tavır almayı önemsediğini hatırlatmaktı. Çünkü bize göre ikinci vakada hâkim olan eğilim önce politik kriterleri devreye sokmak ve seyirci hakları konusundaki tartışmaları ise önemsizleştirmek şeklinde olmuştur.
Diğer meseleye gelirsek, editörler olarak bizlerin bu mesele ile ilgili genel kanaati kurulan ortam, seçilen oyunculuk üslubu ve oluşturulan söylem itibariyle seyircide rahatsızlık yaratacak bir jestin gerçekleştiği yolunda olmuştur. Yazının yayınlanmasından sonra Sümeyye Erdoğan’ın mektubunun facebooktan kaldırılması ve oyuncunun kerhen de olsa yanlış anlaşıldığı için özür dilemesinin var olan durumu değiştirdiği ve bu bağlamda aslında Mimesis editoryal yazısının da tekrar gözden geçirilmesinin uygun olacağı, zaten olayın netlik kazanması beklenmeden böyle bir kınama yazısının yazılmasının da uygun düşmediği yolunda bazı eleştiriler dile getirildi. Bu eleştirilerde kısmen haklılık payı olsa da biz editörler söz konusu gösteride yaşananları farklı bir perspektiften ele aldığımızdan tartışmanın bu noktaya kilitlenip kalmasına çok anlam verememekteyiz. Şu bir gerçektir ki pek çok başörtülü seyirci birçok ortamda devletin “has sanatlar” olarak kendi bünyesine kattığı klasik müzik, opera, bale ve elbette büyük oranda tiyatro gösterilerine katıldıklarında uğradıkları ayrımcı hatta bazen hakarete varan tavırları nasıl sineye çekmek zorunda olduklarını dile getirmekten çekinmemektedirler. Ama pek çok durumda bu türden aşağılayıcı jestlere verilen tepkiler bireysel olmaktan kurtulamamakta ve geniş bir kamuoyunun böyle bir sorunu gündeme getirmesini sağlayacak güçlü bir karşı tavra dönüşememektedir. Bizce Sümeyye Erdoğan’ın Genç Osman adlı gösteride sergilediği tavır tüm bu birikim dikkate alınarak anlam kazanır.
(Kaynak: Mimesis)
24 Nisan 2011 Pazar
İktidar borazanı Zaman gazetesinin yoktan var ettiği Sümeyye Erdoğan Skandalı kıskacına tutsak olmamızı isteyenler geyik muhabbeti seansı başlattılar!
Fotoğraf: Sümeyye Erdoğan Skandalı'ın yoktan var eden Zaman Gazetesi***
Oyun'un notu: LİNÇÇİ ve Shakespeare çocuğu Cüneyt Yalaz'ın yönettiği(?!) LİNÇ KAMPANYASI ana sponsorlarından LİNÇÇİ Mimesis sitesinden alarak, olduğu gibi aşağıya aktardığımız Sümeyye Erdoğan Skandalı sürecini bulanıklaştırma metninde adları geçen LİNÇÇİ kişi ve LİNÇÇİ kuruluşların sıfatlarını biz ekleyip, LİNÇÇİ kişi ve LİNÇÇİ kuruluşların adlarının üzerlerini kırmızı renkle biz belirgin hâle getirdik.
***
TIYATRODA "BAŞÖRTÜSÜ KRIZI" BAĞLAMINDA OYUNCU, SEYIRCI VE İKTIDAR
LİNÇÇİ Fırat Güllü
18 Nisan 2011
Geçtiğimiz hafta, internet ortamlarında “Ankara Devlet Tiyatrosu’nun asi çocuğu” olarak nitelendirilen bir oyuncu, Genç Osman adlı oyunun sergilenmesi sırasında sergilediği tavırlarla Devlet Tiyatroları (DT) içerisinde bir kriz yarattı. Kimilerine göre başbakanın “şımarık” kızına haddini bildirdi; kimilerine göreyse genç bir kızın din ve vicdan hürriyetini hiçe sayarak sırf başörtüsü taktığı için onu salonu terk etmeye zorladı ve bir insan hakkı ihlali gerçekleştirdi. Gerçekte birden fazla toplumsal referans noktası içeren bu olayın çözümlenmesi hiç de kolay değil ve tiyatro kamuoyunda da çok farklı tartışmaların başlamasına vesile olmasını anlayışla karşılamak lazım.
Bilindiği gibi LİNÇÇİ Mimesis Gösteri Sanatları Portali'nin editörleri de bu konuda bir metin yayınladılar. Bu metinde sergilenen tavra kimi yazarlar itiraz etti, hatta editörlerden birisi yazının yayınlanmasına karşı çıkmamakla beraber altına şerh koymayı tercih etti. Öncelikle tüm bu olanların demokratik teamüller çerçevesinde gerçekleştiğini belirtmek gerekir. Türkiye kadar kutuplaşmalar ve önyargılarla donatılmış bir ülkede çeşitli “sıcak” konuların polemiğe varan tartışmalar yaratması alışık olmadığımız bir şey değil. Önemli olan bu tartışmaları bir zenginlik olarak algılamak ve sonuçta tiyatro ortamını zenginleştirdiğini anlamaktır. Bu bağlamda konuyla ilgili kişisel bir yazı yazmayı zorunlu görmekteyim.
Öncelikle olayı kamuoyuna yansıtan çeşitli kaynaklardan takip etmenin elbette ki olaya bizzat şahit olmakla bir tutulamayacağını, ama kamuoyunu ilgilendiren bir kanaat oluşturmak için ikincisine gerek olmadığını düşündüğümü belirtmek istiyorum. Sonuçta sosyal bilimler alanında çalışan her araştırmacı bilir ki hiçbir kaynak gerçeği “olduğu gibi” sunmaz, aksine her kaynak onu belli kırılma noktaları üzerinden “çarpıtarak” yansıtır. Ama bu sosyal bilimcilerin araştırdıkları konu üzerinde bir kanaat oluşturmalarını engelleyecek bir durum değildir. Eldeki kaynaklara gerçekten bilimsel bir akıl yürütme eşliğinde yaklaşılır ve doğru sorular sorulursa bir kanaat oluşturmak mümkündür. Ancak şunun da farkında olmak gerekir ki bu kanaat “hukuki anlamda” hiçbir değer taşımaz. Yani tarihçi, sosyolog ya da antropolog üzerinde çalıştığı konu üzerinde “mutlak” bir karar veremez. Burada araştırmacının görüşü olsa olsa bir uzman görüşürdür ve kimseyi mahkûm etme ya da haklı çıkarma gibi bir misyonu olamaz, olmamalıdır. Bu bağlamda bizim de niyetimiz olayın kahramanlarını yargılamak ve haklarında bir hüküm vermek değildir. Sadece konu hakkında bir kanaat oluşturmayı deneyeceğiz.
İkinci olarak tartışmayı kolaylaştırmak için olayın benim açımdan algılandığı biçimiyle bir özetini sunmak istiyorum. Tabii ki bu özet genel bir çerçeve oluşturmaya yarayacaktır ve olayın ayrıntıları tarafımdan bir ayıklamaya tabi tutulacaktır. Ve burada da kriter tartışmayı çekmek istediğimiz nokta olacaktır: yani, seyirci-oyuncu-teatral iktidar sorunsalı. Anladığımız kadarıyla başbakanın kızı Sümeyye Erdoğan bir tanıdığı ile birlikte Devlet Tiyatroları’nın bir oyununa gidiyor. Her ikisi de başörtülü olan bu kişiler protokolden yararlanma haklarını kullanmamalarına rağmen tesadüfen en ön sıraya yerleşiyorlar. Dolayısıyla isteyerek olmasa da salon içerisinde ayarlanmış hiyerarşik bir kodlamaya göre seçkinlerin yararlanabileceği bir haktan yararlanmış oluyorlar – ön sırada başka başörtülü kadınların oturup oturmadığını bilmiyoruz ama bu konuda farklı bir görüş belirtilmediğine göre, sadece bu iki kişinin başörtülü olduğunu varsayabiliriz. Sonuçta oyunun belli bir noktasında –ki internet dedikodularına göre oyunun bu bölümü seyirciler arasında özellikle söz konusu oyuncunun performansı açısından belli bir şöhrete sahipmiş gibi görünüyor- oyunun genel sahneleme yapısıyla uyumlu olmamakla beraber oyuncunun kendisine tanınan özgürlük alanı dâhilinde seyircilere sataştığı bir bölüm başlıyor. Bu aşamada ön sırada oturan iki başörtülü izleyici oyuncunun davranışından rahatsız oluyor ve buna sadece başörtülü oldukları için maruz kaldıklarını düşünerek salonu terk ediyorlar. Olay sonrasında başörtülü izleyicilerin kim olduğu ortaya çıkıyor ve oyuncu iki gün boyunca hiçbir açıklama yapmaya yanaşmıyor. Sonra da kastı aşan bir jest olduğunu belirterek dolaylı biçimde özür diliyor. Tabii bu arada bağlı bulunduğu kurum tarafından soruşturma açılıyor, bizzat bakan olaya müdahil oluyor.
Olayın kendisi bundan ibaretmiş gibi görünüyor ama bazı ek bilgileri de tartışmamız açısından not edelim: Birincisi bu oyuncu hakkında çok farklı seyirci gruplarından ve hatta meslektaşı olduğunu iddia eden kişiler tarafından kimi sahnelerde doğaçlama görüntüsü altında gösterinin sınırlarını zorlayan denemelere giriştiği yolunda değerlendirmeler yapılıyor; ikinci olarak da bu, söz konusu oyuncunun tavırları nedeniyle başörtülü bir kadın seyircinin Genç Osman adlı oyunu ilk terk edişi değil ve hakkında başka bir izleyici tarafından bu konuda yazılı şikâyette bulunulduğu belirtiliyor. Oyuncunun kendisi ise bu türden bir oyunculuk tarzını bilinçli olarak ve seyirciyi harekete geçirmek amacıyla kullandığını ama bunun özel bir sınıfa ya da gruba değil, her kesimden seyirciye yönelik olduğunu belirtiyor.
Böyle bakıldığında olay basit bir yanlış anlamadan ibaretmiş gibi görünüyor. Dolayısıyla seyircilerden birisinin her oyunda vuku bulan bir jesti kişisel olarak yanlış algılamasından kaynaklandığı, bu yüzden oyuncunun kınanmasının doğru olmayacağı iddia ediliyor. Zaten Sümeyye Hanım’ın, ne yaparsa yapsın burada gerçekleştirilen jestin kendisinin başörtülü olmasından kaynaklandığını ispat edemeyeceğinden dolayı –oyuncu onun kimliğini bilmiyor ve bu türden bir oyunculuğu tüm oyunlarda sergiliyor olduğundan- olayı fazla büyütmesi bir tür “şımarıklık” olarak algılanıyor.
Oysa biz bu yazıda konuyu başka bir bakış açısından ele almayı önereceğiz: klasik tiyatroda muktedir konumda olan oyuncunun seyirciyle olan ilişkisindeki problemler bağlamında. Ödenekli tiyatrolarımızda hâkim olan egemen teatral anlayış bilindiği üzere oyuncu ve seyirci arasında işbölümünün net bir biçimde kurulduğu “çerçeve sahne” olarak tabir edilen bir ortamda cereyan eder. Augusto Boal tüm tiyatro hayatını bu klasik modelin içerdiği iktidar ilişkilerinin analizi ve yapısöküme uğratılması üzerine yaptığı çalışmalara ayırmıştı. Çünkü onun tabirine göre Batı tiyatrosunun evrimi içerisinde ortaya çıkan bu model, tiyatro salonunda “iktidar üreten” bir modeldi ve bu iktidar yüksek bir platform üzerinde salona hâkim konumda olan oyuncudan seyirciye doğru akma eğilimindeydi. Kökenleri Aristo’ya dayanan bu klasik model Hegel’le birlikte mitolojik kahramanın yerini burjuvalaşmış bir özne-karaktere bırakmasıyla son biçimini almış çağımızda hala hükmünü sürdüren egemen bir modele dönüşmüştü. Ancak özellikle Batı tiyatrosunda güçlü bir 20 yüzyıl avangard geleneği ortaya çıkmış ve bu model sorgulanmaya tabi tutulmuştu. Özellikle sadık bir Marksist olarak Brecht hem Aristo’ya, hem de Hegel’e cepheden saldırdı ve savaş açtığı modelin estetik motoru olan özdeşleşmenin yerine yabancılaştırma kuramını koyarak bu modelin temellerine ciddi bir saldırı gerçekleştirmiş oldu. Brecht’in amacı klasik işbölümü içerisinde tümüyle tamamlanmış ve hiçbir açık noktası bırakılmamış bir sanat yapıtını, başkahramanla özdeşleşmek yoluyla pasif biçimde alımlayan seyircinin yerine, izlediği sanat yapıtına mesafeli bakabilen ve karakterlerin jestlerini eleştirebilen aktif bir seyirci yaratabilmekti. Boal kendi üstadı kabul ettiği Brecht’ten bir adım daha ileri giderek seyirciyi tamamen özgürleştirmeyi denedi. Klasik Brechtyen modelde –burada daha çok onun büyük oyunlarında geçerli olan model kastediliyor, öğreti oyunları bu saptamanın dışında bırakılıyor- seyirci eleştirel bir bilince sahip olsa bile oyuncunun kendisine sunduklarına müdahil olamıyorken, Boal’in önerdiği katılımcı tiyatro tekniklerinde oyuncu-seyirci kategorisine dahil olan katılımcılar kendilerine sunulan pasajları sadece eleştirmekle kalmıyor aynı zamanda onları sahnede oynayarak değiştirme hakkına sahip oluyorlardı.
Bu bağlamda tartışmayı yukarıda kısaca özetlediğimiz olaya adı karışan Ankara Devlet Tiyatrosu oyuncusunun açıklamasından bir bölümü alıntılayarak sürdürmekte fayda var:“… ben bu oyunu bu güne kadar her oynayışımda ulaşabildiğim seyircilerle göz teması kurup onları da oyunun içine çekebilmek için oyunculuğun araçları olan jest, mimik, vücut dili gibi temel unsurları sürekli kullandım. Anladığım kadarıyla böyle bir oynayış biçiminin yarattığı algılama, yukarıda da söylediğim gibi amacından farklı biçimde değerlendirilmiştir. Bana, sanatçı arkadaşlarıma ve asıl önemlisi mensubu olduğum kuruma yönelik birçok haber ve yorum çıkmıştır… İnteraktif sahnenin akışında bir seyircinin sakız çiğnemesini kullanarak yapmış olduğum nüktenin kıyafetle bağdaştırılması benim için ayrıca bir üzüntü kaynağı olmuştur. Eğer oyunun birinci perde finali seyredilmiş olsaydı, benim de içinde bulunduğum yeniçeri ve sipahilerin yapmış olduğu bu şımarık ve askere yakışmayan disiplinsiz davranışların, padişah Genç Osman tarafından en sert şekilde uyarıldığını ve aynen ‘Askerlerim meddahlığa, soytarılığa kapılırsa ben bu devleti kimlerle ayakta tutacağım?’ diyerek ‘Yallah kışlanıza!’ emriyle birinci perdenin kapanmış olduğu görülecekti. Bilindiği gibi meddahlık, bire bir seyirciyi de oyunun içine katarak öykü anlatma sanatıdır.”(Kaynak Hürriyet Gazetesi) Ne kadar hak ettiğinden emin değilim ama bu yorumda oyuncunun ortaya koyduğu oyunculuk “tekniğini” yukarıda kısaca özetlemeye çalıştığımız Aristotelyen, Brechtyen ve Boalyen modeller yardımıyla tartışmaya çalışalım.
Bu sözleri belli bir bağlam içerisine yerleştirmeden okuduğumuzda oyuncunun tamamen oyunun dramaturgisinin gereklerini yerine getiren bir tercih içerisinde olduğunu düşünebiliriz. Seyirci yorumlarından da anladığımız kadarıyla bu tarz doğaçlamaya dayalı sahneler anlık ve beklenmedik etkiler yarattığı için çoğu seyirci tarafından heyecanla karşılanmıştır. Ama bu sahne gerçekten yoruma ne katmaktadır? Oflazoğlu’nun orijinal metni, diğer birçok yerli tarihsel oyunda olduğu gibi, resmi tarihin satır satır sahne üzerine taşındığı, buram buram devlet fetişizmi kokan bir eserdir -aslında devlete tapma estetiği çoğunlukla Nazi sanatıyla özdeşleştirilmiştir, ama bizde de bu yaklaşımın hatırı sayılır örnekleri mevcuttur. Oyunu izlememekle beraber program dergisi yazısından ya da seyirci yorumlarından söz konusu dramaturgiye eleştirel bir yaklaşım yöneltildiğini, metinle bir hesaplaşma yaşandığını, Brecht’in pek çok klasik için yaptığı yeniden yazım tekniklerine başvurulduğunu gösteren hiçbir emare yoktur. Oyun bu haliyle oynandığında Aristotelyen kalıbın, üstelik de kötü bir örneği olmaktan kurtulamayacaktır. Metnin kendisi sahne üzerinden seyirciye doğru akan muktedir bir söylem olma özelliğini taşımaktadır. Anladığımız kadarıyla oyuncu bu noktada söz konusu yapıyı kırarak seyirciyi oyuna katılmaya davet ettiğini iddia etmektedir. Öncelikle şunu ortaya koymak gerekir: Reji bu konuda söz konusu sahneye, metnin muktedirliğini kırmaya dönük bir yabancılaştırma etkisi yaratma misyonunu mu biçmiştir? Yine oyuncunun söylediklerini ve internette kolayca ulaşılacak seyirci yorumlarını temel alırsak böyle bir amaç olmadığı sonucuna varırız. Hatta tam tersine sahnedeki grotesk asker tiplemelerinin seyirci karşısında antipatik bir karaktere büründürülmesi, devleti kurtarmak için orduda köklü reform yapmak isteyen başkahramanın bir özdeşleşme nesnesi olarak sunulmasını kolaylaştıracak biçimde kurgulanmıştır. Dolayısıyla metnin muktedirliğini pekiştirmeye yönelik bu türden bir doğaçlama sahnenin oyuncunun bahsettiği gibi interaktif olması mümkün değildir. Bir yandan seyirciyi pasifize edecek sahneleme araçlarını kullanmaktan vazgeçmeyip, diğer yandan seyirciyi oyuna katılmaya davet ettiğini iddia etmek en amiyane tabirle “bu ne perhiz, bu ne lahana turşusu” deyişiyle tarif edilebilecek bir durumdur. Daha net bir dil kullanırsak aslında burada oyuncunun girişimi bir pseudo-interaktivizm olmanın ötesine geçemez. Aslında bu tek taraflı bir aktivizmdir ve oyuncu dışında bir aktifi de olması beklenemez -zaten aksi, oyun yapısının değişime uğraması anlamına gelirdi. Oyuncu oyun yapısının sınırlamalarından sıyrılarak kendisine bir özgürlük alanı yaratsa bile seyircinin konumu değişmediğinden oyuncunun seyirci üzerindeki tahakkümünü arttırmaktan başka bir sonuç doğurmasını beklemek mantıksız olacaktır. Kısacası bu türden bir dramatik yapı içerisinde oyuncu seyirciyi harekete geçirmeye çalıştığını iddia ederken ya ne dediğini bilmiyor, ya da yalan söylüyordur. Belki de bazı seyircilere garip gelen ve oyunu izleme konusunda sorun yaşamalarına neden olan da bu çelişkili durumdur zaten.
Tabii burada diğer bir sorun bazı seyircilerin bu durumu “dini kimlikleri” nedeniyle uğradıkları özel bir saldırı olarak görmeleriyle ilgilidir. Sonuçta Türkiye şartları göz önüne alındığında, belki de son yirmi yıla kadar Cumhuriyet’in makbul vatandaşları arasında yer almayan dindar Müslümanlar, değişen iktidar dengeleri ve sosyo-ekonomik koşullar sonucu yavaş yavaş çevreden merkeze doğru kayıp ve orta sınıf içerisinde yukarıya doğru hareketlenme olanaklarına kavuştular. Bu durum kendilerini Cumhuriyet’in asli unsurları olarak gören Kemalist kesimlerde büyük rahatsızlık uyandırdı. Aslına bakılırsa bir zamanlar cahil, eğitimsiz, kültür ve sanattan zerre kadar anlamayan köylüler oldukları düşünülen bu insanlar hem siyasi anlamda iktidarı ele geçirdikçe, hem de genişleyen ekonomik olanaklar doğrultusunda zenginlikten pay aldıkça eski şehirli kesimlerin klişelerine sığmayan bir görüntü çizmeye başladılar. Yurt dışında eğitim alan, en az bir yabancı dili çok iyi konuşan, edebiyat ve sanattan zevk alan yeni bir dindar Müslüman kesim orta çıktı. Ancak tüm bu niteliklerine rağmen bu kesim hala kendisini devlet kurumlarının sahibi olarak göremiyor ve özellikle kadınlar başörtülü oldukları için pek çok alanda ayrımcılığa uğramaya devam ediyorlar. Burada kimi yorumcuların ileri sürdüğü gibi oyuncunun Sümeyye Erdoğan’ın başörtüsüne takıldığını gösteren somut bir jest ya da gösterge aramak anlamsızdır. Önemli olan oyunun oynandığı salonun sınırlarını aşan çok daha büyük bir oyunun var olduğunu anımsamaktır. Sonuçta başörtüsü ile devlet kurumlarına girip çıkmanın bile tartışma konusu olduğu bir ülkede, yukarıda genel hatlarıyla tarif etmeye çalıştığımız tutarsız interaktivizm saplantısının, başörtülü seyirciler tarafından –oyuncunun gerçekten böyle bir amacı olmadığını varsaysak bile- bu şekilde algılanması çok da şaşırtıcı olmayacaktır. Sonuçta burada gerçek anlamda katılıma açık olan bir gösteri söz konusu olmadığına göre sahne üzerinde olan biten her şey oyunu sahneye koyan ekibin, en başta da –bu kurumda reji tiyatrosu yapıldığına göre- rejisörün sorumluluğundadır. Dolayısıyla eğer bir kumpanya, seyircisini kapıda mülakat yaparak içeri almıyorsa, salonda oturan ve çeşitlilik içeren o kitlenin sahnedeki gösteriyi nasıl algılaması gerektiğini de belirlemek zorundadır. Bunu yapamadığı noktada bu türden tepkileri kabullenmek ve sonuçlarına katlanmak zorunda kalır.
Sonuç olarak, söz konusu durumda oyuncunun oyun yapısının dışına çıkarak interaktif olduğunu varsaydığı bir üsluba yönelmesi basit bir yanlış anlamaya sebebiyet vermiştir deyip konuyu kapatmak mümkün değildir. Oyuncunun iletişime geçtiği kişi her kim olursa olsun rahatsızlık hissedebilecek ve oluşan tepki dönüp dolaşıp oyuncuyu vuracaktır. Bununla birlikte oyuncunun soruşturmaya tabi tutulması, oyundan uzaklaştırılması gibi uygulamaları savunmanın da anlamı yoktur. Çünkü sonuçta bu oyuncu ve bu oyun belli bir kurum tarafından üretilmekte ve onlarca kez seyirci karşısına çıkmaktadır. Dolayısıyla tüm faturayı oyuncuya kesmenin de etik olmayacağı aşikârdır. Bu bağlamda aslında bir “başörtüsü krizi” şeklinde başlayan bu olay ister istemez bir DT krizine dönüşecektir.
***
OKUYUCU YORUMLARI
LİNÇÇİ Ömer F. Kurhan diyor ki:
20/04/2011, 07:08
Bu yazıdaki birçok noktaya katılmamak elde değil. Öte yandan LİNÇÇİ Mimesis'in editör köşesinde yapılan değerlendirmeyi destekler argümanları içer(e)miyor. Çünkü orada, ortada çok ciddi bir hak ihlali olduğu iddia edilmişti.
Milleti terbiye etmek ve de hizaya sokmak adına, devlet tiyatrosuna içkin sıradan ve rutin bir ayrımcılık örneğinin Başbakan’ın kızına, Sümeyye Hanım’a çarpması meseleyi çarpıcı hale getirmekle birlikte, yaşanan vakayı sıradan olmaktan çıkaramıyor.
Dolayısıyla, bir kınama yapılacaksa, oyunucunun etik olarak sorunlu olduğu ve kurumsal bağlamından soyutlanamayacağı bir hayli açık ve de seçik hale gelen jestini değil, bu jest vesilesiyle devletin tiyatrosunun mevcudiyetini kınamak doğru olurdu gibime geliyor. Bu da fazla soyut kaçacağından, bir kınama jestine gerek yoktu diye düşünüyorum.
***
LİNÇÇİ Fırat Güllü diyor ki:
20/04/2011, 23:53
Bu yazı yayınlandıktan sonra LİNÇÇİ Ertuğrul Timur facebook sayfası üzerinden bazı kişilere aşağıdaki mesajı göndererek yazıyla ilgili bir tartışma başlattı. Ama ben bundan dolaylı olarak haberdar oldum ve malesef facebook üzerinden tartışmaya katılamadım. O yüzden konuya ilişkin görüşlerimi bu yorum bölümünden kamuoyuyla paylaşıyorum. Tartışmanın diğer bölümleri ilgili facebook sayfasından takip edilebilir.
LİNÇÇİ ERTUĞRUL TİMUR'UN MESAJI
LİNÇÇİ Mimesis internet sitesinde yazan LİNÇÇİ Fırat Güllü Sümeyye ve Sakız olayını konu edindiği oldukça uzun yazısında uzun uzadıya bu oyundaki bu interaktif bölümün belli başlı tiyatral yaklaşımlara uygun olmadığını (ille de bir kalıba, anlayışa uyması gerekiyormuş gibi) iredeledikten sonra başörtüsü konusunun toplumsal izdüşümünden de söz ederek Sümeyye Erdoğan’ın bu interaktif bölümü başörtüsüne saldırı gibi algılamış olmasının ne kadar doğal olduğunu sergilemeye çalışmış ve bu yaklaşımını da aşağıdaki paragrafla tamamlamış.
(…)
Dolayısıyla eğer bir kumpanya, seyircisini kapıda mülakat yaparak içeri almıyorsa, salonda oturan ve çeşitlilik içeren o kitlenin sahnedeki gösteriyi nasıl algılaması gerektiğini de belirlemek zorundadır. Bunu yapamadığı noktada bu türden tepkileri kabullenmek ve sonuçlarına katlanmak zorunda kalır.
(…)
Yazının tamamını okuyarak fikir sahibi olmanızı elbette öneririz (http://mimesis-dergi.org/2011/04/tiyatroda-%e2%80%9cbasortusu-krizi%e2%80%9d-baglaminda-oyuncu-seyirci-ve-iktidar/ ) Fakat bana göre can alıcı satırlar yukarıdaki alıntıladığım paragraftır
Bu paragrafa katılıp katılmadığınızı ve görüşlerinizi yazmak ister misiniz?
BENİM YANITIM
Sevgili LİNÇÇİ Ertuğrul,
Öncelikle yazdığım yazıya ilgi göstererek belli bir tartışma platformunda gündeme getirdiğin için sana teşekkür ederim. Ama keşke bunu “…dolayısıyla” şeklinde başlayan, dolayısıyla yazının belli bir bölümüyle bağlantı içeren bir paragraf üzerinden yapmasaydın. Açıkçası tüm yazı düşünüldüğünde senin “can alıcı” bulduğun bu paragraf aslında yazının asıl tartışmayı amaçladığı konu düşünülürse o kadar da merkezi bir konumda durmuyordu. O yüzden kısa ve anladığım kadarıyla yanlış anlaşılmaya müsait bir bölüm olmuş. Bu vesileyle konuyu biraz daha açabiliriz. Ama önce bir düzeltme yapayım ben oyuncunun interaktif olduğunu iddia ettiği bölümün bazı kalıplara uymadığı için interaktif olamayacağını iddia etmiyorum. Genç Osman adlı oyun, yazarın yazdığı bir biçimde, metne müdahale edilmeden oynanıyorsa, interaktif bir sahne eklemek mümkün değildir diyorum. Hepimiz öncelikle seyirciyiz. İzlediğim birçok oyunda oyun yapısından bağımsız doğaçlama bölümler konur ve bunların interaktif olduğu yolunda açıkça yalan söylenir. O sahneler oyunların yapısı gereği asla interaktif olamazlar, olsalardı oyunun yapısı değişirdi ve oyuncular çuvallardı. Gerçek bir interaktif sahne örneği görmek için Cirque du Soleil’in İstanbul’da sergilediği Saltimbanco gösterisine katılmak yararlı olabilirdi. Orada palyaço teknikleri kullanılarak gerçek seyirci katılımının nasıl sağlandığı, seyircinin aşırı aktif bir oyuncu tarafından bastırılmadığı, tam tersine rehber bir oyuncu tarafından nasıl özgür ve yaratıcı kılındığı açıkça ortaya konuyordu.
Şimdi senin yarattığın fırsattan yararlanarak söz konusu “can alıcı” paragrafa gelelim. Orada elbette ki “kapıda masa kurup mülakatla seyirci alalım” gibi bir öneride bulunmuyorum –evet bir aralar absürd tiyatro üzerine yazdım ama absürdizmi bir hayat görüşü olarak benimsemedim. Ben abartılı benzetmeyle şuna vurgu yapmak istiyordum: Eğer çeşitliliğe açık olmayan bir oyun rejisi yapıyorsan (mesela salondakilerin yarısını vatan haini ve düşman falan gibi gösteriyorsan) seyircinin bir bölümü çıkıp gidebilir, hatta ne bileyim sahneye çıkıp saldırmaya kalkan bile olabilir. Bu durum karşısında sen çıkıp “biz bunu hesaba katmamıştık, seyirci de biraz abarttı” diyemezsin. Eğer hem tek sesli ve toplumun geri kalan kısmını dışlayan bir oyun yapmak istiyor, hem de tepki oluşmasın, hır gür çıkmasın diyorsan o zaman kapıya masa kurup mülakat yapmaktan başka şansın yok. Yani diğer bir deyişle bunu yapman imkânsız demek istiyorum. Bunun ciddiye alınıp tartışılacak bir yanı zaten yok.
Oyun ekibi seyirciyi göze alarak yorumu nasıl düzenler? Bugün İBB Şehir Tiyatroları’nda çalışan bir dramaturg arkadaşla konuşurken şöyle bir mevzu geçti: Velev ki Baronyan’ın Şark Dişçisi’ni segilemeyi planlıyoruz. Oyunu okuyanlar bilir: Baronyan’ın oyunu, 1860’ların İstanbul’unda yaşayan Ermeni milletinin içerden bir eleştirisi üzerine kurulmuştur. Şimdi dramaturg arkadaş şunu sordu: Oyunda “biz Ermeniler topumuz ispiyoncuyuz” türünden replikler var, bunu nasıl yorumlayacağız? Onun önerisi bu tür replikleri atmak yönündeydi çünkü bu türden bir metin, Şehir Tiyatroları’nda sergilendiğinde oyuna gelecek seyircilerin büyük bölümü Ermeni kimliğine dair önyargılar içerisinde olacaktı. Dolayısıyla onların önyargılarını kırmak uğruna Baronyan’ın eleştirisinin dozunu azaltmak gerekmekteydi. Ama diyelim ki bu oyun LİNÇÇİ İATG kapsamında Boğaziçi Üniversitesi’nde oynanıyor olsaydı ben buna karşı çıkardım. Çünkü orada yıllardır oluşturduğumuz seyirci tipolojisi büyük oranda bu tartışmalara aşinadır. Ama Şehir Tiyatroları düşünüldüğünde dramaturg arkadaşın önerisini bir sansür girişimi olarak görmek de çok mümkün değildi. Bu görüşmeden sonra acaba Şehir Tiyatrosu dramaturgları, Devlet Tiyatrosu’ndakilerden daha mı iyi diye düşünmeden edemedim tabii. Çünkü arkadaşım gerçekten her sahnenin ne tür etkiler yaratacağı üzerine çok ayrıntılı tasarımlara sahipti.
Peki, seyircinin nasıl bir sosyolojik yapı içerdiğini dikkate almak ve sahne üzerinde oluşturulan imgeleri buna göre düzenlemek oto-sansür müdür? Ben oto sansür yapılmasını savunmam. Hatta istiyorsan sahnede en radikal eylemleri canlandır, belli bir estetik içeriyorsa bunun teatral kavramlarla tartışılabileceğini de düşünürüm. Bunu yapan birisi bilinçli bir biçimde seyircinin tepkisini çekmeyi amaçlamışsa ve seyirci tepki gösterdiğinde bunun yaratmayı istediği etki olduğunu kabul ediyorsa zaten ne denebilir ki? Ama sahne önüne gelip seyirciye dönük bir takım jestler sergileyip sonra da “kastım o değildi yanlış anlaşıldım” demeyeceksin. Çok basit, sen başbakanın kızı bile olsa bir seyirciye sakız çiğnediği için (sakıza niye bu kadar takık olduğumuzu da anlamadım ama, eğitim sistemimizden kaynaklanıyor herhalde) ve haklı olduğunu düşünerek eleştirel bir jest sergiliyorsan ve senden bunun hesabı soruluyorsa bunun gereğini yapar ve kuruma istifayı basar gidersin. Ama memur olduğun için geri adım atıp “kişiliksiz” bir tavır üreteceksen bu da fütursuzca yaptığın jestin bedeli olur. Devlet Tiyatrosu’nun yarattığı bir rant mekanizmasından yararlanmak için şahsiyetinden olursun. Benim ödenir dediğim bedel bundan ibarettir, şu anda söz konusu oyuncu bu bedeli ödüyor.
Tabii bütün bunlar bir yana senin facebook üzerinden bu tartışmayı beni sansür savunusu yapan, Sivas katliamını dolaylı da olsa onaylayan birisi olarak göstermene de çok anlam veremedim. Daha doğrusu çok hayra yoramadım sevgili LİNÇÇİ Ertuğrul. Bu arada facebookta senin tartışma sayfanda gördüğüm ve bir zamanlar omuz omuza tiyatro mücadelesi verdiğimiz arkadaşları yeniden görmek de iyi geldi. Hepsine selam.
LİNÇÇİ Orhan Abi için de özel bir not: Şu anda “Genç Osman’ı gerçekten interaktif bir yorumla ele almaya çalışsaydık ne tür bir deneme yapabilirdik?” sorusu üzerine bir deneme yapmaya çalışıyorum. Bu sadece tartışmaya alternatif bir katkı olsun diye yaptığım bir şey. Yoksa DT’de rejisörlüğe falan soyunduğum yok, yanlış anlaşılmasın. Zaten bu alternatif yorumun da gişe rekoru falan kırmasını beklememek lazım.
***
LİNÇÇİ Ömer F. Kurhan diyor ki:
21/04/2011, 08:20
Açıkçası LİNÇÇİ Fırat Güllü'nün Facebook’taki yorumları bu kadar ciddiye almasına şaşırdım. Bu yorumları ciddiye alan ve naif denilebilecek bir okur kesimi varsa belki onları ciddiye almanın bir anlamı olabilir. Ama anladığım kadarıyla durum bu değil.
Buna karşılık daha sağlıklı bir çerçeve edinebilecek ve aydınlatıcı yorum çabalarına, eleştirilere gözler kapanıyor ister istemez. Bu konuda özel bir yazı yazmayı gereksiz bulmakla birlikte, bazı düşüncelerimi okur yorumu kısmından iletmeye çalışıyorum.
Çok net olarak yeniden belirteyim:
LİNÇÇİ Mimesis'in Editörden bölümünde yayınlanan konuyla ilgili yazının önerilen tavır (kınama ve yaşanan olayı “Yala Ama Yutma” vakasıyla neredeyse bir tutma) bakımından sorunlu olduğuna dair bir eleştirim var.
Bu anlamda, örneğin Barış Yıldırım’ın LİNÇÇİ Mimesis'teki editör yazısına dönük eleştirisine bir yönüyle katıldığımı, ama bazı yönleriyle de katılmadığımı ifade etmeye çalıştım.
Fakat bu eleştirilere ciddi bir yanıt verilmediğini, Facebook’ta sahne almış ve yüksek siyasetçilik oynama ve de kurgulamanın eseri dogmatik absürtlüklere her nedense yanıt verildiğini görüyorum.
Buna karşılık hiç olur mu, şu ve şu yazılar çıktı denilerek kişisel de olsa yanıt oluşturulduğu iddia edilebilir.
Fakat durum bu değil.
Tartışma daha ziyade tiyatro etiği, seyirci-oyuncu ilişkisi gibi bir yere sıkıştırılıyor, faydalı ama yayıncılık bağlamında eleştirilen bir çıkışın nereye oturduğuna değinilmiyor.
Şöyle ki (eleştirimi açmaya çalışayım):
Belli bir kanaat üretirken, yanlış bir yoruma gitme ve tavır belirleme riski her zaman vardır. Yaşanan gelişmeler ve tartışmalar içinde sözkonusu kanaat ve tavır daha güçlü bir teze dönüşebilir, bazı yönleriyle değişime uğrayabilir ya da yanlışlanabilir. Eğer editör bölümünde bir kanaat belirtilip ona göre de bir tavır üretilmişse, gelişmelerin ışında tekrar tekrar kontrol edilmesi gerekmez mi?
Ben bunun yapılmadığını görüyorum.
Facebook’taki absürtlükleri ciddiye almak da, kutuplaştırıcı ve akla ziyan bir eğilimi kışkırtır ki, arada gümbürtüye giden aklıbaşında, aydınlatıcı ve yapıcı olmayı gözeten söylemler olur.
Belki de yanılıyorum:
Aslında benim absürt bulduğum Facebook ya da LİNÇÇİ Tiyatrom söylemleri ciddiye alınma mecburiyeti olan sosyal bir çılgınlığı örgütlüyor. Fakat benim bildiğim, bu çılgınlık halihazırda bir ahbap-çavuş ilişkilenmesinin sanal ve gerçekte olmayan örgütlere dayalı, sosyalizme bandırılmış “Atatürkçü” söylemlerinden ibaret.
Çok ciddiye alınmadığımı farketmekle birlikte, LİNÇÇİ Cüneyt Yalaz'ın tabiriyle “stimulant” rolümü icra edeyim dedim.
Herkese iyi çalışmalar…
***
Feridun Çetinkaya diyor ki:
21/04/2011, 11:46
LİNÇÇİ Fırat Güllü'nün yukarıdaki yazısını, bu sayfaya aktif link verekek, kişisel Facebook sayfamda eleştirel bir yorumla paylaştım. Hem yazarının ve yazının arkasından konuşmuş olmamak için, hem de LİNÇÇİ Fırat Güllü'nün yazısına bir katkı olabileceği düşüncesiyle, o yorumumu burada da tekrarlamak istiyorum:
“‘Ankara Devlet Tiyatrosu’nun Genç Osman adlı oyununda sadece başörtülü oldukları için bir grup seyircinin uğradığı muameleyi de aynı biçimde kınıyoruz’ diyerek, DT oyuncusu Tolga Tuncer’i bir tek kanıt göstermeden peşin peşin bir grup seyirciye ’sadece başörtülü oldukları için’ kötü muamele etmekle suçlayan LİNÇÇİ MİMESİS'ten (bkz. http://mimesis-dergi.org/2011/04/tiyatro-herkes-icindir) İBRETLİK BİR ‘MİMESİS DİLİ’ ÖRNEĞİ”
Facebook sayfamda getirdiğim bu eleştiriyi burada biraz açayım. İtirazım şu:
Bazılarının peşinen “Başörtüsü Krizi” olarak adlandırmayı tercih ettiği tartışmaya dair Mimesis çevresi şu ifadelerle çok açık ve net bir “kınama” tavrı ortaya koydu: “Ankara Devlet Tiyatrosu’nun Genç Osman adlı oyununda sadece başörtülü oldukları için bir grup seyircinin uğradığı muameleyi de aynı biçimde kınıyoruz”
Bu net “kınama” tavrı kuşkusuz kurumsal bir karardı. Çünkü söz konusu Editör yazısında, LİNÇÇİ Fırat Güllü'nün söylediği türden herhangi bir istisna ya da “şerh” ifadesi yer almıyordu.
Zaman gazetesinden Ekrem Dumanlı, Radikal gazetesinden Cüneyt Özdemir gibi milyonlarca kişiye hitap eden anaakım medya yazarlarıyla birlikte Kültür Bakanı Ertuğrul Günay’ın da “Başörtüsü Krizi” olarak lanse etmeye çalıştıkları söz konusu “kriz”de, bunu iktidara hoş görünme fırsatı sayan medyanın dezenformasyona çanak tutmasıyla, Devlet Tiyatroları oyuncusu Tolga Tuncer haksız ve “orantısız” bir şekilde adeta “Başörtülü” karşıtı gösterilerek hedef alındı.
Böyle bir ortamda, daha mesele tüm boyutlarıyla aydınlanmamışken LİNÇÇİ Mimesis de alelacele DT oyuncusu Tolga Tuncer aleyhinde “tümüyle haksız” kınama yayınladı; bu “kınama gafı”nın ardından da LİNÇÇİ Fırat Güllü'nün meseleyi muğlaklaştırmaya hizmet eden, LİNÇÇİ Mimesis'in “kınama” gafını utangaç biçimde savunmaya çalıştığı, güya konuyu kuramsal, teorik çerçevede irdeleme iddiasındaki yukarıdaki yazısı çıkageldi.
LİNÇÇİ Mimesis'in “kınama”sı görüldüğü gibi çok açık bir Türkçe ile yazılmış, lafı hiç dolandırmadan özlü bir şekilde yapılmış.
Gelgelelim LİNÇÇİ Fırat Güllü'nün LİNÇÇİ Mimesis'in gafına kılıf uydurmak için yazıldığı izlenimi veren bu yazısından ne tiyatroyla ilgili ne de "Tiyatroda 'Başörtüsü Krizi' Bağlamında" herhangi bir somut sonuç çıkarmak ya da bir şey anlamak mümkün görünüyor.
LİNÇÇİ Fırat Güllü, yazısında “Bu metinde sergilenen tavra kimi yazarlar itiraz etti” diyerek afaki bir şekilde LİNÇÇİ Mimesis'in kınamasına gelen yazar itirazlarına atıfta bulunuyor. Ama okurlara bir karşılaştırmalı okuma imkânı verebilecek bu “itiraz”lara dair herhangi bir kaynak göstermiyor, “kimi yazarlar”ın adını bile yazma gereği hissetmiyor.
Hâlbuki atıfta bulunduğu bu itirazlardan sadece bir tekine bile adıyla sanıyla açık kaynak gösterse, örneğin yine LİNÇÇİ Mimesis Gösteri Sanatları Portali'nde birkaç gün önce Barış Yıldırım imzasıyla yayımlanmış olan, “Bir Dramatik Yazar Olarak Devlet ya da Sümeyye’nin Tiyatro Sanatıyla Tanışması” başlıklı yazıya (bkz. http://mimesis-dergi.org/2011/04/bir-dramatik-yazar-olarak-devlet-ya-da-sumeyye%E2%80%99nin-tiyatro-sanatiyla-tanismasi) aktif bir link verse, meseleye dair zurnanın zırt dediği yer herkes tarafından kolaylıkla anlaşılabilir hale gelirdi.
Umarım bu yorumum en azından LİNÇÇİ Fırat Güllü'nün yazısındaki bu eksiği gidermek için bir katkı olarak değerlendirilir.
Feridun Çetinkaya
(Kaynak: Mimesis)
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)

