23 Şubat 2019 Cumartesi

MUHBİR Tiyatro... Tiyatro... Dergisi sâhibi Demirkanlı dâimâ saçmalıyor!

bilmeden şiiriyle dalga geçmemi eleştirmiş. Manzume yazan birinin kendini Neruda ayarında görmesiyle sadece dalga geçilir ama siz bir kadını taciz edenle ilgili tek söz edemeyecek kadar müslümanmışsınız, sizi tanıyorum. Pohponlanmak yeter sizin için

Linççilerle Bulunmaz kapışması ABD ile Vietnam kapışmasına benziyor!

Sosyalist Sanatçı Hilmi Bulunmaz'ın DURUŞMA GÜNLERİ:

22.01.2019 saât 10:50  İstanbul 6. Asliye Hukûk Mahkemesi 2015/322

06.05.2019 saât 10:00  İstanbul 9. Asliye Hukûk Mahkemesi 2013/423
07.05.2019 saât 09:40 Bakırköy 9. Asliye Cezâ Mahkemesi 2018/204
23.05.2019 saât 09:08  Tarsus 2. Asliye Hukûk Mahkemesi 2018/197

27.06.2019 saât 09:33   İstanbul 17. İcrâ Hukûk Mahkemesi 2019/48
27.06.2019 saât 10:40   İstanbul 20. Asliye Hukûk Mahkemesi 2018/229

22 Şubat 2019 Cuma

MUHBİR Tiyatro... Tiyatro... Dergisi sâhibi Mustafa Demirkanlı şaşırıyor!

@bahrisenkal size yazmayı düşünmedim, sonra azıcık bilgi verip bir müslüman aydını anlamak istedim. Bulunmaz'ın sayfasına girip sabitlenmiş twiit'e bakmanızı ve yorumunuzu yapmanızı istiyorum Sabitlenen tweet 2017, o kadın bir avukat ve işini yapıyor, sizce bu bir taciz değil mi?

https://twitter.com/MDemirkanli/status/1098315787553685505

21 Şubat 2019 Perşembe

Duruşmaya gideceğimi bile bile YALAN söyleyen, savcılığa şikâyet edilir!

Yarın bir duruşmam var, davalı her zaman olduğu gibi yine gelmeyecek, muhtemelen mazeret dilekçesini göndermiştir... Kaçabildiği kadar kaçacak, bir yere kadar... Alıştık artık... Kaçsın bakalım...

18 Şubat 2019 Pazartesi

MUHBİR Tiyatro... Tiyatro... Dergisi sâhibi Demirkanlı kim için söylüyor?!

Çocuk, 19 yaşına kadar islamcıymış, sonra sosyalist olmuş... Olabilir tabi ama 60 yaşına geldiğinde sanatı "iman" sorunu olarak görüyorsa bir durup bakmak gerekir diye düşünüyorum... Hep korkmuşumdur bu tiplerden... Oturmamış bir karakterleri vardır ve o karakter korkutur...

16 Şubat 2019 Cumartesi

Bana karşı ENTELEKTÜEL LİNÇ KAMPANYASI imzâsı veren yazmış(?)

Sanat Eğitimi Olmadan, Seküler Sanat Devam Eder mi?

Bülent Sezgin

Sanat eğitimi (tiyatro, resim, müzik, dans, bale, moda vs.) veren kurumların niteliği bir ülkenin geleceğine yapılan belki de en büyük yatırımlardan birisidir. Eğer okulöncesinden üniversiteye kadar nitelikli sanat eğitimi verirseniz, ülkenin kültür ve sanat yaşantısının temelini oluşturacak kültür sanat üreticilerinin temellerini atmış olursunuz. Batı toplumlarının başarılı olduğu ancak bizim belki de en büyük problemlerimizden birisi, nitelikli bir kültür sanat eğitimini kurumsallaştırıp geniş kesimlere ulaştıramamamız.

20 milyona yakın çocuk ve gencin olduğu bir ülkede, ülkemizin önemli sanat eğitimi kurumlarına yönelik hasar verme girişimleri çoğumuzda geleceğe dair kaygı yaratıyor. Seküler sanat alanını dağıtmaya dönük son yıllarda yapılan kapsamlı saldırılar artarak devam ediyor.  Önce Ankara, sonra İstanbul, şimdi de İzmir’de yine başladılar şarkılarına maalesef.

Üniversite tiyatro eğitimi alanında, ilk önemli darbe 2017 yılında Ankara Üniversitesi DTCF Tiyatro Bölümü'nden barış imzacısı yedi akademisyenin KHK ile üniversiteden uzaklaştırılmasıyla gerçekleşti. 1958 yılında kurulan ve Türkiye'nin en köklü tiyatro eğitim kurumlarından birisi olan Ankara Üniversitesi DTCF Tiyatro Bölümü'nün geleneğine yapılan bu saldırı sonrasında, DTCF Tiyatro Bölümü ciddi bir kadro ve gelenek kaybı yaşadı. Geleneği sürdürme adına geride kalanlar özverili bir şekilde çok büyük bir emek sarf ediliyor olsa da, bilgi birikimi, mesleki uzmanlaşma ve akademik derinleşme açısından önemli bir hasardan bahsedebiliriz. Örneğin yüksek lisans ve doktora düzeyinde yapılan çalışmaların minimuma inmesi, uzun vadede ciddi bir kadrolaşma sorunu yaratacak gibi gözüküyor. Çeviri, araştırma, oyun yazarlığı, nitelikli çalıştaylar, konferanslar, dergi yayıncılığı birçok konuda tiyatro akademisindeki ilerlemenin önü kesilmiş oldu.

2018 yılında ise, Mimar Sinar Üniversitesi Devlet Konservatuarı’nın İstanbul’un merkezi noktasındaki binası tahliye edilmek istendi. Veli, öğrenci ve akademisyenlerin yoğun tepkisi ve hukuki mücadelesi sonrasında geçici olarak geri adım atılsa da, binanın şehrin en uzak noktalarından birisine taşınması tehlikesi henüz bitmedi. 136 yıllık bir geçmişi olan bir kurumun, taşınma ve tahliye baskısıyla zedelenmesi gelecek kuşakları oluşturacak profesyonel müzisyen, oyuncu, balerin yetişmemesi anlamına gelecektir.  İstanbul’daki önemli bir olgu olarak da, İstanbul Üniversitesi Devlet Konservatuarı Pantomim Ana Sanat Dalı’na öğrenci alımının durdurulması oldu. Hatırlanacağı üzere bölümü 2006 yılında kuran Vecihi Ofluoğlu konservatuar yönetimi tarafından alınan bu karar sonrasında cübbe ve kep verilmemesini öğrencilerle birlikte pantomimle protesto etmiş ve kurumdan istifa etmişti.

Son günlerde de önemli bir gündem maddesi, İzmir’de Dokuz Eylül Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi’nin binasının İzmir’in uç bir noktasındaki Tınaztepe kampüsüne taşınmak istenmesi. 1994 yılından beri Narlıdere’de bulunan Dokuz Eylül Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi, 2000’e yakın öğrenci ve 150’nin üzerindeki akademik ve idari personeli içinde barındırıyor. Narlıdere’de 25 yıldır eğitim yapılan binanın, “deprem güçlendirmesi” ileri sürülerek sanat eğitimi ihtiyaçlarına göre dizayn edilmemiş bir binaya taşınmak istenmesi tepkilere neden oldu.

Hatta öğrenciler ve akademisyenler kendi iradeleri dışındaki bu tahliye-taşınma operasyonuna karşı bir imza kampanyası bile başlattılar.  sitesinden kampanyaya destek olabilirsiniz. Üniversite Rektörlüğü ise, oluşan tepkiler üzerine “sağduyu ve metanet” çağrısı yapan bir açıklama yaptı. Tiyatro akademisinin önemli isimlerinden ve 9 Eylül GSF kurucularından Prof. Dr. Özdemir Nutku da, konu hakkında sosyal medya hesabında önemli açıklamalarda bulundu:

"Dünyanın bütün gelişmiş ülkelerinde sanat okulları olabildiğince merkezde olur. Çünkü böylece halkın ayağına daha çabuk ve iyi hizmet götürmüş olur. GSF’lerde müfredat programları, kuram % 20 ya da 30, uygulama % 80 ya da 70’tir. Bu yüzden her bölümün kendi ders programına uygun atölyeleri, stüdyoları, laboratuvarları ve bunlara uygun araç gereçleri vardır. Örneğin, sahnesiz Tiyatro eğitimi yapılamaz, çünkü sahne bu eğitimin yüreğidir. Elektronik stüdyosu olmadan Sinema eğitimi olamaz, fırınları olmadan seramik eğitimi yapmanın olanağı yoktur. Resim, Grafik, Heykel bölümleri için geniş alanlar, El sanatları için dokuma tezgâhları gereklidir. Müzik bölümü için müzik aletlerine ve kayıt stüdyolarına gereksinim vardır. Bütün bu atölyeler, stüdyolar vb. olmadan, sadece odalardan ibaret bir binaya GSF’nin taşınması isteği bir fanteziden öteye gidemez, daha doğrusu bu eğitimi toptan yok etmek anlamına gelir. Fakültenin gideceği binada bunların hiçbiri yoksa bunları yaparız safsatası ile eğitim baltalanmış olacaktır. Üstelik bölümümüzde 27 Mart Tiyatro Günleri ve diğer bölümlerin etkinlik hazırlıkları sürerken ve bütünleme sınavları sürecinde böyle bir kararın alınması eğitim adına düşündürücüdür. Oysa Narlıdere’deki binada uygulamalar için bütün bu mekânlar mevcutken, bu okulu çorak bir binaya götürmek ne kadar akıllıca olur?"

9 Eylül Üniversitesi GSF 1976 yılında kurulmuş ve Türkiye’deki birçok Güzel Sanatlar Fakülteleri’ne model oluşturmuştur. Özelikle tiyatro eğitimi alanında, Özdemir Utku'nun öncülüğünde yeni bir model oluşturulmuş ve hâlihazırdaki birçok devlet ve vakıf üniversitesi bu modeli kendisine örnek almıştır. Bu yüzden de, fakülteyi kuran asli unsurların deneyimi bilgi ve alternatif önerileri ve öğrencilerin demokratik iradeleri dikkate alınmalıdır.

2017 yılından bugüne resmi eğitim kurumlarına yapılan operasyonların sistemli ve kapsamlı bir şekilde sürdürüldüğüne maalesef tanık oluyoruz. Ülkemizde geleneği olan ve nitelikli kültür ve sanat eğitimi veren kurumlarının altının boşaltılmaya çalışılması, seküler sanat alanına uzun vadede çok ciddi bir darbe olacaktır. Eğitim üzerinde yapılan manipülasyon ve tahribatların kuşaklar üzerinde etki yaratacağını öngörürsek, üniversitelerin tüm bileşenlerinin, öğrenci, veli ve eğitimcilerin kurumlara sahip çıkmak için direnç göstermesi elzemdir. Ayrıca resmi kurumlar dışında manevra alanı daha fazla olan amatör ve alternatif bölgenin de bu süreçte katkısı büyük olacaktır.


15 Şubat 2019 Cuma

Bana karşı ENTELEKTÜEL LİNÇ KAMPANYASI fahrî lideri Genco Erkal!

Genco Erkal

Adam bu halkın ruhunu biliyor, neyi nasıl yutturacağının ilmini çözmüş. Evin başına yıkılırsa şehit olarak cennete gideceksin, memleket batıyorsa suçlunun adresi dış mihraklar, sen tanzim satış kuyruklarında bekle, sonra millet bahçelerinde yatıp yuvarlan ey halkım, müstahaksın.

6 Şubat 2019 Çarşamba

ENTELEKTÜEL SUÇ ÖRGÜTÜ Türk tiyatrosu yeni bir suç mu uydurdu?

Bana karşı ENTELEKTÜEL LİNÇ KAMPANYASI yapan ENTELEKTÜEL SUÇ ÖRGÜTÜ Türk tiyatrosu Melih Anık'a karşı ENTELEKTÜEL LİNÇ KAMPANYASI yapmak istiyor. Buna izin vermem! (Hilmi Bulunmaz)

***

Melih Anık'ın Yaptığına, "Edep Ya hu!" Denir

Mustafa Demirkanlı
6 Şubat 2019

Kendine ait blogspot'larda oyun eleştirileri yazan Melih Anık'ın bir twitter paylaşımıyla, Mirza Metin tarafından savcılığa suç duyurusunda bulunulduğu paylaşımı ile olaydan haberdar olduk.

Melih Anık'ın retweet'lerinde de paylaşımlarına gelen destekler vardı. Behzat Uygur: "Bir eleştiri için karakola şikayet etmek… Bak bunun oyunu olur işte!" açıklamasıyla konuyu daha da ilginç hale getirdi… Bir oyun, bir eleştirmen ve şikayet dilekçesi.

Daha sonra, Anık ifade vermeye gittiği karakolda yaşadığı diyalogu paylaşmış: "bana sordular: 'mesele ne?' ‘hakaret iftira şikayeti’ ‘siz ne iş yaparsınız’ ‘tiyatro eleştirisi yazarım’ başı bağlı bir kadın vardı odada. Hemen o başı bağlı kadın atıldı: ‘tiyatro eleştirisi için şikayet edilir mi hiç?’ ben bu halkı bu yüzden seviyorum."

Daha sonraki paylaşımlarında da "bir eleştirmenin şikayet edilmesinden" bahsederek konuyu, eleştirmen, eleştiri, şikayet konusuna bağlayarak, yanıltıcı bilgiler vermeye devam etmiş… Oysa, mesele hiç de Anık'ın sosyal medyada paylaştığı gibi değilmiş.

"Mirza Metin'in yaptığı intihal yâni yürütme"


Olaya baktığımızda konunun bir eleştiri olmadığı, Melih Anık'ın Mirza Metin'i alenen "hırsız" olarak suçladığı ortaya çıktı.

Ciddi bir suçlamaydı ve suçlama konusu "Panoptikon" oyunu ile ilgiliydi. Mirza Metin'in tasarlayıp-yönettiği "Panopticon" oyununu Işıl Karayel'in Mitos-Boyut Yayınları tarafından yayımlanmış "Panoptikon" oyunundan intihal ettiğini yani yürüttüğünü iddia ediyordu.

Önce Panoptikon'un ne olduğuna bakalım: "Jeremy Bentham’ın tasarladığı ve hiçbir zaman gerçek hayata geçirilememiş olan hapishane projesi. Sekizgen biçiminde bölmelerden oluşan bir binadır ve tam ortasında bir gözetleme kulesi vardır (yani öyle tasarlanmıştır) kuleden bütün hücreler görülmekte ama hücrelerden kuledekiler görülmemektedir. Amaç, mahkumların her daim izlendikleri fikrine kapılmalarıdır- kulede kimse olmasa bile. Michel Foucault, panoptikon fikrinin modern güç kavramının babası olduğunu düşünür. İzlenmese bile izlendiğini ya da her an izlenebileceğini düşünen birey kendi kendine bir oto kontrol mekanizması geliştirir ve kendini denetlemeye baslar."

Bu hapishane projesinden yola çıkılarak onlarca oyun, senaryo yazılabilir.

Anık, Açıkça suçluyor

"Mirza Metin‘in Panopticon‘u ile Işıl Karayel’in Panoptikon’u ile ilgili tanımları okuyun ve düşünün, Mirza Metin‘in yaptığı intihal yâni yürütme" Melih Anık

Anık, sadece sosyal medyada konuşuyor

Önce Melih Anık'a şu üç soruyu mail ile yönelttik ama bu haber-yorum yazısı yayımlanana kadar yanıt alamadık, yayımlandıktan sonra yanıt vermek isterse de yayımlarız.

"Soru: 1 ″Panopticon” oyununu izlediniz mi? “Panoptikon” adlı metni okudunuz mu?

Soru: 2 İzlediğiniz ve okuduğunuz varsayımıyla; her iki eserdeki benzerlikleri kısaca özetleyebilir misiniz?

Soru: 3 Sadece tweetter paylaşımı ile ağır bir itham olan “intihal, apartma” sözcükleriyle bir insanı suçlamanın eleştiri kapsamında görülmesini istiyorsunuz, sizce bu paylaşımınız “eleştiri”midir?

Soru: 4 Sizin açıklamak istediğiniz herhangi bir konu varsa, açıklayabilirsiniz…”

Yazar Karayel düşüncelerini paylaştı

Anık’tan yanıt gelmedi ama biz meselenin peşini bırakmadık. Önce oyun yazarı Sayın Işıl Karayel’i aradık. Konuyu sosyal medyadan duymuş ama kendi oyunundan “apartıldığına” yönelik bir duyum almamış, kendisinin de böyle bir durumun gerçekleşeceğinin hiç aklına gelmediğini söyledi. Oyunu görmediği için de başka bir şey söylemesinin mümkün olmadığını söylemekle yetindi.

Mirza Metin de görüşlerini aktardı

"Hırsızlıkla" suçlanan Mirza Metin’i aradık. Metin: “Ben bu oyunu ilk önce 2010’da Cerb adıyla yaptım, erkek oyuncularla. Panopticon da aynı fikrin kadın oyuncularla yaptığım bir versiyonu. Ve benim bu iki oyunum da diyalogsuz.”  (Mirza Metin’in konuya ilişkin detaylı açıklaması, tazının altında link olarak sunulmuştur.)

Yetinmedik, İKSV'yi de aradık

Konu aslında aydınlığa kavuşmuş, Melih Anık’ın çok çirkin bir biçimde oyunun konusunu dahi bilmeden, apar topar kara çaldığı çok açıkça anlaşılmıştı ama biz burada durmayarak İKSV Tiyatro Festivali Direktörü Leman Yılmaz’ı aradık. Yılmaz, “Mirza Metin’in daha önce erkek oyuncularla diyalogsuz olarak sahnelediği ‘Cerb’ oyununun, kadın oyuncularla ‘Cerb’ de olduğu gibi yine diyalogsuz olarak tasarladığını söyleyerek, Festival’e proje olarak sundu, bizim de ilgimizi çekti, kurullarımızda tartışarak Festival kapsamında sahnelenmesi için olur verdik.” dedi.  Leman Yılmaz, Işık Karayel’in oyun metnini görmemiş, okumamıştı, Mitos-Boyut Yayınevi’nden metni İKSV’ye göndermesini rica ettik, gönderdiler. Oyunu izlemiş olan Handan Uzal Dündar (Tiyatro Festivali Koordinatörü) metni de okuduktan sonra bize şu açıklamalarda bulundu: “Metni okudum, isimden başka herhangi bir benzerlik yok, öncelikle Mirza Metin’in oyunu diyalogsuz. Panoptikon bir kavram ve bu kavramın üzerine yüzlerce oyun yapılabilir, metni okuduğumda intihale ilişkin hiçbir bulguya rastlamadım, dediğim gibi zaten sahnelenen oyun diyalogsuz."

Melih Anık, "Panoptikon" kavramının ne olduğuna bakma gereği bile duymadan, isim ve konunun aynılığından hareketle ağır bir suçlamada bulunmuş, tamamen bilgiden yoksun, dayanaksız olarak bir tiyatro insanını "hırsızlıkla" suçlaması ve sonrasında sosyal medyada "bir eleştirimden dolayı savcılığa şikayet edildim" algısı yaratması "hırsızlık" suçlamasından da çirkin bir davranış. "Hırsızlıkla" suçladığı muhatabını, yanlış bir algı oluşturmaya çalışarak "eleştiriyi" şikayet etti demesi hiç doğru ve yakışık alan bir davranış olmamış. Böylesine ağır bir ithamda bulunmadan önce; metni okumak, oyunu izlemek gerekmez mi? Anık, ne oyunu izlemiş ne de metni okumuş.

Anık'ın hiç zaman kaybetmeden Mirza Metin'den ve okurlarından özür dilemesi yerinde bir davranış olur.

16 Ocak 2019 Çarşamba

Yargı öyle bir noktadaki, karar lehinize olsa bile çok bir anlamı yok... İstinaf en az 1 yıl, sonrasında yargıtay süreci... en az bu kararın vücut bulması 3 yıl... Gel de bu işe adalet de... Kim kazandı? Tabii ki kaybeden...
Hay allah, mahkeme "tasarrufun iptali" kararı vermiş... Neyse "daha istinaf var, yargıtay var, AİHM var... bu yanlış karar dönecektir" diyecek biri...