9 Aralık 2017 Cumartesi

Acun Karadağ Esra Özakça Nuriye Gülmen Semih Özakça Veli Saçılık...

Ben - Hiç unutmadım, unutmuyorum ve unutmayacağım!

Sen - Hiç unutmadın, unutmuyorsun ve unutmayacaksın!


O - Hiç unutmadı, unutmuyor ve unutmayacak!


Biz - Hiç unutmadık, unutmuyoruz ve unutmayacağız!


Siz - Hiç unutmadınız, unutmuyorsunuz ve unutmayacaksınız!


Onlar - Hiç unutmadılar, unutmuyorlar ve unutmayacaklar...


https://twitter.com/BulunmazTiyatro/status/939405216776183808

8 Aralık 2017 Cuma

Linççilerle Bulunmaz kapışması ABD ile Vietnam kapışmasına benziyor!

Sosyalist Sanatçı Hilmi Bulunmaz'ın DURUŞMA GÜNLERİ:

11.12.2017 saat 14:40  İstanbul 9. Asliye Hukuk Mahkemesi 2015/280

25.01.2018 saat 09:05   Trabzon 5. Asliye Cezâ Mahkemesi 2016/26

06.02.2018 saât 09:45 Tarsus 1. Asliye Cezâ Mahkemesi 2017/671
08.02.2018 saat 10:50  İstanbul 6. Asliye Hukuk Mahkemesi 2015/322

13.03.2018 saât 09:30 İstanbul 34. Asliye Cezâ Mahkemesi 2017/580
13.03.2018 saât 10:45 İzmir 3. İcrâ Cezâ Mahkemesi 2017/33
13.03.2018 saât 10:50 İstanbul 10. Asliye Hukuk Mahkemesi 2017/412
22.03.2018 saat 09:30  İstanbul 9. Asliye Hukuk Mahkemesi 2013/423

7 Aralık 2017 Perşembe

Bana karşı ENTELEKTÜEL LİNÇ KAMPANYASI imzâcısı Leman Yılmaz

"Bu Sene Festival'e Format Attık": Leman Yılmaz ile Söyleşi

Leman Yılmaz ile 21. Uluslararası İstanbul Tiyatro Festivali Üzerine

21. Uluslararası İstanbul Tiyatro Festivali’nin henüz başladığı bugünlerde Cüneyt Yalaz ve Duygu Dalyanoğlu’nun festival direktörü Leman Yılmaz ile festival takvimi, içeriği ve hedefleri üzerine yaptıkları kapsamlı söyleşiyi sizlerle paylaşıyoruz.

Öncelikle 21. İstanbul Uluslararası Tiyatro Festivali'nin hedefleri nelerdi? Festival’in başlamasına sayılı günler kala bunların ne kadarına ulaşıldığını düşünüyorsunuz?

Her şeyden önce Festival’i yıllık döngüye oturtabilme hedefi vardı. Festival’in süresi, zamanı, her şeyi değişti. Sonuçta seyircinin alışkanlığı çok önemli. Tiyatro festivali deyince herkesin aklına mayıs ayı geliyordu. Bu konuda önemli bir adım attık. Biz yaptığımız çalışmalarda ve araştırmalarda kasım ayının çok uygun olacağını tahmin ediyorduk ama bunu reel rakamlarla da görmek gerekiyordu. Bu da bilet satışlarında ve seyircinin ilgisiyle ortaya çıktı. Şu anda oyunların çoğunun, büyük seyirci kapasiteli sahnelerde oynayacak olan bir iki oyun hariç, biletleri tükendi. Her seneye çekmek içerik hedeflerimizi de belirledi. Artık her sene burada hem yabancı yapımları hem yeni yapımları görebilmek çok önemli. Seyircinin, buradaki tiyatronun gelişimi açısından önemli. İstanbul büyük bir şehir, kültür başkenti olmuş bir şehir ama İstanbul’da sezonluk tiyatro programında yurtdışından gelen misafir tiyatro topluluğu yok. Tabii ki müzikaller vs. var ama tiyatro ve dans yok. Müzik dünyası o konuda biraz daha şanslı çünkü devam eden pek çok festival var. Ya da İKSV Salon’un programında yurtdışından gelen pek çok grup var. Fakat tiyatroda böyle bir düzen yoktu ve seyirci yabancı oyun izlemek için iki yıl boyunca festivali bekliyordu. Dolayısıyla bu döngüyü bozmak istedik. Fakat oturmuş bir yapıyı bozmak kolay değil. Bu sabah onu düşünüyordum, insan içinde olunca fark edemeyebiliyor ama koskoca bir sistemi değiştirdik. Mayısta kalıp her sene olsaydı daha yumuşak bir geçiş olacaktı ama bir de Kasım ayına taşıdık. Bu, Mart ayında verilen bir karardı ve hemen programı oluşturmak gerekiyordu. Yerli yapımlarda da sizlerin anlayışı ve desteği olmasaydı kolay hareket edemeyebilirdik ama hemen toparlandı, oyunlar belirlendi. Yurtdışı ayağı çok daha zor çünkü artık yurtdışından bir oyunu getirtmek istediğiniz zaman iki sene öncesinden turne takvimlerine girmek gerekiyor. Ama bir şekilde o şansı da yakaladık. Bir de her seneye taşımak bütçesel anlamda, içerik anlamında birçok dengeyi beraberinde getiriyor. Bu bizi şu açıdan rahatlattı: İki senelik bir festivalin program hedefine baktığımızda seyirci ister istemez iki sene bekliyor ve hedefler daha büyük isimler, daha büyük prodüksiyonlar üzerine gelişiyor. Halbuki orta ölçekte ya da küçük ölçekte de o kadar güzel oyunlar var ki artık. Sahne sanatları dünyası çok değişti, çok değişik ve iyi oyunlar sahneleniyor. Yelpaze çok genişledi. Mesela bu sene Wajdi Mouawad’ın olması çok önemli. Ben yıllardır gelsin istiyordum. Sonunda bu sene festivale getirebildik. Yalnız (Seuls) hem yazdığı hem yönettiği hem de kendi oynadığı bir oyun. Böyle bir fırsatı yakalayabilmek festival açısından önemliydi. Wajdi Mouawad örneğinde olduğu gibi yurtdışında çok iyi bilinen, tiyatral dünyanın en önemli liderleri olan yönetmenler, oyun yazarları var. Ama burada bilinmiyor çünkü burası o iki senelik festival sürecinde bu yapımları yakalamakta ve programın içine almakta zorluk yaşadı.. Çok meraklıı olan tiyatrosever tabii ki yine araştırıyor kim ne yapıyor diye… Mesela geçen sene Milo Rau gelmişti. Milo Rau da yeni bir isim değil Avrupa sahnesinde ama burada bizim için yeni bir isim oldu ve çok beğenildi. Wajdi Mouawad öyle oldu. Angelin Preljocaj modern dans sahnesinde çok iyi bir isim ama ilk defa İstanbul’a geliyor. Dolayısıyla festival kendine hep böyle hedefler koyacak. Bir sonraki festivalde mutlaka başka yeni bir ismi çekeceğiz festival programına ve böyle böyle seyircimizi yeni isimlerle tanıştırmaya devam edeceğiz. Beş ya da altı yurtdışı yapıma yer verebildiğimiz için tematik davranmıyoruz. Yerli yapimlar için de belirli bir tema belirlemenin kısıtlayıcı olduğunu düşünüyorum. Tiyatro malzemesini zaten toplumsal gelişmelerden ve değişimlerden alıyor. Orada bir sorun var ki yönetmen ya da oyun yazarı onu sahneye taşımak istiyor. Bununla birlikte zaman zaman alt başlıklarımız oluyor. Mesela klasikler ve klasiklerin güncel yorumlarının festivalde yer alması gibi… Bu yıl Serdar Biliş’in Martı yorumu, Kemal Aydoğan’ın Fırtına’sı var.

Gerçekten de Festival'in artık kasım ayında, sezonun en canlı döneminde gerçekleşecek olması radikal bir değişiklik. Bunun hem Festival'i hem de Festival dışı tiyatro etkinliklerini nasıl etkileyeceğini düşünüyorsunuz?

IKSV etkinlikleri ve festivallerine baktığımızda, Tiyatro Festivali’ni Mayıs ayında yaptığımız zaman seyirci bir film festivalinden çıkmış oluyordu. Arkasından tiyatro festivali geliyor, iki senede bir de olsa…. Onu müzik ve caz festivalleri takip ediyordu. O sıkışıklığın içinde tiyatro festivalinin hedeflediği seyirciye ulaştığını düşünmüyoruz. Tabii ki seyircisi vardı ama örneğin üniversitelerin final dönemine geliyordu festival. Biz sahne sanatları öğrencileri ile beraber çalışıyoruz, bizim mekân sorumlularımız, rehberlerimiz hep genç arkadaşlarımızdan oluşuyor. Ben ders verdiğim için de biliyorum mayıs ayı üniversitelerin final ve proje dönemi. Bu nedenle festivali takip etmeleri çok zor oluyordu. Artık zaman değişiyor, mevsimler değişiyor, kentin yapısı değişiyor. Mayıs ayına geldiğimizde hiçbirimiz kapalı alanlara girmek istemiyoruz. 1 Mayıs tatili ile 19 Mayıs tatili arasına sıkışıp kalıyorduk. Hatta bu tarihlerde biz daha çokyurt dışından profesyonelleri davet ettiğimiz bir bölüm hazırlıyorduk. Avignon ya da Edinburgh festivalleri ileİstanbul’daki festivalleri karşılaştırmak çok doğru değil. Bu festivaller yaz aylarında yapılıyor ama bu kentlerin olanaklarını ve özelliklerini unutmamak gerekir… Bu festivallerde şehir tamamen bir sahneye dönüşüyor, trafiğini bile kapatıyor. Avignon’da festivalden dolayı saat 13:00’ten itibaren şehre araba ile giremiyorsun. Bu nedenle İstanbul ile karşılaştırmak çok yanlış. Açıkhava tiyatrolarımız mı var? Yaz festivali dediğinde nereyi kullanacaksın? Yok. Kentsel faktörler nedeniyle festival kapalı mekanlar içinde olmak zorunda. Dolayısıyla İstanbul gibi büyük bir kentte, açık hava mekanların yokken yaz festivali yapamazsın. İstanbul’un yapısı uygun değil. Kasım’a alırken de “haydi alıyoruz, hop buyurun” demedik. Hem yurtdışında çalıştığımız partnerlerimiz ile görüştük hem de buradaki tiyatro toplulukları ile konuştuk. Buradaki topluluklar için Mayıs ayı iyi bir tarih olarak görünmüyordu çünkü oyunlar mayısta, festivalde prömiyerini yapıyor, Festival programında iki ya da üç oyun oynuyordu. Sonra yaz geliyor, sezon bitiyor. O oyun iki ay boyunca beklemek zorunda kalıyor. Bazen oyunların oyuncu kadrosu değişmek zorunda kalıyor, oyuncu yeni sezonda devam etmek istemiyor, başka bir anlaşma yapmış oluyor, işin içine televizyon dizisi ya da sinema filmi giriyor. Her şeyi bir kenara bırakın iki ay boyunca oynanmayan bir oyunun sezon başında yeniden provaya girmesi gerekiyor.. Konuştuğumuz bazı topluluklar bu nedenle uzun yıllar festivalde yer almadığını dile getirdi. Halbuki şu anda festivalde çok güzel bir enerji var çünkü Festival’de prömiyer yapan oyun o enerji ile sezon boyu devam edecek.

Peki seyirci "Festival’de değil sezonda izlerim" demiyor mu?

Çok ilginçtir ama demiyor. Bunu bilet satışlarından anlıyoruz. Mesela Fırtına yakın tarihte prömiyer yapmış bir oyun olarak programımızda yer aldı. Ama festival programında da satışları çok iyi.

Fırtına dışında ne var?

Uyarca da geçtiğimiz Cumartesi prömiyer yaptı. Ben Fırtına’nın prömiyerine gittim, sonra da bilet raporlarına baktık. Fırtına doldu. Tabii ki İstanbul’daki tiyatroların kendi izleyicisi var ama festivalin de bir izleyici kitlesi var. Aslında kasım ayına koyduğumuzda o iki seyirci kitlesi birleşmiş oluyor.

Tersinden bakarsak bir risk var mıdır? Yani Festival'in kasımda olması diğer tiyatroların seyircilerini etkiler mi?

Kesinlikle etkilemez. Tiyatro Festivali aylarca sürmüyor ki. Sadece iki hafta. Ayrıca bir çok oyun Ekim sonu, Kasım başı gibi yeni oyunlarını sahnelemeye başlıyor.

Pek çok oyunun bileti ilk günden tükendi. Seyircilerden nasıl geri dönüşler geliyor?

Aygaz, Opet, Tüpraş bu konuda çok önemli bir projeye destek oldu. 10 TL’ye öğrenci bileti uygulamasını başlattık. Onun getirdiği bir etki var, çok memnunuz. Çünkü biz yıllardır öğrencilerden şikâyet alıyorduk, “öğrenci biletleri çok çabuk bitiyor” diye… Yine bitti ama kontenjanımız çok daha fazlaydı. Bilet satış günü burada kuyruk vardı. Bilet sırasında çadır kuranlarolmuş. Böyle bir ivme getirmesi güzel tabii. Her festival bunu sever. %90’a ulaşmış bir seyirci kitlesine sahip olmak memnuniyet verici.

Gelecek yıl bunu aşmak adına gösterim sayısını artırmayı düşünüyor musunuz?

Bu sene bazı oyunlarda ek gösterimler koyduk. Terzopoulos’un Bir Daha (Encore) oyununun bittiğini öğrenince hemen Terzopoulos’u arayıp bir oyun daha koymak istediğimizi söyledik. Onun da onayı ile bir matine koyabildik. Akşam koyma şansımız yok çünkü mekanların kendi programları var. Moda Sahnesi’nde Akbank Caz Festivali etkinlikleri de var mesela. Keza Zorlu PSM’nin de Bakırköy Belediye Tiyatroları’nın da kendi sezon programları var. Tüm mekanlar yoğun programları içinde bize yer açtı. Ne kadar teşekkür etsek azdır. İlginçtir biz yabancı oyunu matineye koymaktan çekindik ama 15.00’e koyduğumuz oyunun biletleri anında tükendi. Demek ki seyirci gündüz de gelebiliyormuş oyunlara. Belki bundan örnek alıp bir sonraki festivalde bunu düşünebiliriz. Genelde hafta sonu oyunlarına matine koyardık ama hafta içi ilk defa denedik. Bizim için de ilkler oluyor ve böyle bir talep olduğunu anlıyoruz.

Sponsorlara fazla bilet verildiği için biletlerin çok çabuk bittiği yönünde bir eleştiri var. Bunun etkisi var mı gerçekten?

Her şeyin kotası var. Lale Kart’lar için de aynı eleştiri geliyor. Sonuçta bütün satışlar belli kotalarla, kontenjanlarla ilerliyor, yoksa niye seyirciye satışa açalım ki biletleri.

Bu kotaların seyirciye bilet satışında dezavantajlı bir durum yaratmadığını söylüyorsun yani?

Hayır yaratmıyor. Aksi takdirde bütçeyi toparlayamayız ki biz. Festival bütçeleri bildiğiniz gibi, değişiklikler gösterse de aşağı yukarı %55-60 sponsorlardan gelen gelir var; %20-25 bilet satışlarından gelen gelirimiz var. Sponsorlara o kadar bilet verirsek o dengeyi sağlayamayız, o bütçeyi oturtamayız.

Hazır bütçe demişken Festival'in her yıla yayılması bütçeyi zorluyor mu, yoksa avantaj mı oluyor?

İlk açıklamalarımda “Festival’i yarıya böldük dedim”, ama pek öyle olmadı aslında. Nereden baksaniz 2 haftalık bir festival var şimdi önümüzde. Eskiden 3 haftaydı, bir hafta kısalmış oldu. Festival iki yılda bir olduğunda 5-6 yabancı topluluk oluyordu; şimdi yine aynı sayıda yabancı topluluk var. Şu anki durumda tabii skalalarıyla oynayabiliyoruz. Bir büyük prodüksiyon, bir orta ölçekli, iki daha küçük prodüksiyon gibi… İki senede bir olduğunda beklentiler çok yüksek oluyordu, biz de ona göre bir programlama yapmak durumunda kalıyorduk. Dediğim gibi dünya sahnesi o kadar değişti ve yenilendi ki… Bütçesel olarak bakıldığında ise aslında bu değişikliği var olan bütçenin içinde yaptık.

Edinburgh, Avignon gibi festivallerden bahsederken "bütün şehrin festivalin sahnesi" haline geldiğini söyledin. İstanbul gibi bir şehirde bunun olması çok zor tabii. Ama Festival’in kente daha fazla nüfuz etmesi yönünde bir niyet var mı?

Aslında festivalin yapıldığı mekanlara baktığınızda kente yayıldık diyebiliriz. Ana mekanlarımızdan biri Zorlu PSM, üç sahneyi kullanıyoruz orada. Bakırköy’de oyunlarımız var. DasDas’ı aldık programa; Moda Sahnesi’nde oyun ve etkinlikler var. Bomontiada’da etkinlikler var. Tüm etkinliklerimizi 18 mekanda gerçekleştiriyoruz. Bu da 2 hafta için hiç de azımsanacak bir rakam değil.

Peki belediyelerin bir katkısı var mı Festival'e? Mesela Küçükçekmece Belediyesi'nin güzel salonları var.

Küçükçekmece Belediyesi ile görüştük ama çok kolay değil. Ataşehir Belediyesi çok istiyor. Burada Kadıköy Belediyesi’nin çok büyük desteği var, CKM Büyük Salon’u kullanabiliyoruz. Aynı şekilde Bakırköy Belediye Tiyatroları da programını açtı bize. Ama Beylikdüzü, Küçükçekmece gibi yerler söz konusu olduğunda, oyunların taşınması meselesini de düşünmek gerekiyor. Bir mekândan diğerine taşınması gerekecek oyunların. Bizim festivalin en büyük maliyeti prodüksiyon maliyeti. O ilçelerden, belediyelerden bize ne kadar destek gelir ona bakmak lazım.

Önceki yıllara baktığımızda Festival programında ortak yapımlar olduğunu görüyoruz; ama bu yıl yok. Bu durum bu seneye mi özgü?

Bu seneye özgü. Aslında bu sene bir anlamda “format atıldı”; Festival yeniden kurgulanmaya başlandı. Yavaş yavaş bazı şeyleri yeniden ayağa kaldırmak gerekecek. Bundan sonraki senelerde ortak yapımlar yine olacak tabii.

Festival'in erkene çekilmiş olması da ortak yapımlar için zaman bırakmamıştır herhalde.

Tabii. Normalde 2018 Mayıs’ında yapılacaktı ama her sene modeline geçince ya 2018 Kasım’ına alacaktık ya da bu yıla. Ama 2018 Kasım’ı olsa seyircimizi 2,5 yıl bekletmiş olacaktık. Seyirciyi bu kadar süre bekletemeyeceğimizi düşündük.

Gösteri dışı etkinlikler konusunda biraz da konuşalım, neler var bu sene programda?

Biz son senelerde gösteri dışı etkinlikleri önemli bir eğitim programına dönüştürdük. Etkinlikler diyorduk ama artık eğitim programı olarak da adlandırabiliriz. O alanda da uzun süredir sürdürdüğümüz çalışmalarımız var. Festivalde başlayan bir iş birliğinin sonraki sene bir ürüne dönüşmesini çok istiyorduk. Mesela bu sene buna benzer bir çalışma için İsveç’ten bir yönetmenle görüştük İsveç’e gittiğimde. Johan Petri ile üç günlük bir oyunculuk atölyesi olacak. Onun sonunda küçük bir sunum da olacak. Bu çalışma nasıl devam eder, nasıl evrilir birlikte göreceğiz. Aslında her sene Festival yapma niyetinin içinde iki festival arasındaki dönemi bu tür eğitim çalışmaları ile değerlendirmek de var. Yani “festival yaptık bitti, şimdi bir sonraki festivale hazırlanalım”ın ötesine geçmek, arada kalan dönemde eğitim etkinliklerine yönelmek gerekiyor. İki senelik periyotta bu çok zor oluyordu. Bunun dışında Şahika Tekand’ın bir atölye çalışması var. Tuğçe Tuna’nın bir dans atölyesi var: Profesyonellerle değil de 45 yaş üstü bugüne kadar hiç dans etmemiş katılımcılarla yapacağı bir atölye olacak bu. Yiğit Özşener’in yöneteceği bir okuma tiyatrosu var. Profesyonel oyunculardan ziyade konservatuarlardan öğrencilerle yapılacak bir çalışma olacak bu da. Bu çalışmayı üniversitedeki gençlerle paylaşmak ve onlara bu yeni metinleri tanıtmak istiyoruz. Çünkü onlar da klasik metinler ağırlıklı bir müfredattan geliyorlar. Bu sene Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Tiyatro Bölümü ile bir ortaklığa gittik. Gelecek festivalde bir başka üniversitenin tiyatro bölümü ile devam edebiliriz. Bunun dışında çocuk oyunlarımız var. Geçen yıl da başka bir çocuk oyununu programa koymuştuk ama gelememişlerdi. Bu sene Kelebekler ve Karton Şehir var programda ve inanılmaz da ilgi var.

Ona da ek gösterimler konulmuş galiba.

Şu anda 14 gösterime çıkarıldı.

Festivalde çocuk oyunlarının sayısını arttırmak gibi bir niyet var mı?

Zaten şu anda iki çocuk oyunu var programda. Yurtdışından gelen Kelebekler ve Zorlu Holding’in “Bir Hayal, Bir Oyun” projesinin ürünü olan Karton Şehir. O oyunun yola çıkış hikayesi çok güzeldir. Çocukların yazdığı hikayeler oyuna dönüştürülüyor. Festival programının dengesi düşünüldüğünde çocuk oyunu için iki iyi bir sayı.

Bir de söyleşi var: "Türkiye ve Avrupa'da Çocuklar için Kültür ve Sanat"

Hakan Silahsızoğlu’nun düzenlediği bir festival var Atta Festivali. Çocuklar ve Gençler İçin Sanat Festivali. Bu sene bizim Festival ile kesişiyor. Hakan ile nasıl bir ortak çalışma yapabiliriz diye konuşuyorduk zaten. Bu sene bu paneli ortak programa aldık. Biz farklı kurumlarla güçleri birleştirerek yürümenin, ortak çalışmalar yapmanın önemini her zaman vurguladık. Bu festivalde bunun gerçekleştiğini görmek de güzel oldu. Bunun dışında yurtdışından gelen festival profesyonellerini buradaki sanatçılarla tanıştırmak, bir araya getirmek için “Uluslararası Platform” olarak adlandırdığımız bir organizasyonumuz var. Bu sene iki bölümde yapıyoruz. İlki 16-19 Kasım’da olacak ve ağırlıklı olarak Fransa’dan gelen sanatçılar, profesyoneller olacak. Onu Bomontiada Alt &Corner in the World ile birlikte yapıyoruz. İkincisi Festival’in kendi uluslararası platformu 23-26 Kasım tarihleri arasında olacak ve bu tarihlerde Fransa, Portekiz, Almanya, Rusya, Avustralya’dan profesyonelleri ağırlayacağız. Oyunlar hakkında bilgi almaya, izlemeye geliyorlar. Burada oyunları izliyorlar ve kendi festivalleri için oyun seçiyorlar, ya da oyuncuları görüyorlar, oyun yazarları ve yönetmenler ile tanışıyorlar. Belki o oyunu almıyorlar ama yeni bir proje üzerine konuşuyorlar.

Ayrıca Terzopoulos'un üçlemesinin üçüncü oyununun yanı sıra, üçlemenin ilk iki oyununun da film gösterimi ve bir söyleşisi var.

Terzopoulos her zaman festivalin yanında olan yönetmenlerden biri. En son 2006’da Persler’i yaptık birlikte; ondan sonra bir ara girdi, farklı yönetmenler geldi. Her zaman sizin yanınızda olduğunu bildiğiniz bir yönetmenle, oyuncuyla, toplulukla yeni bir adım atmak bizim için çok değerli. Duygusal bir yakınlık oluyor ve Festival’i her seneye çekişimizin bu ilk yılında Terzopoulos’un da bir işinin olması gerektiğini düşündük. Theo her zaman bizim yanımızdaydı ve işleriyle bu festivale destek olan yönetmenlerden biriydi. Konuştuğumuzda çok olumlu yaklaştı. Üçlemenin tamamını getirmek istedik ama Amor ve Alarme’deki oyunculardan biri kaza geçirdiği için iki oyun da durmuş durumdaydı. Kendisiyle konuşurken bu fikir ortaya çıktı. Böylece bütünlüklü bir paket haline geldi: Üçlemenin iki oyunu film olarak, Encore oyun olarak sahnelenecek ve bir de Terzopulos ile bir söyleşi olacak. Ayrıca onun yazmış olduğu kitap Habitus Yayınları’ndan çıkmıştı. TÜYAP Kitap Fuarı ile de örtüşünce çok iyi bir zamanlama oldu. Böylece Festival ilk defa bir yönetmen ile birlikte Kitap Fuarı’na da girdi.

Dans gösterisi olarak Fresk'ten de bahsedelim.

Angelin Preljocaj çok ödüllü bir koreograf. Ben başka işlerini de izledim. Ama Festival işi çok fazla zamanlamaya bağımlı bir iş. Birçok yönetmen ya da koreografın çalışmasını getiremeyebiliyorsunuz; istediğiniz bir yapım gösterimden ya da turne programından kalkmış olabiliyor ya da turne tarihi uymuyor. Birçok değişken var ve bu değişkenlerin hepsini denk getirmeye çalışıyoruz. Bazen de bizdeki mekanlar uygun olmayabiliyor. Bazen teknik gereksinimler karşılanamıyor. Biz bir oyunu çok istedik ama çok ağır teknik donanım gerektirdiği için getiremedik.

Kaç yerli yapım var?

13 yerli yapım var. Bunların içinde Karton Şehir, Uyarca ve Fırtına daha önceden sahnelenmiş yapımlar. Bir de Ankara Devlet Tiyatrosu’nun Özen Yula tarafından yönetilen İhanet adlı oyunu var. O da kısa bir süre önce Ankara’da promiyer yaptı. İstanbul’dan katılan topluluklar için prömiyer şartımız geçerli. Sadece bu yıl olduğu gibi yeni promyer yapmış bir ya da en fazla iki oyun için burada bir esneklik sağladık.

Yerli oyun seçiminde bir politika değişikliği var mı?

Evet var. Çünkü iki senede bir festival yaptığınız zaman bir projeyi programa almak için iki sene beklemeniz ve bekletmeniz gerekiyor. Şimdi artık daha rahat programlama yapabiliyoruz. Şu anda mesela 2018 ya da 2019 için programlar üzerinde düşünmeye başlamış durumdayız. Bir de elbette burası uluslararası bir festival. İki senede bir olduğu için biz “Yeni Dalga”bölümünü koymuştuk Festival’in içine ama, artık fringe ya da off festival şeklinde ayrı bir festivalin olması gerekiyor. Çünkü bu festivalin yapısı çok belli ve bu yapıyı daha ileri götürmek gerekiyor. Ama fringe ve off da başka bir format. Onu da bir başka kurumun ya da kişilerin üstlenip götürmesi gerekir, hep bunu öneriyoruz. Aynı kurumdan hem ana festival hem de off festival çıkarmak olmaz. Off’un mantığı eleştirel yaklaşmakla ilgilidir. Kendi kendinin off’unu yaratmak gibi anlamsız bir yere götürür bu bizi. Keşke Tiyatro Festivali sürerken bir taraftan da yeni dalga topluluklarının oyunlarının yer aldığı bir festival olabilse. Kasım ayına almanın biraz böyle bir faydası oldu. Buraya gelen uluslararası profesyonelleri festivale katılmayan toplulukların oyunlarına da yönlendirebiliyoruz.

Bu yıl bir festival kitabı da çıktı; bu kitabın içeriği nasıl oluşturuldu?

Festival tarihini kapsayan bir kitap; geçmiş 20 festivalin oyunlarını tüm künyeleriyle birlikte koyduk. Tek tek isimleri, künyeleri kontrol ettik. Her festivalde bazı bölümler ön plana çıkarıldı. Mesela, Robert Wilson ilk kez o festivalin programında yer almışsa o vurgulandı, daha uzun yazılar yazıldı. Ayrıca tüm bilgileri de güncelledik. Yönetmenlerin, toplulukların, koreografların çalışmaları katalogdaki tarihte kalmayıp bugüne kadar getirildi. Dolayısıyla bir arka plan araştırması da yapıldı. Sunuş yazıları festival direktörlerine ait; Zehra İpşiroğlu, Dikmen Gürün ve benim yazılarımız var. Sevgili arkadaşım Dr. Özlem Hemiş ile ortak projemiz… Sevgili Didem Ermiş’in ve Erim Şerifoğlu’nun inanılmaz titiz çalışmaları ile gerçekleşti. Bu çalışmaya başlarken çok heyecanlandık, festivalin başından beri izleyicisi olduğumuz için eski prodüksiyonları hatırladık. Anılarımız, heyecanlarımız gözümüzün önünden geçti…

Aslında tiyatro öğrencileri veya ilgililer için bir kaynak kitap niteliği de taşıyor. Eski mekanları da gösteriyor, geçmişte hangi sahnelerin var olduğu görülüyor.

Evet, referans kitap niteliğinde oldu.

Geçtiğimiz haftaların gündemi III. Richard oyununun iptal edilmesiydi. Bu konudaki görüşlerini alabilir miyiz?

İptal edilmesi çok üzücüydü. Operasyon başlamıştı, her şey hazırdı, tırımızı Berlin’den, döndürdük. Hepimiz için üzücü oldu ama şuna ayrıca üzülüyorum: Evet, III. Richard geliyordu, Schaubühne geliyordu, artık gelemiyor, ama o festival oyunlarından yalnızca biriydi. Şu an tüm yerli topluluklar çok yoğun provalar yapıyor, biletler tükenmiş durumda, başka değerli yabancı yönetmen ve topluluklar geliyor. Kelebekler gibi yabancı bir çocuk oyunu var ve tam 14 gösterim yapacak. Bunları görmeden festivali sadece III. Richard ve Ostermeier’e indirgemek, bunun gündemi daha fazla işgal etmesi diğer gruplara ve katılımcılara haksızlık oluyor. Elbette Ostermeier ve Schaubühne sevilebilir, gelmediği için üzülünebilir, ama festival tüm programıyla bir festivaldir, yalnızca bir oyunuyla değil.

Bu kadar konuşulması galiba politik gündemle de ilgili…

Evet öyle tabii. Bunlar daha önce de oldu. Bu olayda zaman yoktu ve gelmek istemeyen oyuncuların yerine başkası hazırlanamadı. Geçen yıl Berliner Ensemble ile de benzer süreçler yaşamıştık. Claus Peymann bizzat kendisi aktarmıştı süreci sahnede. Orada da önemli bir oyuncu gelmek istememişti, zaman vardı, yerine başka bir oyuncu hazırlandı. Makyaj ekibi gelmek istemedi, buradan bir makyaj ekibi ile çalıştık, ki biliyorsunuz Robert Wilson’ın özel mask makyaj kullanımı vardır. Bunlar olabiliyor. Ama bir festival programı sadece Schaubühne oyunundan ibaret değil, üzüldük ama şu anda festival başlıyor ve önümüze bakıyoruz.

Teşekkür ederiz.


http://www.mimesis-dergi.org/2017/11/bu-sene-festivale-format-attik-leman-yilmaz-ile-soylesi/

5 Aralık 2017 Salı

Atık plastik saksıda tiyatro öğrendiğini sanan Yeşim Özsoy, tehdit ediyor!

Festivalin Ardından Sorular, Deneyimler ve Düşünceler...

Yeşim Özsoy
4 Aralık 2017

Bir Tiyatro Festivali daha sona erdi. Tiyatroya başladığım zamanlarda Pina Bausch’tan Robert Wilson’a, Suzuki’lerden Fabre’lere, yerli yabancı bir sürü oyunla tanıştığım ve bir süredir de kendi oyunlarımla dahil olduğum festival bu sene özüne döndü ve senede bir gerçekleşmek üzere hayata bir adım daha attı. İstanbul gibi bir kültür metropolü ve odağı olması beklenen bir şehirde sezon içinde yurt dışından eserleri görmenin mümkün olmaması, seneler içinde festivali uluslararası niteliğinden dolayı bir okul hâline getirdi bizler için. Pek çok şeyi öğrendiğimiz, ilkleri yaşadığımız, dünyada neler oluyor sorusuna cevaplar aradığımız, bulduğumuz bir alan yarattı. Bu anlamda değerini hiçbir şekilde yadsımamak gerektiği düşüncesindeyim. Yine de tabii bizdeki öğrenme açlığıyla hep tatminsiz kaldık. Sezon içinde artık yavaş yavaş büyük yapım ve organizasyon şirketlerinin cesaret edip de getirdiği bazı uluslararası boyutta eserler dışında (ki onlar da genelde büyük ve konvansiyonel işler oluyor) gerçek anlamda dünya tiyatrosunun nabzını tutabilen başka etkinlik ya da tiyatro yok gibi. Son dönemlerde Corner in the World (Köşe Festivali) bu anlamda farklı bir açı kazandırıyor camiaya. Naçizane GalataPerform olarak da oyun yazarları ekseninde dünyadan farklı tiyatrocuları dönemsel olarak getirip söyleşiler, oyun okumaları, atölyeler düzenleme misyonuyla hareket ediyoruz. Bunun dışında Taldans bazen, Çıplak Ayaklar bazen, kimi zaman da farklı tiyatroların misafirleri sezonda tiyatro seyircisine bir nebze uluslararası tat verebiliyor. Ama ne yazık ki yetersiz kalıyor. Tiyatromuzun biraz da dünyaya kapalı yapısı kim bilir bu yetersizlikle besleniyor ya da birbirini doğuruyor maalesef.

Son yıllarda tüm bunların üstüne bir de İstanbul’a olan ilginin giderek kimi zaman korkularla bezeli kimi zaman da keyfe keder bir şekilde azaldığını, turnelerin iptal olduğunu, gelecek yurt dışı misafirlerin azaldığını görmeye başladık. Geçtiğimiz sene yaptığımız bir etkinlikte son bir hafta kala İsviçre, Almanya ve Mısır’dan gelecek 7 kişi birden uçak biletlerini iptal ederek etkinliğimize katılmadılar. Kültür merkezleriyle bağlantılı olarak kurduğumuz ilişkilerde bize gelen bilgi giderek daha zor olduğuyla ilgili, kişileri İstanbul’a gelmeye ikna etmekle ilgili. Bu sene festival kapsamında gerçekleşecek 3. Richard oyunu ve Ostermeier ve ekibi Schaubühne Tiyatrosu’nun son dakika iptali de bu zincire benim hayat denklemimde eklenen bir halkadır. Üzüldük mü üzüldük ama bir yandan da hayat devam etti; festivalde yurt dışından ve yurt içinden bir dolu oyun seyirci kapasitesi yüksek bir şekilde doldu taştı, seyirciyle buluştu. GalataPerform olarak Belçika’dan Türk yönetmen Mesut Arslan ile işbirliği yaptık. Platform 0090 ve Teatre Onderhetvel ile yaptığımız bu ortaklık sonucu “When in Rome” ortaya çıktı. Festival kapsamında yaşadığımız üç gösterim de dolu doluydu ve çok özel hatıralar bıraktı bize. Seyirciyle farklı bir denklem kurduğumuz oyunda benim için oyuncu olarak yer almanın da tadı ayrıydı.

Festivalde çok fazla oyun seyredemedim oyun hazırlıkları yüzünden ama Wajdi Mouawad’ın “Seuls” (Yalnız-lar-) oyununu seyretmek özel bir zevkti benim için. Sahnede hem oyuncu hem yazar hem de yönetmen olarak çırılçıplak soyunabilen, tüm kırılganlıkları, hayal kırıklıkları, özlemleri, erişememe hâlleri, kompleksleri ve korkularıyla yüzleşebilen ve bunu hem metin hem birikim hem yönetim hem de performans anlamında gerçekleştirebilen bir yaratıcı beyinle yüz yüze gelmek sadece beynimi değil aynı zamanda da kalbimi yerinden oynattı. Bence her ortada, arada kalan tiyatrocu Wajdi Mouawad’ı tanımalı. Şans eseri oyunun ana referans noktası Lepage’ın “887” adlı oyununu -ki orada da Lepage, yaratıcı tiyatrocu olarak kendi yazdığı otobiyografik metni kendi sahneler ve oynar- Edinburgh’da seyretmiştim. Bu nedenle Mouawad’ın bu aynalama, kopyalama ve yapı bozum noktasında neler yaptığını algılamak ve hissetmek çok daha kolay ve anlamlıydı benim için. 1500 sayfalık bir tez yazsa da, Fransızca’yı en üst seviyede konuşsa da bir Ortadoğulu olarak batı tiyatrosuna ve yarattığı idollere ne kadar ulaşabileceği sorusuyla baş başa kalırken her şeyin farklı şekillerde anlamlandığı ve sonunda oyuncunun kendini yapyalnız ve farklı bir noktada bulurken bile aslında hâlâ bir şeylerin kopyası olma durumundan kurtulamamanın getirdiği o çaresizlik öyle bir içime işledi ki anlatamam. Kademe kademe Mouawad bize Özdemir Nutku’nun deyimiyle “Batılı anlamda tiyatro” yapabildiğini gösterdi; tüm türleri, çağdaş tiyatroda video/teknoloji kullanımından tutun, idolü Lepage gibi sahne tasarımı ve uzam yaratabilmeye performans sanatına, monoloğa, kurgu oyunlarına kadar her şeyi mükemmel bir şekilde yapabildiğini gösterdi ve sonra aslında bunların hiçbir yere ulaşmadığını, sadece çaresizlik ve yalnızlığını perçinlediğini teker teker anlattı. Sadece zekanın ve birikimin değil bir dolu itirafın ve çaresizliğin ciddi anlamda bir kalbin ifadesiydi oyun benim için.

Festival kapsamında “When in Rome” adlı oyunumuzu DasDas Sahne’de oynadık. Tam bu sırada Zeynep Aksoy’un yazısıyla karşılaştım. Yazıda Zeynep şehir merkezinden uzakta olan tiyatrolara gitme konusunda sorun yaşadığından bahsediyordu. Oyuna gelmesini ve görmesini istediğim çok eleştirmen var tabii ama ciddi anlamda bu alanı yani tiyatro eleştirmenliğini meslek edinmiş, bunun okulunu okumuş, hayatını buna vakfetmiş eleştirmen ne yazık ki çok az. Olanlar da bazen alan bulamamaktan bazen de tiyatrocuların reaksiyoner çıkışlarına dayanamadığından mesleği bırakıyorlar ya da akademisyen olarak kalmayı tercih ediyorlar. Açıkçası kendini tiyatro eleştirmeni olarak tanımladığı ve yazmasını tabii ki istediğim bir yazar olarak her ne kadar yazıda ne demek istediğini gayet iyi anlasam da sonda okuyucuya sorduğu soruyu cevaplarken serzenişten bulunmadan edemeyeceğim.

Hayır ne yazık ki tiyatrolar keyfi olarak merkez dışına ve yazık ki alışveriş merkezlerine kaymadılar. Kültürel politikamızın eksikliği, imkanlar ve Beyoğlu üzerinde uygulanan ciddi bir kimliksizleştirme, dönüştürme politikası sebebiyle bu durum oluştu. Kendi alanındaki tiyatroları desteklemek bir yana, teker teker yok olmalarını destekleyen bir belediye söz konusu. Bölge imar planlarından tutun, kültür politikalarına kadar giderek öksüzleştirilen bir bölge oldu Beyoğlu. Bunun üstüne son senelerde devam eden politik ve terör kaynaklı ataklar ise apayrı bir sorun alanı açtı. Seyirci ise güvenli hissettiği mekanlara çekildi. Güvenli adalarımıza sığındık. Kadıköy hem belediyesinin başarısı ve şu an olmasa bile bir dönem alan ve mekan yaratmak için ödenen bedellerin ehvenliği söz konusu olduğunda böyle bir alan. Bomontiada’dan tutun tüm alışveriş merkezleri seyirciye bu güveni veriyor. Beyoğlu artık vermiyor bu güveni. Diyeceksiniz ne zaman verdi? Şart mı? Yine de hiçbir dönem şu dönemler kadar kötü olmamıştı. Bu durum bizler gibi bölgede kalmaya direnen tiyatrocular için çok çaresiz bir hâl yaratıyor. Bu nedenle oyunlarımızı kimi zaman nerede sahne oluşturulabildiyse oraya taşımak dışında fazla yapabileceğimiz bir şey yok. Keşke geri dönebilsek ve bunun için çaba gösterebilsek. Tiyatro hem periferide hem de ait olduğu ihtişamı ile merkezde de olabilse. Bunun için çaba göstermemiz lazım, o ayrı konu. Bundan şikayet edip sadece tiyatroları mesul tutmak ise ayrı konu. Aslında konuyu sosyal medyada tiyatrocuların da dahil olduğu bir nevi meydan savaşında irdelemekten ziyade ciddi anlamda tartışabileceğimiz ortamlar yaratmak lazım. Bir de tabii kimi zaman üslup önemli oluyor yazılarda. Çünkü memlekette tiyatro yapmak ya da herhangi bir alanı tiyatro hâline getirmek özel bir emek gerektiriyor. Bu kadar yüksek emek karşısında yazılan yazılarda da aynı emek ve alın terini görmek istiyor insan. Soru ben niye kendi bölgemin dışına çıkayım, bunun için çaba göstereyim değil; soru neden tiyatrolar Beyoğlu’nu terk etti ve hatta terk etmek durumunda kaldı ya da soru neden Ataşehir’e, 4. Levent’e gideyim değil, neden artık tiyatrolar alışveriş merkezlerinde barınabiliyorlardır.

Festivale dönersek yine yapılan oyunlar hakkında sıcağı sıcağına bir eleştiri ve yazı pratiğini oluşturmak bence artık gerçek bir ihtiyaç. Her ne kadar oyunlar hakkında tek tük orada burada yazı çıksa da Fringe festivallerinde olduğu gibi ya da ana festivallerin etrafında oluşan eleştiri dinamiği gibi aynı gün hatta ertesi gün oyun hakkında eleştirilerin izlenim yazılarının çıktığı bir alanı yaratmak lazım diye düşünüyorum. Zira eleştiri kültürü değerli ve önemli bir alandır. Bizler işlerimizi yaparız ve kenara çekiliriz. Yaptığımız şeyler seyircinin zihninden başka bir yerde yaşamaz. Oyun metni üretsek bile yarattığımız şeyler yine de buzda yazı kalır. Bu nedenle yazan çizen, fikir yürüten, emek veren eleştirmenlere ihtiyacımız vardır. Yoksa daha da kötüsü meydan, kendi hayatından sıkılmış, birkaç oyuna gideyim de bir şeyler yazayım diyen herhangi bir bilgi birikimi olmayan, tiyatronun verdiği emeği hiçe sayabilen, hatta bazen oyuna bile gitmeden iftiralar ve kulaktan dolma bilgilerle oyunu eleştirme haddini kendinde gören bir takım saygı yoksunu insana kalır. Bu insanların tiyatromuza verdiği zarar büyüktür. Bu nedenle adlarını bile anma noktasında imtina etmek gerekir bence. Verilecek toplu bir reaksiyon varsa onlara yönelik de olmalıdır. Çünkü yaptığımız iş özen ve emek gerektirir. Bunun karşısında olan eleştirmen ya da seyirciden de minimumda aynı özen ve emeği bekleriz. O da çok fazla bir şey değil, en azından oyunlara gelmek kadar bir şeydir.

http://www.gazetemustehak.com/yesim-ozsoy-festivalin-ardindan-sorular-deneyimler-ve-dusunceler/

4 Aralık 2017 Pazartesi

Erbil Göktaş'ın paraya, Meryem Nazlı'nın üne ihtiyâcı olduğu için kitap(!)

ADI MERYEM diye bir kitap okuyorum. Öylesine ağır ve anlamsız anlatımı yada anlatımsızlığı var ki birkaç sayfa okuyunca ara vermek istiyorum. Yeni Yayınevi adlı özensiz bir yerden yayınlanmış olan bu ve yayınevinin diğer kitaplarını hatır için satın alıyorum. Yazar olmak çok zor!

https://twitter.com/BulunmazTiyatro/status/937659701348749312

***

Sevgili Hilmi, "Yazar olmak zordur" tabii ki. Bu kitap yüzde seksen engelli bir arkadaşın yaşadıklarını dile getirme çabasıdır. Herkes yaşadığı zorlukları anlatma hakkına sahiptir ve herkesten bir Joyce, bir Tolstoy olmasını bekleyemeyiz. Yeni Yayınevi'ne ilgine teşekkürler...

https://twitter.com/goktas_erbil/status/937786284537516032

Yazı yazma isteği...

Bugün yine hem de sabah sabah twitter'daki "yazı yazma eylemi"me kısa bir ara vermek zorunda kaldım. Çünkü "günlük tweet limitim" dolmuştu. Bloguma dönerek gâyet uzun bir kedili şiir yazmak istedim. Başlık olarak "yaşasın ezilen kedilerin devrimci dayanışması"nı olağanüstü anlaşılır gördüm. Ancak sıra şiiri yazmaya geldiğinde "ellerimdeki parmakları"mı unuttuğumu duyumsadım... Hiç beğenmediğim kısa bir şiir oluşturdum:

kediler devrimcidir
kedilerin içtiği her damla su
yediği her lokma helâldir
kedileri sevmek zorunluluk
işkence etmek alçaklıktır
ezilen kedilerin dayanışması
kendi kendine gelişir
kediler devrimcidir

yaşasın ezilen kedilerin devrimci dayanışması

kediler devrimcidir
kedilerin içtiği her damla su
yediği her lokma helâldir
kedileri sevmek zorunluluk
işkence etmek alçaklıktır
ezilen kedilerin dayanışması
kendi kendine gelişir
kediler devrimcidir

2 Aralık 2017 Cumartesi

Yazma uğraşı...

Bugün canım olağanüstü sıkılıyor. Nedenini düşünmek istemediğim için, canımın acı sıkıntısı kalıcı duruma geliyor... Bana karşı düzenlenen alçak ENTELEKTÜEL LİNÇ KAMPANYASI, yaşamımın Everest noktasını oluşturduğu için, bu alçak kampanyanın twitter ortamında bile yinelenip yenilenmesine özen gösteriyorum... Yeni kararla iki yüz seksen karaktere çıkan twitter'ın "yazı uğraşımı isteklendirmesi" nedeniyle, neredeyse gün yirmi dört saât yazı yazıyorum... Yazmakla yetinmeyip, beni düşündüren tweet'leri retweet'lemekten de zevk alıyorum. Durum böyle olunca da sık sık olarak "günlük tweet limiti"ni aşmış bulunuyorum... Kitap okumakla birlikte aklım sürekli olarak twitter'a takılı kaldığı için, "yazma uğraşımı" sürdürememenin acısını yaşıyorum. Bu nedenle zaman zaman blog'uma küçük küçük yazılar eklemek için yazı uğraşımı bu yönde sürdürüyorum!

altın kanatlı kuşlar

uyandığımda altın kanatlı kuşların çırpınması vardı
uyuduğumda altın kanatlı kuşların çırpınması olacak
o altın kanatlı kuşların çırpınması yılgınlık sayılmaz
uyandığımda uyuduğumda o kuşlar dallara  konacak
altın kanatlı kuşların kanatlarını yolanlar yoruldular
o kuşların kanatlarından akan altın kanlar solmayacak
ışıkların ışığını doğuran altın kanatlı kuşlar yorulmaz
o kuşların yorgunluğunu arzulayan o alçaklar solacak