"Shakespeare ve Dram Sanatı Üzerine" sorgusu için yayınlar alaka düzeyine göre sıralanmış olarak gösteriliyor. Tarihe göre sırala Tüm yayınları göster
"Shakespeare ve Dram Sanatı Üzerine" sorgusu için yayınlar alaka düzeyine göre sıralanmış olarak gösteriliyor. Tarihe göre sırala Tüm yayınları göster

1 Mart 2013 Cuma

Bulunmaz Tiyatro'ya uğrayan Erkan Doğan da Tolstoy irdelemesi yaptı!

Erkan Doğan (ayakta ortada), Bulunmaz Tiyatro'daki bir "ANTRENMAN"da...

SHAKESPEAREOMANYAKLAŞTIRAMADIKLARIMIZDAN MISINIZ?


Erkan Doğan

1 Mart 2013

İlk olarak Kasım 1906'da "Rus Sözü" gazetesinde yayınlanan "Shakespeare ve Dram Sanatı" isimli makale, Tolstoy'un kuramsal çalışmalarının en önemlilerinin başında gelir. Lev Tolstoy'un, Eylül 1903'te yazmaya başladığı bu makale, 1904 yılının Aralık ayında tamamlandı. Ne var ki Tolstoy, bu çalışmasını sağlığında yayımlatmak istemiyordu. Fakat, dostlarının baskıları neticesinde Kasım 1906'da yayınlanmasına izin verdi. Ülkemizdeyse, ilk olarak, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları'nın "Hasan Ali Yücel Klasikler Dizisi" kapsamında Eylül 2007 tarihinde Mazlum Beyhan çevirisiyle dilimize kazandırılan "Sanat Nedir?" isimli kitaba (çok yerinde bir kararla) dahil edilerek yayınlandı. Ne var ki, sert polemik ögeleri barındıran bu değerli metin, hem yurt dışındaki etik ve estetik algıları çarpıtılmış sanat sevicileri, hem de Türkiye entelijansiyası tarafından görmezlikten gelinmekte ve hakkında lehte ya da aleyhte yazılmış herhangi bir kritik metnine neredeyse hiç rastlanılmamaktadır. Bu alanda girişilen birtakım denemelerse, hem oldukça cılız kalmış, hem de konunun önemi göz önünde bulundurulacak olursa, kuramsal bir önem taşımaktan ne kadar uzak kaldıkları üzüntüyle görülmüştür.


Lev Nikolayeviç Tolstoy, ilk olarak Amerikalı yazar Ernest Howard Crosby'nin "Shakespeare ve İşçi Sınıfı" başlıklı çalışması için önsöz olarak yazmaya başladığı bu metinde, William Shakespeare'e karşı duyulan genel tapınmaya hangi noktalarda karşı çıktığını tam bir bilim adamı titizliğiyle irdeleyip, analiz ediyor. Doktor Johnson, Hazlit, Gallam, Shelley, Swinburry, Victor Hugo, Brandes gibi belli başlı isimlerin Shakespeare'i nasıl göklere çıkardıklarını, onların kendi cümleleriyle okuyucuya aktaran Tolstoy, bizlere Shakespeare efsanesinin nasıl ilmek ilmek örüldüğünü gösterdikten sonra, âdeta o ilmeği hiç acımadan hızla sökmeye başlıyor. Tolstoy, "Ozanların en yücesi" olarak kutsanan Shakespeare'in en çok "tapınılan" eserlerinden biri olan "Kral Lear" örneğinden yola çıkarak yapıyor bunu. Öncelikle "Kral Lear" hakkındaki övgü dolu sözleri ve bu oyunun hem biçim ve hem de içerik olarak ne kadar muhteşem(!) bir yapıt olduğunu belirten pasajları aktaran Tolstoy, beş perdelik bu oyunun detaylı bir özetini sunduktan sonra, söz konusu oyun üzerinden yola çıkarak tüme varıp, somut bir Shakespeare eleştirisi yöneltiyor. Tıpkı sanatsal namlusunu, sanat diktatörlerinin suratına korkusuzca doğrultan bir gerilla sanatçı gibi...


"Shakespeare ve Dram Sanatı" makalesinin sınırlarını göz önünde bulundurarak, "Kral Lear" oyununun özetini buraya, bu yazıma aktarmıyorum. Fakat, zâten pek çoğunuzun mâlumu olan "Kral Lear"ın, Tolstoy tarafından yapılan muazzam eleştirisinden bazı kısımları irdelememizde olağanüstü fayda var diye düşünüyorum. 


Dram sanatı, Lev Nikolayeviç Tolstoy'un da belirttiği gibi, oyun kişilerinin "kendilerine özgü" davranış biçimlerinin ve olayların “doğal” akışının sonucu olarak  dış dünyanın çelişkileriyle karşılaştıklarında bu çelişkilerle mücadele etmeleri ve bu mücadele içinde "kendilerine özgü" özelliklerin ortaya konmalarına dayanır. Ancak dram sanatının bu en temel özelliğine, yasasına "Kral Lear"da rastlayabilmek mümkün değil. Kaldı ki, dram sanatının temel niteliği hakkındaki bu hususa Shakespeare'i göklere çıkaran eleştirmenlerin de katılıyor hatta katılmakla da kalmayıp bu kriterleri adeta ilan ediyor, belirliyor olmaları da ayrı bir entelektüel nevrozun göstergesidir. Oyuna dönecek olursak, ortada hiçbir  geçerli sebep yokken Lear'ın iktidardan vazgeçmesi ve en değer verdiği kızının içtenlikle ifade ettiği hislerine değil de, diğer kızlarına inanması ve çok değer verdiği kızına haksızlık etmesi sanatın en temel koşulu olan "illüzyon" gerçeğini daha en başından ortadan kaldırıyor. Kaldı ki, bu mesele, oyunun dayandığı temel nokta ve mâlum trajedinin çıkış noktası. Oyundaki hâdiselerin İsa'dan 800 yıl önce yaşanmış olmasına rağmen, neredeyse tamamen Orta Çağ koşullarının hüküm sürmesi, döneme ait olmayan unsurların oyunda bol miktarda yer alması gibi etkenler bırakın trajediyi ya da dram sanatını, temel olarak sanatın isterlerine aykırı olan unsurlardır.


Sanat tacirleri tarafından yapılan övgülerin dayanaklarından biri de Shakespeare oyunlarında karakterlerin çok güzel çizildiği, ozanın en mahâretli olduğu alanlardan birinin de karakter yaratmak olduğudur. Ancak bir karakter yaratabilmek için öncelikle dil sorununu çözmüş olmak gerekir.  Yani ozanların ozanının çözemediği ya da daha iyimser bir ifadeyle söylemek gerekirse ihmâl ettiği şeyi…Yaratılan karaktere (her şeye rağmen mecburen "karakter" sözcüğünü kullanmak zorundayım) biçilen role, o karakterin kişisel özelliklerine, toplumsal konumu ve benzeri niteliklerine asla uymayan yapay, tumturaklı bir dil söz konusudur bu oyunlarda. Ancak bu noktada bile bir özgünlükten bahsedilebilirdi, eğer ulu ozan neredeyse her karaktere hatta "tip"e kendi sesini emânet etmemiş olsaydı. Evet, neredeyse herkes aynı şekilde konuşur, aynı zamansız tiratlar, uygunsuz espriler ve ille de şiirsel olmak zorunda olan o sahte duygusal ifadeler, vesaire…


Tolstoy, metnin bir başka kısmında, karakter yaratma meselesine paralel olarak, Shakespeare'in özgünlüğü sorunsalını da ele alır. Yine, "Kral Lear" örneğinden yola çıkarak, ozanın neredeyse tüm eserlerinin ve bu eserlerdeki tüm karakterlerin kendinden önce üretilen eserlerden alınma olduğunu belirtir. Örneğin "Kral Lear"ın "King Leir" isimli bir oyundan alındığını söyledikten sonra, kısaca bu iki oyunu, bir anlamda aslı ve sûreti karşılaştırır. Biraz önce yine iyimser bir ifadeyle "sûret" sözcüğünü kullandım. Ama üzülerek öğreniyoruz ki, "yüce ozan" bu konuda da sâbıkalı. Çünkü, bu iki oyun kıyaslandığında orijinal oyun "King Leir"in diğerine kıyasla  çok daha yetkin bir eser olduğunu görüyoruz. Orijinal metinde gereksiz ve abartılı bir üsluptan kaçınılması, karakter yaratımı ve olay örgüsü gibi noktalarda sanat isterleriyle örtüşen bir durum söz konusu iken, "yüce ozan"ın oyun üzerinde yapmış olduğu değişikliklerin, bırakın oyunu güzelleştirmesini, oyunu bir anlamda iğfâl ettiğini görüyoruz. Aynı durum, bir İtalyan novellasından alınan Othello için de aynen geçerlidir... 


"Kral Lear" ve "Othello" gibi tanınmış eserlerden yola çıkılarak Shakespeare'in bir oyun yazarı olarak eleştirisi yapıldıktan sonra "Peki ama ya o derinlikli sözler, her biri birer hikmet olan o sözler ne olacak?"a bir yanıt verir Tolstoy: "Bütün o özlü sözler, vecizeler  çok derin anlamlar içerseler bile şiirsel bir sanat yapıtına üstünlük niteliği katmazlar. Tam tersine, hiç gerekmediği hâlde yerli yersiz savrulan bu sözler yapıtın sanatsal değerini bereler."


Eğer, sanatsal bütünlüğü oluşturabilen temel niteliklerden söz edemiyorsak, o noktada sanatın temel isterlerinden olan yanılsama kuralından bahsetmemiz de mümkün olamaz. Bir duygunun âdeta enjekte edilir gibi bir  başka insana aktarılması (en azından aktarılmaya çalışılması) ve bunun neticesinde oluşacak duygudaşlıktan söz edilebilmesi için, her şeyden önce okuyucunun, seyircinin bu yanılsamanın bir parçası olabilmesi gerekir. Ne var ki, abartılı davranışların, bu davranışların daha da abartılı sonuçlarının, dil yoksunluğundan kaynaklanan "karakter"sizliğin hüküm sürdüğü bir oyunda sanatsal etkilenmeden bahsedebilmek mümkün değildir.


Buraya kadar ağırlıklı olarak biçim eleştirisi ön plandaydı. İçeriğe yönelik olarak getirilen eleştiriler, yine içerikteki uyuşmazlıkların ya da benzeri teknik sorunların biçimle olan karşılıklı etkileşimi üzerineydi. Tolstoy, metnin altıncı bölümünde, Hervinus gibi isimlerin "örneğine çok az rastlanan bir ruh sarrafı, yetkesi tartışılmaz bir etik öğretmeni, seçkinler seçkini bir dünya ve yaşam yöneticisi" olarak kutsanan ozanın eserlerini içerik yönünden irdeliyor.


Lev Nikolayeviç Tolstoy, Hervinus'un bu methiyeleri düzmesine yol açan hususları doğrudan alıntılar yaparak aktarıyor. Kısaca özetlemek gerekirse, Hervinus, Shakespeare'i, eylemliliği ve eylem hâlindeki insanı ön plana çıkardığı için, "altın orta yol" ya da "bilge ılımlılık" olarak da adlandırılan pragmatizmi için takdir ediyor. Ama bunlardan daha önemlisi ve daha vahimi, "yüce ozan"ın "eğitimli ve kültürlü" insanlar için yazdığını âdeta gururla dile getirmesi. "Dinsel yasalara ve kurallara boyun eğip duran" cahil, kaba saba, halk yığınları için değil yani. İnsanların büyük çoğunluğu için değil, yalnızca seçkin sınıflar ve onların çarpık estetik ve etik algılarına hitap edecek şekilde. 


"Özel mülkiyet, aile ve devlet kutsaldır. İnsanların eşitliği gibi bir düşüncenin ardından koşmak çılgınlıktan başka bir şey değildir." diye buyuran bu bilge kişi, "yüce ozan"ın da bu felsefi noktayı kendisine dayanak olarak belirlediğini ve bu doğrultuda üretimde bulunduğunu ve işte en çok bu yüzden yüce olduğunu belirtiyor...


Bir başka Shakespeare uzmanı G. Brandes da, buna paralel olarak insanın "bir amaç olarak etik"ten çok "amacın ahlakiliğinden" söz ediyor ve "amaç uğruna her yola başvurulabilir" ilkesinin ozanın temel düsturu olduğunu coşkuyla dile getiriyor. Her ne sebeple olursa olsun, sadece ve yalnızca eylemlilik, riyâ sosuna yatırılmış iğrenç bir pragmatizm, mevcut düzenin ne olursa olsun devamının sağlanması, amaca ulaşmak için her yolun mubah sayılması, şovenist İngiliz yurtseverliği. Hanımlar, beyler; işte huzurlarınızda "yetkesi tartışılmaz etik öğretmeni, yüce ozan" Shakespeare!...


Peki nasıl oluyor da, William Shakespeare, hatırı sayılır bir zamandan beri, neredeyse tüm dünyada tapınma derecesinde saygı görüyor? Shakespeare'in "yapıtları", nasıl oluyor da, neredeyse dinsel bir dogma gibi sanatsal bir dogma haline getirilebiliyor? Shakespeare, dokunulmazlık zırhının içinde, kutsallık fanusunun güvenli sığınağında kendine nasıl yer bulabiliyor? Bu soruya Tolstoy'un verdiği yanıt şu: 


"Yazara göre tiyatro da, diğer tüm sanatsal faaliyetler gibi dinsel bilince bağlı olarak doğup gelişmekte ve insan yığınları Tanrı'yla, birbirleriyle ve kendileriyle olan ilişkilerini, dinsel bir temel üzerinde inşâ edilen sanatsal yaratımla sağlamaktaydılar. Bu, insancıl ve saf Hristiyanlığın egemen olduğu dönemlerde böyleydi. Ama zamanla kilise Hristiyanlığının aracı amaç haline getirmesi, dinin insancıl yönünün ve sadeliğinin giderek ihmâl edilmesi ve bunun yerini "güzel"in, bir başka deyişle biçimciliğin alması, tarihsel seyri başka bir doğrultuya yöneltti. Beri  yandan, o zamana dek Hristiyan dünyada bilinmeyen Grek düşünürlerin ve sanatçıların eserlerinin  tanınmaya başlamaları da, bu süreçte etkili oldu. 15. ve 16. yüzyıllara gelindiğinde, artık dinsel kökenlerinden, Tanrı'ya hizmet etmekten çıkan sanat anlayışı, genel olarak biçimi önemseyen, güzeli merkeze koyan ve ahlâki olarak bir çöküntü içerisinde olan sefih kesime yönelik bir temâşâ aracı haline geldi..."


18. Yüzyıla gelindiğinde, manzara hemen hemen bu şekildeydi. 1711 yılının 14 Ekim günü dünya tiyatrosu açısından son derece önem taşıyan bir gündür. Çünkü bu tarih, hukuk eğitiminden sonra Frankfurt'a dönen ve o tarihlerde sanat çevrelerince otoritesi tartışılmayan Goethe'nin arkadaşlarına hitâben Shakespeare'le ilgili olarak konuşma yaptığı tarihtir. Bunun ardından işâreti alan diğer sanat tâcirleri ve estetik kuramcıları hızla bu konuda çalışmalar yapmaya başladılar. Hattâ Shakespeare'i yüceltecek sanat kuramlarını yarattılar. Yani minâreyi çalmadan önce kılıfını  hazırladılar. Tüm bu faaliyetler, öyle bir hâl aldı ki, hakkında binlerce cilt kitap ve makale yazılan "yüce ozan" için "Shakespeareoloji diye bir bilim dalı" bile türedi. Almanların, kendilerini bıktıran Fransız oyunlarından kurtulmak istemeleri, nesnel sanat kuramı adı altında yeni bir felsefi sanat anlayışının ön plana çıkartılmak istenmesi neticesinde o zamana dek esâmesi okunmayan bir ozandan William Shakespeare efsanesi yaratılmış oldu.


Beri yandan emperyalist kültürün dallanıp budaklanmasında en etkili işlevi gören kitle iletişim araçları da, Shakespeareomanya vebâsının giderek tüm dünyayı etkisi altına almaya başlamasına neden oldu. Dünyanın dört bir yanındaki sanat okulları, akademiler, konservatuvarlar, yerel ve/ya beynelmilel sanat diktatörleri sayesinde, mevcut durum perçinlenmiş oldu. Öyle ki, ideal sanat olarak sunulan türün en seçkin örnekleri "ulu ozan / yüce ozan"a âit olunca, nesiller boyunca hep o örnek alındı ve buna uygun eserler yazılmaya ve icrâ edilmeye başlandı. "Tiyatro = Shakespeare" anlayışı varoluş nedenlerine hizmet ettiği için mevcut durumun devamı adına gerekli tedbirler alındı.


Bu kitlesel hipnoz durumundan sıyrılmayı başaran az sayıdaki insan da, "SHAKESPEARE ÇIPLAK!" diyebilmenin bedelinin izole edilmek olduğunu bildikleri için, genellikle "mış gibi" yaptılar ya da sessiz kalmayı tercih ettiler. Beğenileri dışarıdan enjekte edilen ve bilinçleri telkinle şekillendirilen insan yığınları, ya coşkuyla "yüce ozan"ı göklere çıkardılar ya da tüm olan biteni sessizce seyrettiler. Yani William Shakespeare'in hedef kitlesi içinde yer almayan cahil, bağnaz, kaba saba halk kesimleri... Ozanın eserlerinin sahnelendiği binaların çivilerini çakan ve kalaslar taşıyan insanlar... Sanat ya da başka bir alanda söz sahibi olmaya utanan, çekinen insanlar. "Bizim ne haddimize!" diyenler. "Eğer tüm bu kuramcılar, bu kelli felli adamlar, isimlerinin önünde bir dolu unvan bulunan bu büyük şahsiyetler, Hamlet'in 'karakter'sizliğinde bile muazzam bir hüner bulan bu zevat, 'William Shakespeare bugüne dek görülmüş en büyük deha, tüm zamanların en büyük ahlakçısı' diyorlarsa, elbet bunun bir doğruluğu vardır!" diye düşünen insanlar. İnsanların eşitliği gibi uçuk kaçık fikirlerin ardından koşacak çok sayıda  ÇILGIN insanı belki de farkında bile olmadan âdeta bir Mesih bekler gibi bekleyen insan yığınları...


Bu noktada şunu belirtmem gerekiyor: Aslına bakarsanız Shakespeare'in bunca sevilmesi vesaire ikincil derecede önem taşıyan bir durum. Burada asıl önemli ve tehlikeli olan şey, bu konuda ya da herhangi bir konuda alt yapının üst yapıyı bu kadar güçlü ve etkili bir şekilde etkileyebilmesi, etkilemekle de kalmayıp doğrudan biçimlendirmesi, belirleyebilmesi!... Reklâmlar aracılığıyla asla ihtiyacımız olmayan şeylere çok ihtiyacımız olduğuna inandırılmamız ve tüm hayatımızı o şeylere sahip olmak için çalışarak geçirmemiz gibi tıpkı... Neyin iyi, neyin kötü olduğunu zihinsel yetilerimizle değil de, otoritelerin iki dudağının arasından çıkan cümlelerle bulabilmemiz... Asıl tehlikeli olan şey kitlesel hipnozun sanatsal alanda görülen bu zihinsel uyuşukluğa nasıl da böylesine sebep olduğunun farkında bile olmamamız. "Yüce sanat" diye ideal olarak gösterilen şeyin çok küçük yaşlardan itibaren insanlara sunulması ve genç sanatçıların kendilerine rehber olarak bunları seçmesi tehlikeli bir şey... Tehlikeli olan şey, birileri çıkıp da herhangi bir dogmaya dokunduğunda, ya korkunç bir şekilde LİNÇ edilmeye çalışılması ya da görmezlikten gelinerek yok sayılması, izole edilmesi... Asimilasyon saldırısını püskürtmeyi başaranların, izolasyon zindanına mahkûm edilmeleri... Sanat gibi özünde provokatif  ve hırçın olan bir şeyin akademilerin  koridorlarına hapsedilmeye çalışılması... Entelektüel köle sahiplerinin itaat etmeyen zihinleri iğdiş etmeye çalışmaları. Sonuçta ortaya çıkan şey, adına "sanat" dedikleri sıradan, yapay-sanal, içtenlikten uzak, sıradan bir temâşâ ve eğlence anlayışı. İnsanlara varoluşlarının anlamını sorgulamayı, gezegenimize âit hayatî sorunları unutturan, onları uyutturan bir anti-depresan gibi sanki. 


Tolstoy, her ne kadar sanat anlayışını dinsel bir temel üzerine inşa etmiş olsa da, toplumsal duruma Marksist sanat anlayışı çerçevesinden bakacak olursak, sonuç olarak neredeyse aynı noktada buluştuğumuzu görüyoruz. Kitapta "dinsel bilinç" olarak geçen ifadeleri "sınıfsal / insansal bilinç" olarak değiştirecek olursak eğer, özünde aynı kanaatte olduğumuz rahatlıkla söylenebilir. Tabiî ki bu konu, başka bir makale yazılmasını gereksiniyor. Bunu ayrıca "Sanat Nedir?" kitabı üzerine yazacağım makalede daha ayrıntılı bir şekilde ifade etmeye çalışacağım.


Son olarak, 2011'de gösterime giren, senaryosunu John Orloff'un yazdığı ve yönetmenliğini Rolland Emmerich'in üstlendiği Anonymous, bu konuda farklı bir hikâye sunuyor izleyiciye. Her ne kadar gişe kaygısıyla hareket ettikleri için sıradan bir dönem filmi olmanın ötesine pek geçememiş olsalar da, Shakespeare gibi bir tabuya farklı açılardan yaklaşmış olmaları önem taşıyor. Kurgusal bir yapıt söz konusu olduğu için, tarihsel gerçekliğin saptırılmış olması gibi bir eleştiri yöneltmemiz doğru olmaz ama yine de Tolstoy'un yazdığı "Shakespeare ve Dram Sanatı Üzerine" metninin içeriği akıldan çıkarılmadan seyredilmesini tavsiye ederim. Entelektüel anlamda kafa açan insanlara ve onların eserlerine bugün her zamankinden daha çok ihtiyacımız var. Ben, sanatın dünyayı değiştirebileceğine inanan insanlardanım. Ama insanı uyuşturan değil sarsan, "öteki" ile arasında ne kadar çok ortak noktası olduğunun farkına vardıran, duygudaşlık köprülerini kuran, sorgulamasına vesile olan, bencil hazların ya da kösnül arzuların değil, insanî dayanışmanın ve "biz"in o muhteşem âhengini anımsatan, harekete geçiren farkında olma hâlinin oluşmasına katkı sağlayan sanatın... Kim bilir, belki de o zaman, insanların eşitliği gibi bir düşüncenin ardından koşan ÇILGINLARIN sayısı bugünküne kıyasla çok daha fazla olur.

1 Haziran 2011 Çarşamba

TUTKAL yazarı Oğuzcan Önver, çok tartışılacak bir yazı yazdı!

Sosyalist OYUN Dergisi Genel Yayın Yönetmeni, oyun yazarı, senarist, şair Oğuzcan Önver, kaleme aldığı TUTKAL adlı romanıyla! Foto: Hilmi Bulunmaz


***


Coşkun Büktel, Shakespeare konusunda fena hâlde yanılıyor!


BÜKTEL'İN ÖLÜMÜ!


Oğuzcan Önver
30 Mayıs 2011


Coşkun Büktel'in "Türk Tiyatrosundan İnsan Manzaraları" adlı kitabını ilk okuduğumda, Türkiye tiyatrosunun ne kadar yozlaşmış, ne kadar çürümüş olduğunu algılamış ve bu algılama sonrası oldukça şaşırmıştım. Bu kitap sayesinde, Büktel'in oyunu "Theope"ye ve Coşkun Büktel'e yapılan haksızlıkları öğrenince, canım çok sıkılmıştı. "Türk Tiyatrosundan İnsan Manzaraları" kitabını ilk kez olarak okuyup "Theope"ye ve Büktel'e yapılan haksızlıkları öğrendikten uzun bir süre sonra, bu kitabı, daha nesnel bir bakışla tekrar okuma ihtiyacı duydum. Aradan geçen bunca zamanda, Lev Tolstoy’un eşsiz eseri "Sanat Nedir?" kitabı ve Tolstoy tarafından bu kitabın "Shakespeare ve Dram Sanatı Üzerine" bölümünde eleştirilen Shakespeare üzerine uzun uzun düşünmüş, bu düşüncelerimi tiyatro kamuoyuyla paylaşan yazılar yazmıştım.

Tolstoy'un derin anlamlar içeren "Sanat Nedir?" kitabını zaman zaman okudukça, tiyatro sanatı konusundaki görüşlerim berraklaşmaya başlamış ve özgüvenim hızla artmıştı. Artık, şuna çok emindim; Tolstoy, yazarlık uğraşım açısından benim önderimdi ve duygu yoksunu Shakespeare, aldığı her nefesle dünyamızı kirletiyordu.

Coşkun Büktel'in, Shakespeare hakkında, Shakespeare konusunda, Shakespeare üzerine düşüncesi olumluydu. Sanatsal yolum Tolstoy'la kesişip, Shakespeare'le iyice çelişmeye başlayınca, Coşkun Büktel'i, sadece "Theope" bağlamında değil, Shakespeare konusunda da yeniden değerlendirebilmek amacıyla, "Türk Tiyatrosundan İnsan Manzaraları" kitabını, bu kez, daha eleştirel bir gözle okudum ve gördüm ki, Coşkun Büktel, fena hâlde yanılıyor! "Türk Tiyatrosundan İnsan Manzaraları" kitabında da belgelenmiş olduğu gibi, Türk tiyatrosu, büyük bir Shakespeare bataklığında debelenip duruyor.

"Türk Tiyatrosundan İnsan Manzaraları" kitabıyla ilgili kafama takılan bazı soruları, içime sinmeyen tarafları, öncelikle okurlarımla paylaşmak isterim:

1 - Kitabın adı ("Türk Tiyatrosundan İnsan Manzaraları"), Nâzım Hikmet’in "Memleketimden İnsan Manzaraları" eserinden esinlenerek/uyarlanarak konulmuş. Peki, bu esinlenme, bu uyarlanma, kitabın herhangi bir yerinde belirtilmiş mi? En azından, Nâzım Hikmet'e küçük bir selam çakılmış mı?

2 - "Türk Tiyatrosundan İnsan Manzaraları" kitabında, Coşkun Büktel'in, tiyatroyla alâkasız birçok kişisel fotoğrafı da bulunuyor. Coşkun Büktel, hayatıyla ilgili güzel anlarını bizimle paylaşabilir; bu gayet anlaşılır bir durum, ancak, Coşkun Büktel'in askerlik fotoğrafı niye bu kitapta yer alıyor? "Theope" gibi anti-militarist izler taşıyan bir oyun yazmış birinin, kitabında askerlik fotoğrafına yer vermesi bana tuhaf geldi doğrusu.

Şimdi gelelim, "Türk Tiyatrosundan İnsan Manzaraları" kitabının 205-243 sayfaları arasında yer alan röportajda (Bu röportaj, kitap yayınlanmadan önce AGON Dergisi, Ekim-Kasım 1995, 7. sayıda yayınlanmıştır!) Coşkun Büktel'in, Shakespeare ve sanat hakkında kurduğu bazı cümlelere...

Coşkun Büktel - Ben Shakespeare’i, daha çok, dili kullanışındaki mükemmellik yüzünden seviyorum. (Sayfa 227)

Oğuzcan Önver - Coşkun Büktel'e, bu noktada kesinlikle katılmıyorum; çünkü, Shakespeare’in dili mükemmel kullandığı falan yok! Shakespeare’in dili, oldukça savurgan, konunun özünden kopuk, gerçeklikten çok uzak bir dil. Shakespeare'in, özgün anlamda, sadece kendi emeğiyle ürettiği herhangi bir sanat eseri bile olduğunu söyleyemeyiz. Çünkü Shakespeare, eski halk masallarından, kendisinden önce yaşamış oyun yazarlarından çalarak oyunlar üretmiştir; onun gerçek bir sanat eserinin varlığından asla söz edemeyiz. Özgün ve duygulu olmadıktan sonra, hiçbir sanatçı, gerçek bir sanat eseri üretemez. Shakespeare’de, özgün ve duygulu olma özelliklerinin kırıntısı bile yok.

Coşkun Büktel - Shakespeare’in de bazı oyunları diğerlerinden daha iyi. (…) Shakespeare’in "HAMLET"iyle "MACBETH"i arasında hangisi daha iyi diye bir yarışma açmak elbette ki ahmaklık olur. (Sayfa 227)

Oğuzcan Önver - Biz, bu "ahmaklığı" yapalım ve bu iki oyunu; HAMLET ve MACBETH’i karşılaştıralım: HAMLET ve MACBETH’i toplasan beş para etmez.

Shakespeare oyunlarını, Almanca, İngilizce ve Rusça dillerinden okumuş olan Lev Tolstoy "Hamlet / Macbeth" konusunda hiç üşenmeden kafa yormuş:

"Onun en güzel, en başarılı yapıtları sayılan Kral Lear’i, Romeo ve Juliet’i, Hamlet’i, Macbeth’i birbiri ardına okudukça herhangi bir estetik haz almak şurada dursun, karşı konulmaz bir iğrenti, can sıkıntısı ve şaşkınlık duydum." "Sanat Nedir?" Sayfa 302

Coşkun Büktel - Tiyatroyu sevselerdi Shakespeare’i severlerdi, Coşkun Büktel'i severlerdi, Moliere’i severlerdi. (Sayfa 233)

Oğuzcan Önver - Oysa ben, bu cümlenin tam tersini düşünüyorum. Tiyatroyu seven herhangi bir insan, Shakespeare'i asla sevmez. Shakespeare’i seven herhangi bir insan, tiyatrodan kesinlikle nefret eder. Shakespeare’i seven herhangi bir insan, yalnızca tiyatrodan değil, doğadan, halktan, hayattan, vb. nefret eder. Çünkü Shakespeare, Tolstoy'un "Sanat Nedir?" kitabından ve Shakespeare'in sahtekârca yazılmış oyunlarından da anlayabileceğimiz gibi, aileyi, devleti ve özel mülkiyeti, yani günümüzün diliyle söylersek, kapitalizmi kutsayan vasat bir yazardır. Çok uzun bir zamandır "akıl tutulması" yaşayan Türkiye entelijiyansı, Türkiye tiyatrosu, "akıl tutulması"na bağlı olarak, aynı zamanda, "Shakespeare tutulması" da yaşamaktadır. Dünyanın hemen her yerinde, sanatla sanatçıların arasına Shakespeare hayaleti girmiş ve bu hayalet dört yüz yıldır sanatçıların beyinlerini çürütüp, sanatı imha etmiştir.

Sanata, özellikle de tiyatroya yeni başlayan her genç, Shakespeare’in ne kadar büyük bir deha olduğunu sürekli olarak duymaktadır. Böyle bir fikir aşılanıp telkin edilmiş gençler, kuşaktan kuşağa aktarılacak bir Shakespeare hayranlığının, Shakespeare efsanesinin esiri oluyorlar. Sanat tarihine baktığımızda, Shakespeare'e kafa tutabilen, onu yerin dibine, hak ettiği yere sokabilen tek kişinin Lev Tolstoy olduğunu görebiliyoruz. Tolstoy, "Sanat Nedir?" kitabında, o kadar net belgelerle, o kadar açık düşüncelerler eleştiriyor ki Shakespeare'i, bu kitabı okuduktan sonra, hâlâ Shakespeare hayranı olan, hâla Shakespeare efsanesinin etki alanında kalmayı sürdüren bir aydının aklından şüphe etmemize gerekiyor.

Bu saatten sonra, "Sanat Nedir?" kitabını okumamakta yada okumasına karşın Shakespeare hayranlığında direnen aydınlar varsa, bu aydınlar için, "akıl tutulması" kıskacından kurtulmak, neredeyse olanaksızdır. Tolstoy'un, bu kitabındaki zihin açıcı uyarılarına karşın, Shakespeare hayranlığında direnen, Shakespeare'i mükemmel olarak gören aydınlar, tarihin tozlu raflarında unutulup gitmeye mahkûmdurlar. Çünkü, Eylül / 2007 tarihinde Türkçe olarak da yayınlanan "Sanat Nedir?" kitabından biliyoruz ki, "hava döndü, Tolstoy'dan, Tolstoy'dan esiyor yel". Kapitalizm güçlendikçe, Shakespeare hayranlığı daha da yükselecektir ve ancak, Shakespeare, kapitalizmin yok olmasıyla birlikte tarih sahnesinden silinip gidecek ve Lenin'in deyişiyle "devrimin aynası" Tolstoy, tarihteki haklı yerine rahat rahat yerleşecektir.

Shakespeare, kendinden önce yaşamış oyun yazarlarının yapıtlarını, halk masallarını araklayarak, çalarak sözde eserlerini oluşturmuş ve sanat dünyasına bu çalıntı yapıtlar pazarlanmıştır. İngiliz ve Amerikan emperyalizminin gücü, İngiliz sömürü politikası yüzünden, İngilizce'nin, dünyanın her yerinde konuşulan bir dil olmasının dayatılması, ayrıca estetik diktatör Goethe'nin pazarlamasıyla, Shakespeare, kendisine ait hiçbir özgün oyunu bulunmamasına, sahte duygular mimarı olmasına karşın, dünya çapında en ünlü oyun yazarı hâline getirilmiş, dünyanın en ünlü oyun yazarı ilân edilmiştir. Bu durum, Shakespeare’in doğru oyunlar, estetik oyunlar, gerçekçi oyunlar, güzel oyunlar, iyi oyunlar, mükemmel oyunlar yazdığı için değil, ilk önce İngiliz şovenizminin ve daha sonra, bu şovenizmin kucağında büyüyen emperyalizmin kültür stratejileri nedeniyle gerçekleşmiştir. Nasıl ki, soğuk savaş döneminde Amerika Birleşik Devletleri Merkezî İstihbarat Teşkilâtı CIA (Central Intelligence Agency), Lenin ve sosyalist yoldaşlarının kurduğu Sovyetler Birliği'ne karşı anti-sosyalist düşüncelere sahip yazarlar yetiştirmişse, Shakespeare de, Amerikan Emperyalizmi'nin cici annesi, süt annesi, VIII. Henry'nin kızı, "Bakire Kraliçe" I. Elizabeth tarafından, dünya tiyatrosunun başına hastalıklı bir sanatçı(?!) olarak yetiştirilmiştir. Shakespeare, yaşadığı "Tudor Hanedanlığı" döneminde, "Bakire Kraliçe"nin dizi dibinden asla ayrılmayan, kalpsiz, soytarı olabilecek düzeyde bile olsa insan sıcaklığından zerre kadar nasibini alamamış bir yazar(?!) olarak, o zamanki hanedanlığın, şimdiki kapitalizmin sömürü rolü için biçilmiş kaftanlardan sadece biridir!

Shakespeare’in Türkiye yolculuğu da, dünyadakinden farklı bir rota izlememiştir. Shakespeare, Türkiye tiyatrosunda emek düşmanlarının, halk karşıtlarının, kapitalizm sevdalılarının, her zaman için tutunacakları yapay bir dal olmuştur. Örneğin, Shakespeare’in şiirlerini ilk çevirenlerden biri "Amerikan Mandacısı" Halide Edip Adıvar (Halide Onbaşı), Üsküdar Amerikan Lisesi'nde okuyup, Demokrat Parti İzmir milletvekili olmuş bir yazardır. Shakespeare çevirileriyle tiyatroda en çok tanınan isimlerden biri Özdemir Nutku ise, "Amerikan" Robert Kolej’lidir. Shakespeare çevirileri yapan bir başka ünlü isim "Amerikan" Robert Kolej’li, "Amerikan" Boğaziçi Üniversitesi Fahrî Doktoru, 12 Mart Kültür Bakanı Talât Sait Halman’dır. Shakespeare çevirileri yapan bu isimlerin "Amerikan" Boğaziçi Üniversitesi bağlantıları asla göz ardı edilemez.

Coşkun Büktel'in "Shakespeare’siz Herifler" adlı oyunu, iyi ki Devlet Tiyatroları’nda, iyi ki Şehir Tiyatroları’nda veya iyi ki herhangi bir özel tiyatroda oynanmıyor da, sanki çok lâzımmış gibi, bir kez daha egemenlerin tiyatral sözcüsü Shakespeare övgüleri üzerimize fırlatılmıyor. Bu tavır, teselli edici bir durum olarak görülebilir. Çünkü, "Shakespeare’siz Herifler" oyununda, Shakespeare oyunlarını, günümüze uyarlarken bozan yönetmenlere getirilmiş ciddi bir eleştiri var. Shakespeare oyunlarını yönetenlerin, bu oyunları değiştirmesi, yönetmenlerin zaafından değil, bu oyunların çok berbat olmasından, hattâ, bu oyunların gerçek anlamda tiyatro oyunu bile olamamasından kaynaklanıyor. Berbat bir oyunu, hattâ, gerçek anlamda tiyatro oyunu bile olamayan bir oyunu güncelleme isteği ne kadar saçmaysa, bu saçmalığı yapanları eleştirirken, egemenlerin tiyatral sömürü aracı Shakespeare savunuculuğu yapmak da o kadar saçmadır. Tiyatromuzun bu kısır tartışmalardan kazanacağı hiçbir şey, evet hiçbir şey yoktur.

Coşkun Büktel - Shakespeare’in dili mükemmel kullandığını biliyorum. (…) Bir de bazılarının gözünde "THEOPE"nin değerini düşürmeyi göze alarak, hiç çekinmeden itiraf ediyorum ki, dili şiirsel kullanmayı nasıl Shakespeare okumalarım sayesinde öğrenmişsem, dili yaratıcı kullanmayı ise Türkiye’nin en büyük ajanslarında toplam dört yıl süren reklamcılık kariyerim sayesinde öğrendim.

Oğuzcan Önver - Şimdi, konunun en can alıcı bölümüne, yani zurnanın "zırt" dediği yere geldik. Coşkun Büktel, ikinci defa, Shakespeare dilinin mükemmel olduğunu söylüyor. Söylemekle, düşünmekle, yazmakla kalmıyor, artık nasıl oluyorsa, aynı zamanda "biliyor" da! Coşkun Büktel'in bu bilgisi yanlış ve Coşkun Büktel, Shakespeare konusunda fena hâlde yanılıyor.

Hepimiz, zaman zaman hatâ yaparız. Geçmişteki düşündüklerimizle, şu anki düşündüklerimiz arasında fark olabilir; bu durum, değişimin doğal sonucudur. Önemli olan, geçmişteki yanlış düşüncelerimizle hesaplaşabilmemiz, özeleştiri yapmayı bilmemizdir. Özeleştirisi yapılmayan düşünceler, hâlâ devam ediyor demektir. Coşkun Büktel, Shakespeare konusunda, şu anda da geçmişteki gibi mi düşünüyor, yoksa şimdiki fikirleri değişti mi? Coşkun Büktel'in, dili şiirsel kullanmayı Shakespeare gibi bir sanat yoksunundan öğrenmiş olmasına karşın, kendisinin, "Theope" gibi bir oyun yazabilmesi oldukça düşündürücüdür. Oysa, "Theope"nin dili, Shakespeare’in dilinden daha iyidir. Coşkun Büktel'in reklâmcılık konusundaki itirafı ise dürüstçedir. "Kapitalizm ve onun kuyruklu yalanı facebook" adlı yazımda belirttiğim gibi: Frédéric Beigbeder adındaki bir reklâmcı da, yazdığı bir kitapta şöyle bir itirafta bulunmuştu:

.........."Benim mesleğimde kimse mutlu olmanızı
..........istemez, çünkü mutlu insanlar tüketmezler."

Coşkun Büktel de, Beigbeder tarzı bir özeleştiride bulunmalıdır. Sadece Coşkun Büktel değil, bütün Türkiye tiyatrosu, özeleştiride bulunup Shakespeare salgınından derhal kurtulmalıdır. Shakespeare zehrini kanından temizleyemeyen herhangi bir tiyatro, üç-beş tiyatral diktatörün elinde oyuncak olmanın ötesine asla geçemez. Her aydın, bu konuda üzerine düşen görevi hemen yerine getirmelidir. Bu yazı, Coşkun Büktel'i ve tüm tiyatro kamuoyunu göreve çağırma yazısı olarak da, Coşkun Büktel’in ve tüm tiyatro kamuoyunun tiyatral anlamdaki ölümü olarak da okunabilir.

Lev Tolstoy - "İyi ama, ya o derinlikli sözler, Shakespeare kişilerinin ağızlarından dökülen ve her biri âdeta birer hikmet olan o süzme sözler ne olacak?" diyeceklerdir iflah olmaz Shakespeare hayranları. (Lev Tolstoy, burada, Coşkun Büktel'le birlikte, bütün Shakespeare hayranlarına sesleniyor. "Rahmetli", pek ileri görüşlüymüş canım!) (…) Benim buna yanıtım, veciz sözlerin, düşüncelerin düzyazı yapıtlarda, özlüsöz güldestelerinde değerlendirilmesi gerektiğidir, amacı sahnede canlandırılan duyguya izleyicinin de katılmasını, bu duyguyu izleyicinin de paylaşmasını sağlamak olan dramatik bir sanat yapıtında değil.

Coşkun Büktel - Ben, insanın etiyle kanıyla yaratılmış, yaratıcısının yalnızca fantezisiyle değil de etiyle kanıyla yaratılmış eserlere daha çok önem veriyorum. (Sayfa 238)

Oğuzcan Önver - Yaratıcılık, tanrısal/ilahî bir kavramdır. Sanatçıların, aslında bir şey yarattığı falan yoktur. Sanatçı, kendini yaratıcı olarak görmeye başlarsa, bu, sanatçıda yüksek bir ego/tanrısal bir güç yanılsaması oluşturabilir. Megalomani hastalığına tutulmamak için, bu konu üzerine çok iyi düşünmek gerekir.

Şimdilik sonsöz

Coşkun Büktel, eğer "18 yaşındaki bu çocuk da kimmiş?!" deyip beni ciddiye almama gafletine düşerse, ona, Shakespeare’i paspas gibi ezmiş Tolstoy’u ve onun "Sanat Nedir?" adlı kitabını tavsiye ederim. Coşkun Büktel, Shakespeare hakkındaki olumlu düşüncelerinde kararlıysa, Tolstoy’u karşısına alıp, Tolstoy’a cevap versin ki, böylelikle tarihsel görevini yerine getirmiş olsun. Bunu da yapmak istemezse, gayet tabii facebook'ta video paylaşmaya ve geyik muhabbeti yapmaya devam edebilir. Bu arada, Coşkun Büktel'in facebook sayfasında yeni bir haber varmış:

.........."Leman'ın ve Cadde Yayınları'nın sahibi Tuncay Akgün'e sordum: 'Hamdi Mümkün yahut İkinci Geliş'in Cadde Yayınları tarafından Haziran'da piyasaya çıkarılabileceğine hâlâ inanıyor musun?'

..........Tuncay Akgün'ün cevabı: İnanıyorum Coşkun.

..........Akgün dört aydır benimle kafa bulmuyorsa, Türk dilinde yazılmış en yaratıcı romanı okumaya hazırlanın!"

Ne diyelim?! Haydi hayırlısı olsun!!!

"Theope" konusunda da birkaç kelâm edip, bu yazıyı, şimdilik kaydıyla bitirelim. "Theope", Coşkun Büktel'in deyimiyle;

1990’da, İstanbul Şehir Tiyatroları, Harbiye Muhsin Ertuğrul Sahnesi'nde "vandalca budanarak ve biçimsel deformasyonlarla tanınmaz kılınarak" sahnelendikten sonra; 1997’de ise Lefkoşa Şehir Tiyatrosu tarafından yine kısaltılarak ve bu kez "yazarından izin alınmaksızın" sahnelendi. Türk tiyatrosunda fanatikleri bulunan birkaç oyun metninden biridir.

Peki, "Theope"ye bu haksızlıklar yapılırken, oyunun oynanmasını protesto eden, bu olayın sorumlularını sertçe eleştiren Coşkun Büktel, bu oyunun oynanması nedeniyle telif hakkı (para) almış mıdır? Para aldıysa, bu sert eleştiriler ne kadar meşrudur? Para aldıysa, bu eleştirilere kim, ne kadar inanır?

Not: Bu yazı, "Shakespeare’in Ölümü" adlı kuramsal tiyatro kitabı için hazırlanmıştır. Zamanla derinleşecek ve koşullar oluşup kitap basılırsa, "Büktel’in Ölümü" başlığı altında bu yazıyı da orada okuyabileceksiniz.

Önemli not: Bu yazı, Sosyalist OYUN Dergisi'nde de yayınlanacaktır!

(Kaynak: Yazan Yöneten Oğuzcan Önver)

8 Haziran 2012 Cuma

LİNÇÇİ Orospu Çocukları'na ve LİNÇÇİ Shakespeare Çocukları'na karşı sınıfsal mücadelesini sürdüren Bulunmaz Tiyatro Genel Sanat Yönetmeni Sosyalist Sanatçı Hilmi Bulunmaz dışındaki hiçbir tiyatrocunun görmek istemediği "Shakespeare ve Dram Sanatı Üzerine" yapıtına sürekli olarak ışıldak tutmak zorundayız!

William Shakespeare'le ilgili ilginç gelişmeler oluyor!


Herhangi bir okurun, Radikal'den alıp aşağıya aktardığımız haberi sağlıklı okuyabilmesi için, "intihal dedektörü"ne sahip olmasa da, bir polisiye roman yazarına başvurması gerekiyor. Time'dan alınarak Radikal'de yayınlanan aşağıdaki haber, net ifadeler içermeyen, okurun dikkatini dağıtan bir dille kaleme alınmış.


400 yıldır dünya tiyatro sahnelerini kirleten sahte duygular mimarı William Shakespeare'in, kendisine ait, su katılmamış yapıtını bulmak, çok güç, neredeyse olanaksızken, Shakespeare damgası vurulmuş o (ç)alıntı yapıtlara bakıp "intihal dedektörü" kullanmak, fiziksel olarak olmasa da,  yazınsal anlamda intihara dek sürükleyebilir edebiyat profesörlerini...


Shakespeare'in, herhangi bir yapıtının, su katılmamış, yüzde yüz Shakespeare'in kendisine ait bir yapıt olduğunu iddia edenlere, dileyen, dilediği gibi inanabilir. Ancak, Lev Tolstoy tarafından kaleme alınan "Sanat Nedir?" kitabının "Shakespeare ve Dram Sanatı Üzerine" bölümünü okuyanlar, bu tür iddialara inanmak için, dakikalarca düşünmeyi yeğlemelerine karşın, bir türlü tam anlamıyla inanamıyorlar bu iddialara!


Aşağıda sunduğumuz Radikal'deki haberin ilk tümcesinin ikinci bölümünü buraya da aktarmak istiyorum:


"...'intihal dedektörü', bir Shakespeare oyununun keşfedilmesini sağladı."


Yukarıdaki tümceciği okuyan bir okur, Shakespeare'in (ç)alıntıcı yazar olduğu konusunda bir bilgiye sahip değilse, nasıl bir yargıya varacaktır? "Hımmm, İngiliz dilinin mimarı Shakespeare, demek ki, bir oyun daha yazmış" diye düşünmenin ötesinde bir yargıya varamayacaktır bilgisiz okur.


Peki, bırakınız, bilgilendirici bir başka metne başvurmayı, aşağıdaki dezenformatif haberin devamını dikkatlice okuduğumuzda bile, nasıl bir durumla karşı karşıya geliyoruz? 


Yine, aşağıdaki haberden küçük bir alıntı:


(3. Edward Krallığı adlı) "eserin yüzde 40'ının Shakespeare, yüzde 60'ının ise (Thomas) Kyd'ın olduğu..."


Aman dikkat! 3. Edward'ın Krallığı oyunu,  yüzde altmışını, yani çoğunu yazan Thomas Kyd'ın değil, bu yapıtın, sözde yüzde kırkını, yani azını yazan Shakespeare'in oluyor! Radikal'deki haberde, yapıtın yüzde altmışını yazan Thomas Kyd için şöyle bir söz söylenmiyor:


"...'intihal dedektörü', bir Kyd oyununun keşfedilmesini sağladı."


Küçücük bir haberi doğru dürüst okumanın bile ne kadar önemli olduğunu kavrayabilmek için, Radikal'deki haber, son derecede önemli. 


Alman estetik ve sanat diktatörü Goethe'nin, dünya halklarına kaktırması olan sahte duygular mimarı Shakespeare'in, kapitalist kültür taşıyıcısı olarak ne kadar zararlı bir yazar(?!) olduğunu algılayabilmek için, Lev Tolstoy tarafından yazılan "Sanat Nedir?" kitabını mutlaka, ama mutlaka okumanız gerekir!!!


Sosyalist Sanatçı Hilmi Bulunmaz


***


İntihal dedektörü, edebiyat tarihinin hizmetinde


Akademisyenlerin, daha çok öğrencilerin ödevlerini kontrol edip, çalıntı bölümleri tespit etmek için kullandıkları 'intihal dedektörü', bir Shakespeare oyununun keşfedilmesini sağladı.

Bugüne kadar anonim kabul edilen ama William Shakespeare’e ait olabileceği de düşünülen ‘3. Edward’ın Krallığı’ adlı oyunun bir bölümünün gerçekten Shakespeare tarafından yazıldığı ortaya çıktı.

‘İntihal dedektörü’ denilen bilgisayar yazılımı, çok sayıda metni karşılaştırıp benzer kullanımları tespit edebiliyor. Edebiyatçılara göre iki farklı yazar en fazla 20 dizede bir, aynı cümleler kullanabilir. Daha fazla dizenin aynı olması eserin çalıntı olabileceği anlamına geliyor. Londra Üniversitesi’nden Edebiyat Profesörü Sir Brian Vicker bu mantıkla çalışan yazılımı kullanarak anonim olduğu bilinen ‘3. Edward’ eseriyle Shakespeare eserlerini karşılaştırdı ve çok sayıda benzerlik buldu. Bir başka keşif ise Shakespeare’in 3. Edward’ı tek başına yazmadığı. Yapılan taramada dönemin önemli yazarlarından Thomas Kyd’ın da 200 dizesine rastladı. Bu sonuçtan da eserin yüzde 40’ının Shakespeare, yüzde 60’ının ise Kyd’ın olduğu yorumuna ulaşılıyor. Eserin başlangıç kısmının Shakespeare tarafından yazıldığını geri kalanının da Kyd tarafından kaleme alındığını söyleyen Profesör Vickens, vardığı sonuçları henüz Shakespeare uzmanlarına kontrol ettirmediğini, sonuçların farklı açılardan da ele alınması gerektiğini söyledi. (Time)

(Kaynak: Radikal)

***

(Kaynak: TİYATROYUN)


***


Ayrıca bakınız:

7 Aralık 2012 Cuma

Sosyalist Sanatçı Hilmi Bulunmaz yönetimindeki Bulunmaz Tiyatro - İstanbul'da sürmekte olan "Shakespeare'iniz kim?" adlı etkinliğe katılmak isteyenler, Lev Nikolayeviç Tolstoy'un yazmış olduğu yetmiş beş sayfalık "Shakespeare ve Dram Sanatı Üzerine" kitabını (mümkünse İngilizce olarak) mutlaka okuyup gelmeliler!

Bulunmaz Tiyatro - İstanbul, cumartesi günleri sürdürdüğü oyunculuk ve yazarlık çalışmasının yanı sıra, her cumartesi günü 17.00 - 20.00 saatleri arasında "Shakespeare'iniz kim?" etkinliğine de devam ediyor. Ücretsiz olarak süren bu etkinliğe katılmanın bir tek koşulu var: Tolstoy'un yazmış olduğu ve Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları tarafından yayınlamış bulunan "Sanat Nedir?" kitabının 301. sayfasından başlayarak, 375. sayfanın sonuna dek süren içeriği kapsayan "Shakespeare ve Dram Sanatı Üzerine" bölümünü okumak. İngilizce bilenlerin, "Tolstoy on Shakespeare" adıyla yayınlanan kitabı okuyarak gelmelerinde büyük yarar var!

Sosyalist Sanatçı Hilmi Bulunmaz

***

Ayrıca bakınız:

"Shakespeare'iniz kim?" etkinliğinde Shakespeare hakkında söz söylemek istemeyen birinin Shakespeare üzerine konuşma isteği içerisinde olmasını anlamak yada anlamamak işte bütün sorun bu!

23 Kasım 2013 Cumartesi

Hüseyin Sorgun, emperyalizmin Shakespeare mikrobuna rahat bakıyor!

Hüseyin Sorgun ‏- Hamlet'e bir konuda kızarım; Kral baban ölene kadar aklın neredeydi birader?..

Hilmi Bulunmaz - Hüseyin Sorgun'a birçok konuda kızarım! En çok da Tolstoy'un "Sanat Nedir?" ve "Shakespeare ve Dram Sanatı Üzerine" kitaplarından yararlanmadığı ve sahte duygular mimarı Shakespeare'in "Hamlet" adlı yapıntısını hâlâ yapıt görmeye devam ettiği için kızarım... 

Tolstoy, Shakespeare öldükten yüzlerce yıl sonra yazdığı, Shakespeare, Tolstoy'un eleştirisini okuyamadığı için Shakespeare'i anlayabiliyorum. Altı yılı aşkın bir zaman önce dilimize de çevrilen ve okunmaması "suç" olan "Shakespeare ve Dram Sanatı Üzerine"yi okumayan yada okusa da anlamayan Hüseyin Sorgun, Shakespeare aşkına devam ettikçe, onun "Kral baban ölene kadar aklın neredeydi birader?.." sözünü hiç ciddîye almasam bile, Tolstoy'un kitabı okunmayı yada anlaşılmayı beklerken, "Senin aklın nerede birader?..." diye sormaya devam edeceğim... 

27 Şubat 2011 Pazar

400 yıldır dünya tiyatro sahnelerini kirletmiş William Shakespeare'in Türkiye temsilcilerinden Shakespeare çocuğu Haluk Bilginer, oynamasını bilmiyor!

Hilmi Bulunmaz
27 Şubat 2011


Yıl 1978... Ben, İstanbul Akademik Sanat Topluluğu (İAST) adına, Amatör Tiyatrolar Birliği oyun yazarlığı / dramaturji çalışmalarına katılıyorum. Bu çalışmaya, İAST adına katılan ikinci kişi Cezmi Ersöz. Çalışma yeri Sinematek mekânı. Yüzlerce koltuğa sahip bir sinema salonuna sahip olan Sinematek, sadece film gösterileri yapılan bir yer olarak değil, aynı zamanda, çeşitli devrimci sanat eylemliliklerine yataklık eden bir mekândı.

Biz (ben ve Cezmi Ersöz ile birlikte birçok katılımcı), Erol Keskin'in önderliğinde William Shakespeare'in "Othello" oyununu irdeliyoruz. Erol Keskin, bir şeyler anlatırken "hı hı" seslerinin eşliğinde dramaturjik çalışma sürerken, ben, hiçbir zaman "hı hı" diyemiyorum. Hem ben ve hem de çevremde bulunan kişiler, benim "hı hı" seslerini çıkaramamamı, ilkokul mezunu olmama bağlıyoruz. William Shakespeare'i suçlamak, ne benim, ne de yoldaşlarımın aklına geliyor.

William Shakespeare'in adını daha önceleri defalarca duymama karşın, onun bir yapıtıyla(?!) ilk kez karşılaşmak, bende, çok değişik duygulara neden olmuştu. O "yere göre sığdırılamayan" koskoca Shakespeare, bu muydu? Bu düzeysiz metinlere görkemli imzalar atan zavallı Shakespeare, insan ruhunun inşa edilmesini bir yana bırakalım, insan ruhunu bir pas gibi ağır ağır eriten metinlerle ne yapmak istiyordu?

Daha önceleri, defalarca belirtmiş olduğum gibi, içinde bulunduğum işçi sınıfının yoksulluğundan ve yoksunluğundan nasibimi almış bir insan olarak, ancak, yirmi yaşımdan başlayarak, ciddi bir biçimde kitap okumaya başladığım ve öncelik hakkını halkçı yazarlara verdiğim için, halka hiçbir yararı olmamakla birlikte, halk değerlerinin çürümesi için kalem oynatmış Shakespeare'in düzeysiz kitaplarını, o dönem okuma gereksinimi duymamıştım. Tabii ki, o zamanlar, Shakespeare'in halk karşıtı, kralcı, sahtekâr bir yazar olduğu konusunda, (kendimden kuşku duymam daha akılcıl geldiği için) henüz bir bilince sahip değildim. Türkiye'deki Shakespeare temsilcilerini (örnekse Boğaziçi Üniversitesi Gölgesinde Yetişenler) daha tanımıyordum. Shakespeare'in sahte duygular oluşturan oyunlarını(?!) okumamış olmam, bendeki ikirciklenmelerin katsayısını zâten iyice artırıyordu!

Tiyatroyla sadece tiyatro olarak değil, aynı zamanda, sanat olarak da ilgilenmeye başladıktan sonra, kulaktan dolma bir biçimde de olsa, Lev Tolstoy'un kaleme almış bulunduğu "Sanat Nedir?" adlı bir kitabı bulunduğunu ve bu kitabın ilk kez olarak 1897 yılında yayınlandığını, 1906 yılında "Rus Sözü" gazetesinde ve bir yıl sonra ayrı bir basım olarak yayınlanmış bulunan "Shakespeare ve Dram Sanatı Üzerine", Mazlum Beyhan'ın duru diliyle ve direkt olarak Rusça'dan dilimize çevrilip, 375 sayfalık "Sanat Nedir?" kitabının son yetmiş beş sayfasını süslemesine tanık olmakla birlikte, dilimizi kazandırıldığı Eylül 2007 tarihinden bu yana, bu kitabı kaç kez okuduğumu, tam olarak anımsamakta zorlanıyorum. Beş kez okuduktan sonra, saymayı bir yana bırakıp, artık orasından burasından sürekli olarak okuyarak alıntı yaptığım bu kitap, William Shakespeare'in ne kadar sahtekâr bir yazar olduğu konusunda, beni çok inandırıcı bir dille ikna etti.

William Shakespeare'in sanatçı değil, bir soytarı olduğunu öğrendikten sonra, Türkiye'deki Shakespeare temsilcilerinin neden iktidarlardan yana olduğunu, neden kösnül duygular fışkırtıcıları olarak varlık sürdürdüklerini, en önemlisi de neden LİNÇ KAMPANYASI düzenleyebilecek kadar alçalabildiklerini çok iyi anlamaya başladım.

***

İmdi, gelelim LİNÇ KAMPANYASI imzacısı LİNÇÇİ Oyun Atölyesi'nin patronu ve "Shakespeare çocuğu" Nihat Haluk Bilginer'in "7 Şekspir Müzikali"ne...

Son söyleyeceğimi baştan söyleyeyim: LİNÇÇİ Oyun Atölyesi, tiyatroyu sanat olarak yaşatabilecek hiçbir "iman" duygusuna sahip olmadığı gibi, "Shakespeare çocuğu" Nihat Haluk Bilginer de, hiçbir tiyatral "imam" olma özelliğine asla ve kesinlikle sahip değil.

Tiyatroyu sanat olarak görmeyen, kör ruhlu insanların bir tanımlaması vardır: "Tiyatro dediğin iki kalas bir hevestir." Tiyatro, eğer, iki kalas bir heves denli yüzeysel bir işse, tabii ki, ona sanat değil, eğlencelik bir gösteri biçimi olarak bakılır.

LİNÇÇİ Oyun Atölyesi'nin hangi gösterisini izlemiş olursam olayım, bende, benim ruhumda, benim imgelemimde, asla ve kesinlikle, bir tiyatro oyunu izlemişim izlenimi oluşmuyor. LİNÇÇİ Oyun Atölyesi'nin herhangi bir gösterisini izlerken, içimde, ruhumda, imgelemimde, sadece ve sadece bir tek duygu dönenip duruyor; iğrenmek duygusu!...

Testosteron gösterisini, davetli olduğumdan, para ödemediğimden, eleştiri terazimin kefelerini olabildiğince kontrol ederek izlemiştim. Bu gösteride gösteri yapan Metin Coşkun, bu gösteriye Coşkun Büktel'i davet etmişti ve ben de, Coşkun Büktel'in davetlisi, yani davetlinin davetlisi, yani suyunun suyu olarak bu gösteriyi izlemeye gitmiştim. Bu nedenle, eleştirilerimi çok ehlileştirerek yapmıştım. Çünkü, düdüğü çalmak için para vermemiştim!

Ancak, şimdi, "7 Şekspir Müzikali" gösterisini izlerken, davetli olmadığım gibi, davetlinin davetlisi, suyunun suyu olmadığım, düdüğü çalmak için para verdiğim için, son derecede özgürdüm. Beni bağlayan, sadece ve sadece "Oyuncuların çoğu yavşaktır genellikle..." demesine karşın, kendisine hiçbir yaptırım uygulayamayan Türkiye tiyatrosundan aldığı cahil cesaretiyle esip savuran Nihat Haluk Bilginer'e benim "yavşak" demem ve bu nedenle, Nihat Haluk Bilginer'in beni mahkemeye vermesi, bende, gösteriyi izlerken ve gösteriyi izledikten sonra eleştirirken "dikkatli olmam" noktasında iç hesapleşmalara girmeme neden oldu. Bu hesaplaşma, noterden, savcıdan, yargıçtan, yargıtaydan, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nden korkmanın neden olduğu bir hesaplaşma değildi elbette. LİNÇÇİ Oyun Atölyesi'nin patronu ve "Shakespeare çocuğu" Nihat Haluk Bilginer'e karşı haksızlık yapmama korkusundan kaynaklanıyordu bu kontrollü tavrım. Öyle ya... Adamla hukuksal hesaplaşma sürecine girmiş durumda olduğumuz için, belki, bilinçaltımının dayatması sonucu, onun yaptıklarını, ettiklerini beğenmeme refleksine kapılmış olabilirdim.

"7 Şekspir Müzikali" gösterisini izlerken, kendimi, eleştirme yönünde değil, eleştirmeme yönünde koşullamış olsam da, bir kez daha belirtmemde yarar var: Ben, LİNÇÇİ Oyun Atölyesi gösterilerini izlerken, kusma derecesinde iğrençlik duygularının tutsağı oluyorum.

LİNÇÇİ Oyun Atölyesi'nin patronu ve "Shakespeare çocuğu" Nihat Haluk Bilginer'de insancıl duyguların hiçbiri, evet hiçbiri barınmıyor. Bu kanıya bir gözlem sonucu ulaştım. Tabii ki, benim bu gözlemimi bir hakaret olarak algılayıp, (yine) en yakın mahkemeye giderek beni mahkûm ettirebilir "Shakespeare çocuğu" Nihat Haluk Bilginer! Ne de olsa, kendisi iktidarın sanatını yapıyor. Ne de olsa, ben, muhalefetin sanatını yapıyorum. Her zaman için, "Shakespeare çocuğu" Nihat Haluk Bilginer'in "kazanma" şansı çok daha büyük!

Öncelikle, "7 Şekspir Müzikali" gösteri sürecini anlatmaya çalışayım: Bir bar, bir disko, bir fuar, bir gazino, bir panayır, bir pavyon, bir pazar, bir sirk atmosferine sahip "7 Şekspir Müzikali" gösterisi, ilan edilen saatte asla başlayamadı. Biletlerde, koltuk numaralarında, afişlerde, gazete ilanlarında... "7 Şekspir Müzikali" gösterisinin, tam 20.30'da başlayacağı ve "7 Şekspir Müzikali" gösterisine geç gelenlerin, "7 Şekspir Müzikali" gösterisinin ancak ikinci perdesini izleyebileceklerini belirtmelerine karşın, LİNÇÇİ Oyun Atölyesi sahipleri, kendi sözleşmelerine uygun davranmayıp "7 Şekspir Müzikali" gösterisini, tam 20.35'te zar zor ancak başlatabildiler.

"7 Şekspir Müzikali" gösterisinin geç başlamasının birçok nedeni vardı. Bir bar, bir disko, bir fuar, bir gazino, bir panayır, bir pavyon, bir pazar, bir sirk atmosferinde dinamik bir biçimde gösteri alanı oluşturmak son derecede zor bir durumdur. Çünkü, LİNÇÇİ Oyun Atölyesi'nin ve bu ticarî kuruluşun sunduğu tiyatro sanatıyla hiçbir ilgisi bulunmayan gösterilerin ucundan tutmuş hiçbir kimse, doğal olarak, bu işi sanatsal bir uğraş için değil, bir ekmek kapısı olarak gördüklerinden, işlerini küçük parmaklarının tırnak uçlarıyla yapıyorlar.

Ancak, sanırım, "7 Şekspir Müzikali" gösterisi boyunca, hemen benim yanı başımda, benimle birlikte gösteriyi izleyen birkaç "bodyguard"ın benim yanıma, hem de telsizlerle birlikte konuşlanmalarının sağlanmasının zorluğu, gösterinin tam beş dakika geç başlamasına neden oldu!!! (Bu bir küfür ve erotik show değil de, bir tiyatro gösterisi olsaydı, bu geç başlama hâli izleyiciler tarafından zor affedilebilirdi! Ne var ki, salondaki hiç kimsenin tiyatro sanatından anlamadığı, âdeta alınlarındaki karartılarda yazdığı için, hiçbir sorun yaşanmadı!)

"7 Şekspir Müzikali" gösterisi, bir kez daha belirtmeliyim ki, asla ve kesinlikle bir oyun değil. Gösteriye oyun, mekâna tiyatro salonu, gösteriyi yapan şarlatanlara oyuncu demek için, bin şahit değil, on bin şahit bile yeterli değil! Ne var ki, Türkiye Cumhuriyeti Kültür ve Turizm Bakanlığı'nın "Özel Tiyatrolara Devlet Yardımı" dediği, benim, Kültür Bakanlığı çanağı dediğim avantadan yararlanmak için, LİNÇÇİ Oyun Atölyesi, gösterilerine oyun, mekânlarına tiyatro salonu ve yaptıkları gösteriyi zavallı halka sunan şarlatanlara da oyuncu yaftası yapıştırmış durumda.

"7 Şekspir Müzikali" gösterisinde bol bol küfür var. (Örnekse, orospu çocukları...) Kültür Bakanlığı, orospu çocuğu küfürlerini teşvik etmek için Kültür Bakanlığı çanağı yalatıyor. "7 Şekspir Müzikali" gösterisinde, oldukça büyük, oldukça kalın ve oldukça dikkat çekici boyutlarda yapay erkeklik organı takan şarlatan kızlar var. Kültür Bakanlığı, bu oldukça büyük, oldukça kalın ve oldukça dikkat çekici boyutlardaki yapay erkeklik organlarının zavallı halka gösterilmesi için, Kültür Bakanlığı çanağı yalatıyor. Havada uçuşacak kadar çok sayıdaki kadın iç çamaşırlarını belirtebilecek kadar atik davranamadığım için, bu konuda tam ve net bir sayı veremiyorum! Kültür Bakanılığı, tiyatro sanatıyla değil, erotik gösteri "sanatıyla" ilgili olan tüm bu saçmalıklar için, tam tamına 66.000 TL avanta veriyor Benim, halkımın, tüyü bitmemiş yetimin verdiği vergilerle beslenen Türkiye Cumhuriyeti Kültür ve Turizm Bakanlığı, hiç utanmadan, hiç sıkılmadan, küfrü ve "erotik show"u teşvik etmeyi sürdürüyor!

Sesi çok bozuk ve detone olan LİNÇÇİ Oyun Atölyesi patronu ve "Shakespeare çocuğu" Nihat Haluk Bilginer, tam iki saat izleyicilere işkence çektiriyor. Sesinin çok bozuk ve detone olduğunu örtmek, âdeta hileli satış yapan işportacı gibi davranmak için, mikrofonun ses gücünü en yüksek ayarına dek artıran "Shakespeare çocuğu" Nihat Haluk Bilginer, insanlarda geçici sağırlık oluşturuyor. İlgili birimler, bu sesin desibelini ölçtüklerinde, zâten bu desibelin insanlarda geçici sağırlık oluşturabileceğini hemen tespit edebilirler. Hattâ, benimle birlikte oyunu izleyen Mesut Alptekin, ertesi gün, işyerine gelemeyip tam bir gün iş kaybına uğradı. Bir gün sonra işyerine geldikten sonra da, henüz kulak sağlığına kavuşabilmiş değildi. İşlerimizin yoğunluğu nedeniyle durum tespiti yaptırıp LİNÇÇİ Oyun Atölyesi'nin patronu ve "Shakespeare çocuğu" Nihat Haluk Bilginer hakkında suç duyurusunda bulunamadık.

Peki, gösteride içeriğe değgin herhangi bir şey var mıydı? Hayır, yoktu!

Roman orkestralarının insanîliğinden hiçbir nasibini almamış derme çatma, saçma sapan, hiçbir estetik duygu gelişimine neden olmayan bir orkestranın eşliğinde, ne amaçla sahnede görev aldıkları bir türlü anlaşılamayan ve ikide bir iç çamaşırı gösterisi yapan zavallı dört genç kız ve ortalık yerde amaçsızca dolaşıp, çeyrek Zeki Müren, çeyrek Bülent Ersoy, çeyrek Orhan Gencebay ve çeyrek Michael Jackson fotokopisi olan bir "Shakespeare çocuğu" Nihat Haluk Bilginer...

Sözde, William Shakespeare'in doğumundan başlayarak, ölümüne dek olan süreci müzik eşliğinde anlatmaya çalışan LİNÇÇİ Oyun Atölyesi'nin patronu ve "Shakespeare çocuğu" Nihat Haluk Bilginer; benim, halkımın, tüyü bitmemiş yetimin verdiği vergilerle beslenen Türkiye Cumhuriyeti Kültür ve Turizm Bakanlığı'nın Kültür Bakanlığı çanağından aldığı 66.000 TL'nin ve izleyicilerden aldığı çok büyük paraların dışında hiçbir işe yaramıyor. Kültür, sanat, etik, estetik değerleri umurumda değil "Shakespeare çocuğu" Nihat Haluk Bilginer'in...

Peki, "7 Şekspir Müzikali" gösterisi boyunca, hastalıklı ve yaşlı bir kedi gibi mırıldayan "Shakespeare çocuğu" Nihat Haluk Bilginer, William Shakespeare'in sahtekâr bir tiyatrocu olduğu için, bu denli kötücül bir gösteri sunmuş olamaz mı? "Olabilir" demek gelmiyor içimden. Çünkü, EZEL dizisindeki mimiksiz, jestsiz, duygusuz göstericiliğini görünce, "Shakespeare çocuğu" Nihat Haluk Bilginer'in, değil sahtekâr Shakepeare metinlerini, hangi metni eline alırsa alsın, hiçbir estetik duygu gelişimine neden olamayacağına adım gibi eminim.

Mimikleri, daha doğuştan kırık olarak dünyaya gelen "Shakespeare çocuğu" Nihat Haluk Bilginer, mimik kırıklığının bir an önce kaynasın diye, âdeta yüzüne alçıdan bir maske taktırmış.

Elini kolunu sallamaktan yoksun bir jest yapısına (jestsizliğe) sahip olan "Shakespeare çocuğu" Nihat Haluk Bilginer, daha sahnede adam gibi durmayı bile beceremeyen beceriksizliğiyle, nasıl oluyor da, benden, halkımdan, tüyü bitmemiş yetimden zorla alınan vergilerden tam 66.000 TL'yi, hem de karşılıksız, hem de hibe olarak, hem de avanta olarak alabiliyor. Bunun hesabını da, Türkiye Cumhuriyeti Kültür ve Turizm Bakanı AKP'li Ertuğrul Günay'a sormayı sürdüreceğim.


***


Ayrıca bakınız:

Ağır ağır, tane tane ve "açıkça, mertçe, Türkçe" konuşan İzzet Tozkoparan, kösnül oyunlar oynayan LİNÇÇİ Oyun Atölyesi için çok ağır konuşuyor!

Bulunmaz (dört yüz yıldır tiyatro sahnelerini kirleten sahtekâr tiyatrocu Shakespeare'in kırıntılarıyla beslenen) LİNÇÇİ OyunAtölyesi'ni eleştiriyor!

Hilmi Bulunmaz, 400 yıldır dünya sahnelerini kirleten Shakespeare'in adını dahi bilmemelerine karşın, ona peygamber muamelesi yapanları teşhir ediyor!


***


LİNÇÇİ Ertuğrul Timur, öznesiz tümce kuruyor!

Yalan makinesi ve küfürbaz Mustafa Demirkanlı'nın sözde küfre karşı kampanyasına alet olanların imzaladıkları metni ve alet olanları teşhir ediyoruz!

Linç imzacıları listesi

7 Aralık 2012 Cuma

Haydaaa! Emekçi halkı iyice uyutmak için magazin dozunu artıran medya, Nihat Haluk Bilginer'le Aşkın Nur Yengi sosunu kullanıyor!

Tiyatroyu sanata yaklaştırıp estetik boyuta yükseltmek yerine, magazin düzeysizliğine düşüren medya, tiyatronun estetik boyut kazanıp kuramsal düzleme sıçramasını engelliyor. Dört yüz yıldır dünya sahnelerini hızla, hem de şimşek hızıyla kirleten William Shakespeare'in yapay rüzgârıyla yelkenini şişiren tiyatro esnafı, Tolstoy'un yüz yılı aşkın bir zaman önce yazdığı "Sanat Nedir?" ve "Shakespeare ve Dram Sanatı Üzerine" kitaplarını göremeyecek bir körlükte olduğundan, medyanın magazin rüzgârına teslim olup, günlük yakıcı sorunlarla boğuşmaya devam ediyor hâlâ!

Sosyalist Sanatçı Hilmi Bulunmaz

***

Aşkın Nur Yengi'nin gizli bir aşkı mı var

Antonius ile Kleopatra'da oynayan Haluk Bilginer ve Zerrin Tekindor'un aşk yaşadığı söyleniyor. Yeni dedikodu ise Aşkın Nur Yengi'nin de aşk yaşadığı...

Kızı Nazlım’ı 2006’da zorlu bir hamilelik sonucunda doğuran Aşkın Nur Yengi, ‘Erken Doğan Bebekleri Yaşatma Derneği’nin 10 Aralık’ta Çırağan Sarayı’nda düzenleyeceği baloda sahneye çıkacak.

Önceki gün Bebek Poseidon’daki basın toplantısına katılan Aşkın Nur Yengi, Eylül’de boşandığı Haluk Bilginer ile ilgili sorular üzerine, “Yine mi aynı konu? Konuşmayacağım” yanıtını verdi.

Haluk Bilginer’in, Zerrin Tekindor ile birlikte olduğu söyleniyor. Yeni bir dedikodu da şu: Aşkın Nur Yengi gizli bir aşk yaşıyor.

(Kaynak: istanbul HABER)

***

Ayrıca bakınız:

Sosyalist Sanatçı Hilmi Bulunmaz yönetimindeki Bulunmaz Tiyatro - İstanbul'da sürmekte olan "Shakespeare'iniz kim?" adlı etkinliğe katılmak isteyenler, Lev Nikolayeviç Tolstoy'un yazmış olduğu yetmiş beş sayfalık "Shakespeare ve Dram Sanatı Üzerine" kitabını (mümkünse İngilizce olarak) mutlaka okuyup gelmeliler!

6 Aralık 2012 Perşembe

"Shakespeare'iniz kim?" etkinliğinde Shakespeare hakkında söz söylemek istemeyen birinin Shakespeare üzerine konuşma isteği içerisinde olmasını anlamak yada anlamamak işte bütün sorun bu!

Her cumartesi akşamı, Bulunmaz Tiyatro - İstanbul'a bazı katılımcılar gelip, "Shakespeare'iniz kim?" etkinliğine katılıyorlar. Cumartesi günleri 17.00 - 20.00 arasında sürdürdüğümüz oyunculuk ve yazarlık çalışmaları süreci içerisine de sızan ve/ya 20.00'den sonra süren "Shakespeare'iniz kim?" etkinliğine birkaç kişinin ötesinde fazla bir katılımcı gelmiyor. Bu haftaki etkinlik için bir kişi daha önceden telefonla bilgi verip, bu etkinliğine mutlaka katılmak istediğini belirtti. Ben de, bu etkinliğe her isteyenin dilediği zaman katılabileceğini dile getirdim.

Cumartesi günkü katılımcıyla aramızda şöyle bir diyalog geçti:

Bulunmaz - Shakespeare'e hayran birisi olduğuna göre, söyle bakalım kardeşim, bu adamın hangi oyunlarını okuyup beğendin?

Katılımcı - Ben, Shakespeare'in bütün oyunlarını beğendim!

Bulunmaz - Tamam da, hiç olmazsa bir tek kitabının adını söyle!

Katılımcı - Bu tutumunuz hiç hoşuma gitmedi. Burada değil de, başka bir yerde olsaydım, tavrım hiç bu kadar yumuşak olmazdı!

Bulunmaz - Ben, senin bu saldırgan tavrından hiç rahatsız değilim. İstersen bana küfür de edebilirsin. Yeter ki, bana Shakespeare'in hangi oyununu hangi nedenle beğendiğini anlat!

Katılımcı - Ben, bir başka yerde olsaydım, size küfür etmezdim de, çok daha değişik bir davranış geliştirebilirdim! Belki fiziksel...

Bulunmaz - Şiddet bile uygulayabilir, hattâ gücün yeterse beni dövebilirsin de... Yeter ki, bana bir tek olsun Shakespeare oyunu okuduğunu ve bu oyunun seni nasıl etkilemiş olduğunu sakin sakin anlat. Bunun üzerine bir Shakespeare sohbeti geliştirebiliriz.

Katılımcı - Okudum işte! Birçok oyununu okudum! Ancak, şu ânda adlarını söylemek istemiyorum! Kendimi sınava sokulmuş gibi hissetmeye başladım! Bu davranışınızı asla benimsemiyorum!

Bulunmaz - Peki öyleyse, konuşmayı kesip işimize bakalım...

Katılımcı - Ya neydi o? Mabet mi, ne? Onu okuyup beğendim!

Bulunmaz - Macbeth!...

Katılımcı - Ha, evet...

Bulunmaz - Peki, bu oyunun neresini, neden beğendin? Oyun, nasıl bir duygu tortusu bıraktı sende? Oyunun kurgusunu anlatabilir misin? Hangi yayınevinden çıkan bir kitaptı bu?

Katılımcı - Hatırlamıyorum!

Bulunmaz - Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları'ndan mı?

Katılımcı - Ben, Shakespeare'i Türkçe olarak değil, İngilizce okurum! Shakespeare'i Türkçe okumak, onu anlamamaktır!

Bulunmaz - Peki, hangi yayınevinden çıkmış Macbeth?

Katılımcı - Hatırlamıyorum!

Bulunmaz - Tolstoy'un "Sanat Nedir?" kitabını okudun mu?

Katılımcı - Kitabı okumaya başladım ama yarıda bıraktım.

Bulunmaz - Kitabın 301. sayfasıyla 375 sayfaları arasındaki "Shakespeare ve Dram Sanatı Üzerine" bölümünü okudun mu?

Katılımcı - Hayır, o bölümü hiç bilmiyorum. Okumadım!

Bulunmaz - İyi ama, sen bir Shakespeare hayranısın ve senin hayran olduğun kişi hakkında dünya çapında büyük bir yazar olarak kabul edilen Tolstoy bir kitap yazmış. Merak etmedin mi?

Katılımcı - Okumak istemedim. Ben Shakespeare hayranıyım...

Bulunmaz - Peki o zaman iyi akşamlar. Tolstoy'un Shakespeare hakkındaki sözlerini önemseyip gelirsen, yola devam edebiliriz.

12 Temmuz 2011 Salı

Prof. (doktor unvanı olmayan) Mehmet Reşat Başar'ın yönettiği(?!) Kocaeli Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Oyunculuk Bölümü'nde "aşlama sınavı"!

"Hiçbir okul insanda ne bir duygu uyandırabilir, ne de insana sanatın özünün ne olduğunu -kendine özgü yöntemle bir duygunun nasıl ortaya çıkarılabileceğini- öğretebilir.

Okulda öğretilebilecek tek şey, sanatçıların yaşadıkları duyguları başka sanatçılara nasıl aktarabildikleridir. Ve sanat okullarında öğretilmekte olan da bundan başka bir şey değildir; ancak böylesi bir eğitim, gerçek sanatın yayılmasına herhangi bir katkı sağlamadığı gibi, tam tersine, sanat adı altında taklit sanatın yayılmasına katkıda bulunarak insanların gerçek sanatı anlamalarına engel olur, hatta bu konudaki en büyük engeli oluşturur."


(Bkz: Tolstoy, Sanat Nedir?, çev. Mazlum Beyhan, İş Bankası Yayınları, s. 135)


***


Türkiye'de Shakespeare ve Shakespeare çocukları sorgulanmalı. Bu sorgulamayı yaparken de, tabii ki, elimizdeki en önemli kuramsal yapıt "Sanat Nedir?" olmalı. Lev Tolstoy'un yazıp Mazlum Beyhan'ın dilimize kazandırdığı "Sanat Nedir?" kitabındaki "Shakespeare ve Dram Sanatı Üzerine" bölümünü okuduğunuzda, zâten siz de, bu sorgulamayı yapmaya başlamışsınızdır demektir. "Sanat Nedir?" yapıtını okuyan, ama gerçek anlamda okuyan, yani kendi kirlenmiş tiyatro görüşleriyle okumayan herkes, bu kitabı okumadan önceki yargılarını tamamıyla değiştirir. En azından değiştirme gayreti içerisine girer.

Türkiye'deki oyunculuk ve oyun yazarlığı bölümü bulunan üniversitelerin hiçbiri Tolstoy'un "Sanat Nedir?" kitabını başat yapıt olarak ele alıp çalışma yapmıyor. Kapitalizmin ilelebet muhafaza ve müdafaa edilmesi için işlev gören ve 12 Eylül Faşizmi ile birlikte iyice karanlık dehlize girmek zorunda kalmış üniversiteler, öncelikle 2547 sayılı yasanın kendilerine diktiği daracık haki renkli giysiyi yırtıp parçalamalı ve buna koşut olarak da, Tolstoy'un "Sanat Nedir?" kitabını "başyapıt" olarak oyunculuk ve yazarlık çalışmalarında baş tacı etmelidir!

Bu, olanaksız mı?

Bana ne! Bu, benim sorunum değil!! Bu, kendilerinde sosyalizm pırıltısı olduğunu sanan akademisyenlerin sorunu!!!

Mehmet Reşat Başar'ın başında bulunduğu Kocaeli Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi'na bağlı olarak çalışın oyunculuk ve yazarlık bölümleri, tam iki yıl önce, kendileri hakkında yapılan aşağıda sunduğumuz haberdeki "aşlama sınavı" terimini yadırgamamış olabilirler.

Ancak...

Biz, Shakespeare çocuğu değil, Tolstoy çocuğu olduğumuz, yani akademilerde oyunculuk ve yazarlık öğrenilemeyeceğine emin olduğumuz için, hem Mehmet Reşat Başar'ın duyarsızlığını ve hem de LİNÇ KAMPANYASI ana sponsorlarından Tiyatro... Tiyatro... Dergisi'nin sanal kuyruğu tiyatrodergisi.com.tr'deki yanlışlığı, Türk tiyatro esnafının olmasa da, Türkiye halkları için tiyatro yapmaya çalışan duyarlı sanatçıların dikkatine sunmayı bir borç bildik.

Ayrıca, şu anda yazı yazdığımız bilgisayarda "maymungötürengi" (kırmızı) ve "çimenrengi" (yeşil) ile dikkat çekemediğimiz için, yani yeni satın aldığımız bilgisayarımızı tam anlamıyla kullanabilme "ehliyet"ine sahip olamadığımız için, her zaman yaptığımız gibi, aşağıdaki haberdeki yazım yanlışlarının üzerini "maymungötürengi" ile belirgin hâle getirip, doğrularını "çimenrengi" ile belirtmek yerine, yazım yanlışlarının hemen yanına parantez açıp, doğrularını biz yazdık!

Sosyalist Sanatçı Hilmi Bulunmaz


***


Kocaeli Üniversitesi


Güzel sanatlar fakültesi (Sanatlar Fakültesi) bünyesinde oyunculuk anasanat dalına (Oyunculuk Ana Dalı'na) öğrenci kabul etmektedir. Oyunculuk bölümü (Bölümü) kontenjanı 10 kişidir. 1985 ve daha yukarı doğumlu adaylar başvurabilir. ÖSS sınavından 200 puan almak gereklidir. Sınav harcı 150 TL’dir. 10 TL’de (10 TL de) sınav kılavuzu ücreti alınacaktır. Web sitesi üzerinden de ön kayıt işlemi gerçekleştirilebilir. Web sitesi üzerinden kayıt olanlar gerekli belgeleri 06.09.2009 saat 15.00’e kadar teslim etmeleri gerekmektedir. Adaylar ön kayıt sırasında kendilerine verilen günde sınava alınacaktır.

Sınav koşulları: Sahne Sanatları Bölümü’ndeki tüm Anasanat (anasanat) dalları , giriş sınavlarını iki aşamalı yapacaklardır. I. Aşama (Eleme Sınavı) II. Aşama (Seçme Sınavı) olmak üzere iki aşamalıdır.

Sınav Tarihleri:
Ön Kayıt: 18-22/Ağustos/2008 (2009)
Birinci aşama: 7-11 Eylül 2009 10.00-18.00
İkinci aşama: 12 Eylül 2009 13.00-16.00

Sınav takvimi:
Ön Kayıt: 31 Ağustos-6 Eylül 2009
Sınavlar: 7-13 Eylül 2009
Sonuçların Duyurulması: 13 Eylül 2009
Kesin Kayıtlar: 14-16 Eylül 2009
Yedek Listeden Kayıtlar: 17-18 Eylül 2009

Oyunculuk Anasanat Dalı

Bu sınav için adaylar önceden 3 parça, bir şiir ve bir şarkı hazırlamalıdırlar. Parçalardan biri komedya, biri tragedya (biri yerli biri yabancı) olmalıdır. Üçüncü parçanın türü, adayın kendi tercihine bırakılmıştır. (Bir parçanın sunum süresi 5 dk’yı geçmemelidir.)

Oyunculuk sınavında adaylara öncelikle temel oyunculuk yeteneklerini ölçmeye yönelik olarak kulak, ritm, doğaçlama, esneklik, okuma ve konuşma çalışmaları yaptırılır ve adaydan, kendi tercihiyle hazırladığı sahne parçasını sunması istenir.

Daha sonra, adaylar, şiirleri ile komik ve trajik parçalarını sunacaklardır.

Oyunculuk Anasanat Dalına (Dalı'na) başvuran adaylar aşağıdaki yazarların bütün oyunlarını kullanabilirler:

Sofokles, Euripides, Aristofanes, Plautus, Shakespeare, Moliére, İbsen, Çekhov
Aziz Nesin, Güngör Dilmen, Haldun Taner, Aydın Arıt, Vasıf Öngören, Turgut Özakman, İsmet Kuntay (Küntay), Memet Baydur, Murathan Mungan

2. Aşama Sınavı (2. Oturum-Mülakat (Mülâkat)) : 2. Aşlama (Aşama) sınavının 1. Oturumuna katılan her aday, mülakata (mülâkata) da girecektir. Adaylar mülakata (mülâkata) sanatsal çalışmalarını içeren dosyaları ile katılacaklardır.

Ayrıca Bkz: http://gsf.kocaeli.edu.tr


Haber Giriş Tarihi: 08 Agustos 2009