"Zengin Mutfağı" sorgusu için yayınlar tarihe göre sıralanmış olarak gösteriliyor. Alaka düzeyine göre sırala Tüm yayınları göster
"Zengin Mutfağı" sorgusu için yayınlar tarihe göre sıralanmış olarak gösteriliyor. Alaka düzeyine göre sırala Tüm yayınları göster

9 Eylül 2017 Cumartesi

"Sanat eserini sansürlemek ikiyüzlülüktür" dedi. Kendisi oyun sansürledi!

MURAT KARASU: "SANAT ESERİNİ SANSÜRLEMEK İKİ YÜZLÜLÜKTÜR"

Sabit Doğan - 25 Eylül 2013

"Bir sanat eserine sansür uygulamak ikiyüzlü olduğumuzun göstergesi…

“Suratına tiyatro seyirciyi ensesinin kökünden tutup, mesajını alıncaya kadar silkeleyen oyunların tümü, bir sansasyon tiyatrosudur: hem oyuncuları hem de seyircileri geleneksel tepkilerin dışına iter. Söyleminde veya yapısında yeni ya da seyircinin alışık olduğundan çok daha cesur veya deneyseldir. Ahlaki normları sorgulayarak, sahnede neleri gösterilip nelerin gösterilmeyeceğine dair hâkim kanıları aşağılar; yasak olandan söz eder, rahatsızlık yaratır. En önemlisi, gerçekten kim olduğumuz hakkında bize daha çok şey anlatır.’’ Aleks sierz

1990’larda Britanya da ortaya çıkan bu akım “in yer face” olarak adlandırıldı. Türk seyircisi Türkçeye “suratına tiyatro” olarak çevrilen bu tiyatro türüyle 2005 yılında kurulan DOT tiyatrosunun sahnelediği oyunlarla tanıştı.

Bugünlerde Devlet Tiyatroları daha geniş kitlelere bu türle karşılaşma şansı tanıyan bir oyunu, ‘Inishmorelu Yüzbaşı’yı’ Murat Karasu yönetmenliğinde sahneye koydu. Oyun; terör örgütü lideri Deli Padraic’in kedisi Arap’ın, gizemli bir şekilde öldürülmesiyle, bireyler ve örgütler arası kanlı bir çatışmanın fitilini ateşlemesiyle başlıyor. Şiddetin, hayata karışıp sıradanlaştığı bir coğrafyada yaşanan, nedeni unutulmuş bir şiddetin kara komedisi.

Kariyerinde pek çok tiyatro türünü başarıyla sahneleyen, oyunun yönetmeni Murat Karasu’yla oyun, türü ve Türk tiyatro seyircisiyle arasındaki etkiyi konuştuk.

Yönettiğiniz ‘’Inishmorelu Yüzbaşı’’ adlı oyun bir in-yer-face örneği, bu tür sadece bir duyarlılığı değil bir dizi tiyatro tekniği uygulamayı da gerektiriyor. Oyun yazarını, oyuncu ve yönetmeni de bu teknik daha farklı düşünmeye ve davranmaya itiyor mu?

 Elbette itiyor. Oyunun yazımı, yazım tekniği açısından zaten size yol gösteriyor. Yani onun dışına çıkma şansınız olmuyor. Farklı bir dil, Alıştığımız kanıksadığımız o tiyatro metni kurgusu yok. Doğrudan doğruya şaşırtma temelli biraz ürkütme, silkeleme temelli bir iş olduğu için onun ipuçlarını da fazlasıyla veriyor. Onun dışında çok fazla dışına taşma şansınız yok. Onu ne kadar ölçüsünde, yerinde yapacağınız kısım kalıyor size.

Evin üzerinde kurduğunuz köprü, altında oluşturduğunuz dünya çok etkileyiciydi. Ve belli belirsiz sis,

silahlı sahnetam Britanya algısıydı. Görüntü efektinin müzikle alışverişi de çok iyiydi.

O parçalarda bir sıkıntı olmadı zaten.  Orada derdimiz bir spiral oluşturmaktı. Belki fark etmişsinizdir. O dönüp evin kapısına giden bir yol. Çok gerçek bir dekor değil aslında gerçeklik duygusu yaratan bir dekor. Baktığınızda yol, yol değil. Ev, ev değil. Ama sizin algınızda öyle bir şey yaratıyor. Ve siz ona peşinen ikna oluyorsunuz. Yani üstünden yol geçen bir ev fikri aslında reel değil ama ikna edici bir dekor olduğu için memnunum bende.

Bütün bu retlerin birlikteliğinin olduğu ya da önerildiği bir türün örneğini, siz geleneksel yapının hâkim olduğu bir kurumda sahneliyorsunuz. Devlet tiyatroları, soğuk ve resmi bir çağrışım yaratıyor. Bu durum oyunu sahnelemenizde bir baskı oluşturuyor mu? Bu kalıpları kırmakla ilgili tepkisel bir hareket mi?

Bu, baskı oluşturmuyor Çünkü zaten oyuna karar veren Devlet Tiyatroları yönetimi.  Edebi kurulundan geçiyor, birtakım mekanizmalardan onay alıyor. Sonuçta Devlet Tiyatrosu dünyadaki bütün tiyatro akımlarına açık bir alan… Tiyatro yaptığınız için kaçamazsınız. Çok saklanacağınız bir yer yok. Sadece seyirci profili ile ilgili acaba çok mu fazla gelir. İlk olmak,  öncü olmak gibi bir dert taşıyorsunuz bu arada Bir otokontrolden söz ediyor. Bu kendi içimizde, yoksa kurumsal anlamda bir kontrol mekanizması işlemiyor asla. Oyuna karar vermişler, verdiklerine göre de bunun arkasında duracaklar. Hep öyle oldu. otuz senedir bu kurumdayım ben. Dışardaki algı farklı. Sanki çok cesaret edemezmiş yapamazmış gibi, zaten engellenecekse niye yapsın. Tiyatronun içinde böyle bir şey yok. Bence devlet tiyatrosunun adında devlet var. İçinde yok. O tiyatro hali devam ediyor. Tiyatro yapıyorsanız, nerede yaparsanız yapın tiyatro tiyatrodur. Önünüzdeki metne göre gereklerine göre davranmak zorundasınız.

DT ve Şehir Tiyatrolarının kapatılmasının konuşulduğu, hatta yakın zamanda sahnelenmesi kesintiye uğrayan ‘Zengin Mutfağı’, pornografik bulunduğu gerekçesiyle  ‘Yüzleşme’  ve ‘Çirkin’ adlı oyunların sahneden kaldırıldığı, muhafazakâr yapının etkin olduğu böyle bir dönemde, oyununuzun sansürlenmesi endişesini taşıdınız mı?

Yok, taşımadım. Dediğiniz örneklerde bizim ikiyüzlülüğümüzü gösteriyor aslında. Toplumsal ikiyüzlülüğümüz. Yani bir sanat eserine sansür uygulamak kafalarımızda zaten ne kadar ikiyüzlü olduğumuzun göstergesi… Her akşam televizyonlar evimize bir sürü rezilliği, kepazeliği davet ederken, biz onlardan çok hoşnut olurken gidip niyeti belli, amacı belli, hedefi belli bir kültürel eylemi böylesine karalamak bence ikiyüzlü toplumlara özel bir şey olabilir. Biz de öyle bir toplumuz maalesef. İkiyüzlüyüz yani. O yüzden çok takılmıyorum. Sonuçta sanat bildiğini söylemekle yükümlü tiyatro zaten öncü bir iş her daim, devrimci bir iş her daim birileri kızacak köpürecek tiyatro da bildiğini okumaya devam edecek. Yapacak bir şey yok.

Inishmorelu Yüzbaşı, Martin Mcdonagh metinlerinden biri. Siz daha önce aynı yazarın Talimhane Tiyatrosu’nda sahnelenen ‘Yastık Adam’ oyununda oyuncu olarak yer almıştınız. Mcdonagh ‘ın başka bir oyununu, yönetmen olarak yorumlamanızda bunun etkisi oldu mu?

Benim yazarla tanışıklığım biraz oralardan geliyor. Inishmorelu Yüzbaşı daha önce Van Devlet Tiyatrosunda oynadı. Biz ilk kez oynamıyoruz. Yani uzunca bir zaman önce devlet tiyatrosu zaten oynamıştı. Van’da oynadığı için çok haberdar olamadık. Türkiye’de aynı yazarın Leenane’in Güzellik Kraliçesi ve Inishman’nın sakatı oyunları da sahnelenmişti. Dolayısıyla yabancı olduğumuz uzak bulduğumuz bir yazar değil. Tanıdığımız bir yazar. Mehmet Ergen’le ise Yastık Adam oyununda yönetmen oyuncu, burada çevirmen yönetmen ilişkimiz oldu. O da bir avantaj tabii.

Inishmorelu Yüzbaşı, şiddetle yapılan bir şiddet eleştirisi. Şiddet Türk toplumunun da en önemli sorunlarından biri, bunu daha yakın bir örnekle anlatmak daha çarpıcı olmaz mıydı? Yerli bir in-yer-face metnini sahneye koymayı neden düşünmediniz?

Olsa da koysak! Yani birileri yazsa gerçekten öyle yazarlarımız olsa, deneseler en azından. Çünkü bizim dokumuz çok müsait. Bu dilde bir tiyatroya adına ne derseniz deyin yani in-yer-face ya da başka bir şey. Bizim malzememiz de çok zengin bir kaynak var ama yazar yok ya da yazan yok. Ya da bize ulaşan bir şey yok.

Suratına tiyatro kitabının yazarı Aleks Siez bir tanım kullanmıştı. Suratına tiyatronun hareket olmadığını ama oyun yazarlarının bir çete olduğunu belirtmişti. Siz bu çeteye katılmayı düşünür müsünüz? Oyun yazarı olarak böyle bir eğiliminiz olur mu?

Bilmem. Yani oyun yazmak zaten kendi başına bir İtiraz hali değil mi? Bu yüzden o çeteden bu çeteden kim kendi çetesine kabul ediyorsa ondan olursunuz. Ama bu sosyolojik bir süreç sanıyorum Yani dünya tiyatrosunun geçtiği yola bakınca da… Süreç. Diyelim ki altmışlarda işte savaş sonrası dönemde John Osborne’la başlayan öfke başka bir dil gelişiyor. Biz biraz geriden takip ediyoruz. Avrupa atladı gitti buraları da biz yeni yeni tanışıyoruz ne yazık ki. Bu da sonrasında Demir Lady döneminin sonrasında dünyadaki o yeniden tekrarlayan kriz süreçlerinde oluşturulmuş bir dil. Tiyatro da kendine çıkış yolları arıyor. Yeni araçlar gereçler arıyor. Teknolojiye Yöneliyor. Dilini sertleştiriyor, tarzını sertleştiriyor. Sadeleşiyor. Ritmi yakalamaya çalışıyor. Çünkü zamanın ritmi fevkalade hızlı… Çok değişken. Yani beş perdelik oyunlar biliyorum ben gençliğimde, şimdi artık beş perdelik oyun düşünmüyor kimse. O kadar hızlandı ki ritim, bizim ritmimiz de hızlanıyor. Söylemler değişiyor. Alan değişiyor. Dünya değişiyor. Dünyadaki ideolojik yapı değişiyor. Biraz bununla beraber hareket ediyor. Organik bir şey yani. Yarın arkadan ne gelir bilinmez. Biz yeni tanıyoruz. Olsun hepsi bizim dağarcığımızda bulunsun bence. Fakat yazar dili olarak geri dönmüyor ne yazık ki bizde. Hala biz çok elitist bakıyoruz tiyatro meselesine. Çok seçkinci bakıyoruz yani. Hep yüksek duygular anlatsın. Güzel duygular anlatsın edebi olsun falan gibi dertlerimiz var. Biraz daha yaşayan bir mekanizmaya dönüştürmek şart Türk tiyatrosunda…

Oyunu seyrederken aslında alt metni nedir diye düşünüyorsunuz. Suratınıza hareketleri seyrederken o kedi metaforu geçip gidiyor. Her şey suratına olduğu için metaforu da suratınıza istiyorsunuz herhalde. Öyle bir durum var mı?

Kedi metaforu şöyle kayboluyor işin içinde, dışarıya çıktığınızda hatırlamanız gereken bir şey olsun diye. Ya bütün bunlar neden oldu? Sorusunun cevabı, kedi öyle mi? Yani o kediyi kaldırıp o cümleye herhangi bir şey yazabilirsiniz yani. Namus, vatan, yurtseverlik, bu cinayetler vatan için işlendi bu cinayetler namus için işlendi o zaman çok mu meşru oluyor her şey. Cinayet cinayettir. Bizdeki hesaplı hesaplaşma diyebileceğim şey bu, yani metnin derdi de bu. Hani bir kedi yüzünden işlenince mesele yok öyle mi? komik hatta eğlenceli bulabiliriz. Eğer sertleşmezse oyunun dili. Bak neler yaptılar ya. Benzeri bir örnek ‘Vahşet Tanrısı’ diye bir oyun oynuyordu devlet tiyatrosunda yani aileler çocukları yüzünden kavga ederler ama ailelerden biri Darfur’daki soykırım hareketini inceleyen biridir.

 Biraz önce ‘ kedi yerine her şey konulabilir’ dediniz. Oyundan çıktığımızda bir yandan birkaç militanın halkın hakları için birbirlerini öldürürken öteki yandan havalar ısınınca bu olağanüstü durumu umursamadan olağan hayatına devam eden bir halk var. Kedilerin mart ayında tabiatlarından beklediğimiz bir davranışını oradaki halkla örtüştürdük. Onlar için onlar uğruna yapılan şey, umurlarında değilmiş gibi, böyle de algılanabilir mi?

 Ne yaptıysak halk için yapmıyor muyuz?  İşte bunu tartıştırdığı için öncü. Bize bir kalıp halinde, paket halinde vermediği için. Bak gördün mü insanlar ne için öldüler. Vah vah yazık oldu onlara tatminiyle bizi dışarı Sevk etmediği için. Biraz şuramızda bir şey bıraktığı için belki.

Tiyatro Eleştirmenleri Birliği Başkanı da olan eleştirmen Üstün Akmen Evrensel gazetesinde “Mcdonagh’ın yerel ağız gereği çokça kullandığı kaba ünlemler, Devlet Tiyatrosu izleyici potansiyeli de dikkate alınarak sanırım Murat Karasu tarafından bir hayli törpülenmiş” ifadesini kullanmış, metnin diline ya da şiddetine nasıl bir müdahaleniz oldu? Bulunduğunuz kurum ve son zamanlarda siyasetin sanat üzerinde hissedilir baskısını ve olan bitenleri de gözeterek kendinize bir sansür uyguladınız mı?

Metnin diline yani şiddetine müdahalem olmadı. Ama şimdi orada gündelik dil içinde İrlanda'da veyahut İngiltere'de ya da bir Amerikan film seyrettiğinizde de görüyorsunuz. Bizim küfür diye algıladığımız onların çok pelesenk ettiği işler, belki bizde de var yani fuck diyorlar başka bir şey demiyorlar. Şimdi siz her fuck'ı mikiyim mikiyim diye çevirdiğinizde arka arkaya onlar için Allah kahretsin ifadesi yuh be ifadesi fuck yazdığı için yani çevirdiğinizde bana göre, artı bir değer kazandırmıyor. Şu bilgiyi çok onaylamadım. Öyle başladık bizde bol küfürlü bir metin. Küfür ederek de prova ettik. Sonra dedik bunları böyle bu kadar fazla kullanmazsak ne kaybederiz? Baktık ki bir şey kaybetmiyoruz. İlla küfür etmemiz gerekmiyor. Silkeleyelim, sarsalım seyirciyi derken bu kadar niye küfür ediyoruz ki? Küfür etmeden söyleyemez miyiz? dedik kendi içimizde. Çok gerekli yerlerde gene var. Gene küfür ediyorlar ama her cümlenin arkasından affedersiniz ".mına koyayım" eklemedik. Çünkü çok da lüzumlu değildi bence. Bu defa seyirciyi başka türlü ürkütmüş olacağımızdan çekindik. Yani ay çok küfür ediyorlardı ya diyecekti. Başka da bir şey demeyecekti. Çünkü buna çok teşneyiz. O küfürlere çok gülecekti. Meselenin özünü kaybedecektik. O yüzden küçük bir eleminasyon yaptığım doğrudur. Biraz da tabiî devlet tiyatrosu seyirci profilinde dikkatli davranmak zorundasın. Çünkü belki de hayatında ilk kez tiyatroya gelen seyirciler var. Hani çok seçerek bilerek gelen bir profil değil o. DOT dediğimizde ya da x tiyatro dediğinizde ona giden seyirci neyle yüzleşeceğini, karşılaşacağını bilir. Zaten onun için sürpriz olmaz. Seçmece bir seyirci olur. Biraz öyle bir eleminasyona gittik doğrudur.

13596397782013591980-b“Keskin yorumlar ve aşırılığın estetiği kullanılır. Dil pervasız eylemler keskin, duygular şiddetli, saldırganlık apaçıktır.” Bu biçim, bazı tiyatro seyircilerinde rahatsızlık, bazılarında bu rahatsızlıktan duyulan bir anlayış derinliği yaratıyor. Sizce Türk seyircisi bu biçimi nasıl karşılıyor, seyirciden nasıl tepkiler alıyorsunuz?

 Oyuna yönelik bir şey olmadı. Ama seyirci ben gidip izliyorum ara ara oyunları özellikle. Seyircinin tepkisini izliyorum mesela. Ben beklediğim tepkiyi görüyorum. Birilerinin çok rahatsız olduğu, birilerinin kendini iyi hissetmediği finaller de yaşıyoruz. Fakat terk etmiyorlar. Yani oyunu terk etmiyorlar. . Ben memnunum yani geri dönüşten.

Birbirlerini vurdukları sahnede bir koreografi kullanmışsınız. Ağır çekimle ateş ediyorlar. O kısım seyirciden çok reaksiyon aldı. Kara komedi de güldürmek, o kadar kan revan içinde çok kolay bir iş olmasa gerek?

13596397801986822038-bZaten bütün hedef oydu. Gülerken çakmak tokadı… Bir şeyler kullandığımızı itiraf edeyim. Ben bundan otuz sene evvel o strop ışığı kullanılıyordum. Artık tiyatrolar o ışığı terk ettiler. Hatta ben strop kullanacağım dediğimde ışık tasarımcı arkadaş. Ne yapıyorsun abi nereye dönüyoruz? Dedi. Dedim ki geriye doğru dönüyoruz çünkü dönelim. Çünkü biz bugünün diliyle o malzemeden yine yararlanabiliriz ki yararlanıyoruz.  Bir şeyleri kenara atarak gitmeyelim. Onları dâhil edelim. Edelim ki zenginleşsin. Çok da yeni bir buluş değil yani elli senelik bir buluş ağır çekim oynatmak, strop kullanmak, onları içine yerleştirmek. Yani biraz tiyatronun kendi serüvenini tarif etmek gibi bir derdim de oldu. Öyle küçük saklı göstergeleri vardır.


ÖZLEM AKDOĞANYönettiğiniz oyunlara bakıldığında dönemleri, tarzları, anlattıkları çok farklı metinleri yorumladığınızı görüyoruz. Hatta aynı tarihte hem Troyalı Kadınlar’ın hem de Inishmorelu Yüzbaşı’nın yönetmenisiniz. Bunun sizin için bir arayış hali olduğunu söylersek, doğru olur mu?

 Elbette ki. Hiç bitmiyor ki. Ama dedim ya strop gibi bir şey bu. Otuz sene önce onu yapmıştık sonra bunu yaptık sonra da bu. Bitmeyen bir arama süreci ve tiyatronun bir sürü yelpazesinde renk var. Troyalı Kadınlar apayrı bir dildi. Çıktık oradan Inishmorelu ya girdik. Biraz adaptasyon zorluğu yaşıyor insan. Yani kafayı buradan alıp buraya yatırmak zor oluyor ama her ikisinden de farklı hazlar aldım, söyleyeyim yani. Yoksa yani hani bir dönemim benim, uğraştığım bir dönemimde hep yerli oyunlar oldu. Bir süre sonra alan bitti. Bizim yazarlar maalesef çok öykücü. Kusura bakmasınlar ama aynı şeyleri yazıp duruyorlar. Aynı dili kullanıyorlar. Bu defa sen de daraldığını hissediyorsun.

murat karasu
VİLDAN ŞEN/HİLAL HOŞGÖR
Söyleşi:

www.dogansanat.com/ VİLDAN ŞEN/HİLAL HOŞGÖR


https://www.dirensanat.com/2013/09/25/bir-sanat-eserini-sansurlemek-iki-yuzluluktur-murat-karasu-roportaji/

24 Temmuz 2016 Pazar

Avukat Abdurrahim Dede FETHULLAH GÜLEN'den övgüyle bahsediyor!


   Batı Trakya ve Yunanistan Gezisinin Düşündürdükleri

Batı Trakya ve Yunanistan
gezisinin düşündürdükleri
                                               > Hüseyin Gökçe
 Batı Trakya ve Yunanistan’a doğru yolculuğumuz Edirne’de Serhat Koleji’ni ziyaretle başladı. Daha sonra Şükrü Paşa Müzesini ziyaret ettik.
Yol arkadaşım Abdullah Aymaz hocamız, burada da kısa bir not düştü: “Amerika'da yaşayan bir arkadaşım, geçen sene yazın eşiyle beraber ziyarete gelince başı örtülü olduğu için "yasak" diye engel olmak istemişler. Arkadaşımız ‘Bunun sebebini eşime nasıl anlatayım? Türkiye'yi seven bu Amerikalı bana ne oldu der? Amerika'da millete ne anlatır?’ demiş. Gerçekten; biyoloji doktorası yapmış, ABD'de ileri gelen şirketlerde görev yapmış ve Müslüman olduktan sonra tesettüre girmiş bu hanımefendi hiçbir demokratik ülkede rastlanmayan, bu gayri insanî durumu nasıl anlayacak? Ülkemizin durumu bir anda hangi seviyeye düşecek, onun gözünde? Tabii bu endişeler içinde görevlilere derdini anlatmaya çalışmış... ‘Zaten bu bir Türk vatandaşı değil; bunlara böyle bir dayatmanın olmaması gerek’ deyince, ‘Üstlerimize soralım’ diye gitmişler ve sonra ziyaret etmelerine izin vermişler.”
Kaldığımız otel Edirne’nin en özel konaklama tesislerinden biri. Fatih Sultan Mehmet’in sütannesinin evi imiş, çok güzel restore edip“Taş Odalar” adıyla butik otel yapmışlar. “Müze-Otel” gibi bir yer olmuş. Her adımda tarih... Zaten hemen bitiğinde bir açık hava müzesi: “Mezar taşları Müzesi”.
Taş Odalar ya da “Tarih kokulu odalar”, Selimiye Camii’nin kuzey duvarına neredeyse bitişik. Kaldığım odadan minarelerden birini o kadar yakından temaşa ediyordum ki, kendimi caminin bahçesinde yatıyor hissettim sabaha kadar. Geç yatmamıza rağmen kolayca uyandık sabah ezanının o harika nağmeleriyle… İçimiz huzur dolu…
Edirne’de gördüğüm güzelliklerden biri de, Fethullah Gülen Hocaefendi’nin 1960’lı yıllarda bir süre yaşadığı ev oldu. Şükrü Paşa Eğitim ve Kültür Vakfı tarafından mükemmel biçimde restore edilerek ve genişletilerek çok hoş bir kültür merkezine dönüştürülmüş. 2008’de rest0rasyonu tamamlanan Kaleiçi bölgesindeki bu yapıya bayıldım. Hele eski resimlerini görünce ne kadar emek harcandığını ve olaya nasıl içtenlikle sahip çıkıldığını anladım.
Yapılan güzel, bina göz alıcı, gayretler harika ama en önemlisi vefa, vefa…
Edirne'den Pazarkule kapısından geçtik. Bizim taraftaki tavus kuşlarının çokluğu dikkatimizi çekti. Eski yıllarda, bu kapıdan Yunanistan toprağına girer girmez göstere göstere takip edilirmiş Türk turistler... Şimdi peşimizde bir araba yoktu, bir sivil polis adım adım kaldığımız yere kadar gelip beklemiyordu.

Osmanlı’nın bilinmeyen başkenti
Dimetoka'daki şaheserlerimiz

Yunanistan'a giriş yaptıktan sonra doğruca Dimetoka'ya gittik. Belediye Başkanı Hiristos Tokamanis'i ziyaret ettik. Bizimle çok ilgilendi. Belki iki saat Dimetoka tarihini ve içindeki önemli ve bilhassa Osmanlı'dan kalma tarihî eserleri tafsilatlı olarak anlattı. "Bilinmeyen Başkent Dimetoka" isimli kitaptan bilgi aktardı:  
Çelebi Mehmet Camiî bir şaheser. İnşaat bitmiş tam kubbeye gelmişler... Yıldırım Bayazıd zamanı... Timur istilası baş gösterince kubbeyi istedikleri gibi tamamlayamayıp acele ile ahşap-kurşun bir şeyler yapıp savaşa katılmışlar. Aslında bu caminin ikinci bir örneği de yok. “Züğürtlükten zerafet” örneği tam… Meşe ağacından ve kurşundan kaplı olan üzeri, 1996'da sökülmüş. Zaten kurşunun kanserojen özelliği var. Şimdi sentetik bir madde konulmuş. Hem zaten rutubetle kurşunlar meşe tahtaları çürütmüş ve tahtalar ağaç kurtları tarafından yenmeye başlamış. Bütün bunlar için 320.000 Euro'luk bir proje yapılıp belediye tarafından onaylanmış. Bu insanî ve tarihi miras korunacak. Avrupa Birliği'nden 6-7 milyon Euro'luk bir destek bekliyor. Bu caminin içinde hiçbir camide bulunmayan ve duvarlara işlenmiş manzaralar var. Bu benzersiz manzara taşa işlenmiş... Bu bir Michel Angelo tekniği... Ama bunu Osmanlı kullanmış. Gökyüzü ve Cennet tasvirleri... Daha sonra üzerleri kapatılmış ama şimdi tekrar ortaya çıkarılmış.
          Gazi Ferhat Bey'e ait eserler var. Oruç Paşa'nın çok eserleri var. Bilhassa hamamları meşhur. Şimdi aslına uygun şekilde restore ediliyor. Bilhassa Fısıltı Hamamı... Sanki şimdiki "Dinleme böcekleri" gibi, o zaman "Dinleme boruları" yapılmış... Konuşmalar çok rahat dinlenebiliyor... Rutubetin çıkması için de bunlar yapılmış olabilirler... Ayrıca çeşitli renkte camlar var... Medrese, Rüşdiye Mektebi, Askerî Okul, Binicilik Okulu gibi Osmanlı eserleri...
          Dimetoka'yı Osmanlı savaşarak almamış. Çünkü o zamanki Bizans Kralı Kantakuzinos, Orhan Gazi'ye kızını verdiği için, burasını da vermiş. Yıldırım Beyazıd de burada dünyaya gelmiş.
          Belediyenin şu andaki binası da o zamandan kalma bir Osmanlı idare binası... Belediye başkanının resimlerini göstererek anlattığı bu uzun bilgilendirme, karşılıklı nezaketimizden bizim, "Yunan Kahvesi",onların "Türk Kahvesi" dediği kahveler ve tam damak tadımıza uygun börek, çörek ve tatlılar mükemmel diyaloğa dönüştü.
         Çok verimli ve hızlandırılmış bir tarih dersi gibi geçen Belediye başkanı ziyaretinden sonra bir şehir turu yaparak muhteşem eser Mehmet Çelebi Camii'nin yanına geldik. Restorasyondan dolayı içine giremedik ama dıştan o haşmeti seyrettik. Koskoca bir medeniyetin kalbi, Osmanlı eserleri olarak Batı Trakya ve Balkanlarda atıyor. Dedelerimizin şaheser imzalarını seyretmek büyük bir haz veriyor. 
Bi dakka, kitabın adı niçin “Bilinmeyen Başkent Dimetoka”  merak etmediniz mi?                                                                  
          Çünkü Dimetoka, 1. Murat döneminde Bursa ile birlikte iki sene (bir hesaba göre beş yıl) kadar başkentlik yapmış Osmanlı Devleti’ne.
          Bu arada hemen belirteyim, sınırımıza sadece 12 kilometremesafedeki Dimetoka’nın belediye başkan yardımcısı Türk. Şehirde 2.000 kadar Türk yaşıyor.   Köylerini saymazsak ilçenin nüfusu 10 bin.  

Dedeağaç’da bir Rum dostun evinde
kumru sesleriyle uyanmak sabaha…

          Dimetoka’dan sonra durağımız Büyük Derbent (Dar bent’ten bozma). Bu bölgenin bilgili ve sevimli evladı Aydın bey eşliğinde bölgeyi tanımaya çalışıyoruz. Ruşenler Köyü, Çilingir Köyü… Köyler bizim gelişmiş şehirlerimizin köylerinden bir gömlek daha bakımlı ve daha şık geldi bana. İnsanları da sıcak mı sıcak…
            Çevre görüntüsü, evler, evlerin duvarları, evlerin içi, insanların siması aynı Türkiye… Fark yok… Hele doğduğum Honaz’a ne kadar benziyor…
 Ve, Dedeağaç…
Gezi grubumuzu ikiye ayırdık. Aymaz Hoca, başka yere gitmek zorunda kaldı. Beş kişiyiz. Kiraz satılan bir büyük serginin önünde durduk. Arkadaşlardan biri, alışkanlıkla kirazların tadına bakmaya başladı. Nasıl olsa Türkçe anlamazlar diye “Tatmaya izin almadık, helâllık dileyelim” dedim yarı şaka…
Hemen cevap geldi: “Helâl helâl yiyin…”  Meğer sahipleri Türkmüş.
Sahilde, deniz fenerinin dibinde oturup bir güzel dondurma yiyoruz. Denizfenerini 2. Abdülhamid Han yaptırmış. Sahili, Ayvalık’a benzetiyorum.
Küçük bir şehir turu… Yine bir Osmanlı eseri camide namaz… 1. Dünya Savaşı’nda bu caminin önemli bir bölümünü yakmış yıkmış Bulgarlar. Sonra Yunanlılar tamir ettirmiş. “Yunanlılar daha insancıldır Bulgarlara göre” diyor camidekiler. Oysa Bulgarlar ile kan kardeşliğimizi konuşurduk hep.
Yine Aydın başrolde burada. Bir yerlere telefonlar ediyor. Mükemmel Türkçesi, Rumcası, Osmanlıcası ve Arapçası var.  Ayrıca İngilizce…
“Rum bir dostum var” diye girdi söze. “Israrla bizi evinde kalmaya davet ediyor. Akşam yemeği içinde güzel bir balık lokantasına gideriz diyor. Ne cevap vereyim?” Bir ağızdan “Beş kişiyiz, zahmet veririz, otele gidelim” diyoruz.  Cevabımız karşıya aktarılıyor. Rumca ateşli konuşmalar cep telefonundan taşıyor.
Aydın, “Ne dediysem ikna olmuyor arkadaşım. Ne yap et onları bana getir, misafir etmezsem çok üzülürüm. Evim 200 metreye yakın büyüklükte, rahat ettiririm, diyor. Ne yapalım?” Tek tek yüzümüze bakıyor.
“Gidelim o zaman” diyorum. Arkadaşlar da beni onaylıyor. İlk defa Rum bir ailenin evinde kalacağım için hayli sevinçliyim.
Balık lokantası, eski balık halinin hemen yanı başında. Hoş bir Rum lokantası… Az sonra balıklar arzı endam ediyor masamızda. Tabii nefis meze ve salatalar eşliğinde. Tatları doyumsuz… Neler yediğimiz saymayayım ki, sizin de benim de ağzımızın suyu akmasın. Ama bir olay var ki, onun mutlaka anlatmalıyım:
Üç saate yakın süren yemeğin ortasında yan masadan bir bey elinde tabak yaklaşıyor bize. Son derece kibar, “Kabul ederseniz bu tabağı masanıza bırakmak istiyorum” diyor. Merakla tabağa bakarken komşunun açıklamasını Aydın anında tercüme ediyor, “Bu özel bir sucuk, kendi elimle yaptım. Dana eti ve koyun eti karışımı, asla domuz yok içinde. Lütfen gönül ferahlığı ile yiyin…”
Hepimiz duygulanıyoruz, teşekkürler ediyoruz. Güzel jest doğrusu…
Masadan kalkarken bizi evine davet eden Rum dostumuz Panayotis’e bir kere seni rahatsız etmeyelim, diyoruz hep bir ağızdan.
Evde her şeyin hazır olduğunu, eşinden boşandığını, tek kızının da başka bir yere gittiğini, evin bizi beklediğini tekrarlayınca bütün içtenliğiyle, yola düşüyoruz. Aslında içimden can atıyorum gitmek için. Gezgin yanım, bir ülkeyi ve insanlarını tanımanın en iyi yolunun ara sokaklara dalmak ve evlerde aynı sofrayı paylaşmak olduğunu söyler hep.
Geniş bir ev gerçekten… Çift banyo tuvaleti var. Altı katlı apartmanı kendi inşa etmiş dostumuz. Mesleği inşaat mühendisliği ve müteahhitlik. Beşinci kattayız. Dip temel temizlik yapılmış, bekâr evine benzemiyor… Havlular belli ki bugün alınmış. Üstelik, Denizli malı. Geniş bir salonu var. Kocaman bir LCD televizyon… Salonun bir köşesi Amerikan bar, değişik içkiler…
Bizim Aydın, yatsı namazı kılmak mümkün mü der demez içeri koştu ev sahibi Panayotis. Güzel bir seccade ve iki pike ile döndü. Bunları bile düşünmüş. Helal olsun sana Panayotis!..
Komşusu papazmış, “Yarın ona hava atarım, bizim evde de âyin yapıldı diye” diyor.
Herkese bir oda düştü nerdeyse. Erken uyuduk, sabah 06.00’da Gümülcine yolu bizi bekliyor çünkü.
Şu güzelliğe bakar mısınız, kumru sesleri ile uyandım…
İstanbul’da bile bulamadığım bu ses eskiden beri çok etkiler beni. Balkona çıkıp içime çektim kumru seslerini Dedeağaç’ın sabah serinliğinde… Gönlüm ve içim bir hoş oldu… Sevindim, duygulandım…
Biraz daha yakınlık hissettim Panayotis’e, kalktım bir kere daha elini sıkarak teşekkür ettim. Keşke İngilizce veya Türkçe bilse ya da ben Rumca konuşabilseydim de bir güzel kaynatsaydım bu adamla. Yaşı da bana yakın hani…
Yine Aydın yetişti imdada, duygularıma aracılık ve tercümanlık etti. Son kitabım “Surları Aşan Müjde Fatih” kitabımı hediye etmiştim anı niyetine. Gece kitabı epey karıştırmış Panayotis. “Türkçe bilmiyorum ama epey anladım” dedi. “Çünkü bizim de tarihimiz Fatih’in hayatı. İsimler bizim, şehirler bizim…” Baktım o da mutlu… Meğer dedesinin İstanbul’da, Taksim meydanına yakın bir yerde helva fabrikası varmış 80 sene önce…
Dedesi ve babası dermiş ki, “Türklere bir iyilik yapan 5 iyilik bulur.” İşte olay bu! Bunu dedirtebilmek bir asır sonra bile… Biz dünden beri Panayoti’nin ikramı kadar dedelerimizin de mirasını, güzel mirasını yiyormuşuz meğer.
Biraz daha samimi olunca içini açtı Panayotis. Mevlâna ve Fethullah Gülen’i incelediğini söyledi. Hatta Mevlâna zikirlerine gitmiş birkaç kere, çok etkilenmiş. Gülen’in diyalog ve hoşgörü çabalarının dünya için çok önemli olduğunu vurguladı. Yakında Mısır’a gideceğini söylemeyi de unutmadı. Ezan sesinden ve zikirlerden etkilendiği için daha önce de gitmiş bu ülkeye.
Biz de İstanbul’a davet ettik tabii… “Yakında geleceğim” dedi.
Bu arada, Yunan insanının bildiğimizden daha dindar olduğunu gözlemledim. Trafik ya da başka bir nedenle kazalarda hayatını kaybetmiş Yunanlılar için kaza alanına en yakın yol kenarında “Dua noktaları” inşa edilmesi bunun göstergelerinden biri. Yüz kilometrelik bir karayolunda belki 25 tane bunlardan görmek mümkün. Bazı dua noktaları neredeyse minik bir mescit büyüklüğünde.
           
            Ve işte, Gümülcine ya da Komotini…

Çocukluğundan beri duyduğum, merak etiğim efsane şehirlerden biriydi Gümülcine… Burada olmak çok güzel…
Biz hep Gümülcine diyoruz ama Yunanlalar Komotini adını kullanıyor haklı olarak. Çünkü buralar Yunan Cumhuriyeti sınırları içinde. Burada tarihten tanıdığımız diğer Türk illerinin resmi adı hep Yunanca. Türkler de yadırgamıyor ve takılmıyor bunlara.
            Sabahın ilk saatlerinde girdik Gümülcine’ye…
Daha dükkânlar açılmamış ama ünlü Çukur Kahve’nin önündeki masalarda insanlar çaylarını veya kahvelerini yudumluyor. Başbakan R. Tayyip Erdoğan’ın da eşiyle geldiği bu yerde biz de bir şeyler içmeliydik. Buranın kahvesi pek ünlüdür, denilince hepimiz kahve söyledik. Bu arada diğer esnaf da dükkanlarını açmaya başladı. Anadolu şehir çarşılarının bire bir aynısı bu sokaklar da insanlar da. Türkiye’den gitme çok sayıda ürünleri hemen fark ettik.
            Daha önceden konuştuğumuz gibi tam 08.00’de Evren Dede’nin evinde kahvaltıya oturduk. Maşallah zengin bir sofra; yok, yok… Evren, gezi liderimiz Abdürrahim Dede’nin oğlu. Burada gazete çıkarıyor, radyo programları yapıyor. Bazen de ticaret… Bizim Aydın’ın evi ile yan yana ve ikiz villa tarzında bir evi var.
            Kahvaltı sırasında  “Bilge avukat” Abdürrahim Dede’nin söylediği bir söz çok dikkatimizi çekiyor. Sadece dikkatimizi çekmekle kalmıyor, beynimizde yeni şimşeklerim çakmasına yol açıyor. Burada doğup büyümüş, liseyi tamamlamış Dede dedi ki:
            “Bu bölgede bilmem kaç yıldır Rumlarla iç içe yaşıyoruz. Günlük ve zaruri diyalogların dışında onlarla hiçbir yakınlığımız olmadı. Onlara bir şeyler anlatma gayreti taşımadık. Ta ki, Fethullah Gülen’in bize diyalog ve hoşgörü ufuklarını göstermesine kadar… O nasıl bir anlayış ve şuurdur ki, on yıldır burada Rumlar’la aramızda inanılmaz güzellikler yaşanıyor. Eğer biz bu havayı 70 yıl önce yakalayabilmiş olsaydık buraların rengi çok daha güzel olurdu.”
            Nitekim, Gümülcine’de daha yedi yıllık bir geçmişe ve üç şubeye sahip Elit Dil Eğitim Merkezi öyle güzelliklere imza atmış, kültürler arası öyle köprüler kurmuş ki…
            İskeçe gibi diğer eski Türk illerine uğrayıp, mini ziyaretler yapıp Kavala’ya doğrulttuk otomobilimizin burnunu.
Buralarla ilgili son bir not:
            Batı Trakya’nın bu bölgesinde Osmanlı Devleti hala soluk alıp veriyor. Devlet-i Âli Osmanî yıkılmamış gibi… Çünkü Medrese eğitimi güçlü bir şekilde olmasa da hala devam ediyor, Osmanlıca öğrenmek serbest ve bir çok aile çocuklarına Osmanlıca öğretiyor.
            Osmanlı hukuk sistemi Mecelle ya da “İslama dayalı hukuk”resmen uygulanıyor. Yani, Batı Trakya’nın bu bölgesindeki Türklerin bazı hukuki sorunlarını Şer’i mahkeme gibi işleyen imamlar çözüyor. Mirasta, kişisel uyuşmazlıklarda hüküm şer’i ölçülere göre veriliyor. Tabii adam öldürme gibi ağır suçlarda Yunan Mahkemeleri devrede oluyor.
            Aramızda bulunan muzip biri sordu "O zaman buralarda dört evlilik de geçerlidir!” Cevap verdiler: “Evet, buna da izin var, Yunan makamları engel olmuyor ama bu hakkı kullananlar Türkiye’dekinden daha az.”

            Kavala veya Mehmet Ali Paşa’nın yurdu

            Birçoğumuz için Kavala adı Kavalalı Mehmet Ali Paşa ile birlikte hazırlanır. Tarihe geçen en ünlü paşalardan biridir Kavalalı Mehmet Ali Paşa (1769 – 1849).
Her ne kadar Osmanlılar'a bağlı olsa da, o dönem, SudanMısır,Filistin ve Suriye'nin gerçek hükümdarı kabul edilmiş ve 150 yıl boyunca oğulları tarafından yönetimini sürdürmüş güçlü biri validir Mehmet Ali Paşa. Kavala’ya yakın bir köyde doğmuştur. İstanbul’daki ünlü Hidiv Kasrı da onun torununa aittir.
İskeçe çıkışında Türkiye’nin neredeyse yarı fiyatına bir bedelle otomobilimizin deposunu fulleyip Kavala’nın ünlü su kemerlerine vardığımızda güneş, şehrin taş kaldırımlarını iyice ısıtmıştı.
Taş döşeli ve güneşten kızmış yokuşları tırmanarak vardık Kavalalı Mehmet Ali Paşa’nın ünlü külliyesine. “İmaret” adıyla dünya çapında butik bir otel şimdilerde. Burayı yapan ve işleten patronun davetlisiyiz.
Görkemli otele girdikten sadece üç dakika sonra patron, daha doğrusu patroniçe Anna’yı karşımızda bulmak bizi hem şaşırttı hem sevindirdi. Oldukça zengin ve karizmatik bir bayan Anna.
Bizi otelde bekleyenlerden biri de Yunanisan’ın İstanbul Eski Başkonsolosu Büyükelçi Aleksis Andris ile sempatik eşi Efi. Trabzon kökenli ve İstanbul-Moda doğumlu Efi. Aleksis bey de Bornova veya İstanbul doğumlu sanırım.
Dünyanın en güzel, en fantastik 100 otelinden biri kabul edilen bu Osmanlı külliyesini geziyoruz önce. Mükemmel bir dikkat ve işçilikle yenilenmiş her şey. Mümkün olduğunca eski korunmuş, tarihe dokunulmamış. Külliyede hamam, medrese, mescit, Osmanlı mutfağı, kütüphane, öğrenci odaları var. Denize sıfır… Karşıda bütün alımıyla Kavala ışıldıyor Ege güneşinin keskin ışıkları altında. Deniz kokuları doluyor evlerin açık kapılarından içeri…
Tarihe yolculuktan günümüze dönüşü terasta kurulan muhteşem yemek masasında yaşadık… Otelin en küçük odasının geceliği 360 Avro. 1500 Avroya kadar çıkıyor oda fiyatları. “Bu parayı veren herkesi yine de kabul etmem otelime” diyor Anna. “Önce tarihe saygısı olmalı burada kalacak müşterinin.”
Bu yüzden olsa gerek otel büyük zararlar ediyormuş. “Nasıl karşılıyorsunuz bunca zararı?” dediğimizde önce söylemek istemiyor ama biraz üstüne gidince “Ben” diyor “Philip Morris’in ortaklarından birinin işiyim. Kocam destekliyor beni. Anlayacağınız ve  maalesef Marlboro’nun ortaklarından sayılırım.”
 Entelektüel birikime sahip, tarih okumaları olan ve düşünen biri bayan Anna. Mısır doğumlu olduğu için Kur’anı-ı Kerim’i okuyup anlayabiliyormuş. Sık sık Kur’an okuduğunu gören annesi “Sen galiba Müslüman oldun da benden gizliyorsun” diyormuş. Tam bir Kavalalı Mehmet Ali Paşa ve Osmanlı hayranı…
Söz dönüp dolaşıyor Fethullah Gülen’e geliyor… Hocaefendinin İngilizce “Sofizm” isimli kitabını hediye ediyoruz. Öpüp başının üzerine koyduktan sonra alıyor ve saygıyla tutuyor elinde. “Vicdanım Gülen’e çok yakın” diyor.
İster istemez şu geçiyor içimden “Galiba, Gülen hoşgörüsünü ve dünyaya verdiği mesajı en az anlayan biziz, yani Türkiye’dekiler…” (Bu yazıyı kaleme aldığım günlerde, İngiltere’nin 30 bin öğrencili ünlü üniversitesi Leeds Metropolitan, Gülen’e fahri doktora unvanı vermişti ki, oralarda bu sık rastlanan bir durum değildir.)
Sohbetin ilerleyen bölümlerinde Anna hanım, Mevlana’ya hayranlığını dile getirirken sözü yine Fethullah Gülen’e getiriyor ve Mevlana ile onun arasında körü kurmaya çalışıyor.
Anna, “Fethullah Hoca’nın çalışmalarına ben de katkıda bulunmak istiyorum” deyince neler olabilir diye düşünmeye başlıyoruz.“Abant Toplantıları”ndan biri burada niye yapılmasın, diye bir görüş düşüyor masaya.  Benimseniyor bu görüş.
Hep birlikte kalkıp otelin ya da külliyenin salonlarını dolaşmaya başlıyoruz, nerede ne yapılabilir diye...
Nasıl da gelişiyor olaylar… Yeter ki, düşün yollara… İlk adımlarınızı atın…
Niyetiniz içten, hedefiniz temiz olsun. Allah açıyor yolunuzu, melekler döşüyor yolların taşını da asfaltını da…
(15 Aralık 2011)

25 Kasım 2013 Pazartesi

Hilmi Bulunmaz, bugün İstanbul 35. Sulh Ceza Mahkemesi'ne de gitti!...

Türkiye tiyatrosu, LİNÇ içip nefret kusarken, ben, gün yirmi dört saat hukukî mücadele vermekle yükümlüyüm... Çünkü ben, sırtımı Kültür Bakanı Ömer Çelik'e, Devlet Tiyatroları Genel Müdürü Mustafa Kurt'a ve İstanbul Devlet Tiyatrosu Müdürü Şakir Gürzumar'a dayamadığım, dilimi "Kültür Bakanlığı Çanağı" içine sokup çıkarmadığım için, kendi namusuma, halkın namusuna, tüyü bitmemiş yetimin namusuna sahip çıkıyorum. "İstanbul Devlet Tiyatro reklâm kuleleri", "TAKSAV'ın Talât Sait Halman Emek Ödülü" ve "Zengin Mutfağı skandalı" gibi durumları ortaya çıkarmakla yükümlüyüm. 1100 kişilik "LİNÇ KAMPANYASI" örgütünün yaptığı hukukî saldırıları da göğüslemeliyim. Sanatı, ipimin keyfine göre değil, halkın çaktığı kıvılcımdaki şimşeğe göre yapıyorum!

Sosyalist Sanatçı Hilmi Bulunmaz

28 Ekim 2013 Pazartesi

Melih Anık, hiç üşenmeyerek resmî kurumlardan tek tek hesap soruyor!

Melih Anık ‏- İBBŞT'na soruyorum:Tiyatro Dergisi '41 İnisiyatifi Editörler Kurulu'nda neden yer alıyorsunuz? Sizi kim temsil ediyor?

Hilmi Bulunmaz - İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları, Rosenbergler Ölmemeli skandalı, Zengin Mutfağı skandalı gibi skandalların üzeri örtülsün diye bu kurulda yer alabiliyor. İBBŞT'nı AKP'nin sessiz sedasız genel müdürü Hilmi Zafer Şahin temsil ediyor!

22 Ağustos 2013 Perşembe

İBBŞT'de âdeta iç savaş varken Hilmi Zafer "yok bişey canım" pozunda

Bulunmaz, İBBŞT'de "Zengin Mutfağı"nı da izlemişti!  (Fotoğraf: Cemal Bulunmaz)

***

Şehir Tiyatroları'nda büyük kriz

Ceren Çıplak
22 Ağustos 2013

Bu yıl 100. yılına girecek olan İBBŞT'de krizler bitmiyor. İBBŞT'de şimdi de yönetim kurulu krizi yaşanıyor. Yönetim kurulu karar alma mekanizmasını mayıs ayından bu yana kullanamıyor. Yeni sezonun açılmasına sayılı günler kala yeni oyun seçme, hazırlama ve kurumla ilgili karar alma sürecinde tıkanma olduğu belirtiliyor.


İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları’nda (İBBŞT) bir gecede tepeden inme yeni yönetmelik krizinin ardından şimdi de yönetim kurulu krizi yaşanıyor.

İBBŞT yönetim kurulu karar alma mekanizmasını mayıs ayından bu yana kullanamıyor. Yönetim kurulu ne bir toplantı yapıyor ne de yeni bir karar alabiliyor. Bu nedenle de İBBŞT’de yeni sezonun açılmasına sayılı günler kala yeni oyun seçme, hazırlama ve kurumla ilgili karar alma sürecinde tıkanma olduğu belirtiliyor.


Anımsanacağı üzere, yeni yönetmelik, İBBŞT’nin 7 kişilik yönetim kurulunda, sanatçılar arasından seçilen iki sanatçı üyeyi kaldırmıştı. Daha sonra da İstanbul 1. İdare Mahkemesi mayıs ayında bu maddeyi iptal etmişti. Bu nedenle şimdiki yönetim kurulu işlevini sürdüremiyor.


İBBŞT Genel Sanat Yönetmeni Hilmi Zafer Şahin, yönetim kurulunun yasal anlamda toplanması için seçilmiş yeni üyesini beklediğini söylüyor. Şahin, daha önceden kararı alınmış oyun, prova, satın alma işlemlerinin ise devam ettiğini söylüyor. Şahin, İBBŞT’de işleyişle ilgili bir kriz olmadığını vurguluyor.


"Derin krizler kapıda"

Buna karşılık, Tiyatro Platformu Eşsözcüsü Ragıp Yavuz bir an önce seçilmiş yönetim kurulu üyelerinin de katılımıyla yeni bir yönetim kurulu oluşturulmasının gerektiğini vurguluyor. Önümüzdeki sezon genel sanat yönetmeninin repertuvar oluşturabilmesi için yönetim kurulu kararı gerektiğini, bu tıkanıklığın açılmamasının yeni sezonda ciddi bir üretimsizliğe neden olabileceğini söylüyor.


"Ceremesini seyirci çekiyor"

İŞTİSAN (İstanbul Şehir Tiyatrosu Sanatçıları Derneği) Başkanı Levent Üzümcü ise, kafalarına göre kararlar aldıklarını ve bu kararların hukuktan döndüğünü vurgulayarak; "Kurum yöneticileri, kararlar hukuktan döndükten sonra da, sorumlusu mahkeme yetkilileriymiş gibi 'Bak çalışamıyoruz' diyor. 99 yıldır çalışan bir tiyatroda hukuksuzluk yapıyorlar. Bunun ceremesini de seyirci ve biz çekiyoruz." diyor.


Alınan kararların ödenekli tiyatroları bitirmek üzere alınan kararlar olduğunu belirten Üzümcü, “Ödenekli tiyatrolarla ilgili derin krizler kapıda. ŞT’de bugüne kadarki işleyişi yok edip yerine işleyecek bir alternatif getirmediler. İstibdat yöntemi oluşturmaya çalışıyorlar bu da işlemiyor” diyor.

İBBŞT Eski Genel Sanat Yönetmeni Orhan Alkaya ise; "Sezon açılışı öncesinde ŞT’nin en üst organının işleyiş dışında bırakılmasının bir krize yol açmasından endişeliyim. Mevcut yönetmeliğin kendisi ise zaten büyük bir kriz." diyor.


(Kaynak: Cumhuriyet)

9 Nisan 2013 Salı

Bulunmaz, 50.000,00 TL istediği Demirkanlı'nın dişlerini yine fırçaladı!

Hilmi Bulunmaz'a, Samatya Hastanesi'nde müdahale edildi (Foto: Cemal Bulunmaz)

Lemi'nin verdiği reklâm (PARA) ile dergi çıkaran Demirkanlı, 50.000,00 TL ödeme olasılığı arttıkça, ne yapacağını şaşırıyor!...

Hilmi Bulunmaz
9 Nisan 2013

T.C. Devlet Tiyatroları Genel Müdürü Lemi Bilgin'den reklâm (PARA) alarak çok kişiliksiz bir tiyatro dergisi çıkaran LİNÇ KAMPANYASI ana sponsorlarından Tiyatro... Tiyatro... Dergisi Kurucusu Eski Sahibi Yayın Yönetmeni ve Sorumlu Yazı İşleri Müdürü Sanık Mustafa Şükrü Demirkanlı, gayet düzeysiz bir yazıyla daha bana saldırdı. Benim, Türk Dil Kurumu sözlüğünden yaptığım ilginç bir alıntıyı asla hiçbir açıklama yapmaksızın, yazısının başlığına koyan Şüpheli Sanık Davalı Mustafa Şükrü Demirkanlı, bu tavrıyla bile, okurlarını dezenforme ediyor hâlâ... 

Şüpheli Sanık Davalı Mustafa Şükrü Demirkanlı'nın "yazısı"nın başlığı: 

"'Normal değil' = 'Anormal: Dengesi yerinde olmayan, davranışı bozuk olan, DELİ, sapık'"

***

İşte Mustafa Şükrü Demirkanlı - Hilmi Bulunmaz diyaloğu

Demirkanlı - (Başlıktaki fotograf H. Hilmi Bulunmaz'ın kendi sitesinde yayımladığı bir fotograftır, bahçesinde düşmüş ve başı yaralanmış… Neden yayımladı ise bilinmemekte… Başlık da H. Hilmi Bulunmaz'ın kendi saptamasıdır.)

Bulunmaz - Hiçbir zaman için doğru ve gerçek bir söz söylemeyi ilke edinmeyen Demirkanlı, beni hayrete düşürerek, doğru gibi görünen bir sözle yazısına başlamış. Evet, bu yazının da başına koyduğum fotoğraf, benim yönettiğim İnternet sitesinde yayınladığım bir fotoğraf ve ben, gerçekten bahçemde düşüp başımı yaraladım. Ama, benim bu fotoğrafı yayınlamak için bir nedenim var. O fotoğrafı yayınlarken, bir de "haber" yayınlamıştım. Davalı Demirkanlı, o fotoğrafı alıp, linkini vermeyerek, bu "haber" konusunda okurunu bîhaber bırakıyor ve her zaman yaptığı gibi, gerçeğin çok önemli bir kısmını gizleyerek, âdeta delilde karartma yapıyor. Fotoğrafın yayınlandığı ve Şüpheli Sanık Davalı Demirkanlı'nın linkini vermediği "haber" konusunda okurlarımıza haber verelim:

Bulunmaz, yaklaşık olarak bir yıl önce bahçesinde yaralanmıştı!...

Bugün (21 Mayıs 2012 Pazartesi), gününün büyük bir kısmını Çağlayan'daki İstanbul Adliye Sarayı'nda geçirip, 4. Asliye Hukuk Mahkemesi, 7. Sulh Ceza Mahkemesi, 8. Sulh Ceza Mahkemesi, 30. Sulh Ceza Mahkemesi'nde sürmekte olan davalarıyla ilgili çalışmalar yürüten ve ayrıca Fatih İlçe Emniyet Müdürlüğü'nden gelen bir sivil polisten "ZORLA GETİRME KARARI" alan Bulunmaz Tiyatro Genel Sanat Yönetmeni Sosyalist Sanatçı Hilmi Bulunmaz, hem davalarının ve hem de işlerinin yoğunluğu sonucu, büyük bir dikkatsizlik yaşadığı için, bahçesini sularken, yaklaşık olarak 22.00 sularında düşüp, kafasını mermer merdivenin keskin yanına şiddetli bir biçimde çarpınca, kafasında oluşun yarık ve bir atardamarın kesilmesi sonucu Samatya Hastanesi'nin Acil Servisi'ne gitti. Genç ve insancıl doktorların büyük bir özveriyle ilgilendikleri Sosyalist Sanatçı Hilmi Bulunmaz'ın kafasına dikiş atılıp, müşâhede altına alındı.

Demek ki neymiş? Fotoğrafın yayınlanmasının çok ciddi bir gerekçesi varmış! Demek ki fotoğrafın neden yayınlandığı hep biliniyormuş. Ama Davalı Demirkanlı, okurlarını eşek yerine koymayı sevdiği, okurlarının "duymayan, görmeyen, konuşmayan üç maymun" gibi yaşamalarını hararetle istediği için, böyle diyor!... Ne diyor?... "Neden yayımladı ise bilinmemekte…" diyor... Zâten yok hükmünde olan okuru da, bu söze inanıyor yada ortada hiçbir okur bulunmadığı için hiç kimse bu sözlere asla inanmıyor. Peki, yok hükmündeki okurunun inanması yada hiçbir okuru bulunmadığı için hiç kimsenin inanmaması söz konusuyken, bu garip sözlerin kime, ne gibi yararı var? Bu sözlerin, kime, nasıl yararı olabilir?... Hemen aklıma gelen bir düzine nedeni buraya sıralıyorum:

1 - T.C. Kültür Bakanlığı Devlet Tiyatroları Genel Müdürlüğü İstanbul Devlet Tiyatrosu reklâm kulelerinin ticarî işgâlinden yararlananlara...

2 - "Theope" oyununa sürekli İFTİRA atılıp, bu oyunun yazarı Coşkun Büktel'in LİNÇ edilmesinden maddî - manevî olarak yararlananlara...

3 - 12 Mart Faşizmi Kültür Bakanı Talât Sait Halman'a "Emek Ödülü" verilmesinden etik - maddî - manevî - siyasî olarak yararlananlara...

4 - KORSAN olarak sahnelenen "Rosenbergler Ölmemeli", "Sezuan'ın İyi İnsanı", "Mem ile Zîn" oyunlarından maddî olarak yararlananlara...

5 - Tiyatro yazarı Melih Anık'ın ortaya çıkardığı "Enobarbus Skandalı", "Gözlerimi Kaparım, Vazifemi Yaparım" olayı ve daha bir sürü ilginç saçmalıkların unutulmasından toplumsal olarak yararlananlara...

6 - Feridun Çetinkaya'nın yazılarının üzerinin örtülmesinden yararı olanlarla kol kola giren naylon tiyatro dergicilerden yararlananlara...

7 - "Zengin Mutfağı" oyunu oynanırken sadece bir (rakamla 1) kişinin protestosunu ayran gibi kabartıp, parsayı toplamak istemeye yeltenen kişi ve kuruluşların durumundan maddî olarak yararlananlara...

8 - Muhsin Ertuğrul Sahnesi, Atatürk Kültür Merkezi, Taksim Sahnesi, Akün Sahnesi, Şinası Sahnesi gibi önemli sahnelerin göz göre göre imhâ edilmesinden maddî - manevî ve siyasî olarak yararlananlara...

9 - İğrenç bir LİNÇ KAMPANYASI düzenleyecek kadar alçalan kişi, kuruluş ve kurumların ilkel durumlarından iyice yararlananlara...

10 - HUKUKSAL LİNÇ KAMPANYASI ile beni ilelebet susturmak isteyenlerin gücünden maddî - manevî ve siyasî olarak yararlananlara...

11 - Burak Caney adlı orospu çocuğunu sahneye çıkarıp ödül verenlerle birlikte hareket edip, bu orospu çocuğundan sürekli yararlananlara...

12 - Tiyatro Yayıncıları Birliği kurarak, düşünsel insan avı başlatmak şerefsizliğiyle maddî - manevî ve siyasî olarak sürekli yararlananlara...

Şimdilik kaydıyla, sadece ve yalnızca bir düzine olarak sunduğumuz bu maddeleri, düzinelerce düzine hâlinde de sıralamak olası. Ama şimdilik kaydıyla buna gerek yok. Böyle bir çabaya asla ve kesinlikle gerek yok...

Yazının başlığına gelecek olursak... Başlık, asla benim saptamam değil. Türk Dil Kurumu’nun saptaması. Şüpheli Sanık Davalı Mustafa Şükrü Demirkanlı, yazı başlığının bana ait olduğunu söyleyerek, hem benim yanlış tanınmama ve hem de Türk Dil Kurumu çalışanlarının hakkının yenmesine neden oluyor. Oysa ben, "DEDE HUKUK BÜROSU VE DANIŞMANLIK" şirketi avukatı Eyyüp Fırat Kuyurtar adlı bu şahsın nasıl bir "HAKARET SUÇU" işleme niyetinde olduğunu gündeme getirmek için, Türk Dil Kurumu olanaklarından yararlanarak bir başlık oluşturdum. Başlık bana değil, Türk Dil Kurumu'a ait. Aman dikkat!...

Demirkanlı - (Benim yazımı aktarmış! / HB) "Sosyalist Sanatçı Hilmi Bulunmaz, "DEDE HUKUK BÜROSU VE DANIŞMANLIK" şirketinde avukatlık yapmaya çalışan Eyyüp Fırat Kuyurtar'a "HUKUK DERSİ" vermeye başladı. Bulunmaz'ın "HUKUK DERSİ" notlarından küçük bir tadımlık:

Bulunmaz - Evet, ben, oyunculara oyunculuk, yazarlara yazarlık dersi veriyorum. Avukat Burhan Gün, Avukat Eyyüp Fırat Kuyurtar, Avukat İbrahim Demirci, Avukat İnan Yılmaz, Avukat Mehmet Bozkır, Avukat Reyhan Kayışlı, Avukat Süleyman Anıl, Avukat Uğur Demirci Tosun'a 
"HUKUK DERSİ" veriyorum. Benim hiçbir avukata hiçbir zaman için hiçbir ihtiyacım olmadığı gibi, saydığım tüm avukatlarla birlikte, diğer bütün avukatların benden "HUKUK DERSİ" almaya ihtiyaçları var...

Demirkanlı - (Benim yazımı aktarmış! / HB) "DEDE HUKUK BÜROSU VE DANIŞMANLIK" şirketi avukatı Eyyüp Fırat Kuyurtar, her şeyden önce, ciddi bir hukuk metni hazırlamakla yükümlü olmasına karşın, "DEDE HUKUK BÜROSU VE DANIŞMANLIK" şirketinde çalışıyor olmanın verdiği ayrıcalık, cesaret, cüret, hafiflik, rahatlık nedeniyle, kaleme aldığı metinde, neredeyse hukuk kurallarını ihlâl ederek, hukuku hiç ciddiye almaksızın, baştan aşağı genellemecilik yapmış. Oysa, hukukta olmazsa olmaz kuralların en önemlisi, genel değil, özel metin hazırlamaktır. Benim İnternet'teki bloglarımın adlarını peş peşe sıralayarak, bir genelleme içerisinde, tüm bloglarımın sansürlenmesini isteyen "DEDE HUKUK BÜROSU VE DANIŞMANLIK" şirketi avukatı Eyyüp Fırat Kuyurtar, bu sansürleme isteğini, yıllar önce yayınlanmış yazılarıma dayandırarak, bir hak arayışında, bir hukuk üstünlüğü peşinde değil, bir haksızlık oluşturma, bir hukuk ihlâli yapma düşüncesi içerisinde kıvranıyor. Üstüne üstlük, bir de bana "NORMAL OLMAYAN=DELİ" diyecek, hukuksal üstünlüğün üstünü örtecek kadar gözü kararmış bir hâlde metin hazırlayan "DEDE HUKUK BÜROSU VE DANIŞMANLIK" şirketi avukatı Eyyüp Fırat Kuyurtar, bu davranışıyla, hukuka katkıda bulunmamakla, zarar vermekle birlikte, "ADLİYEYE, BAROYA, SAVCILIĞA, YARGIÇLIĞA" karşı bir değersizleştirme süreci başlatmaktadır. En azından, benim ruhumda bir travma oluşturan "DEDE HUKUK BÜROSU VE DANIŞMANLIK" şirketi avukatı Eyyüp Fırat Kuyurtar, şöyle düşünmeme neden oluyor: "Hukuk eğitimi almış bir hukuk metni bile yazamayacak bir avukat böyle davranırsa, sıradan insanlar neler yapmaz?"

Bulunmaz - Evet, hukuk konusunda hep böyle düşünüyorum. Nasıl ki, bir kuyumcu, müşterinin altın ayarını hiç bilmemesine karşın, sekiz ayarı sekiz ayar, on dört ayarı on dört ayar, on sekiz ayarı on sekiz ayar ve yirmi iki ayarı yirmi iki ayar olarak satarsa, hukuk eğitimi almış bir hukukçu da, hukuku mutlaka hep hukuk olarak sunmak zorundadır... 

Sıradan insanların hukuksal değerleri duyumsamaması olağan olmakla birlikte, yıllarca hukuk eğitimi alıp, yıllarca hukukla uğraşan herhangi bir şirket avukatının; "Ben, hukuku asla ipime bile takmam!" mealinde sözler etmesine kesinlikle katlanamam. Sen, bir hukukçuysan, savcıya, yargıca, yargıya saygılı davranmak zorundasın. Avukatsan, savcıyı ve/ya yargıcı yanlış yönlendirme kurnazlığı içerisine girmemek zorundasın!... "Yok arkadaş, ben savcı ve/ya yargıcı yönlendirmek için her türlü yola başvururum, sana ne oluyor?" dersen, senin karşına hiç kimse çıkmasa da, ben çıkarım. Tabiî "haksızlıkların yasalarla korunduğu bir ülkede", benim hukuka yaklaşımım, bir hukukçu gibi, bir avukat gibi, bir savcı gibi, bir yargıç gibi olmayacaktır. Ben, toplumsal yaşayış hâllerini çok iyi bildiğim için, oyuncuya oyunculuk, yazara yazarlık dersi verdiğim gibi, toplumsal oluşumlardan aldığım güçle, hukukçuya hukukçuluk öğretir, hukukçulara "HUKUK DERSİ" verebilirim. Onlara ders veriyorum!...

Demirkanlı - Yukarıdaki yazı  -başlık dahil- tamamı uluslararası elmas kalemleri taciri, kuyumcu yani kapitalizmin temel metaı olan artı değerin hunharca kapitalistler lehine kullanıldığı işle iştigal eden, servetine servet katan ama güncel siyasete ilişkin görüş ve destekleri Haber Vaktim'le sınırlı olan, tiyatro eleştirisi olarak Ülkücü gençlerle uyum içinde yayıncılık yapan ama nedense kendisini -her lafının başında- Sosyalist olarak tanımlamaya çalışan kişi, ilke dediği görüşleri çeliştiği zaman yeni ilkesini ortaya süren ve yine ilkeli olarak kendini tanımlamaya çalışan, tek önemli başarısı dizi yazarlığı olan Coşkun Büktel'in yakın arkadaşı H. Hilmi Bulunmaz'a ait.

Bulunmaz - Ben, her ne kadar, "elmas kalemleri taciri" olsam da, aynı zamanda bir sanatçıyım. Kendimi, "Sosyalist Sanatçı" diye niteliyorum.

Ben, sosyalist bir sanatçıyım... Ben, sosyalist bir sanatçıyım... Ben... 

Ben, tiyatro sanatçısıyım... Ben, tiyatro sanatçısıyım... Ben, tiyatro...

Ben, tiyatro sahibi olan bir sanatçıyım... Ben, tiyatro sahibi olan bir...

Ben, yazarlık yapan bir sanatçıyım... Ben, yazarlık yapan bir sanatçı...

Ben, resim yapıp, şiir yazan bir sanatçıyım... Ben, resim yapıp, şiir... 

Ben, ceset hâline geldiği için, hızla çürüyüp, şimşek hızıyla küflenen Türk tiyatrosunu toplumsal ameliyat masasına yatırabilecek kadar güçlü bir devrimci sanatçıyım... Gericilerin benden korkusu bu yüzden!

Yazının başlığındaki sözcükler bana değil, Türk Dil Kurumu’na ait. Ben, sadece o sözcükleri TDK’dan alıp, yazının başına iliştirdim... Ben, TDK çalışanlarının emeğine konacak kadar alçak biri olmaya niyetli değilim!

Evet, ben, kuyumcuyum... Kültür Bakanlığı Çanağı yalayarak tiyatro çakması işler yapacağıma, kendi kurduğum kuyumculuk şirketinden kazandıklarımla, halkıma, tüyü bitmemiş yetime destek sunuyorum... 

Kazandıklarımı alçak, namussuz, onursuz, şerefsiz kapitalistler lehine değil, halk için, tüyü bitmemiş yetim için kullanıyorum. Ben başkasının ipiyle çardağa girecek kadar zavallı biri değilim... Benim, kendime özgü düşüncelerim, kendime özgü kuramım var ve bunların hemen hemen tamamı İnternet ortamında yayınlandı. İşte siz bundan rahatsızsınız!... 

Uzun yıllara yayılmış durumdaki bazı yayın organlarıyla, kapitalizmin çanağına defalarca ot tıkadım. Bunlardan sadece birkaçı: MuM Kültür Dergisi, Sevi Şiir Dergisi, Sosyalist OYUN Dergisi, Bulunmaz Yayıncılık. 

Yeni Akit'in sitesi www.habervaktim.com, yasa dışı bir yayın mı canım? 

www.habervaktim.com adresli İnternet yayınının bana, halkıma, tüyü bitmemiş yetime çok yararlı olduğunu düşündüğüm bazı belgelerini, bilgilerini, bulgularını, delillerini, kanıtlarını halkıma, tüyü bitmemiş yetime sunmak, seni neden bu kadar çok tedirgin ediyor Mustafacığım, Şükrücüğüm, Demirkanlıcığım? Lemi'yi de mi çok tedirgin ediyor bu?

Ben, sadece ve yalnızca www.habervaktim.com sitesi içeriğinden değil, başta (sürekli çıplak kadın fotoğrafları yayınlamasına karşın) Milliyet Gazetesi'nin uzantısı www.milliyet.com.tr olmak üzere, daha onlarca, zaman zaman yüzlerce İnternet sitesi içeriğinden aldığım doğru, gerçek haberleri, ya o haberin üzerine başlık atarak, ya hem başlık atıp hem de küçük bir sunuş yazısı yazarak yada bâzen de haberden bile daha uzun, çok uzun yorumlar yaparak halkımı, tüyü bitmemiş yetimi bilgilendirip, onların hayat damarlarını genişletmek için büyük bir çaba harcıyorum. 

İşte bütün bu işleri, Devlet Tiyatroları Genel Müdürü Lemi'den reklâm (PARA) almanın ötesinde hiçbir toplumsal işlevi bulunmayan senin gibi kişilere, 1100 KİŞİLİK KİŞİLİKSİZ LİNÇ KAMPANYASI  
imzacılarına rağmen kolayca, rahatça, sevgiyle, seve seve yapıyorum. 

Neredeyse benim bütün çabamı, bütün enerjimi, bütün gücümü, bütün zamanımı HUKUKSAL LİNÇ KAMPANYASI süreciyle ilga ve imhâ etmek için çok büyük bir çaba harcamaya devam etseniz bile, ben, yine de, halkımı, tüyü bitmemiş yetimi sürekli olarak düşünmek zorunda olduğumdan, diğer İnternet sitelerinden yaptığım haber değeri olan alıntıların yanı sıra, www.habervaktim.com sitesinden de alıntı yapıyor, bu alıntılara başlık atıyor ve bâzen bu haberlere sunuş yazısı yazmakla birlikte, bu haberlerden daha ciddi değerlendirme yazıları yazıyorum... 

Ben, doğduğum günden bu yana sürekli olarak hep Galatasaray Futbol Takımı'nı tutmama ve bu takımın Real Madrid'le oynayacağı maçın önemini gayet iyi bilmeme karşın, toplumsal histeriye kapılmadan, oturup Lemi'den reklâm (PARA) alan kişiyle ilgili yazı yazıyorum hâlâ! 

Lemi'den reklâm (PARA) alanla ilgili yazı yazarken üzülüyor muyum? 

Evet, çok üzülüyorum, hem de çok fazla, olağanüstü çok üzülüyorum! 

Benim bu üzüntüm, bu çok fazla üzüntüm, bu olağanüstü üzüntüm, enerjimin, gücümün, zamanımın sürekli boşa gitmesi nedeniyle mi? 

Hayır! Asla! Ben, zâten, ömrümü halka, tüyü bitmemiş yetime adadım! 

Benim bu üzüntüm, bu çok fazla üzüntüm, halkımın, tüyü bitmemiş yetimin verdiği vergilerle beslenen Lemi'den reklâm (PARA) alabilen Demirkanlı ve onun gibi kişilerin halkı, tüyü bitmemiş yetimi çok yanlış biçimde yönlendiriyor, onları sürekli yanlışa sürüklüyor olmaları mı?... 

Hayır! Asla! Ben, zâten, Lemi'den reklâm (PARA) alanları yargılıyorum.

Benim bu üzüntüm, bu çok fazla üzüntüm, bu olağanüstü üzüntüm, enerjimin, gücümün, zamanımın sürekli boşa gitmesi sonucu değil!...

İşte benim bu üzüntümün, bu çok fazla üzüntümün, bu olağanüstü üzüntümün ana nedeni, asal nedeni, esas nedeni, biricik tek nedeni: 

Lemi'den reklâm (PARA) almanın ötesinde başka bir toplumsal işlevi bulunmayan Demirkanlı ve onun gibi kişilerin çok acı, çok acı olduğu kadar biteviye hüzünlü çaresizlikleriyle, bana hep saldırmak zorunda olmalarına üzülüyorum, çok üzülüyorum, olağanüstü üzülüyorum!... 

Demirkanlı ve onun bana saldırdığından ötürü, benim aldığım acı yaralara değil, bu gibi kişilerin beni yaralamaktan başka herhangi bir seçeneğe sahip olamadıklarına aşırı üzülüyorum... Çünkü, bu gibi kişiler, Devlet Tiyatroları Genel Müdürü Lemi Bilgin'den aldıkları reklâm (PARA) karşılığında, bir yandan doğruların, gerçeklerin karşısında suspus olurlarken, (buna bağlı olarak) bir yandan da, bu doğruları, bu gerçekleri su yüzüne çıkaran benim gibi sosyalist bir sanatçıyı susturmak görevi yüklenmişler gibi, ellerindeki susturucu takılmış kurşun kalemleriyle bana saldırmak zorunda kalıyorlar...  

İnan olsun, bu kişilerin içinde bulunduğu duruma çok üzülüyorum!

Bunun dışında, bunların, bana çok büyük bir yararları olduğu gibi, dolaylı yollardan da, halkıma, tüyü bitmemiş yetime bile katkısı oluyor... Çünkü ben, bunlar gibi çok yanlış yapan, gerçek dışı davranan kişiler sayesinde, hem siyasal, hem, tiyatral ve hem de toplumsal olarak hızla gelişip, şimşek hızıyla yazarlık yoluna devam ediyorum hâlâ!

Ülkücü gençlerle uyum içinde yazılar yayınlamak, Demirkanlı'nın köhnemiş yayıncılık anlayışını da ters çevireceğini sanıyorum. 

Nedir Demirkanlı'nın bu telaşı? Ben, sosyalist bir kişi olmama karşın, ülkücü gençlerden korkmuyorum. Nedir Demirkanlı'nın bu korkusu, bu ürkü içeren duygu hâlleri? "Korkma sönmez bu şafaklarda..."

Demirkanlı, çamurunu Coşkun Büktel'e de sıçratmış! Demirkanlı'nın piri ve LİNÇ KAMPANYASI ruhanî lideri müfteri Prof. Dr. Özdemir Nutku'nun "İFTİRA" attığı "THEOPE" oyununu Demirkanlı mı yazdı? 
"ÖLÜLERİ GÖMÜN" oyununu o mu çevirdi?... "FİYASKO" ve "İKİNCİ GELİŞ" kitaplarını o mu yorulup yazarak yayımladı? Sen mi yaptın?...

Demirkanlı - Kendi anlatımlarıyla 19 yaşına kadar (mealen yazıyorum belki de 18, 17 ya da 20 olabilir, aklı bali olduğu bir zaman dilimi.) dinci olduğunu ifade eden, sonrasında -her ne olduysa- birden bire Sosyalist olan bu şahsın aslına dönmesinin hiç önemi yok, önemli olan başlıkta dile getirdiği itirazının ne olup olmadığı.

Bulunmaz - Benimle ilgili olarak, benim hakkımda herhangi bir yazı yazıp, herhangi bir görüş ileri sürürken, mutlaka belge göstermelisin... En azından ilgili belgenin linkini vermelisin. Benim hakkımda yaptığın bir yayında, link bilgisi vermediğinde, o yazının nerede bulunduğunu bilme şansım bile olmayabilir... Bana deli pöstekisi saydırmak yerine, sadece bir link versen olmaz mı kardeşim? Evet, ben, yirmi yaşımdan beri sosyalistim... Yaklaşık olarak kırk yıldır sosyalistim. Bu durumum seni niye bu kadar rahatsız ediyor ki birader? Neymiş başlık, neymiş?...

Demirkanlı - (Benim yazımı aktarıyor! / HB) Dede Hukuk Bürosu'nun avukatlarından Eyyüp Fırat Kuyurtar dilekçesinde "Şüphelinin davranışları normal değildir." söylemini kendisine hakaret olarak yorumluyor ve: "ADLİYEYE, BAROYA, SAVCILIĞA, YARGIÇLIĞA" karşı bir değersizleştirme süreci başlatmaktadır. En azından, benim ruhumda bir travma oluşturan "DEDE HUKUK BÜROSU VE DANIŞMANLIK" şirketi avukatı Eyyüp Fırat Kuyurtar…" (H.H.B.) diyerek en azından benim aklımı yerinden alıyor, çünkü, sırasıyla:

Bulunmaz - Şüpheli Sanık Davalı Dergici Mustafa Şükrü Demirkanlı, dergisinin tirajı yok denecek kadar düştüğü şu son zamanlarda kendisi hiçbir yazı yazamayacak duruma gelince (Sahi gerçek anlamda, gerçek değerde herhangi bir yazı yazabildi mi şimdiye dek?), benim ve Coşkun Büktel'in yazılarıyla doldurduğu metinleri, sanki birer gerçek yazı gibi gündeme getirerek gündem saptırmayı sürdürüyor hâlâ!... Böylelikle, Lemi'den aldığı reklâm (PARA) değerinin de karşılığını ödemiş oluyor!

Demirkanlı - ADLİYEYE: "mahkeme kağıdının benim için osuruk kadar değeri yoktur," diyebilen bu şahıs.

Bulunmaz - Ben, hiçbir zaman için, "mahkeme kağıdının benim için osuruk kadar değeri yoktur" sözünü kesinlikle söylemedim. Davalı Demirkanlı, "YALAN" söylüyor. Buyursun belge göstersin, bilgi versin, bulgu sunsun, kanıt ortaya koysun. Demirkanlı bunu yapmazsa, yapamazsa, asla yapmak istemezse, "YALAN" söylediğini her fırsatta mutlaka dile getirmeye devam edeceğim: YALAN SÖYLÜYORSUN!

Demirkanlı - Baroya: İstanbul Barosu kesin ve kesinlikle sosyalist sanatçı Hilmi Bulunmaz’ın mahkum olması için yardım ve yataklık ediyor…"

Bulunmaz - Hani belge? Beni ikna etmek için değil, okur için belge?

Demirkanlı - "İstanbul Barosu da sahtekar bir kurumdur bana göre."

Bulunmaz - Hangi bağlam içerisinde, nerede söylenmiş bu kardeşim? Senin tuttuğun acemi avukat Burhan Gün, bana karşı bir kamu davası açtırmayı başarırken, iki sayfalık çok önemli bir belgenin sadece bir tek sayfasını savcılığa vererek, bile bile delilde eksiltme, karartma yaptı!...

***

Burada bir bölüm açıp, bir mahkeme belgesi sunalım:

"SANIKTAN SAVUNMASI VE DELİLLERİ SORULDU:

'Hakkımdaki şikâyetçiye hakaret iddiasını kabul etmiyorum. Benim böyle bir kastım olmamıştır. İddianameye konu edilen adresi belirtilen İnternet sitesinde bazı yazılar yayınladığım doğrudur. Kendi yayınladığım yazılara itiraz etmiyorum. Ancak, bu olayda bazı delillerin karartılması ve olayın saptırılması söz konusudur. Çünkü, orijinal hâli iki sayfalık İnternet çıktısından ibaret olan yazı tek sayfa hâline getirilerek bazı ifadelerde eksiklik oluşturulmuş ve ben de, asıl orijinal iki sayfalık İnternet sayfasını savcılık aşamasında sunmuştum. İddianameye konu olan soru ve altında şıkları bulunan bölüm bakımından da belirttiğim toplam iki sayfalık çıktının sunulmaması nedeniyle cevap şıkkında yanılgı oluşturulmuştur. Orijinal haline bakıldığında cevabın Tuncer Cücenoğlu oyunundan bir replik olduğu belirtilmiştir. İddianamede ismi yanlışlıkla Alper Cücenoğlu olarak geçmiştir. Şikâyetçiye hakaret etmem için şahsi nedenim yoktur. Belki aramızda siyasal ve tiyatroyla ilgili sorunlar olduğu söylenebilir. Ben, ayrıca ayrıntılı beyanlarımı üç sayfadan oluşan dilekçemi ve yine savunmama dayanak yaptığım bazı başka mahkemelerde görülmekte olan bu davayla bağlantılı duruşma tutanaklarını bilirkişi raporlarını ve diğer belgeleri sunuyorum.' Sanığın sunduğu üç sayfadan oluşan yardımcı dilekçe başlıklı dilekçe ve ekinde yedi poşet dosya halinde sunulan belgeler alındı, dosyasını konuldu." 

(Kaynak: T.C. İstanbul 1. Sulh Ceza Mahkemesi Duruşma Tutanağı)

***

Canım Mustafa kardeşim, senin tuttuğun acemi avukat Burhan Gün, sadece belgelerde karartma, yalnızca delillerde eksiltme, salt kanıtlarda bulanıklık yapmakla yetinmeyip, şu ânda hâlâ yayın yaptığım ve tiyatro dünyasını iyice hizaya getiren bu sitemin olduğu gibi kapanması için, neredeyse savcıya talimat verme girişiminde bile bulunmaya çalıştı! 

Belgenin yarısını vermeyen, delilde eksiltme yapan, kanıtları imhâ eden bir kişi, bir düşünce ürünü yansıtıcısı olan bir sitenin olduğu gibi kapatılıp, sansür edilmesi için, âdeta savcıya talimat vermeye yeltendi. İşte böyle bir acemi avukatın kayıtlı olduğu baroyu, bırak da istediğim gibi eleştireyim Mustafa kardeşciğim... Ben, avukatlar tarafından örselendiğim için, bu avukatların kayıtlı olduğu baroyu eleştirme hakkına sahibim. Ancak, bu baroya kayıt yaptırıp da, bu baroya saygı duymayan avukatların, baronun kimliğini kirletmeye hakkı olamaz. Bu hakka, baro karşı çıkmasa da, ben karşı çıkarım!

Demirkanlı - "İstanbul Barosu da bu sahtekarlığa, Burhan Gün'e tiyatrosunu teslim ederek yardım ve yataklık etmiştir dolayısıyla benim için İstanbul Barosu'nun hiçbir hukuki temeli kalmamıştır, İstanbul Barosu hukuka aykırı bir kurumdur, kuruluştur…"

Bulunmaz - Bir belgenin yarısını sunup diğer yarısını sunmayan, adliyede delil eksilten, kanıt bulanıklaştıran ve bir tiyatro sitesinin tamamıyla kapanması için, âdeta savcıya talimat vermeye yeltenen acemi bir avukata, baro hiçbir karşı çıkış örgütlemeye çalışmasa da tabiî ki ben, kamuoyunu aydınlatmak adına, yazılarımın etkisiyle, düşünsel bir örgütlenme içerisine girerim. Baro, kendisine ait olan İstanbul Barosu Tiyatrosu'nu acemi avukat Burhan Gün gibi zayıf birine teslim ettiği için, hukuksal anlamda olmasa bile, sanatsal anlamda yardım ve yataklık eylemi içine girmekten hoşlanıyor!... 

Burhan Gün gibi, Eyyüp Fırat Kuyurtar gibi, İbrahim Demirci gibi, Reyhan Kayışlı gibi, Süleyman Anıl gibi, Uğur Demirci Tosun gibi avukatların kayıtlı olduğu bir baro, avukatlık yasasına göre hukuki olsa da, benim, bu kurumu hukuki bulmama hakkım var. Ama bu kuruma kayıtlı avukatların, bu kurumu hukuki bulmama hakkı olamaz... Eğer bu kurum hukuki değilse, bu kurumla bir ilişkiye girmezsin olur biter. Baro, hukuki bir kurumsa dikkatli olmalı!... 

Ben, karakolda, savcılıkta, mahkeme salonunda ne yapıyorum?... 

Ben, hiçbir davamda, yargıçlar önerse bile, asla ve kesinlikle hiçbir avukat tutmuyorum. Evet, benim için, İstanbul Barosu hukuki bir kurum değildir... Hattâ bâzı yargıçlar, benim hukuksal çıkarlarımı gözetip ısrarcı olduklarında, avukatların hiçbirine güvenmediğim için avukat tutmadığımı hemen dile getiriyorum. Bu tam bilinsin! 

Neymiş?... Benim, İstanbul Barosu'nu hukuk dışı bulma hakkım varmış. Ancak, İstanbul Baro'suna kayıtlı herhangi bir avukatın, İstanbul Barosu'nu hukuk dışı bulma hakkı asla olamaz. Avukat Burhan Gün'ün, Avukat Eyyüp Fırat Kuyurtar'ın, Avukat İbrahim Demirci'nin, Avukat Reyhan Kayışlı'nın, Avukat Süleyman Anıl'ın, Avukat Uğur Demirci Tosun'un vb. İstanbul Barosu'nu hukuk dışı bulma hakları hiç olamaz. Örnekse, siyasal olarak birbirimize pek yakın olmasak da, avukat olmasına karşın, İstanbul Barosu'ndaki kaydını donduran Yeni Akit Gazetesi yazarı Ali Karahasanoğlu adlı kişinin İstanbul Barosu'nu hukuk dışı bulma hakkı tabiî ki vardır!

Demirkanlı - "1878'den bu yana sabıkası olmamasına rağmen yeni sabıkası oluşan İstanbul Barosu'nun desteklediği, diyebilen, İstanbul Barosu'nu SADECE benim avukatım olan Burhan Gün'ün İstanbul Barosu'nun Tiyatrosu'nu yönettiği için suçlayabilen, "yeni sabıkası" olarak niteleyerek, yargı yerine de geçip İstanbul Barosu'nu sabıkalı sınıfına sokmaktan erinmeyen bir anlayışa sahip… Bununla da yetinmeyip, avukatlara yönelik öfkesini "şiir" adı altında kaleme aldığı şu ifadelerle ortaya sermekte sakınca görmemekte, tüm avukatları aşağılamaktan erinmemektedir.

Bulunmaz - Evet kardeşim, 1878 yılından bu yana sabıkasız olan İstanbul Barosu, acemi avukat Burhan Gün'ün benim sitemi olduğu gibi kaldırmak, olduğu gibi sansür ettirmek isterken, kendisini bir başsavcı gibi algılaması canımı çok sıktı. Kendisini bir savcı, bir yargıç gibi duyumsayan Burhan Gün ile aramızda yıllarca süren "HUKUK MAÇI" tam on duruşma sürdü ve benim çetin hukuk mücadelem sonucu, bu maç benim lehime olarak sonuçlandı. Bu süreçte, Burhan Gün'e çok büyük bir "HUKUK DERSİ" verdim. Benden öğrendiği "HUKUK DERSİ" ile hayatta daha başarılı olacağını sandığım Burhan Gün, sadece Demirkanlı'yı değil, aynı zamanda bir başka LİNÇ imzacısı Prof. Dr. Nurhan Tekerek'i de savunmaya kalkıştı. Ancak, Burhan Gün'e, bu davada da bir tek soluk bile aldırmayarak, bu dava da benim lehime sonuçlandı. Çünkü Burhan Gün, değil bir başkasını, kendini bile savunabilecek bir durumda değil. Demirkanlı ve Tekerek'in avukatı olarak karşıma geçip, benden çok net "HUKUK DERSİ" alan Burhan Gün, bu nedenle, bir de kendisi bana karşı dava açtı ve yine ben kazandığım için Burhan Gün'e bir "HUKUK DERSİ" daha verdim.

Benim yazdığım ve Demirkanlı'nın kirli İnternet sitesinde pisletmek istediği aşağıdaki şiir, bir şiirdir. Şiir, bir sanat yapıtıdır. İmgeseldir. Herhangi bir durumu kurmaca yöntemlerle dile getirir. Hayatı boyunca bırakınız bir şiir yazmayı, bir şiir bile okuduğunu sanmadığım Demirkanlı, benim bir sanat yapıtı olarak imgelem oluşturmamı, basın yoluyla savcılara gammazlamaya çalışıyor. Ancak, tabiî ki yanılıyor. Çünkü, hiçbir savcı, Demirkanlı kadar imgeden yoksun olmadığı için, aşağıya aktarmış olduğu şiiri bir şiir olarak algılayacaktır. Bu arada, avukatlara güvenmeyen, onlara zerre kadar dava vermeyen bir şair olarak, bırakın da, istediğim imgeyi, istediğim biçimde şiire dökeyim.  Benim yazdığım, Demirkanlı gibi şiir karşıtı kişilerin asla anlamayacakları şiirimi bir kez daha okumanızda yarar var. Ben, hiçbir zaman için şiirlerimde büyük harf kullanmamama karşın, Demirkanlı, içerik olarak kirletmek istediği şiirimi, biçim olarak da kirletmeye yeltenerek, benim iznimi almadan, büyük harfle sunmuş. Bu konuda, şimdilik kaydıyla bir yaptırım uygulamayı düşünmüyorum...

"Ey Avukat

bunca yoksul insan adalet beklerken senden
sen
sana çorba yapman için kemik verenleri savunuyorsun
oysa
bunca yoksul insan sana kemiği yakıştıramadığı için
yutkunup
ağır ağır boyunlarını büküyorlar seni gördüklerinde
ve
seni bir karafatmaya benzetiyorlar o kara cübbenin içinde
sen
çorbaya kemik katmaya alıştırılmış kara cübbeli bir fani
ben
yoksul insanların onurlu kavgasına omuz veren veliyim

ey avukat
senin eline kara yılan derisinden yapılmış bir çanta
sırtına amerikan bezinden dikilmiş kapkara bir cübbe
gözüne zifiri karanlık bir gözlük
vermişler diye
niye bu kadar tırmalıyorsun bunca yoksul insanın şah damarını
oysa
ne muhteşem süleyman
ne çar petro
ne kral lear
ne de şah rıza pehlevi
bir şey götürdü
içinde solucanların kavga ettiği kara toprağa

sen
üç günlük dünyada oynanan oyunlara figüran olmak zorundasın
işte sadece bu nedenle
sana çorba yapman için kemik verenleri mecburen savunuyorsun
ve iskeleti erimiş bir tavşan
süt dökmüş bir kedi gibi susup
mışıl mışıl oturuyorsun
senden adalet bekleyen yoksul insanların şah damarında

hilmi bulunmaz"

Demirkanlı - SAVCILIĞA: Hakkında olumlu karar veren savcıları olumlayan ama beğenmediği kararlar sonrasında "şiir" adı altında karaladıklarını yayımlayan, -sonrasında linki kaldıran- şu ifadelere de göz atalım.

Bulunmaz - Şurası net; ben bir şairim. Bilim ve Edebiyat Eserleri Sahipleri Meslek Birliği ve Türkiye Yazarlar Sendikası gibi sanatsal kuruluşlara üye biriyim... Kendi küçük burjuva sancıları nedeniyle benim yazdıklarımı beğenmeyenler, benim imgelerimi karalama sananlar, benim ipimde bile değil... Ben, hiçbir zaman için küçük burjuva kişiler için değil, emekçi halk kitlesi için şiir yazıyorum!... 

Ben, avukatların, polislerin, savcıların ve yargıçların durumlarını eleştirmek istediğim zaman, açık açık eleştirebiliyorum. Asla "'şiir' adı altında karalama" yapmıyorum. Böyle bir çaba, ancak korkak ve LİNÇÇİ kişilere mahsustur. Örnekse, ben, savcı Yaşar Şen'in "SHAKESPEARE ÇOCUKLARI" kavramını hakaret olarak saymasını, savcının adını vererek eleştiriyorum. Ben, bir LİNÇÇİ değilim ki, kıvırayım. Ben, yürekli bir insanım, bende yürek var... 

Yineliyorum, şiir imgesel bir kurmacadır. Bir korkaklık zırhı değil. Demirkanlı'nın deforme ederek sitesine aldığı şiirimi okuyunuz:

"Ey Savcı

halka adalet
halka hak
halka hukuk
yerine
acı veren
savcı
senin dilini eşek arısı soksun

sana kirli kağıttan bir diploma
kavak ağacından yapılmış bir masa
bir de boynunu bağlı tutsun diye
korkunç renkli bir kravat vermişler

sen
eline tutuşturulan kağıdı fetva
önüne konulan masayı rahle
boynunu sıkan kravatı sakal sanıyorsun

halka adalet
halka hak
halka hukuk
yerine
acı veren
savcı
senin dilini eşek arısı soksun

hilmi bulunmaz"

Demirkanlı - Diyebilen ve bunları kendinde hak gören uluslararası kapitalist, emperyalizmin ağa babalarıyla kol kola yaşamını sürdüren, altın ve elmasın içinde yaşamını güçlendiren bu şahıs, avukatları: "ADLİYEYE, BAROYA, SAVCILIĞA, YARGIÇLIĞA" karşı bir değersizleştirme süreci başlatmaktadır." derken yukarıda alıntıladığım hakaretlerini kimlere karşı yapmış acaba, kimleri değersizleştiriyor? Cumhuriyet Savcıları, İstanbul Barosu ve tüm avukatlar bu hakaretamiz ve değersizleştirme söylemlerini hak ediyorlar mı?

Bulunmaz - Bütün bunları söylüyorum ve bu sözleri kendimde doğal bir hak olarak görüyorum. Gammazcılığa hiç gerek yok! Ne yapıyorsam, korkusuz bir biçimde yapıyorum. Benim korkmamı gerektiren herhangi bir durum yok. Ben, Kültür Bakanlığı Çanağı yalayan biri olmadığıma, çiğ yemediğime, tüyü bitmemiş yetimin vergileriyle beslenmediğime göre, beni korkutacak herhangi bir durum olamaz. Bu arada şunu da merak ediyorum: Ne zaman, nerede, nasıl "emperyalizmin ağa babalarıyla kol kola" girmişim? 

Evet, avukatlar, gerçek anlamda avukatlığın nesnel gereklerini yerine getirmeyerek, "ADLİYEYE, BAROYA, SAVCILIĞA, YARGIÇLIĞA" karşı bir değersizleştirme süreci başlatıyorlar... Burhan Gün, Eyyüp Fırat Kuyurtar, İbrahim Demirci, İnan Yılmaz, Mehmet Bozkır, Reyhan Kayışlı, Süleyman Anıl, Uğur Demirci Tosun gibi avukatlar bu kategoride bulunuyor. Benim, avukatları eleştirme hakkım yok mu? Ne oldu? Sıkıyönetim filan mı ilân oldu? Sen kendini sıkıyönetim komutanı mı sanıyorsun?

Demirkanlı - H. Hilmi Bulunmaz'ı Kutluyorum

Bulunmaz - Ben de, Mustafa Şükrü Demirkanlı'yı kutluyorum...

Demirkanlı - Demeyeceğim, çünkü bu şahıs yazdığı zaman tüm dünyanın haberdar olduğunu düşünüyor. Bu şahsa haksızlık yapmamak gerektiğini düşünüyorum; İstanbul Barosu'na, avukatlara, savcılara yönelik "o" görüşlerini muhataplarının bilgisine sunacağım, sunacağım ki muhataplarının bilgi sahibi olmasını istediği bu şahıs mutlu olsun. Savcılık, Baro, avukatlar kendilerine yönelik hakaret olup olmadığına karar verirler, beni ilgilendirmez.

Bulunmaz - Ben sözümden dönmem... Ben "diyeceğim"... Evet, ben yazı yazdığım zaman, benim yazılarımın er yada geç, bütün dünya tarafından okunacağına eminim. Bu şahsa, yani bana karşı sen hiçbir haksızlık yapamazsın. Ben buna asla hiç izin vermem... 

Benim sınıfsal tavrım buna vermez. Benim görüşlerimi, dilediğin zaman, dileğin biçimde, dilediğin makamlara hemen iletebilirsin. Memnun olurum... Sen, ne kadar uğraşırsan uğraş, savcılık da, baro da, avukatlar da, seni zerre kadar ciddiye almıyorlar... Senin söylediğin hiçbir sözün bir gram kadar, yarım milim kadar değeri bile yok. Sahi, 26 Mart 2013 günkü duruşmaya neden avukatsız geldin? Kimse seni savunmak istemiyor mu? Avukat tutmak için paran mı kalmadı? Duruşma ertelendiğinden bir mazeret dilekçesi yazmak için, neden benim dirseğime dokunarak, benim yazdığım mazeret dilekçesinden yararlanarak bir mazeret dilekçesi yazdın? Benden rica etseydin, senin için de bir dilekçe yazardım. Senin de tanık olduğun gibi, duruşması bulunan kişilerin dilekçelerini teker teker ben yazdım. Sana da bir dilekçe yazabilirdim... Ben seninle ideolojik olarak karşıtım; ama bir kan davası içinde değilim ki!...

Demirkanlı - H. Hilmi Bulunmaz Çizmeyi Aştı, Tabii Yakın Arkadaşı da…

Bulunmaz - Ne yani şimdi bu? Lâf mı?... Hangi çizmeyi?... Ne çizmesi? Yakın arkadaşım kim?... Hem, çizmeyi aşsak ne olacak, ayakkabıyı aşsak ne olacak? Sana ne, size ne, kime ne, kimlere ne?

Demirkanlı - Bu şahısların, hakaretine, aşağılamasına maruz kalan insanların bu kadar sessiz kalmalarını kendilerine yönelik bir güç, haklılık olarak algılayanların artık kendi gerçekleriyle yüzleşmeleri gerekiyor. Küfretmeden, hakaret etmeden, aşağılamadan yazın, konuşun…

Bulunmaz - Biz, hiçbir kimseye hakaret etmiyor, hiçbir kimseyi aşağılamıyoruz... Biz, hiçbir kimsenin sessizliğine güvenerek güç, haklılık peşinde değiliz... Siz, 1100 kişilik bir LİNÇ korosu kurup, (iki kişi olmamıza karşın) bizimle uğraştığınız dönemde, avazınız çıktığı kadar bağırdığınızda da güçlü ve haklıydık, şimdi de öyleyiz. 

Biz, hiçbir zaman için hakaret ve küfür etmiyoruz. Bu nedenle, açtığınız davaların hemen hemen tümünde ya "BERAAT" ettik, ya davalar kapandı yada 6352 Sayılı Yasa gereği kovuşturmalar ertelendi!... Güreş kazanmış gibi pozlara giren yalancı pehlivan ağzıyla cazgırlık yapmaya hiç gerek yok! Ayrıca, sana ne?!... Biz, istediğimiz gibi, istediğimiz yazıyı yazarız. Sen avukat mısın, polis misin, savcı mısın, yargıç mısın, sıkıyönetim komutanı mısın?!!!

Demirkanlı - Facebook Sahtekarlıkları…

Bulunmaz - facebook bataklığı içerisinde her tür sahtekârlık var. LİNÇÇİ Gülhan Avşar Demirkanlı ve LİNÇ KAMPANYASI 
ruhanî lideri Prof. Dr. Özdemir Nutku ile ilgili gittiğim Asayiş Şube binasındaki polis memurlarıyla yaptığım sohbette buna benzer bir söz duydum. Hattâ bir polis memuru, www.tiyatrodergisi.com.tr adresinin facebook üzerinden İnternet'e bağlandığı için, bu sitenin savcılık soruşturmasının çok güç ilerleyebileceğini bile dile getirdi!

Demirkanlı - Adıma, fotografımı da kullanarak profil açıp, sanki ben yazmışım gibi yorumlar yazan kişileri bulmam belki çok zor ama Coşkun Büktel'in ve H. Hilmi Bulunmaz'ın -Sahte olduğu ortaya çıkana kadar- Avi Maraşlıyan'ı parlatmaları, desteklemeleri -ki Büktel hâlâ savunmakta- sonrasında (Bu şahsın IP adresleri elimizde, iş yasal olarak tespite kaldı.) yasal tespit sonrası tiyatro dünyasını işgal eden, kendilerine yönelik gündem yaratanlar sanırım bir bir ortaya çıkabilir.

Bulunmaz - www.facebook.com tam bir bataklık olduğundan her türlü üç kağıtçılık yapılabilir. LİNÇÇİ Gülhan Avşar Demirkanlı ve LİNÇ KAMPANYASI ruhanî lideri Prof. Dr. Özdemir Nutku ile ilgili olarak gittiğim Asayiş Şube'de öğrenebildiğime göre, zâten www.facebook.com sitesi, savcılara hiç IP numarası vermiyormuş. 

Bir İnternet sitesi de, yayınını www.facebook.com olanaklarından yararlanarak sürdürüyor ve savcılara yakalanmıyor ise, bu ülkenin bağımsızlığı konusunda sürekli olarak kafa yormamız gerekiyor!... 

Lemi Bilgin'in verdiği reklâm (PARA) sayesinde yayıncılık yapan Tiyatro... Tiyatro... Dergisi Kurucusu Eski Sahibi Yayın Yönetmeni ve Sorumlu Yazı İşleri Müdürü Demirkanlı, tam da 50.000,00 TL'lik bir manevi tazminat ödeme olasılığıyla karşı karşıya kaldığı bir dönemde yukarıdaki sözleri etmesi, hiç de hayra alamet değil... Ben, yine de, Demirkanlı'dan şimdilik kaydıyla 50.000,00 TL istiyorum. Sonraki manevi tazminat davası 100.000,00 olacak!... 

Demirkanlı'nın, tam facebook.com hesabı nedeniyle yargılanması başlamışken, bu mızıkçılık neden? facebook.com'un savcılara bilgi verme zorunluluğu olmadığını bilen Demirkanlı'nın dili kemiksiz olduğu için, ağzına geldiği, dilediği gibi konuşuyor, konuşuyor!... 

Evet, doğru, ben, sahte olmayan herkesi destekleyebileceğim gibi, sahte olduğunu öğrenmeden, Avi Maraşlıyan'ı da destekledim!... Ama, onun sahte bir kimlik olduğunu öğrenir öğrenmez de ağır bir sözle duruma müdahil oldum. Bu nedenle, www.tiyatronline.com sitesi sahibi Enver Başar'ın başını sürekli olarak ağrıtmayı gayet uygun gördüm. Bunun sonucunda, ben Litvanya'da bulunduğum dönemde, Enver Başar, bana birkaç e-posta atmak zorunda kaldı! 

Peki, 26 Mart 2013 günkü duruşma dosyasına Avi Maraşlıyan'ı da sunacağını belirtmiş olmana karşın, neden bu konuda herhangi bir belge sunmadın? Senin işini de ben yapıp, o gün, 26 Mart 2013 günkü duruşma dosyasına Avi Maraşlıyan'ı belge olarak ekledim. Neden söz verdiğin bir işi zamanında yapmıyorsun Mustafacığım?

Demirkanlı - Üretimleriyle var olmak yerine küfür ve hakaretlerle var olmaya çalışanlar -ki biri defalarca diğeri şimdilik bir defa suçlu bulunmasına rağmen- cezaların caydırıcılığının olmaması nedeniyle hakaretlerini sürdüreceklerini sanıyorlar ama yanıldıklarını sanırım yakın zamanda görüp, öğrenecekler.

Bulunmaz - Biz kime küfrettik? Kimliğini gizleyerek yayıncılık yapan orospu çocuğu Burak Caney'e küfrettik! Burak Caney'e ne dedik? Orospu çocuğu dedik. Bu sözün savcılık soruşturmasına, savcılık kovuşturmasına uğrama olasılığı var mı? Yok! Niçin yok? Çünkü, ortada canlı kanlı, somut bir insan yok! Kendi çıkarlarını ilelebet muhafaza ve müdafaa etmek isteyen orospu çocuklarının piyasaya sürdüğü sanal bir kişi söz konusu!... Sanal bir kişi, noter onaylı ihtarname gönderebilir mi? Gönderemez! Herhangi bir suç duyurusunda bulunabilmek için, en yakın cumhuriyet savcılığına gidebilir mi? Gidemez! Bir hukuk davası açarak, manevi tazminat isteminde bulunabilir mi? Bulunamaz! İzin ver de, Burak Caney adlı sanal kişinin bize karşı yaptığı orospu çocukluğu karşısında, biz de, kendisinin hak ettiği bir biçimde orospu çocuğu diyelim!...

İkide bir küfür ve hakaretleri burnumuzun dibine kadar sokma!... 

Sana karşı bir küfrümüz, bir hakaretimiz varsa, hemen savcıya git! Ne duruyorsun ki? "Benim savcılarla işim olmaz!" da diyemezsin. Çünkü, şimdiye dek, bize karşı defalarca savcılıklara taşındın; kan ter içerisinde!... Sahi, şu benim suçlu bulunduğum davaları, dosya numaraları ve gerekçeleriyle birlikte sırala da, okurlar öğrensin!... Cezalar, suçluları caydırır. Biz suçlu değiliz ki! İkide bir "hakaret, hakaret, hakaret" diye sayıklama... Ağzına acı biber sürerim ha!... 

YAKIN ZAMANDA NEYİ GÖRÜP NEYİ ÖĞRENECEĞİZ?

***

Ayrıca bakınız:

Sosyalist Sanatçı Hilmi Bulunmaz'a HAKARET ettiği için Bulunmaz tarafından hakkında açılan şimdilik üç (rakamla 3) davası bulunan ve Hilmi Bulunmaz'a 50.000,00 TL manevi tazminat parası ödeme olasılığı bulunan Şüpheli Sanık Davalı Mustafa Şükrü Demirkanlı, Hilmi Bulunmaz'a HAKARET
ederken yakalanan "DEDE HUKUK BÜROSU VE DANIŞMANLIK" şirketiyle LİNÇ imzacısı Ömer Faruk Kurhan'ın avukatı Eyyüp Fırat Kuyurtar'ın adlî yargılanmasını, ne kadar büyük çaba harcarsa harcasın asla ve kesinlikle önleyemez!

Davalı Demirkanlı Lemi'den aldığı reklâmla Bulunmaz'a saldırıyor!


Bulunmaz, yaklaşık olarak bir yıl önce bahçesinde yaralanmıştı!...


Davalı Mustafa Şükrü Demirkanlı'ya göre Bulunmaz aşağıdaki şu sözü İnternet'te yazmış, İnternet'e (Google'a) göre asla yazmamış!


Müdür K. Lemi Bilgin'in desteğiyle milim milim yürüyen sistemi tam beş madde hâlinde şöyle anlatıyoruz: 1 - İstanbul Devlet Tiyatrosu reklâm kuleleri ticarî kuruluşlarca işgâl ediliyor! 2 - McDonald's işgâl altındaki reklâm kulelerine reklâm (para) veriyor! 3 - Devlet Tiyatroları Genel Müdürü K. Lemi Bilgini, McDonald's'tan alınan reklâm (para) ile LİNÇ KAMPANYASI ana sponsorlarından Tiyatro... Tiyatro... Dergisi'ni besliyor! 4 - K. Lemi Bilgin'nin verdiği reklâmla (parayla) beslenen Tiyatro... Tiyatro... Dergisi, Kültür Eski Bakanı Ertuğrul Günay'ı "KAPAK ADAMI" yapıyor! 5 - Kültür Bakanlığı ve bu bakanlığa bağlı Devlet Tiyatroları'ndan sürekli olarak reklâm (para) alan Tiyatro... Tiyatro... Dergisi, resmî web sitesinde Sosyalist Sanatçı Hilmi Bulunmaz'a aralıksız saldırıyor!!!


Lemi'nin verdiği reklâmlarla beslenen Tiyatro... Tiyatro... Dergisi, inandırıcılığını hızla, hem de şimşek hızıyla yitirmeye başlayınca, Coşkun Büktel'e de iğrenç, korkunç, tiksinç ve yoz iftiralar atıyor!...


Bulunmaz Tiyatro Genel Sanat Yönetmeni Sosyalist Sanatçı Hilmi Bulunmaz diyor ki: "Osmanlı Padişahları'nın ince mesleklerinden ders çıkaramayan ABDullah Gül, Recep Tayyip Erdoğan'a; Recep Tayyip Erdoğan, Ömer Çelik'e; Ömer Çelik, Lemi Bilgin'e; Müdür K. Lemi Bilgin, LİNÇ KAMPANYASI ana sponsorlarından Tiyatro... Tiyatro... Dergisi'ni yayınlamaktan başka hiçbir ciddi işe asla imza atamayan kişilere yol veriyor ve böylelikle ülkemiz hızla, hem de şimşek hızıyla ceset hâline gelip, çürüyüp küflenerek yok oluyor!"

Lemi'den aldığı reklâmla Bulunmaz'a saldıran Demirkanlı'ya yanıt!