30 Eylül 2007 Pazar

Devlet Tiyatroları'nda keyfi uygulamalar

Devlet Tiyatroları, kapitalizmin ilelebet muhafaza ve müdafaa edilmesi için kuruldu... Devlet Tiyatroları, emeğin iktidarına giden yolun bulanıklaştırılması için kuruldu... Devlet Tiyatroları, sanatın yüceltilmesi için değil, kapitalizmin yüceltilmesi için kuruldu... Kısaca, Devlet Tiyatroları, bazılarının! (örnekse; tiyatrom yazarı ve Nazım Hikmet Kültür Merkezi yöneticisi Orhan Aydın'ın şirin göstermeye çalıştığı gibi) ilerici kültür oluşturulması gibi soyut bir durum için kurulmadı...

Lemi Bilgin'in de, tıpkı Mine Acar ve diğerleri gibi, kapitalizmin inşaatında görev alan mimarlar, kalfalar, demirciler, tuğlacılar, çimentocular, çiviciler, tahtacılar, sıvacılar, fayansçılar... ve daha bir sürü... "görevli"den hiçbir farkı yok!...

Düzenin dayatması sonucu; yarı resmi Zaman gazetesiyle, yarı resmi Cumhuriyet gazetesinin, pek de farklı işlev görmedikleri gibi, Genel Müdür kim olursa olsun, durum fazla değişmiyor...

Aşağıdaki yazıyı Zaman gazetesinden aktarıyoruz:


Perdelerini bugün açacak olan Devlet Tiyatroları (DT), yeni sezona yine sancılı giriyor. 2005 yılının Ağustos ayında DT Genel Müdürlüğü görevinden alındıktan sonra mahkeme kararıyla Mayıs 2007'de yeniden bu göreve dönen Lemi Bilgin yönetimindeki kurumda keyfî uygulamaların yapıldığı iddia ediliyor.

Eski Bakan Atilla Koç'un atadığı yöneticilerin koordinasyon kurulunda hakarete uğrayarak istifaya zorlanması, küfürlü diyaloglar içeren Taksimetre adlı oyunun iki olumsuz rapora rağmen repertuara alınması, televizyon dizilerinde görev alan oyuncuların, dizilerinin çekildiği illerdeki oyunlarda görevlendirilmesi, kadrolu rejisörlere görev verilmeyip dışarıdan misafir rejisör alınması, Lemi Bilgin'in yurtdışında bulunduğu tarihlerde resmî vekil tayin etmeyerek kurumu başıboş bırakması, bu iddialardan bazıları.

Koordinasyon toplantısında hakaretler

DT Genel Müdürlüğü'nde iç hesaplaşmaların su yüzüne çıkışı 8, 9, 10 Ağustos 2007 tarihlerinde Genel Müdür Lemi Bilgin başkanlığında Ankara'da düzenlenen Koordinasyon Kurulu çalışmaları sırasında yaşandı. Bazı sanatçılar, eski Bakan Atilla Koç tarafından atanan Başrejisör Mustafa Kurt ve Genel Müdür Yardımcısı Bahadır Özyurt'u hakaret içeren sözlerle istifaya zorladı. Bilgin ise gözlerinin önünde cereyan eden bu duruma seyirci kaldı. Bakanlığın, Lemi Bilgin'e herhangi bir sebeple kurum dışına çıkması durumunda, genel müdürlüğe vekil olarak Mustafa Kurt'u bırakmasını tebliğ ettiği; ancak Bilgin'in Kurt'la hiçbir şekilde muhatap olmadığı için vekaletini resmen bırakmadığı da iddialar arasında. Lemi Bilgin, 7 Eylül'de Mısır'a, 25-26 Eylül'de Kıbrıs'a turneye giderken yerine vekil tayin etmedi. Bu arada Özyurt ve Kurt'un makam araçlarını kullanımı da Bilgin tarafından kısıtlandı. Yöneticiler, makam araçlarını yasal hakları olduğu halde sadece akşam 19.00'dan sonra kullanabiliyor. Kurt, işe sabahları metro ile geliyor.

Küfürlü oyun 'Taksimetre' repertuvarda

Alper Pala'nın yazdığı Taksimetre adlı oyun, taksi şoförlerinin tanık oldukları olayları anlatıyor. Oyun hakkında iki dramaturg tarafından 'Başarısız bir deneme, Devlet Tiyatroları genel repertuvarına alınacak nitelikte bir oyun değil' ve 'Zaafları giderilip yeniden ele alınmalı' şeklinde raporlar verilmiş. Buna rağmen repertuara alınan Taksimetre'deki küfürlü konuşmaların ve Doğulu vatandaşları incitecek sahnelerin tartışmalara neden olduğu ve konunun Kültür Bakanı Ertuğrul Günay'a kadar gittiği öğrenildi. İstanbul Devlet Tiyatrosu'nda sahnelenmesi planlanan ve repertuarda bulunan oyunun sahnelenip sahnelenmeyeceği şu anda belli değil.

17 rejisör boş duruyor

DT'nin yeni sezonda sahneleyeceği oyunlar açıklandı. Bu oyunları, kurumun 21 kadrolu rejisöründen sadece dördü; Şakir Gürzumar, Tamer Levent, Kazım Akşar ve Ayşe Emel Mesçi yönetiyor. Lemi Bilgin yönetimi, kadrolu 17 rejisör boşta iken dışarıdan, ikisi yabancı 7 rejisör getirdi. Giorgi Antadze, John Burgess, Mehmet Atay, Serhat Nalbantoğlu, Costas Ferris, Barış Erdenk, Yücel Erten misafir rejisörler. Kurumun kasasında para olmadığından yakınan Bilgin'in ihtiyaç yokken misafir rejisör alması şaşkınlıkla karşılandı.

Dizilere göre görevlendirme

Geçtiğimiz sezon bir genelge ile kadrolarının bulunduğu bölgelere gönderilen sanatçılar, 2007-2008 sezonunda yeniden başka bölgelerde görev almaya başladı. Bu sanatçıların, oynadıkları televizyon dizilerinin çekildiği illerde görevlendirilmeleri dikkat çekiyor. Trabzon Devlet Tiyatrosu sanatçısı Tansel Öngel, kadrosu Trabzon'da bulunmasına rağmen İstanbul Devlet Tiyatrosu'na geçici görevle gönderildi. Öngel, Kanal D'deki Elveda Derken dizisinde oynuyor. Ankara Devlet Tiyatrosu sanatçısı Tayfun Eraslan İzmir'de görevlendirildi. TRT'nin çekimleri İzmir'de devam eden Gençlik Başımda Duman dizisinde rol alan Eraslan, İzmir Devlet Tiyatrosu'nda "Bir Garip Orhan Veli" adlı oyunu hem sahneye koyuyor hem de oynuyor.

Savaş ikinci perdede çıkıyor

En dikkat çekici görevlendirmelerden biri de Çek Oldrich Danek'in yazdığı, Yücel Erten'in yönettiği "Savaş 2. Perdede Çıkacak" oyununda yaşandı. 16 Ekim'den itibaren İstanbul Oda Tiyatrosu'nda sahnelenmeye başlayacak oyunun, Lemi Bilgin tarafından onaylanan 20.08.2007 tarihli rol dağılım listesinde Hakan Vanlı, Levent Güner, Alpay İzbırak, Burak Şentürk, Tülay Bursa, Hatice Aslan, Ebru Bilingen ve Mine Tüfekçioğlu isimleri yer alıyordu. Fakat yeni açıklanan listede bu oyunculardan sadece ikisi yer alıyor. Oyun için Ankara Tiyatrosu'ndan Hakan Meriçliler ve İpek Bilgin görevlendirildi. Bilgin, Kanal D'de yeni yayınlanan Bıçak Sırtı'nda rol alıyor. Aynı oyunda rol alan ve televizyon dizilerinden tanınan Şenay Gürler ise DT sanatçısı değil. İstanbul Devlet Tiyatrosu'nda yaklaşık 180 sanatçı varken başka bölgelerden ve dışarıdan oyuncu alınması, kurum içinde keyfî bir uygulama olarak değerlendiriliyor.

Oyunlar neden kaldırıldı?

Geçtiğimiz sezon, İzmir Devlet Tiyatrosu'nda, Refik Erduran'ın yazdığı, Zafer Kayaokay'ın yönettiği, 'Ödül' adlı müzikli oyuna binlerce yeni lira harcanmış ve oyunun mayıs ayında 3 temsili yapılmıştı. Yeni sezonda devam etmesi beklenen oyun repertuvardan kaldırıldı. Yine İzmir Devlet Tiyatrosu'nda, Işıl Kasapoğlu'nun yönettiği, 'Elektra' adlı oyun İzmir'de festival kapsamında sadece bir kez sahnelendi ve bu oyun da yeni sezonda yok. Öte yandan Ankara'da, sürekli dolu salona oynayan, 'Keşanlı Ali Destanı' ile Atatürk ve milli mücadele ruhunu konu alan 'El Ele' gibi büyük prodüksiyonların neden kaldırıldığı da merak konusu.

01 Ekim 2007, Pazartesi

tıkla

TÜRKİYE'DE TÜRK OLMAK...

Şimdiye dek, tiyatrom'dan alıntı yaptığımızda, yazı aktardığımızda, bir engelle karşılaşmıyorduk. Kopyalayıp, yayımlıyorduk...

Şimdi, tiyatrom'dan bir alıntı yapmak, yazı aktarmak oldukça zor. Hatta olanaksız!...

tiyatrom'dan bir yazıyı kopyalamak istediğinizde, şöyle bir uyarıyla karşı karşıya kalıyorsunuz:

"Lütfen verilen emeği kopyalamayınız Link vermek için birebir kopyalamanız gerekmez.. Teşekkür ederiz"

Biz de, Coşkun Irmak'ı aradık ve yazısını yayımlamak için izin istedik. Hiçbir ikirciklenmeye düşmeden, hemen izin verdi. tiyatrom'dan aktarıyoruz:


Yeni bir tiyatro dergisi çıktı: “Yeni Tiyatro”. Derginin Sorumlu Yazı İşleri Müdürü ve Genel Yayın Yönetmeni, Kocaeli Ün. Sahne ve Görüntü Sanatları Bölümü’nden Yrd. Doç. Dr. Erbil Göktaş. Eşi, Yrd. Doç. Dr. Sema Göktaş, bölümün başkanı. Birkaç ay önce, öğrencilerle söyleşi yapmak üzere beni davet etmişlerdi. Söyleşiden sonra yemekte sohbet ederken, konu, çıkarmayı düşündükleri dergiye geldi. Sordum:

“Neden dergi çıkarıyorsunuz, buna neden gerek duydunuz?”

“Tiyatroda yeni bir soluğa gerek var. Bu dergi, yeni düşüncelerin, yeni insanların buluşacağı bir zemin olsun istiyoruz.”

“Derginin adı ne olacak?”

“ ‘Yeni Tiyatro.’”

“Bir dergi, tiyatroda nasıl bir yenilik yaratabilir ki; tiyatroda ‘yeni’ olarak ne yapılabilir?”

“Sanatsal, estetik bir yenilikten sözetmiyoruz. Daha çok, etik bir yenilik bu. Yeni bir duruş. Cesur, dürüst, açık bir duruş.”

Bu yanıt, bugünün koşullarında soruma alabileceğim en gerçekçi yanıttı. İlk sayıda yazı yazmam için de yeterliydi. İlk sayı çıktı. Derginin, adına ne kadar layık olacağı zaman içinde görülecek. Benim de “Malın Gözü” başlıklı bir yazım var dergide. “Sanat eseri”nin, kapitalist sistem içindeki “mal” oluş sürecine bir bakış. Konuya dair bir güncelleme.

“Yeni Tiyatro”daki yazılardan biri de, Sema Göktaş’a ait. Sema Göktaş, Gürcü rejisör Varlam Nikoladze’yle bir söyleşi yapmış. Güzel ve ilginç bir söyleşi. Bu yazıyı okurken, Varlam Nikoladze’nin Türkiye’de yaşadıkları karşısında kâh güldüm, kâh üzüldüm. Ama asla şaşırdığımı söyleyemeyeceğim. Anlattıkları içinde kendi yaşadıklarımla benzeştirdiğim yönler oldu. İçin için sevindiğimi de saklamayacağım. Hani filmlerde adam hayalet görür de; bunu söylediği zaman insanlar inanmaz, adama deli muamelesi yaparlar ve bir süre sonra adam da sessizliğe bürünür, yaşadığı gerçeği içine gömer. Benzer bir duyguyu yaşarım zaman zaman. Varlam Nikoladze’nin yaşadıklarını okuyunca, şöyle dedim:

“Oh be... Başka biri de görmüş işte hayaleti...”

Varlam Nikoladze diyor ki:

“(...) V.N.- (...) Ben aldatılarak Türkiye’ye getirildim.

S.G.- Aldatılarak?

V.N.- Evet. Aldattılar beni.

S.G.- Kimler aldattı?

V.N.- Bir grup insan. Gürcüler. Geliyorlardı, gidiyorlardı, her seferinde bana diyorlardı ki, ‘senin burada ne işin var, hadi gel bizimle beraber’, nereye ‘biz Trabzon’da çok büyük iş yapıyoruz falan’. Ne iş yapıyorsunuz? En son bana dediler ki, ‘Biz şimdi orada bir restoran satın aldık, o restoranı Gürcü restoranı yapacağız. Otelin altında bir restoran olacak, Gürcü restoranı olacak, iç dizayn yapmamız lazım, kültür programları filan falan...’ Ya dedim ne güzel. Gideyim ben yapayım bunu. Geldim buraya ve Trabzon’un çok kötü bir mahallesinde, neden yaptılar bunu, ben onu hala anlamış değilim, amaçları neydi anlamış değilim. Trabzon’un çok kötü bir mahallesinde, fuhuş yapılan bir otelde kalmak zorunda kaldım ve geri gitmek için para bulamadım. Temizlikçi olarak çalışmaya başladım. Bir süre çalıştım, sonra (...) Trabzon’da yeni açılmış bir Amerikan barında (...) müzisyen olarak çalıştım. (...)”

Varlam Nikoladze’yi kandırıp, Gürcistan’dan Türkiye’ye getiren Gürcü arkadaşları, O’na esaslı bir kazık atmışlar. Peki ya Türkiye’de yaşadığı sürü içinde edindiği arkadaşları? Bence hiç arkadaş edinememiş. Edinmiş olsaydı, biri çıkar, Hitler’in Nazi Almanya’sından kaçıp Türkiye’ye gelen profesörlerden söz eder, örnek verir ve Varlam Nikoladze’ye engel olurdu. Hangi konuda mı? Elbette, Türk vatandaşlığına geçmesi konusunda:

“(...) V.N.- (...) 2004’te Türk vatandaşı oldum. Çok bekledim ben bunu. (Sekiz yıl. y.n.) Her şey düzelecek, iyi olacak diye, ama tam tersine her şey çok kötüye gitti. Çünkü 2004 yılına kadar ben yabancı uyruklu sözleşmeli bir tiyatrocu olarak bütün rütbelerimle, bütün unvanlarımla...

S.G.- Doçenttiniz...

V.N.- Evet doçentliğimle, her şeyimle kabul edilmiştim ve uzun yıllar bu işi yapmıştım bu ülkede bu titr altında. Sonra Türk vatandaşı oldum ve her şey elimden alındı. Dediler ki, ‘Sen ilkokul mezunu musun?’ İlkokuldan başladık. Birinci sınıftan ikinci sınıfa geçerken, hangi sınavlara girdin, hangi puanları aldın, onu soruyorlar. Hepsini tek tek tanıtlamak zorunda kaldım ve YÖK benim üniversite mezunu olduğumu daha yeni onayladı. Şimdi sırada Sanatta Yeterlilik ve Doçentlik var. (...)”

Ya!.. Tükiye’de yaşamak kolay değil. Ama Varlam Nikoladze dua etsin ki, kendisi bir Gürcü. Ya Türk olsaydı? Kendisi adına çok memnunum ki, yarım asır Gürcistan’da yaşadıktan ve orada kariyer yaptıktan sonra gelmiş Türkiye’ye. Ya Türkiye’de doğmuş olsaydı?

Alışılmış, bilindik ve belirli kalıplar dışında bir sanat anlayışınız ve sanatsal gelişiminiz varsa, Türkiye’de kurumlar ve kurumlaşmış kafalar tarafından kabullenilmenize olanak yoktur. Ağızınızla kuş tutsanız, hatta aynı anda birkaç kuş tutsanız, şöyle derler:

“Evet, kuşları ağızınla tutmuşsun, güzel ama... Kuşlardan birinin poposu dışarda kalmış...”

Bakın Varlam Nikoladze neler de diyor:

“(...) V.N.- (... ) Bir rejisör oyunculuk yeteneği sahibi olabilir mi? Olsa da olur olmasa da. Ama çoğu zaman rejisör oyunculuk yapamıyor ve oyuncular da rejisörlük yapamıyor. Çünkü bunlar ayrı ayrı yeteneklerdir. Bunu iyi kavramalıyız. Ayrı ayrı.(...)”

Hiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiii...

“(...) V.N.- Biz (reji bölümü öğrencileri. y.n.) oyunlarda veya parçalarda ve etüdlerde oyuncularla birlikte oynamak zorundaydık, oyuncunun kılığına girip onun yaşadığı sıkıntıları ve ihtiyaçları daha iyi anlamak için. (...)”

Ben de, tiyatro yönetmenliği için eğitim almayı isterdim. Ama benim bu eğitimi alabileceğim yaşlarımda, tiyatro bölümlerinde reji eğitimi verilmiyordu. DT’de önüme konan akla hayale gelebilecek engelleri aşmak için harcadığım enerjiyi, kendimi daha da geliştirmek için kullanmayı isterdim. Ben çalışkan ve çalışan biriyim, bununla gurur duyarım. En büyük gücüm budur. Pes etmem. Ama keşke enerjimin tamamını sanatım için harcama lüksüm olsaydı. Keşke engelli koşmasaydım...

Evet, Varlam Nikoladze. Yine de şanslısınız.

tıkla

Yeni bir site...

tıkla: Polat İnangül

Ne İsa'ya ne de Musa'ya yaranabildim

Coşkun Büktel ile Vatan gazetesinin yaptığı röportaj


Eleştiri konusunda engin bir derya olan Coşkun Büktel’e Türk tiyatrosunu sorduk, “Her yol Theope’ye çıkıyor” dedi.

Yani tiyatro camiasıyla kavgasının başlamasına sebep olan oyununa. Arada “Nasibini almalı” dediği tiyatroculara da mesajlarını çekinmeden gönderiyor.

Coşkun Büktel... Türk tiyatrosunun gelmiş geçmiş en sivri dilli oyun yazarı ve eleştirmenlerinden. Camiasının büyük çoğunluğu ismini duyduklarında kaşlarını çatıyor, bir kısmı da hakkında konuşmaktan imtina ediyor. O ise kendisine ve oyunu Theope’ye haksızlık yapıldığı iddiasıyla sözlerini hiç esirgemiyor.

İnsanın kendi yazdığı oyun hakkında “Theope Türk tiyatrosunun yazılmış en iyi oyunudur” söylemi size megalomanca gelmiyor mu?

Megalomanca olması için, o söylemin yanlış, haksız ya da gereksiz olması gerekir. Ben, iddiamı “Theope Savunması” adlı metnime dayandırıyorum. Bana megaloman demekle “Theope Savunması”ndaki belge ve kanıtlar çürütülemiyor. Theope Savunması, “en iyi oyun” iddiamın yalnızca doğruluğunu ve haklılığını değil; ama sadece “şişinmek için” ortaya konmadığını da belgeliyor; gerekliliğini de kanıtlıyor.

Theope oyununu 2 saate indiren Ali Taygun’la başladı bu çarpışma, hiçbir açıklama yapmadan kesip biçtiğini mi söylüyorsunuz?

Kendince bazı açıklamaları vardı ama yaptığı tüm kısaltmaların “saçmalığını” metin üzerinde göstererek kanıtladım. “O zaman kısaltmaları sen yap” dedi bana. Bu, Taygun’un, kısaltmaları yönetmen yorumu gereğince değil, sırf prodüksiyon süresini tiyatronun seanslarına uydurmak için yaptığını kanıtlıyordu. Kendi elimle kısaltmayı reddettim ve “N’aparsanız kendiniz yapın” diyerek aradan çekildim. Ali Taygun ve Gencay Gürün, o kafayla, “Theope”den kocaman bir fiyasko yarattılar. Ve kendilerine kızmak yerine bana kızdılar. Eski köye yeni adet getirmeye kalktığım için herkes bana kızdı. Ne İsa’ya ne de Musa’ya yaranabildim.

Çekindiğiniz insanlar olmuyor mu?

Hepsinden daha zeki ve yaratıcı olduğum halde, 100 sayfalık bir oyun için 7 yıl uğraştım. Bunu iddiasız olmak için yapmadım. Dayım ya da amcam olmadığı için, çeşitli bahanelerle engelleneceğimi biliyordum. Öyle bir oyun yazayım ki, hiçbir bahane bulamasınlar, dedim. Hiçbir bahane bulamıyorlar. Ama bu yetmiyor. İtaat istiyorlar.

Özdemir Nutku’nun, Theope’yi kabul etmemesinin başka nedenleri var mı?

Nutku’yla aramızda başkalarının bilmediği, kişisel bir şey geçmiş değil. Diğerleriyle niçin kavga ediyorsam Nutku’yla da aynı nedenle kavga ediyorum. Nutku’nun diğerlerinden farkı, bana karşı yürüttüğü sinsi mücadele sırasında, CD kaydıyla, “suçüstü” yakalanmış olması. O nedenle, daha çok Nutku’nun üstüne gidiyor gibi görünsem de, ben aslında, Nutku’nun şahsında tüm Nutkugilleri hırpalıyorum. Nutku’ya prim veren herkesi (örneğin onu başkan saçen tüm OYÇED üyelerini) hırpalıyorum.

Felaket diyebileceğiniz birkaç oyuna örnek verebilir misiniz?

Tuncer Cücenoğlu’nun “Çığ” oyunu 7 yaşındaki çocukların bile görebileceği mantık hatalarıyla dolu! Bu oyunun “Rusya’yı sarstığı” söyleniyor; eleştirmen, yönetmen ve akademisyenlerimiz (Hülya Nutku, Nurhan Tekerek, Kemal Başar, vb) bu oyunu çok beğeniyorlar. Ama coskunbuktel.com’da yayınladığım “Çığ Aslında Nedir, Neyi Sarsıyor?” başlıklı yazımda metinden alıntı yaparak gösterdiğim “iki kere iki beş” kadar apaçık mantık hatalarına karşı hiç kimse Cücenoğlu’nu savunamıyor.

Çok güzel oyunlar yazmış, sahnelerde fevkalade performans göstermiş tiyatrocular var, örneğin Ferhan Şensoy zeki ve yaratıcı bir adamdı...

Biraz zorlanarak da olsa, Ferhan Şensoy’u “zeki” bir adam sayabilirim. Ama ne kadar zorlanırsam zorlanayım, iyi bir tiyatrocu sayamam.

Ali Poyrazoğlu Genco Erkal gibi dev isimleri karşınıza adlınız, neden?

Ali Poyrazoğlu ve Genco Erkal kesinlikle iyi oyuncular. Ama tiyatro yıllar boyunca onlara hak ettiklerinden çok daha fazlasını verdi ve onları kendilerini geliştirmek zorunda olmadıkları konforun içine soktu.

Devlet Tiyatroları’nda ‘izleyemeyeceğimiz’ oyunlar

Coşkun Büktel’e, önümüzdeki sezon Devlet Tiyatroları’nda nasıl oyunların bizi beklediğini sorduk. Mine Acar döneminin son günlerinde, Şakir Gürzumar’ın kendisini arayıp DT’nin AKM sahnesinde Irvin Shaw’dan çevirdiği “Ölüleri Gömün” adlı oyunu sahneleyeceğini söyledi ve şöyle devam etti “Mine Acar’ı ikna ettiğini, oyunun kastının birkaç gün içinde imzalanıp panoya asılacağını söyleyerek, iznimi talep etti. Ben de Şakir’e, özetle, Mine Acar’a bugüne dek bir şey önermediğimi, bugünden sonra da önermek istemediğimi belirterek, Lemi Bilgin’in makamına dönmesini beklemesini ve oyunun Bilgin döneminde ‘asılmasını’ söyledim. Ama Şakir, ‘Ölüleri Gömün’ü Bilgin’e daha önce bir çok kez önerdiğini ve Bilgin’in reddettiğini söyleyerek, ‘Hemen asmamız’ daha iyi olur, dedi. Ben de ona, Bilgin’in gelir gelmez oyunu kaldırmak için bir bahane bulmasının zor olmayacağını söyledim. Şakir, panoya kastı asılmış bir oyunu kaldırmanın çok ayıp olacağı, Bilgin’in bunu yapmayacağı fikrindeydi ve beni (iki günde) bu fikre ikna etti. Bilenler bilir: Irvin Shaw’un ‘Ölüleri Gömün’ adlı oyunu, dünyadaki savaş karşıtı oyunların en şiirseli, en şiddetlisi, en mükemmelidir ve 1936 yılında, Amerika’da savaş karşıtı oyunlar yarışmasında birincilik kazanmış bir klasiktir. Makamına döner dönmez Lemi Bilgin’in ilk yaptığı işlerden biri, ‘Ölüleri Gömün’ü panodan kaldırmak oldu. DT’de nasıl oyunlar izleyeceğimiz hakkında açıklama yapmak yetkisi Bilgin’e aittir. Ama ben, sanırım, DT’de nasıl oyunlar izleyemeyeceğimizi anlatarak, nasıl oyunlar izleyeceğimiz hakkında da, (en azından ‘arif’ olanlara) bir fikir vermiş oluyorum.”

tıkla

AKM'nin künyesi ve tarihsel biyografisi

Coşkun Büktel


Mimariden anlamam ve anlamadığım konularda haddimi bilip susmayı tercih ederim. Ama bu kez "öznel" olarak (yani kanıtsız belgesiz) ve asla iddialı olmadan bazı gözlemlerimi ve düşüncelerimi aktaracağım:

Bir seyirci olarak, AKM'nin büyük salonunda tiyatro seyretmeyi hiç sevmiyorum. (Belki de sırf oraya uygun diye yapılan prodüksiyonların aslında oraya uygun olmaması ya da düpedüz kötü prodüksiyonlar olmasıdır bunun nedeni...) Akustik hataları yüzünden, salonda pek çok "kör nokta" vardır. O noktalardaki koltuklara oturduğunuzda (ki onlar aslında "nokta" denemeyecek kadar geniş ve pek çok koltuğu içine alan "bölgelerdir") sahnede neler konuşulduğunu duyabilmek için, insanüstü keskin kulaklara sahip olmanız gerekir. Benim kulaklarım ise hiç de keskin değil.

Yıllar önce AKM büyük salondaki "kör noktaları" Cihan Ünal'a anlattığımda ve nedenini sorduğumda, "o noktalardan da ses duyulur, duyulur ama, duyurabilecek oyuncular gerekir" demişti. Türkiye'nin ses tekniği konusunda en güvenilir oyuncularından biri sandığım Cihan Ünal'ın haklı olup olmadığına kendiniz karar verin!

AKM, bence de "netameli" ve gözüme güzel görünmeyen bir yapı. En azından Sydney'deki opera binası gibi tartışmasız bir güzelliğe sahip değil.

Ama yine de, sırf yıkım masrafı bile büyük meblağlar tutacağı söylenen bir operasyonla AKP iktidarının AKM'yi tarihten kazıyıp yerine (daha iyisi olacağı oldukça meçhul) bir başka kültür merkezi yapmak (hatta belki de yıkım sonrası fikir değiştirip, "Ce-ooo!... Takiyye yapmıştııık!" diyerek, bir "alışveriş merkezi" yapmak projesine, "evet" demeli miyiz? Hayır! Gerçekçi bir "hayır"!...

Aşağıda verdiğimiz link, sizi, AKM'nin teknik yapısı ve tarihiyle ilgili oldukça "yeni" ve enteresan bilgiler (belgeler) içeren Julide Kaya imzalı bir habere götürecek:

Bakan Günay, AKM’nin yıkımına ‘temkinli' yaklaşıyor...

tıkla

ÜÇ "S" SİZ ÖZLEM ya da MEHMET GENÇ TANIKTIR ŞİİRE

Polat İnangül


gün

kan izi taşıyan sınırlarda

ne asker, ne mayın,

tel örgüler dürülüp kaldırılır

ellerinde uçurtmalar, omuzlarında kelebekleriyle

çocuklara bırakılır dünya

sevinçlerimizle ovarız acıyan yerlerimizi

Mehmet Genç


Şiir sanatı, eksiklikleri güzelliklere çeviren bir simya bilimidir. Aragon'un bir sözüyle başladık yazımıza… Peki şiir bundan başka nedir?

Şiir en genelinde sözlü iletişimin doğuşuyla beraber var olan bir sanat türüdür şiir. Yazı ile birlikte varlığını sürdürmüş ve bugün önemli bir yazın türü haline gelmiştir. Şiirin tanımını yapmak için bugüne kadar yüzlerce yorum yapılmıştır. Ancak tek ve yalın bir tanıma ulaşmak olanaksız gibidir. Diğer yandan, şiirin kendine özgü bir dil kullanması, müzik ve sesle yakın ilişki içinde bulunması ve estetik bir etkileme gücüne sahip olması herkesçe kabul edilebilecek özellikleridir.

Şiirin ortaya çıkışı, insanın sesi keşfetmesi ve özellikle dille iletişim kurulması ile yaşıttır. İnsan günlük konuşma dilinin yanısıra özellikle doğayı değiştirebilmek ya da yansılayabilmek için bir büyü dili oluşturmuştu. Bu dilin ritmik özelliklerini ve dizgesini şiirin atası ve öncülü olarak kabul etmek olasıdır. Platon da şiiri tanımlarken “büyülü söz” ifadesini kullanmıştır.

Şair ise her şeyden önce bir yazın emekçisidir. Şiir yazan ve söyleyen kişidir. İlkçağlardan günümüze kadar toplumun ileri gelenlerinden, bilici ve sözcü olduğu için toplumun kutsadığı, ortak duygu ve duyarlıklarının kaynağı olarak görülen öğretici ve dönüştürücü bir kişidir. Ortak duyarlıklar ve değerlerin farklı toplumlarda farklı etkiler gösterebileceği için şairlere evrensel değerler yüklemenin pek de doğru olmadığı bilinen bir gerçektir. Yine de şairler (her ne kadar bugün öyle olmasa da) kendi toplumunda düşünen ve düşündüğünü güzel sözlerle dile getiren bir kişi olarak kabul ve saygı görmüşlerdir.

Şair yaşadığı dünyayı, olayları ve insanları herkesten farklı algılayan bir yapıya sahiptir ya da en azından öyle olmalıdır. İzlenimlerini halka aktarırken diğer sanatçılar kadar özgür değildir çünkü ne günlük konuşma dilini kullanabilir ne de düzyazı tekdüzeliğini. Onun dili diğer tüm yazın türlerinin dilinden üstün ve zahmet vericidir… işte Mehmet Genç’te bir eğitim emekçisi olmakla birlikte söyleyecek sözü olan ve bu sözü dizelerle halkına ulaştırmaya çalışan bir şair bir sanatçı bir devrimcidir. Aydın ovasındadır o, bakır kültablalı kadife koltuklu salonlarda düzenlenen şiir sevicilerden uzak… İnsana, şiire ve doğaya komşu, sınıfsız, sınırsız ve savaşsız bir dünya özlemi içindedir.

1955 yılında Aydın’da doğmuş. İzmir Eğitim Enstitüsü’nü bitirmiş ve Aydın Lisesi’nden emekli olmuş bir eğitim emekçisidir. Şiirleri Aydınca, Beşparmak, Çaba, Akköy, Yeni Defne, Kıyı, Öğretmen Dünyası, Yitik Düşler, Bilim ve Aklın Eşiğinde Eğitim, Patika, Sarı Zeybek, Aykırı Sanat, Agora, Tay, Ünlem ve Afrodisyassanat gibi dergilerinde yayınlanmış bunun yanısıra Cumhuriyet gazetesinde de şiir ve yazıları yer almıştır. Daha önce “Yüreğimin Kanat Sesi” ve “Yüreğim Elinde Kalır” adlı iki kitabı olan Mehmet Genç üçüncü kitabı “Şiir Tanıktır Aşka” adlı yapıtı ile şiirde imgenin önemini yitirdiği şu son zamanlarda imgenin önemini vurgulayan şairler arasında önemli bir yere sahiptir. Aynı zamanda, Beşparmak Kültür Sanat Dergisi 2003 Yılı Halil Kocagöz Seçici Kurul Özel Ödülü, 2006 Yılı Şiir Yarışması İkincilik Ödülü ve Aydın Gazeteciler Derneği Yunus Emre Özel Ödüllerinin de sahibidir.

Onun şiirlerinde aşkı, kavgayı, direnişi, sevgiyi ve nefreti yan yana bulursunuz… çünkü o insana ait olan her şeyi anlatır dizelerinde… ve üç “s” siz bir dünya için eylemleştirir dizelerini…

İnsan olmanın verdiği onur ve tükenmez çabayla…

29 Eylül 2007 Cumartesi

Yenilikler...

Şiirlerimiz Rasim Oktar için...

Devrimci şair
Çanakkale İnsan Hakları Derneği Başkanı
Rasim Oktar'ı anma
ve
Ayışığı Şiir Atölyesi'nin
yeni dönem açılış etkinliğinde buluşuyoruz.

7 Ekim Pazar Saat:14.00
Yer: Ayışığı Sanat Merkezi
İstiklal Cad. Rumeli Han 88/11 Beyoğlu-Taksim

Yazar oldum!...

tıkla

Hilmi Etikan Film Atölyesi

Yaklaşık 20 yıldır düzenlemiş olduğu FOTOGRAF, SENARYO ve FILM çalışmaları ile birçok insanın yetişmesine katkıda bulunmuş olan Hilmi Etikan, bu alandaki çalışmalarını daha da geliştirerek sürdürüyor. Uzun süre İFSAK ve TÜRSAK da yöneticiliğini yaptığı film ve senaryo atölyesi programını, yeni stüdyosunun modern ortamında sinema tutkunlarının hizmetine sunuyor.
Her yaş grubuna açık olan atölye çalışması yaklaşık 3,5 - 4 ay sürüyor.

Katılımcılar önce film çekiminde gerekli olan teknik bilgiler konusunda eğitiliyorlar. Senaryo yazım tekniği, kameraların tanınması, objektiflerin kompozisyon üzerindeki etkileri, ışığın estetik yapısı gibi konular, slayt ve video örnekleri eşliğinde sunuluyor.

Her konu ile ilgili olarak katılımcılara özet ders notları dağıtılıyor.

Grup üyeleri en son aşamada, kendi belirledikleri bir öykü üzerinde senaryo çalışması yürütüyorlar.
Çekim senaryosu hazırlanıyor, oyuncu provaları yapılıyor, mekanlar belirleniyor.
Hazırlık aşaması tamamlandıktan sonra, profesyonel kamera, ışık, ses ve şaryo elemanları kullanılarak film çekiliyor.

Atölyenin en büyük ayrıcalığı, sinema ile ilgilenenlere işin mutfağını görme ve film yapma aşamasının her sürecinde çalışma şansı sunması.

Katılımcılar film seti deneyimi yaşama, koordinasyon nasıl sağlanır öğrenme, her noktada dönüşümlü görev alarak film yapma sürecinin bütününü kavrama ve yoğunlaşmak istedikleri noktaları keşfetme olanağını yakalıyor.Aynı zamanda bilinçli bir sinema izleyicisi yaratmayı ve kişilerin genel sinema kültürünün geliştirilmesini hedefleyen film atölyesi, programını tüm sinema severlerin yararlanabileceği bir şekilde sunmaya büyük özen gösteriyor.

tıkla

28 Eylül 2007 Cuma

Barışarock'ta neler oldu?...

Saman alevi gibi tartışıp, saman alevi gibi tartışmayı kesiyoruz...

Halkımızın belleksiz olduğunu savlıyoruz. Halkımızın balık bellekli olduğunu ileri sürüyoruz. Halkımızın bizi (sanatçıları!) anlayamadığını, bas bas bağırarak yedi düvele ilan ediyoruz...

Yapay durumlara aşina olan bizler (sanatçılar!), doğal süreci içerisinde savaşım veren halka ne denli yakıştığımızı, sürekli olarak sorgulamalıyız...

Ha, Barışarock tartışmalarının neresindeyiz?... Unuttuk mu?...


tıkla:
Barışarock'ta neler oldu?... 1
Barışarock'ta neler oldu?... 2
Barışarock'ta neler oldu?... 3
Barışarock'ta neler oldu?... 4
Barışarock'ta neler oldu?... 5
Barışarock'ta neler oldu?... 6
Barışarock'ta neler oldu?... 7
Barışarock'ta neler oldu?... 8

Çanak çatladı!...

Hep böyle olur: Düzenbazlar, işbirliği süreçleri bitince, çeşitli gerekçelerle, yollarını ayırırlar...

Hep böyle olur: Düzen kurucular, emekçilerin istemlerinin karşıtında birleşirler ve bulundukları alanda işleri bitince, başka mevziler kazanmak için, çeşitli bahanelerle birbirlerini suçlarlar...

Hep böyle olur: Finans kapitalin çanağı küçüldüğünde yada çatladığında, gemiyi ilk terk eden fareler olur...

Hep böyle olur: Emeğin iktidarına giden yola barikat kurmak için, halka karşıt tiyatro yapanlar, finans kapitalin safının dışına çıkıyormuş numarası yapıp, halkın uyutulması için ayrı bir hamak kurmaya koyulurlar...

Hep böyle olur: ... Bu böyle uzayıp gider...


sensizliksokagi.org'dan aktarıyoruz:


1995 yılında kurulan ve birçok ödül kazanan Akbank Sanat Prodüksiyon Tiyatrosu, 10 gün önce faaliyetlerine son verdi.

1993’te kurulan Akbank Sanat 2003’te tamamen farklı bir sanat anlayışıyla yenilendi ve tüm alanlarda çağdaş sanata yön verdi. Sanatın her dalında dünyadan son örnekleri Türk izleyicisine sunmayı misyon edindi. Bu misyonla yılda ortalama 800 etkinlik gerçekleştirerek Bilgi Üniversitesi’nin yaptığı araştırmada Türkiye’nin en çok sanat etkinliği yapan kurumu olarak birinci sırada yer aldı. 1995’te kurulan Akbank Sanat Prodüksiyon Tiyatrosu da değerli sanatçıları Cüneyt Türel, Tilbe Saran ve Köksal Engür ile çok önemli oyunlar sahneledi, ödüller kazandı; özetle bir döneme imzasını attı.

Birçok ödül aldı

1995’te Akbank’ın Yönetim Kurulu üyesi olan Hamit Belli’nin öncülüğünde kurulan Akbank Sanat Prodüksiyon Tiyatrosu ilk oyunu “Abelard ve Heloise” ile iki sezon perdesini kapatmayarak bir marka haline geldi. Topluluk “Alacaklılar”, “Molly S.”, “Tek Kişilik Şehir”, “Sevilmek” gibi oyunlara birlikte imza attı. Tiyatro, hiçbir sezon ödül törenlerinden eli boş dönmedi, hiçbir gün de seyirci sıkıntısı çekmedi.

Ne var ki, 10 gün önce, tiyatronun faaliyetlerinin sona erdiği haberi geldi. Tiyatronun kurucuları arasında yer alan ve 2005’e kadar 7 oyunda başrol oynayan Tilbe Saran, tiyatronun durumuyla ilgili olarak gönderdiği e-postada, “2005 yılında 10. yaşını göremeden çocuğumu bıraktım. 'Mücevher’miş, 'yüz akı’ymış, 'mihenk taşı’ymış baktım aldıran yok, bari benim gözümde kıymeti eksilmesin deyip yüreğime sakladım” dedi.

Kararı oyuncular verdi

Saran’a tiyatrodan ayrılma nedenlerini sorduğumuzda Akbank Sanat yönetiminin tiyatroya bakışının değişmesi sonucunda artık devam etmeme kararı aldıklarını söyledi. Akbank Sanat Prodüksiyon Tiyatrosu’nun bugüne kadar çok önemli işler yaptığını ve misyonunu tamamladığını söyleyen Akbank Sanat’ın yöneticisi Derya Bigalı ise tiyatroya verdikleri önemin asla değişmediğini, kurum olarak bundan böyle çağdaş ve proje bazlı oyunlarla devam etmek istediklerini ifade etti. Bigalı, Prodüksiyon Tiyatrosu’nun faaliyetlerini durdurma kararının Akbank Sanat tarafından değil, oyuncular tarafından alındığını belirtti.

Aslında yaşanan değişimin miladı 17 Ağustos depremine uzanıyordu. Depremin ardından - adı o zamanlar Aksanat olan - Akbank Sanat binasının güçlendirilmesi geldi gündeme. Prodüksiyon Tiyatrosu o sezonu değişik salonlarda oynayarak geçirdi. Yeniden binaya döndüklerinde yönetim de, koşullar da değişmişti. Saran’ın ifadesiyle, ekipten tiyatronun 10. yılı için projeler tasarlamaları isteniyor, ancak sunulan projeler kabul görmüyordu. Buna karşılık Bigalı projelerin kabul görmemesi konusundaki tasarruflarını şöyle gerekçelendirdi:

Oyun sayısı azalmıştı

“Biz Akbank Sanat’ın tiyatro salonunda sahnelenebilecek projeler öngörmüştük. Ne var ki bize sunulan projeler, Akbank Sanat’ın sahnesine uygun olmadığı için gerçekleşemedi. Bunun üzerine sanatçılardan oyunların Akbank Sanat’ın dışında farklı bir salon kiralanarak oynanması önerisi geldi ki bu da tiyatronun Akbank Sanat’tan kopması anlamına geleceğinden doğal olarak kabul edilmedi.”

Yine Saran’a göre 12 yıl önce haftada 3 gün 4 oyun olarak başlayan program, zaman içinde 3 oyuna, son 2 yıl ise 2 oyuna düşürüldü. “Bir oyunu haftada 2 kere oynadığın zaman tiyatro, tiyatro olmaktan çıkıyor. Kaldı ki haftada 2 oyunluk para vererek iyi bir ekip oluşturmana da imkân yok, bazı şeylerden feragat etmek zorunda kalıyorsun” diyen Saran için asıl mesele başka:

“Artık Akbank, Akbank Sanat Prodüksiyon Tiyatrosu’nun arkasında durmuyor”.

'Saygıyla karşıladık’

Konuyla ilgili olarak görüştüğümüz Derya Bigalı ise bu görüşe katılmadığını belirterek sözlerine şöyle devam etti: “Merkezin değişen yapısıyla çağdaş sanat etkinliklerinin sayısının ve çeşidinin artması gerekiyordu. Bu durum, Prodüksiyon Tiyatrosu’nun oyun sayısını azaltma zorunluluğu getirdi ve 2006-2007 sezonunda Prodüksiyon Tiyatrosu’nun oyun sayısını haftada 3’ten 2’ye alarak cuma akşamlarını diğer sanat etkinliklerine ayırdık. Ne var ki bu sezon oyunculara 2 oyun uygun gelmediği için ayrılma kararı aldılar. Biz de kararlarını saygıyla karşıladık.”

Bigalı’nın sözünü ettiği ayrılma süreci Tilbe Saran ile başladı. Saran, 2005’te sahneledikleri “Fernando Krapp Bana Mektup Yazmış” oyunundan sonra hiçbir prodüksiyonda yer almadı.

Köksal Engür ve Cüneyt Türel, “Ördek Muhabbetleri” adlı iki kişilik oyunla yola devam ettiler. Geçen yıl haftada 2 kez sahnelenen “Antiloplar”ın ardından ise oyuncular yeni sezonda Akbank Sanat Prodüksiyon Tiyatrosu ismi altında devam etmeme kararı aldı.

Başka sahnelerde devam edecekler

Bundan sonra ne olacak? Kuşkusuz, Akbank Prodüksiyon Tiyatrosu’nun kurucuları olan Türk tiyatrosunun bu iki usta ismi, Cüneyt Türel ve Tilbe Saran, seyircisiyle başka sahnelerde buluşmaya devam edecek.

Tabii Köksal Engür de...

Peki ya Akbank Sanat? Bu sorunun cevabı için Derya Bigalı’nın verdiği yanıt şöyle: “Akbank, kuruluşundan bu yana tiyatroya büyük destek veren bir kurum. Bu yıl Akbank Çocuk Tiyatrosu’nun 35. yılında 35 şehirde, daha önce tiyatro izlememiş 20 bin çocuğa tiyatroyu götürdük. Yeni Kuşak Tiyatro ise yeni oyununu ekimde Akbank Sanat’ta sahnelemeye başlayacak. Hedefimiz, sürekli yenilenen ve gençlere daha çok imkân sunan, uluslararası projelere platform oluşturan bir merkeze dönüşmek."

tıkla

Myanmar'da insanlar katlediliyor!...

Myanmar'daki diktatörlük, insanları kuş gibi avlayıp, acımasızca öldürüyor... Orada, uzakta, bir insanlık dramı yaşanıyor. İnsanlığın oluşturduğu kültürel değerler de tarumar ediliyor...
Myanmar'a özgü bir kukla tiyatrosu örneğini dikkatinize sunuyoruz:

Olağanüstü Genel Kurul

Yarın (29 Eylül 2007) Türkiye Yazarlar Sendikası'nın Olağanüstü Genel Kurul'u için toplanıyoruz... Türkiye Gazeteciler Cemiyeti toplantı salonunda yapılacak Genel Kurul için, her yazar, üstüne düşen sorumluluğu yerine getirecek!...

Yarınki toplantı ve ardından yapacağımız seçimle, ne denli örgütlü davranabileceğimizi kanıtlamış olacağız!...

27 Eylül 2007 Perşembe

Anayasa, tiyatroya uğramıyor!...

tiyatrom, Anayasa ile ilgili bir kampanya başlattı. İyi de yaptı... Böyle bir kampanya başlatılmasaydı, herşeye karşın, tiyatroculara olan kırıntı halindeki güvenimiz, bu denli sarsılmayacaktı. Yok olmayacaktı...

Hiç bir tepki göstermeyip, faşizmin ayak seslerini ninni kabul eden tiyatrocular, sadece çanak yalamak ve sadaka almanın dışında hiçbir şeye kafa yormuyorlar. Emekçilerin sorunlarını duyumsamayan, ayrımsamayan, faşizmin çanağını yaladıkça, sadakasını aldıkça, salt emekçilerin alınterlerinin karşılığının değil, kendi kemirdikleri kemiğin de yok olacağını düşünemeyen ilgisiz tiyatrocular, her türlü aşağılanmayı hak ediyorlar....

Herşeye karşın, tiyatrom'un ziyaretçi defterine yazılanları aktarıyoruz:


Hayat Damarı Olmayacak

2. Dünya Savaşı'nda ilk onarılan yerler; batı için, kiliseler ve tiyatrolardı. Bizim bir adımımız Avrupa'ya, diğer iki adımımız Arap'a atarken ve söylemleri ne olursa olsun, sanata tükürenlerin seçtiği parti Anayasa'yı hazırlayacaktır elbet! Hükümet programlarına, sanat adına yapılacak hiç birşeyi almayan, ideolojisi dünya bakış çerçevesi ne olursa olsun, yelpazenin neresine dağılırsa dağılsın BİR PARTİ yokken ve siyasi programların içinde yer almayan "sanat ve kültür politikası", Anayasa'da bağlayıcı bir zemin bulabileceğine inanmak, ütopik bir realiteden öteye geçemeyecektir. Kalkınmanın sadece paradan "0" (sıfır) atılması ya da mali jargonun sermaye ile beslenip ona hizmete açılması, ne kadar bir ülke gerçeği ise: sanatın duruşu sanatçının duruşuyla, "işte eserimiz" olabilirliğini yanında Anayasa'nın demokratikliği değil, yurduma bakışını özetliyecektir.

Sonsöz:

Bilim ne kadar gerçekse, kültür ve sanat atar damar ise ve Mustafa Kemal deyişi ile; bu anayasanın atar damarı olamayacak maalesef.. Ama bir gerçek vardır; o da sanatı üretenin, sanatçının pasifize edilemeyeceği ve ne dört duvar arasına ne de dikenli teller ile etrafının çevrelenerek üretimine Devlet ambargosu koymak..

Ankara Şehir Tiyatrosu
(Adına)
Genel Sanat Yönetmeni
Aydan BOL
28.09.2007 02:00:50


Dördüncü gün

27 eylül 2007 sitemize giriş yapan tiyatrocu yada tiyatrosever sayısı 1017 kişidir. Bu 1017 kişi içinden Anayasa'da sanat ve sanatçıya ilişkin madde olup olmamasına aldırış eden ve buraya görüş yazma gereği duyan (1) Bir kişidir.

Dört günün toplamı 3953 farklı tiyatrosever görüp, sadece 8 (tekrar yazanlar sayılmadan) kişi bu konuya eğilmiştir.

Galiba yeni anayasayı hazırlayanlar bizden daha isabetli davranıyor. Bırakınız sanatla ilgisi olmayan, çok büyük bir kitleyi sanatla ilgilenenlerin dahi umrunda olmayan sanatın ve sanatçının bir çerçeve maddeyle de olsa güvenceye alınacağı anayasa maddesini umursamıyor. Halkımızın ve sanatseverlerimizin bu denli az dikkate aldığı bir konuyla da anayasada bir maddelik yer işgal etmek abes olacaktır haliyle.

Ertuğrul Timur
28.09.2007 00:35:04


ESKİ MEMUR ZEYBEK

Haşmet kardeşim kesinlikle yanlış düşünüyor. Tiyatro sivil olmalıdır ve sivillik çoğunun sandığı gibi askeri olmayan demek değildir. Sivil_non govermental; yani hükümetle, iktidarla ilişkisi olmayan demektir. Sovyet örneği tüm acılığı ile önümüzde duruyor; devrim öncesi Puşkin, Dostoyevski, Tolstoy, Gorki, Meyerhold Eisenstein'ları yetiştiren toplum, 7o küsur sene boyunca, üstelik sanatçıların neredeyse ayrıcalıklı sınıf tavrı gördüğü yıllar boyunca, kimi çıkardı içinden? Soljenitsin, Hıristiyanların şişirdiği bir balondu. Bir tek Alexander Gellman oyun yazarı olarak çıktı; o da muhalif söylemiyle değerliydi.

Bizim Haşmiş bunca yıllık memuriyetinin uyuşturuculuğuna kapılmış bir rehavet içinde. Ama çok severim onu; birlikte ve coşkuyla başladık tiyatroya.Tarsus Meydan Oyuncuları, ODTÜ şenliğinde tüm ülkeyi şaşırttığında, Devlet'in olsa olsa kösteğinden söz edilebilirdi di mi Haşmet?

Ulvi Alacakaptan
27.09.2007 22:49:00

tıkla

Tiyatro ve 'arınma' aciliyeti

Oyun'un notu: Yazıyı okurken, herhangi bir yerden, istenciniz dışında; "Lütfen verilen emeği kopyalamayınız Link vermek için birebir kopyalamanız gerekmez.. Teşekkür ederiz" diye bir uyarı çakırsa, lütfen aldırmayın. Çünkü; biz bu yazı için, hiçbir emek harcamadık. Ayrıca, bu yazının yazarı Hakan Urcu, yazısının geniş okur kitlesi tarafından okunmasını arzu ediyor...


Hakan Urcu


Arkaik dönem insanı, yaşamı çepeçevre saran doğayı somutlaştırarak doğurganlık, üretkenlik ve vazgeçilmez bir ölüm üçlemi içindeki gelişim çizgisinde değerlendirmiştir. Yaşamlarındaki en büyük yaratıcı güç olan doğa içerisindeki bu kesintisiz diyalektik onların ilkel törenlerine yansımıştır. Kuşkusuz bu durumu tiyatronun başlangıç evresi olarak düşündüğümüzde, büyü, dans ve maskeler eşliğinde yapılan törenlerin bireyin yada kitlenin bastırılmışlık duygusuna bir muhalefet olma özelliği taşıdığını görmekteyiz. Tiyatronun değişim süreci içerisinde zamanla duyarlılıkları eğitici bir yapıya kavuşturmasıyla, yaşamımız zevk vermeyen kan ve ölümle etrafı sarılmış bir suç dünyasından kurtulmaya, ölüm isteğinden yaratma isteğine insancıl bir dönüşümü dayatmıştır. Bununla beraber tiyatro, insan kişiliğinin ruhsal yönden sağlıklı bir duruma yöneltmesi açısından da önemli bir yere sahiptir. Aristoteles’in “katharsis” kavramı ki buna “estetik tedavi” de diyebiliriz; Antik dönemde yüzlerce kişiyi içinde barındıran Asklepeion tiyatrosunda hasta yunan vatandaşlarına her gün tedavi yöntemi olarak oyunlar izletmeyi zorunlu kılması bu açıdan günümüzdeki en yaygın hastalığın psikolojik kaynaklı olduğunu düşündüğümüzde kayda değer bir durum teşkil etmektedir. Tiyatroya bu yönden bakacak olursak; Bireyin duygularındaki estetik duyarlılığı arttırdığını, düşünceyi sadece teoride bırakmayıp pratiğe döndürme gücüne itekleyici bir etken olduğunu, yaşamda gözlem ve yorumlama yeteneğini arttırdığını, dayanışma duygusuyla beraber toplumda sorumluluk duygusunu kuvvetlendirdiği gibi insanda savunma durumlarını oluştururken aynı zamanda yeni zaaflar yaratarak daha sık düşünmelerini ve her olumsuzluğa karşı daha duyarlı olmalarını sağladığını söyleyebiliriz.

Peki ya günümüzde tiyatroyu kimler hangi insani amaçla ve ne şekilde temsil etmektedir. Maalesef bugünkü tiyatro anlayışı az önce belirttiğim süreçten kendini soyutlamış, insana dair hiçbir soruna cevap veremez hale gelmiştir. Türk tiyatrosunun yıllardan beri azımsanmayacak ölçüde sahip olduğu olanaklar, her iktidar döneminde başta sanatçı ahlakı açısından dejenere edilmiş, menfaat gruplarının eline geçtiği ölçüde özünden yani insanın karşılaştığı güçlükler karşısında çözüm yolları sunan ve arınma ihtiyacına cevap veren yapısından uzaklaşmak için kullanılmıştır.

Yıllardan beri mevcut iktidarlarla kol kola "vasat insan sanat yapamaz" demeyi kendine düstur bilen ve bu çarpık durumdan bihaber çevreler tarafından saygı gören, gözetilen hoca ünvanlı insanların ürettiği ancak kendi oluşturdukları sistemin devamından öteye geçemeyen politikalarla yaratılan arpalıklardan kendi taraftarları mevzuata uygun şekilde nemalanmakta ve onları feyz alan alt ehil grup ise bu rahatlıktan yüz alarak tiyatroyu salt maddi kazanç kapısı görerek, sanatın eleştirel yüzünü kapı dışarı etmekte beis görmemektedirler.

Makyavelizmi yaşam biçimi haline getirmiş besleme bürokratik sanat oligarşisinden "arınma" noktasında tiyatroyu tüm yürekliliğiyle savunacak Lear' ın dediği üzere "Akıllarının dayanma gücünün öfkelerine yenilmeyecek", sanatı mevcut siyasal ve iktisadi sistemin çöplüğünden çekip alacak, yüreği sağlam, onurlu, karakter sahibi ve alanında yetkin gönüllülere acilen ihtiyaç vardır. İlgililere duyurulur!

Saygılarımla.

Özelleştirme, Devlet Tiyatroları ve Sosyalizm

Yukarıda başlığı, aşağıda tadımlık alıntısı olan yazıyı okurken, Devlet Sanatçısı unvanlı Münir Özkul'un adının verileceği sahnenin savunusunu yapanları unutmayın (tıkla):


F. Nevzat Süs

(...) Sosyalist tiyatronun; burjuva tiyatrosundan yıllar önce ayrıştığını, onların biçimsel anlayışlarının, bizim hiçbir işimize yaramayacağını bilmemiz gerekiyor. Bunun için, köklü ve bilinçli bir kopuşu yeniden sağlamamız; “herhalde” olanak dışı değildir. Sosyalist toplum; burjuva toplumundan daha ileri bir toplum modeli ise, sanatı da ileri olacaktır. Sanırım şunu söylemek cehaletin göstergesi olur:

“Biz şimdilik, burjuvazinin biçtiği sanatsal biçimlerle idare edelim, gerisini sosyalist topluma geçince düşünürüz gayrı.”

Elbette böyle değildir. Sosyalist sanat biçimlerinin tohumları bugünden atılmıyor ise, üretilenin de bir değeri kalmıyor. (...)

tıkla

Lemi Bilgin masal anlatıyor!...

Taksim Sahnesi'ni elinden kaçıran, AKM'nin tarihin çöplüğüne atılmasına sesini çıkarmayan, provalarına başlanmak üzere olunmasına karşın Ölüleri Gömün oyununu imha etmek isteyen Devlet Tiyatroları yönetimi, tiyatro sitelerinin "tarafsızlığı"ndan yararlanarak, masal anlatmayı sürdürüyor:


Devlet Tiyatroları sahne arıyor...


Tiyatro sanatı halka ‘koltuk sayısı’ kadar ulaşabiliyor. Devlet Tiyatroları Genel Müdürü Lemi Bilgin, koltuk sayısı artmadığı müddetçe seyirci sayısını arttırmanın mümkün olmadığını söyleyerek, oyunların sergileneceği yeni sahnelere ihtiyaç duyulduğunu belirtiyor.

Devlet Tiyatroları (DT) Genel Müdürü Lemi Bilgin, son 3 yıldır seyirci sayısında tıkanma olduğunu belirterek, ''Belli bir koltuk sayısı sınırları içerisinde hizmet ediyoruz. Koltuk sayısı artmadığı müddetçe seyirci sayısını arttırmamız mümkün değil'' dedi.

Bilgin, AA muhabirine yaptığı açıklamada, DT'nin yaklaşık 10 yıldır, 1 milyon civarında seyircisi olduğunu söyledi. ''Tam rakam olmamakla birlikte 600 binlerden bu noktaya gelindi, seyirci sayısı neredeyse 2'ye katlandı'' diyen Bilgin, ancak son 3 yıldır tıkanma yaşandığı kaydetti.

Bilgin, ''Belli bir koltuk sayısında, o koltuk sayısının sınırları içerisinde hizmet ediyoruz. Koltuk sayısı artmadığı müddetçe seyirci sayısını arttırmamız mümkün değil. Sayının artması için yerleşik tiyatroların sayısının artması ve de salonlarımızın, bizim deyimimizle koltuk sayılarımızın artması gerekiyor'' dedi.

Gelişmiş veya gelişmekte olan ülkelerin nüfusu 30-40 bini bulan her yerleşim merkezinde tiyatro sahnesi bulunduğuna dikkati çeken Bilgin, Türkiye'de, Aydın ve Gaziantep de sayılırsa, henüz 14 şehirde yerleşik tiyatro olduğunu, seyirci sayısının belli bir noktaya ulaşması için, 81 il ve hatta büyük ilçelerde yerleşik tiyatro olması gerektiğini belirtti. Bilgin, Bakanlıkça inşa edilen kültür merkezlerinden faaliyete geçenlerde, her ay düzenli tiyatro oyunu sunmaya çalıştıklarını, ancak bunun ''taşıma suyuyla değirmen döndürmeye benzediğini'' bildirdi.

''GİŞE KAYGIMIZ YOK''

Bilgin, Türkiye çapında yılda ortalama 100 oyun sahnelendiğini ifade ederek, asla gişe kaygıları olmadığını, seyirciye artı değer sunabilme amacı güttüklerini söyledi. Halkın tiyatroya ilgisinin gayet iyi ve yüksek olduğunu, koltuk sayısına oranla seyirci sayısının yüzde 90 civarına ulaştığını dile getiren Bilgin, ''Tiyatroya seyirci gelmiyor'' sözüne katılmadığını kaydetti.

Bilgin, ''Siz iyi bir şey getirdiğiniz zaman seyirci gelir, bayıla bayıla gelir, hem de iyi reaksiyonlar verir. Türk insanımız doğru yönlendirildiği, doğru kanalize edildiği zaman hemen kabul ediyor, benimsiyor'' diye konuştu.

KÖKLÜ TİYATRO GELENEĞİ ANKARA'DA

Ankara'da 1941-1942'den bu yana köklü bir tiyatro geleneği bulunduğunu dile getiren Bilgin, Başkent'te tiyatroyu hayatlarının içinde varsayan bir seyirci kitlesi olduğunu ve nesil değişse de bu bağın kopmadığını anlattı. Bilgin, Türkiye çapında en fazla tiyatro seyircinin ise Gaziantep'te olduğunu söyledi. İlde, İstanbul ve Ankara'dan her hafta farklı bir oyun sahnelendiğini belirten Bilgin, Gazianteplilerin yılda 25 ayrı oyun seyrettiğini ve bunun Ankara'dan bile fazla olduğunu aktardı.

İzmir ve Bursa'da da tiyatro ile seyirci arasında iyi ilişki bulunduğunu anlatan Bilgin, Erzurum, Van, Sivas ve Konya'daki tiyatrolara ilgiyi de şu anısıyla aktardı: ''İlk Genel Müdür olduğumda bu tiyatrolar da yeniydi. Van'a gittim, çok güzel bir salonu vardı. Şöyle bir şehri dolaştım, salonun büyüklüğünü gördüm, 'Burada bir temsil oynasan, bilemedin 2 temsil, şehir biter, tiyatroya gelecek olanların hepsi gelir. Burada bütün kış ne yaparız' dedim. İnanılmaz derece hepimizi yanıltan, şaşırtan, mutlu eden sonuç oldu. Tüm kış Van'da, Erzurum, Sivas, Konya'da oyun oynuyoruz, düzenli olarak haftada 5 temsil yapıyoruz. Az sayıda değil haftada 5 temsil.''

DT'NİN SON 3 YILI

1 Ekim'de 2007-2008 sanat sezonuna ilk turda 54 oyun ile başlayacak olan Devlet Tiyatroları'nda, geçen sezon, tüm yıl 72'si yeni olmak üzere toplam 133 oyun perde açtı. 75'i yerli, 58'i çeviri eserlerden oluşan oyunlarla, 3 bin 982 temsil yapıldı.

DT'de 2005-2006 sezonunda da 86'sı yeni, toplam 126 oyun, toplam 4 bin 444 kez tiyatroseverlerin beğenisine sunuldu. 2004-2005 döneminde ise 115 oyun 4 bin 539 kez seyirci karşısına çıktı. DT oyunlarını, 12 yerleşik tiyatroda, geçen yıl 1 milyon 72 bin 354, 2005-2006 döneminde 1 milyon 220 bin 149 ve 2004-2005 sezonunda da 1 milyon 143 bin 824 seyirci izledi.

Seyircilerin 3'te 1'ini başkentliler oluşturdu. Ankara'da 2005-2006 döneminde oyunları izlemeye 408 bin 377, 2004-2005 döneminde de 376 bin 83 kişi gitti. Yeni sezona hazırlanan Ankara Devlet Tiyatrosu'nun (ADT) repertuvarında da geçen sezon 21 yerli, 17 çeviri oyun yer aldı. Yerli oyunlardan 10'u, çevirilerden de 9'u yeni oyun oldu. ADT'de 2005-2006 döneminde de 17'si yerli, 15'i çeviri olmak üzere 32 eser, 2004-2005'te ise 17 yerli, 9 çeviri oyun sahnelendi. Türkiye çapında son üç yılki temsillerin 4'te 1'i ADT'de yapıldı.

Ankara'da 2005-2006 döneminde oyunları izlemeye 408 bin 377, 2004-2005 döneminde de 376 bin 83 kişi gitti. Yeni sezona hazırlanan Ankara Devlet Tiyatrosu'nun (ADT) repertuvarında da geçen sezon 21 yerli, 17 çeviri oyun yer aldı. Yerli oyunlardan 10'u, çevirilerden de 9'u yeni oyun oldu. ADT'de 2005-2006 döneminde de 17'si yerli, 15'i çeviri olmak üzere 32 eser, 2004-2005'te ise 17 yerli, 9 çeviri oyun sahnelendi. Türkiye çapında son üç yılki temsillerin 4'te 1'i ADT'de yapıldı.

tıkla

İlk ve tek tiyatro forumu...

Türkiye’nin ilk ve tek Tiyatro Forum sitesi olan www.tiyatroforum.com, kısa bir süreden beri hizmet hayatını sürdürmektedir.

Birlik ve beraberlik içerisinde yükselecek olan Tiyatro Forum; paylaşımın yaşandığı, yeni grupların oluşmasında, kişilerin birbirlerini tanımalarında, yaptıkları aktiviteleri, yazdıkları - oynadıkları ve sahneleyecek oldukları eserleri, kamuoyuna bir aile ortamı içerisinde paylaşmak - duyurmak isteyenlerin yeri haline gelmiştir.

Amacımız Türk ve Dünya tiyatrolarından ödün vermeden, gerçekçi paylaşımın yaşanacağı bir ortamı sağlayabilmek olmuştur. Bu hedefler doğrultusunda Tiyatro Forum, kısa bir süre içerisinde istenilene ulaşmış ve sağlıklı bir paylaşımın ortak adı olmayı başarmıştır.

Haydi hep birlikte güzel paylaşımlar için!...

Olur mu Olmaz mı?

Orhan Bursalı


(...) Bu anayasa taslağı, AKP ve çanak yalayıcı ekibin boyunu aşmış durumda. Fethullahçı anayasa, özgürlükçü değil, İslami topluma ve düzene yol açıcı, özgürlükleri boğucu bir özelliktedir.

Kime inanacağız!

AKP'nin politikalarını ve yapmak istediklerini, harfiyen, kelimesi kelimesine, dinsel, sosyal ve siyasal olarak dört dörtlük okuyan, İslam bilgini ve Malezya'nın Kelanten Eyaleti Başbakanı Nik Abdülaziz'e mi?

Yoksa, bizdeki yalaka, Türkiye'ye de salaka gözüyle bakan İkinci Cumhuriyetçi futbol takımına ve İslamcı iktidara mı?

Bkz: Cumhuriyet gazetesi / 27 Eylül 2007

Güney, tarafsız kalıyor...

Fakir Baykurt Sahnesi için yürüttüğümüz kampanyaya olumsuz yanıt veren tek kuruluş Güney'in görüşlerini de aktarıyoruz... Sadece bizi destekleyenleri yayınlamak gibi bir anlayışa sahip olmadığımızdan, bu yola başvuruyoruz... Herşeye karşın, ilgi gösterip, yanıt verdikleri için Güney yetkililerine teşekkür ediyoruz:


Sayın H.Hilmi Bulunmaz, Fakir Baykurt Sahnesi kampanyası için imzamızı atamayacağız. Çünkü sosyalist bir kültür yaratma hedefinde olan bizler için ne Fakir Baykurt Münir Özkul'un, ne de Münir Özkul Fakir Baykurt'un alternatifi durumunda değildir.

Ancak bu kampanya hakkındaki çalışmaları, duyuruları elimize ulaştığı sürece sitemiz üzerinden yayınlamaya devam edeceğiz.

İyi çalışmalar dileriz.


GÜNEY Dergisi adına
Güney Yılmaz

tıkla

Ertuğrul Günay Biraz Ayıp Etmiş

Ali Sirmen


(...) Sayın Ertuğrul Günay laikliği savunan bir partinin önde gelen üyelerinden biriyken; şimdi laikliği takıyye aracı olarak kullanıp aslında ona karşı çıkan, laik demokratik Cumhuriyeti, "ılımlı İslam cumhuriyeti"ne dönüştürmeyi amaçlayanların safına çark ettiği için son zamanlarda kimi eleştirilere ve suçlamalara hedef olmuş bir kişi olarak oturuyor AKP'nin Kültür Bakanlığı koltuğunda. (...)

Bkz: Cumhuriyet gazetesi / 27 Eylül 2007

Günay'ın söyleşisinde Büktel'in gördükleri... / 3

2. GÜNCELLEME

Ezber hatasını yapan sayın Ertuğrul Günay değil; Zaman gazetesinin internet sitesi çalışanlarıymış.

Hilmi Bulunmaz, Zaman gazetesinin ilgili nüshasını buldu ve gazetede, şiirin yanlışsız aktarılmış olduğunu belirledi. Bu durumda yanlışlığın, haberi Zaman'ın internet sitesine aktaran arkadaşlar tarafından yapıldığı anlaşılıyor.

Aynı arkadaşlar, yanlışlığı düzeltirken de yanlış davranmış, yanlışlığı "sonradan düzelttiklerine" ilişkin not düşmeyi ihmal etmişlerdi.

tıkla

Tiyatrocular, Anayasa'ya uzak!...

tiyatrom, önemli bir sormaca / kampanya başlattı ve tiyatrocuları, Anayasa konusunda düşünmeye zorladı. Düşünme alışkanlığı olmayan tiyatrocular, bu konuya duyarlılık göstermediler. Birkaç iyi niyetli tiyatrocunun dışında, kimseden ses çıkmıyor. Faşizmin çizmesini hak eden tiyatrocular, sentetik yaşamları içerisinde mutluluklarını sürdürüyorlar. Umarız yanılırız ve yoğun bir ilgiyle utanırız...

tiyatrom'dan aktarıyoruz:


Tiyatro halkın malı olarak kalsın!...

Meliha Savaş

Her şeyi özelleştiriyorsunuz, kendinizi de!.. Ama tiyatroyu bırakın, Tiyatro halkın malı olarak kalsın!.

Geleneksel tiyatronun önemli yazarlarından, Haşmet Zeybek'le ''İçimizdeki Meddah" adlı bir söyleşi yapmıştım. Haşmet Zeybek'le yaptığım bu söyleşiden alıntı yapacağım:

''Bazı toplumlar, bizim toplum devletçi toplumdur. Yani, hayır da- şer de devletten gelir. Biz şöyle çevirip söyleyemeyiz. Devletin Tiyatrosu olmaz, şirketin tiyatrosu olur. Yani, Coca Cola kim için tiyatro yapar? Coca Cola halk için niçin tiyatro yapsın? Her şeye rağmen, ancak ödenekli tiyatrolarla tiyatro var olabilir, devamlılığını sağlayabilir. Tiyatro dediğimiz, halkın kültürüyle ilgili arşivi, bilgiyi yayması, özel şirketlerin ve özel kişiliklerle yapılacak işler değildir. Bunlar kurum olması gereken işlerdir. Kurumlu işlerdir. O anlamda Şehir Tiyatroları'na ve Devlet Tiyatroları'na çok önem vermeliyiz. Bu kurumlar devlet desteği görmelidir çünkü Devlet kültüre yatırım yapmaya mecburdur, şirket değildir. Devlet bir ticari kurum değildir. Şirketler ticari kurumlardır. Ayrıca baskın bir şekilde bir sınıfın kurumlarıdır.

İkinci Dünya savaşında, Almanlar “Fırınları kapatın, Tiyatroları açın morali bozuk bir halktan bir şey olmaz. Ama coşkulu olan halktan her şey olur.” dediler. O nedenledir ki; Almanya bu kadar kısa zamanda kendini topladı. Fransa toplayamadı. Bunalıma gitti ve Bunalım Edebiyatı çıktı. Çünkü Hiroşima, Auswitschz kampları, Yalta konferansı; dünyayı, aydınları bunalıma sürükledi. Halktan kopuk aydınlar ilk 1950'den sonra ortaya çıktılar. Oysaki aydın demek sistem dışı olmak demektir.. Sistem aydını olunmaz, sistem aydını kâtiptir...

İnsanları dönüştüren-geliştiren; bu tiyatro, bu bilgiler, bu hayatı üreten emekçilerin hakkıdır. Biz niçin onların kültürünü onlara vermiyoruz. Onlara götürmüyoruz''

Bugüne değin söyledikleri hiç aklımdan çıkmadığı gibi, bir kere daha diyorum ki; ne doğru söylemiş!...

Gündemde tartışılan yeni anayasa taslağı var ve Anayasa'dan çıkarılan maddeler arasında çıkarılmış olan 64. cü madde üzerine düşüncelerimi yazmak istiyorum...

64. cü madde ne der:

MADDE 64. – Devlet, sanat faaliyetlerini ve sanatçıyı korur. Sanat eserlerinin ve sanatçının korunması, değerlendirilmesi, desteklenmesi ve sanat sevgisinin yayılması için gereken tedbirleri alır.

..

Ancak karşı karşıya kaldığımız zihniyet diyor ki:'

'BİRİLERİ KENDI İDEOLOJİK DÜNYALARINI SANAT ADINA DEVLETİN SIRTINDAN BU TOPLUMA VAAZ ETMEYE CALISIYORSA. BUNU ONLEMEMENIN YOLU ORAYI KAMU KURUMU OLMAKTAN CIKARMAKTIR. DEVLET TIYARTOLARI HALKIN MALI DEGILDIR. HIC BIR ZAMAN OLMAMISTIR. BU SADECE TURKIYE DE DEGIL TUM DUNYA DA DEVLET TIYATROLARI HALKIN MALI OLMAMISTIR. PRATIK TEORIYI DAIMA ASIYOR. SU KESIN KI ULKEMIZDE HIC BIR KAMU KURULUSU KAMU NUN YANI HALKIN OLMAMISTIR. YA SIYASETCILERIN YA DA CALISANLARININ CIFTLIGI OLMUSTUR. DAHASI HALKIN PARALARI HARCANARAK. SANATCI HALKIN ONUNU ACAN YEGANE KISILIK DEGILDIR. HALKIN TAMAMININ ÖNÜNÜN ACILMAYA IHTIYACI YOKTUR. SORUN ŞUDUR: HALKIN ÖNÜNÜ HALKA RAGMEN AÇMA GIRIŞIMLERIDIR.''

Yeni Anayasa taslağında ise Madde 64' ün içeriğini taşıyan hangi madde var diye incelediğimde bir tek, Madde 26 da sanat yapma özgürlüğümüz var! (bu madde başlığı İfade Hürriyeti...)

Madde 26- (1) Herkes, düşünce ve kanaatlerini söz, yazı, resim veya başka yollarla tek başına veya toplu olarak açıklama ve yayma hürriyetine sahiptir. Bu hürriyet, resmî makamların müdahalesi olmaksızın haber veya fikir alma ya da verme serbestliğini de kapsar. Bu fıkra hükmü, radyo, televizyon, sinema veya benzeri yollarla yapılan yayınların izin sistemine bağlanmasına engel değildir.

(2) Herkes, bilim ve sanatı serbestçe öğrenme ve öğretme, açıklama, yayma ve bu alanlarda her türlü araştırma hakkına sahiptir.

(3) Bu hak ve hürriyetlerin kullanılması; millî güvenliğin, kamu düzeninin, genel sağlığın, genel ahlâkın, başkalarının şöhret veya haklarının, özel veya aile hayatının korunması, suçların önlenmesi, devlet sırrı olarak usûlünce belirtilmiş bilgilerin açıklanmaması, yargının bağımsızlık ve tarafsızlığının sağlanması, savaş kışkırtıcılığının engellenmesi, her türlü ayrımcılık, düşmanlık veya kin ve nefret savunuculuğunun önlenmesi amaçlarıyla sınırlanabilir.

Artık devlet sanat ve sanatçıyı korumuyor ancak, sanat yapma özgürlüğü var...

Bu akşam NTV'deki canlı yayında, sanatın lüks bir anlayışa tekabül eden anlayışını, ifade eden Sn. Kültür Bakanı'mıza bir soru sormak isterim?

Yukarıda yaptığım alıntılar doğrultusunda, karşı çıkışlarda da, bu toplum için elzem olan önceliklerden en önemlisinin sanat olduğunu bir kere daha amaç olduğunu düşünen, bir oyuncu olarak, mahalle kültürü, yarışma kültürü, spor kültürü popüler kültürler v.s derken, sanat neden bu kadar gerilere itiliyor ve korkuluyor! sistemin oyunlarından biri halkın düşünmemesini sağlamaktır, ancak az da olsa düşünen insanlar var! Düşünme önemlidir!

Ülkede yaşanan bu kültürsüzlük politikasına "dur" diyerek el vereceğinizi ümit ediyorum...

4-5 yaşındaki çocukların medyada tek amaçlarının Kuran'ı ezbere okumak olduğunu seyretmek sizin de muhtemelen içinizi acıtıyordur?

Ülkede yaşanan bu kültürsüzlük politikasına muhtemelen el vermeyeceksiniz... 64. cü maddenin devlet olmamızın ve halk için gerekliliğinin; önemini bir kez daha hatırlatmak istedim ve bu maddenin yeni anayasa taslağında olduğu gibi korunması gerekliliğinin bir kere daha altını çiziyorum...

Ankara Devlet Tiyatrosu Oyuncusu
27.09.2007 04:39:42


1100

Sitemizin dünkü tekil hit sayısı sezonun başlamasıyla tırmanışa devam etmiş ve 1100 tekil okura ulaşmıştır. Bu konuya duyarlı bugün ekleme yapan kişi sayısı 1 (Bir)kişi. Dün bu konuyu önemsemeyen tiyatrocu yada tiyatrosever sayısı 1099Galiba anormal olan biziz.

Ertuğrul Timur
27.09.2007 02:56:06


Konuyu gündeme getirdiği için Ertuğrul Timur'u kutluyorum

Anayasa tartışmasını tiyatrocuların gündemine taşıdığı için Ertuğrul Timur'u kutluyorum. Konunun gündeme getirilmesinden sonra İATP-G sitesinde konu ile düşüncelerimi yazdım. Ertuğrul Timur'un istatistiklerle dikkat çektiği tiyatrocu tepkisizliği önemli. 2000'li yılların tiyatrocu duruşundaki kamusal duyarlılık kaybını göstermesi açısından ciddi bir veri ortaya koyuyor.

Ömer F. Kurhan
27.09.2007 00:03:03


Duyarlılık mı Duvarlık mı?

Sitemize bu konuyu girdiğimiz ilk 24 saatte (24 Eylül 2007) Toplam 890 tekil (farklı) ziyaretçi girmiştir.

İkinci gün ise 946.

Ana sayfamızın baş köşesinde duyurulan bu önemli konuyu İki günün toplamında 1836 kişi görmüştür.

Fakat ilk 48 saat içinde konuyla ilgilenen, duyarlı davranan kişi sayısı 7 (yedi)kişidir.

Bu sanatçı ve sanatsever duyarlılığı bizi şaşırtmaktadır.

İnanmak istemediğimiz önerme "Herkes hak ettiğini yaşar"

Ertuğrul Timur
26.09.2007 01:58:05

tıkla

ODAK NOKTASI

Onlarca yıl, hemen hergün satın aldığımız Cumhuriyet gazetesini, Hasan Cemalgillerin ele geçirmesiyle birlikte, boykot ettik. İlhan Selçukgillerin MHP=CHP formülüyle, piyasa edinmelerine giden süreci duyumsadığımızdan, boykotumuzu sürdürdük. Herşeye karşın, haftada birgün satın aldık Cumhuriyet'i... Bunun iki nedeni vardı: 1) Kitap Eki, 2) Ahmet Cemal'in köşesi; Odak Noktası...

Birkaç yazısını bulunmaztiyatro'da yayımladığımız Ahmet Cemal'den, her seferinde izin almak yerine, açık bir öneride bulunuyoruz okurlarımıza: Perşembe günleri bir Cumhuriyet alın; hem Kitap Eki'ni ve hem de Odak Noktası'nı okuyun...

Bugünkü Odak Noktası'ndan tadımlık:


Sanat 'İyimser' Olabilir mi?

Ahmet Cemal


(...) 19. yüzyılın son çeyreğine doğru, natüralizm akımının hemen öncesinde, "sanatta çirkinliklere yer olmadığı, olamayacağı" düşüncesi de hiç kuşkusuz iyimser diye nitelendirilebilecek bir bakış açısıydı. Bu 'iyimserlikten' ötürüdür ki, Ibsen'in "Hortlaklar" oyununda sahneye -soyaçekimin karakteri etkilemesi bağlamında- frengiyi getirmesi, bir skandal olarak karşılandı. Ama sanata ilişkin kemikleşmiş bir bakış açısından kaynaklanma bu acele tepki, sonucu değiştirmedi ve natüralizm, bir dönüm noktası olarak gerçekçiliğin tarihindeki yerini aldı. (...)

26 Eylül 2007 Çarşamba

NASIL BİR TİYATRO YAYINCILIĞI? / 6

tiyatrom'daki yazıları kopyalamamız engellendiği için, sadece alıntı yapabiliyoruz...

"Lütfen verilen emeği kopyalamayınız Link vermek için birebir kopyalamanız gerekmez.. Teşekkür ederiz" yazısı / uyarısı nedeniyle, tadımlık sunabiliyoruz...

Bizden kaynaklanmayan bu durumu, okurlarımıza aktaralım dedik...

Herşeye karşın, çok, ama çok hoşumuza giden bir küçük paragrafı görüşlerinize sunmak istiyoruz:


A. Ertuğrul Timur


(...) Bazıları için tiyatro; sahnede başlayıp, sahnede bitiyor. Adeta onlar için tiyatro; bir tapınma yeri. Çıksınlar; dekorlarını kursunlar, ışıklarını yapsınlar, kostümlerini giysinler, oyunlarını oynasınlar ve huşu içinde ruhlarını, egolarını rahatlatıp insinler. (...)

tıkla

Bu mektubu kopyalayabilirsiniz!...

Hakan Urcu


Öncelikle, yazımı sitenizde yayınlatmaya değer bulduğunuz için teşekkürü bir borç bilirim. Fotoğrafımı almaya çalıştığınızda karşılaştığınız sorun, malumunuz siteden kaynaklanıyor. Yoksa kullanımı saklı bir değerde "eser" oluşturacak görüntüm, malumunuz söz konu değil...

Geçen yıl yardımcı yönetmenlik görevinde bulunduğun Trabzon Şehir Tiyatrosu'nda, bu yıl görev almamaktayım ve resmi bir sözleşme yada bağım söz konusu değil. Ancak her konuda içlerinde olduğum bir yapı. Ancak yine de sadece Hakan URCU adının geçmesi daha doğru olacaktır. Yerime, Trabzonspor gibi Futbol da olsa Anadolu'da Devrimci Bir tarihe sahip takımın poster görüntüsünü koymanızda bir fenalık görmedim; hatta hoş da durmadı değil, ancak sizin yine de ekte göndereceğim fotoğrafımı kullanmanız, yazıma binaen daha mantıklı olacaktır.... :)

Gereğini yapmanız dileğiyle sevgi saygılar efendim...

tıkla

Günay'ın söyleşisinde Büktel'in gördükleri... / 2

GÜNCELLEME:

Aşağıdaki link yazımda, Nâzım'ın şiirini okurken Ertuğrul Günay'ın bir ezber hatası yaptığını yazmıştım. Link verdiğim Zaman gazetesi röportajında dün görülmekte olan o ezber hatası, bugün görülmüyor. Anlaşılan Zaman çalışanları Hilmi Bulunmaz'ın ve benim (ya da belki başkalarının) uyarısından sonra röportajdaki hatayı düzeltmişler. Bu güzel bir şey...

Ne var ki, Zaman çalışanları, bu düzeltmeyi hiçbir açıklama yapmadan gerçekleştirdikleri için, aşağıdaki link yazımızı okuyanlar, hatanın sanki hiç varolmadığını, bizim "hata var" diyerek Zaman gazetesine iftira ettiğimizi sanabilirler. Okurlarımız, şundan emin olsunlar ki, biz doğru söylemiştik. Hata "vardı". Oradaydı. Hatanın şu anda görünmüyor olması, ortada bir iftiranın bulunduğunu kanıtlıyorsa, kesinlikle bilinmelidir ki, iftira eden "biz" değiliz.

Zaman gazetesinden uyarımız için teşekkür bekliyor değildik. Ama Zaman çalışanları, en azından, düzeltmeyi "sonradan yaptıklarını" açıklayan bir not düşerek, bizi (ya da eğer varsa başkalarını) yalancı durumuna düşürmekten sakınmalılardı. Böylesi, Zaman çalışanları gibi "kâmil" ya da (Ertuğrul Günay'ın kullandığı sözcükle) "nitelikli" insanlara, şüphesiz ki, çok daha yakışan bir davranış olurdu.

tıkla

Savaş, tiyatro yöneticiliğinden ayrıldı!...

Kurtlar Vadisi Pusu dizisi oyuncusu Ragıp Savaş, Kocaeli Şehir Tiyatroları Genel Sanat Yönetmenliği'nden, "ailesine daha fazla vakit ayırmak için ayrılma kararı" almış..

Hangi ailesi?... Gerçek ailesi mi, Kurtlar Vadisi ailesi mi?...


Kocaeli Şehir Tiyatroları Genel Sanat Yönetmenliği'ni 3 yıldır sürdüren ünlü tiyatrocu Ragıp Savaş, görevinden ayrıldı. Savaş, ailesine daha fazla vakit ayırmak için ayrılma kararı aldığını söyledi.

Kocaeli Şehir Tiyatroları Genel Sanat Yönetmenliği'ni 3 yıldır sürdüren ünlü tiyatrocu Ragıp Savaş, görevinden ayrıldı. Savaş, ailesine daha fazla vakit ayırmak için ayrılma kararı aldığını söyledi.

Kurtlar Vadisi Pusu dizisinde Fuat Tamer Tataroğlu karakterini canlandıran Ragıp Savaş, ayrılma kararını bugün Kocaeli Büyükşehir Belediye Başkanı İbrahim Karaosmanoğlu ile beraber düzenlediği basın toplantısında duyurdu.

tıkla

25 Eylül 2007 Salı

Hıncal Uluç da kim oluyor!

"Uluç, Topbaş'ı vaftiz ediyor..." başlığıyla bir yazı yayımladık. (tıkla) Kapitalistlerin vahşetine tipik bir örnek olan yazı, timsah gözyaşları döken tiyatro esnafının sahtekarlığını da gözler önüne seriyor. "Buraları yıkılıyo!..." diye feryat eden sahtekarlar, iş gerçeğe dönüştüğünde, susup oturmayı yeğliyorlar...

Kemal Or, Hıncal Ulile kafiye akrabalığı olduğundan olsa gerek, susmayanlardan. Yolladığı e-postayı yayımlıyoruz:


KEMAL ORUÇ


HINCAL ULUÇ BİRŞEYİ EKLEMEYİ UNUTMUŞ GALİBA: YAPILAN KONGRE VADİSİ KAPİTALİSTLERİN CİRİT ATTIĞI BİR YER OLACAK! BİZE, BİZİM KÜLTÜRÜMÜZE BİR ARMAĞAN FALAN DEĞİL; TAMAMİYLE YABANCI SERMAYEYE SUNMAK İÇİN YAPILMAKTADIR!

KİMİN NASIL DÜŞÜNDÜĞÜNÜ BİLMEM; AMA BEN TAM OLARAK BUNU DÜŞÜNÜYORUM.

LEŞ DEDİĞİ MUHSİN ERTUĞRUL(SAHNESİ) DE YIKILSIN BAKALIM GERİYE NE KALIYOR? YIKIN BAKALIM YIKIN! SİZLER YIKTIKÇA BENİM KAFAMDA BİRŞEYLER YAPILANMAYA BAŞLIYOR!

NE OLDUĞU BELLİ OLMAYAN BU ADAM, TUTUP DA BANA BELEDİYENİN YA DA İHALE SİTELERİNİN ÖZETİNİ ÇIKARIP SUNMASIN MAKALE DİYE YUTTURUYOR! BU YAZI SADECE YALAKALIĞINI GÖSTERİYOR!

OLDUM OLASI SEVMEDİM BU ADAMI ZATEN!

Anayasa, tiyatroculara uzak!...

tiyatrom; tiyatrocuların hukuka, yasalara, Anayasa'ya, insan haklarına, toplumsal konulara duyarlılığını ölçmek için, önümüze bir ölçüt koydu: "Nasıl bir Anayasa (maddesi)?" Bir sormaca biçiminde kotarılan bu kampanyayı önemsiyoruz...


Sanat insan içindir

Evet insan içindir. Yasalar da insan içindir. İnsanı insana karşı korumak, değerlendirmek, bilgi edinilebilecek bir ürün haline dönüştürülebilecek bir varoluş biçimidir. Öyleyse, yasalar sanatı korumalı ve gelişmesi için kaynak ve zemin yaratacak olanakların sağlanmasına destek olmalıdır. Sanattan yararlanarak aydınlanmaya doğru değiştirmesine engel olunmasını engellemek için yasa gerekmektedir.

Mahmut Hazım Kısakürek
25.09.2007 21:07:38


ŞAŞIRMANA ŞAŞIRDIM ERTUĞRUL

İlahi Ertuğrul; mama paylaşılmıyor, ulufe dağıtılmıyor. Birbirini didikleme; ben seni daha ahlaksız gördümler yok. Eee? Ne bekliyordun?

Ulvi Alacakaptan
25.09.2007 20:26:10


Duyarlılık

Sitemize bu konuyu girdiğimiz ilk 24 saatte (24 Eylül 2007) Toplam 890 tekil (farklı) ziyaretçi girmiştir. Ana sayfamızın baş köşesinde duyurulan bu önemli konuyu 890 kişi görmüştür. Fakat ilk 24 saat içinde konuyla ilgilenen, duyarlı davranan kişi sayısı 3 (üç) tür. Bu sanatçı ve sanatsever duyarlılığı bizi şaşırtmaktadır.

www.tiyatrom.com
Ertuğrul Timur
25.09.2007 19:34:56


Sistem

Bizler de emperyalist sistemin sanatçıları olduk.. Zamana ayak uydurduk.. Halkımız gibi biz de uyuyoruz.. Ne yazabiliriz?

Azade Küçükaycan
25.09.2007 14:11:28


Yazıklar oldu

Selam
Ülkenin bugüne kadar getirildiği iç ve dış etkenlerle sesini soluğunu çıkaramayan biz tiyatrocular... kıstırıldık.. egolardan.. yanlış ülke.. ve sanat yönetiminden ..atamalardan...bu hale gelen onun suyunda yüzen saldan başka bir şey görülmedik ve olmadık ve de olamayız yazık ki.. bizi birleştiren bir değer başka etikler tarafından satın alındı..birliğimiz olursa "halkın" karşısında ki onlar ucuzu ve taraf'ı seçtiler seçimlerde ..durum oldukça zor ..savaşta tiyatro kendini ifade etti..biz ise bir savaşta bir cümle bile kuramıyoruz hala..umutsuzluk birleşememek
saygılarımla

Arif Akkaya
25.09.2007 01:21:31

tıkla

Kırmızı Sokağın Suzan'ı Trabzon'da

Trabzon Şehir Tiyatrosu sanatçısı Hakan Urcu'nun fotoğrafını hiçbir yerde bulamadık. Sadece tiyatrom sitesinde bulabildiğimiz fotoğrafının üstüne "tık"ladığımızda, şöyle bir yazıyla karşılaştık; "Lütfen verilen emeği kopyalamayınız Link vermek için birebir kopyalamanız gerekmez.. Teşekkür ederiz" Biz de, Trabzon Şehir Tiyatrosu ile ilgili herhangi bir fotoğrafa rastlayamayınca, Trabzonspor'un fotoğrafına yer verdik...

Fotoğrafı Trabzonspor ile geçiştirdik. Hemen ardından yazıyı kopyalayıp, okurlarımıza sunmak istedik. Yukarıdaki metin yine karşımıza çıktı; "Lütfen verilen emeği kopyalamayınız Link vermek için birebir kopyalamanız gerekmez.. Teşekkür ederiz" Biz de, ilk paragrafı dizmeyi yeğledik:


Hakan Urcu

Yazımın başında, oyun eleştirimin içeriğiyle paralellik kurarak belirtmem gerekir ki ülkemiz tiyatrolarında yönetmen sayısının azlığı, mevcut Rejisörlük görevinde bulunanların birçoğunun ise oyuncu çıkışlı olmaları, deneyimlerinin azlığına binaen sahmelemeye dair buluşların zengin olamamasıyla, adeta sahnelemede birbirinin benzeri görüntüleri ihtiva etmektedir.

tıkla

Günay'ın söyleşisinde Büktel'in gördükleri... / 1

Kültür bakanı Ertuğrul Günay:

"Demokrasiyi anlamadan ne sosyal demokrat, ne sosyalist demokrat, ne de nitelikli insan olunabilir."

Bakan Günay, Zaman gazetesi muhabiri Abdullah Kılıç'a verdiği röportajda, AKM'nin yerinde AKM'den daha mükemmel bir kültür merkezi inşa etmek gibi, kültür bakanlığı yayınlarını yalnızca "görsellik" olarak değil "içerik" olarak da geliştirmek gibi, Nâzım Hikmet'in mezarını yurda getirtmek gibi, müzelerimizdeki soygunu engellemek gibi başlıklar hakkında, benim (çok da fazla umutlanmadan) "iyi niyetli" diye yorumlayabileceğim; kötümserlerin ise "sureti haktan görünme çabası" diye yorumlayabileceği şeyler söylüyor.

Bakan Günay, röportaj sırasında Nâzım'dan bir alıntı da yapmış:

"Bir vapur geçer Marmara önünden / Bir vapur geçer Boğaz'a doğru / Nazım usulcacık okşar vapuru / Yanar elleri"

Nâzım severlerin derhal fark edeceği üzere, yukarıdaki alıntıda sayın Günay bir ezber hatası yapmış. Şiirin aslındaki "Varna" sözcüğünü "Marmara" olarak yanlış hatırlamış.

Her insanın başına gelebilecek bu ezber hatası yüzünden, "Şiir okuyarak Nâzım'ı yaktı!..." biçiminde başlık atıp bakan Günay'ı oldukça sert eleştiren Hilmi Bulunmaz, belki benden daha gerçekçidir.

tiyatrom.com'da yayınladığı Kara Tuzak başlıklı yazısında (yazık ki yazıya link verilemiyor) "Kültür bakanı zat ise, laf üstüne laf çevirecektir. Öyle de olmaktadır." diyen Orhan Aydın gibi tiyatrocular (yani ağzıyla kuş tutsa bile Ertuğrul Günay'a güvenmeyeceklerini ilan edenler) belki benden daha gerçekçiler.

Ama ben, o röportajda bakanın demokrasi üstüne söylediği (ve bu yazıya başlık yaptığım) sözünü önemsiyor ve o sözün "lafügüzaf" olmayacağını ummak istiyorum. Ne diyor Bakan:

"Demokrasiyi anlamadan ne sosyal demokrat, ne sosyalist demokrat, ne de nitelikli insan olunabilir."

Bizce, bakan olabilme şansını yakalamış "nitelikli" ve "demokrat" bir insan, "hakikat Çin'de olsa" gidip bulacağı gibi; hakikat yalnızca coskunbuktel.com'da olsa bile hakikatı bulacaktır. Kendisine verilenle yetinmeyecek; hakikatı arayıp bulmaya, kendini (demokrat bir bakan olarak) "görevli", (nitelikli bir insan olarak da) "mecbur" hissedecektir.

"Koca bakan senin siteni nasıl görecek?" diye düşünenler olabilir. Onlara diyorum ki, elindeki devlet olanaklarına rağmen, hakikati benim sitemde bile bulup göremiyorsa, o bakan, o kadar da "koca" bir bakan değildir. Daha çok, "sağır sultan" gibi bir şeydir.

Bakan olabilme şansını yakalamış "nitelikli" ve "demokrat" bir insan, hakikati bulabilmek için, hisleri ve sezgileri sayesinde, kendine, "nahoş" buldukları gerçekleri (halktan ve bakandan) gizlemeye eğilimli kişiler yerine, o nahoş gerçekleri keşif ve teşhir etmeye hazır "namuslu" insanlardan bir kadro oluşturmayı mutlaka başaracaktır.

Hakikati coskunbuktel.com'da bile olsa arayıp bulamıyorsa ya da bulduğu halde "belgelenmiş" gerçeklere aldırmıyor, görmezden geliyor, gereğini yapmıyorsa; sayın Günay'ın; Mustafa Demirkanlı, A. Ertuğrul Timur gibi hiçbir özel "niteliği" bulunmayan sansürcü site sahiplerinden bile daha "nitelikli ve demokrat" olmadığı anlaşılacaktır.

Biz (insan ve demokrat kişiliği hakkında öteden beri olumlu bir izlenime sahip olduğumuz)sayın Günay'ın bir insan ve bir bakan olarak ne denli "nitelikli" ve "demokrat" olabileceğini, spekülatif "varsayımlarla" değil; çok yakında yayınlayacağımız "Ölüleri Gömün skandalı -6" üst başlıklı yazımızda teşhir edilecek "somut belgelerle" (onu bir bakan olarak sorumlu ve görevli kılacak "somut" usulsüzlüklerle) test edecek ve (ardından) yargılayacağız.

O zamana değin, sayın bakanın bu yazıya başlık yaptığımız demokratik sözlerinin "lafügüzaf" olmadığına, tüm gücümüzle inanmaya çalışacak, umudumuzu koruyacağız.

Sayın Günay'ın Zaman gazetesindeki röportajını okumak için, lütfen aşağıdaki başlığı tıklayın:

Bakan Günay'la röportaj

tıkla