20 Haziran 2011 Pazartesi

Yeni Tiyatro Dergisi Genel Yayın Yönetmeni Yrd. Doç. Dr. Erbil Göktaş'ın bu yazısını, hiç okumadan yayınladık; okuduktan sonra mutlaka yanıtlayacağız!

YENİ GECE DERSLERİ (HİLMİ BULUNMAZ VE HEMPALARI İÇİN)

BEYKOZLU ŞÖVALYE HÜSEYİN HİLMİ BULUNMAZ’IN OYUNU İÇİN TİRAT!...


Erbil Göktaş
21 Haziran 2011


Bu nasıl devrimcilik üstad?... Bu nasıl sosyalistlik Usta?...Hilmi Usta, Bulunmaz Usta, ne diyeceksin bu hususta?... Sosyalistseniz, devrimciyseniz teker teker gelin diyesim var ama demeyeceğim; çünkü teker teker değil, üç kişi kestiniz yolumu… Benim yaptığım gibi, sadece yazıyla değil, radyonuzla, videonuzla ve daha bir sürü silahınızla çıktınız karşıma… En önemlisi de, “senin çocuklar” sonunda bana bunu da yaptılar, radyoda yaptıkları programda beni gammazladılar!…

İsim vererek de yapılsa “gammazcılık, gammazcılıktır”, adını saklama gereği duymamak “gammazcılığı” haklı çıkaramaz, şirin gösteremez… Senin hempaların, çırakların radyoda yaptıkları konuşmalarda beni resmen, alenen gammazladılar; gammazcıların “ne olduğunu” benim için yazdığın “kısa?” oyunda belirtmişsin; ama onlar çocuktur, onların ne olduğunu belirtme lütfen!... Genç insanlardır, hata yapabilirler, hoş gör… (Ayrıca ben, hiç kimsenin “anasına küfür edecek kadar” da zavallı değilim; sadece Can Yücel’in yaşasaydı, savunma durumu olsaydı, neler söyleyebileceğini belirtmek istemiştim o kadar; bunu bana mal etmeye çalışman yanlış; çünkü Can Yücel de söylese benim “anaları”, “kadınları” aşağılayan böyle bir söylemi tasvip etmem mümkün değildir; ben Duygu Asena’nın, “Nazım Hikmet bir kartpostal şairidir” dediğinde, Can Yücel’in “kart sensin, postal da sana …..” dediğini duymuştum; yani Asena’nın annesine değil, kendisine “çocukça” bulduğum söylemiyle karşı çıktığını biliyordum ve senin çocuğu da, “ironik” olarak eleştirmek istemiştim…. Ancak olay senin dediğin gibi olsa bile, bunun benimle bir ilgisi yok; böyle bir algıya yol açtıysam da bütün analardan, kadınlardan özür dilerim…) Sadece “gammazcılık” yapmadı senin çocuklar; Mesut Alptekin aynı zamanda “facebook”ta yer almasıyla sana “casusluk” da yaptı; o yüzden ona, beni “arkadaşlığından çıkarması konusunda” ricada bulundum; ancak tam uyardığım sırada “facebook”unu ya da penceresini kapatınca, konuşmak istemiyor sanıp ben onu “arkadaşlığımdan” çıkarmakla kalmadım aynı zamanda engelledim de; çünkü eğer iddia ettiğin gibi “facebook”un bir bataklık olduğunu düşünüyorsan ve burada kimin ne yaptığını merak ediyorsan kendin girersin, beni de merak ediyorsan, “arkadaşlık” önerirsin, ben de seni de eklerim… Yok öyle bir şey Hilmi Usta, hem “bataklık” deyip girmeyeceksin, hem de “neler olduğunu anlamak” için casus kullanacaksın… İşte bunun için engelledim Mesut’u; bu da sonuna kadar “haklı ve ilkeli” bir tavırdır; seni de ilkeli davranmaya davet ediyorum… “Casusluk” yapanlara “hoşgörü” gösterildiği nerede görülmüş?...

Ayrıca ben tamamen“facebook”da gezinmiyorum; sen Coşkun Büktel’e kızdığın için, Büktel, artık çoğu yazılarını “facebook”da yazıyor diye ona kızdığından bana da aynı biçimde saldırıyorsun… Benim “facebook”taki mesaim, Coşkun Büktel’in yazılarını takip edebilmek için başladı; ancak gördüm ki, biz de burada şarkılarımızı, oyunlarımızı paylaşabilir, milyonlarca kişiye Yeni Tiyatro Dergisi’nin reklamını yapabilirdik; nitekim de aynı şeyi yapıyorum; ben www.yenitiyatrodergisi.com sitesinde de yazıyor, Yeni Tiyatro Dergisi’nde de yazıyor ve bütün yükünü çekiyor ve aynı zamanda Kocaeli Üniversitesi, Güzel sanatlar Fakültesi, Sahne Sanatları Bölümü’ndeki derslerim için ders notları hazırlıyor ve ilgili kitapları tekrar tekrar okuyorum; evet gece yarısına doğru çalışmamın başına oturduğumda, “facebook”um da, “msn”nim de açıktır; ancak bu demek değildir ki, gece yarısından sonra çalıştığım 4-5 saat boyunca oralarda geziniyorum; hayır, kesinlikle böyle bir şey yok!... Sadece “konuşmak” isteyenlerle konuşuyorum; paylaşmak istediğim “şeyler” olursa paylaşıyorum; bunu aylara bölersek, gecede yarım saatimi bu “iletişime” ayırıyorum… Bu da “iletişim çağı”nda bir gerekliliktir. Ayrıca özellikle dergiyi hazırlama sürecinde, çok gerekli olmadıkça kimseyle konuşmuyorum, gerekli olmadıkça kimseye yanıt vermiyorum… Ayrıca bu iletişim sayesinde 30 yıldır görmediğim arkadaşlarımı gördüm, onlarla bağlantı kurdum, bu sayede birçok kişi Yeni Tiyatro Dergisi’ne abone oldu… Bu “dergi” senin ve diğer “resmi” kurumların verdiği reklamla ayakta durmuyor; bu derginin aboneye de, satışa da gereksinimi var ve çoğu zaman bu dergi benim “tek” gelirim olan “maaşım”dan da yiyor…

Sana şöyle kabaca bir hesap vereyim ve tabii ki radyoda “bilmeden” konuşan Oğuzcan Önver’e de… Mealen, “dergi bin liraya çıksa, geri kalan reklam paralarını cebe mi atıyor?” diyor ya!... Hesap şu; bu dergi her yıl en az 10 sayı çıkıyor; bir sayısının sadece basım masrafları 1500 lira civarındadır; biliyorsun bir de kitap eki veriyoruz; verdiğimiz yirmi beş kitabın neredeyse on beşini derginin bütçesinden karşıladık; kitabın da basım masrafı ortalama 850 bin liradır; katkıda bulunan yazarlar ya da sponsorlar bunun tamamını da çoğu kez ödememişlerdir; zaten kimseyi de bu konuda zorlamıyoruz. Yani yılda 15.000 lira dergi basımı için, yaklaşık 7000 lira da kitap basımı için harcamak zorunda kalıyoruz. Etti mi sana kabaca 22.000 lira… Yılda 3000 lira da grafik ve düzelti için veriyoruz, oldu 25.000… vergisiydi, stopajıydı, dağıtımıydı, kargosuydu, postasıydı derken ortalama 33.000 lira yiyen bir dergiyle karşı karşıyayız…. Tiyatro sezonunda ortalama 7 ay reklam aldığımızı varsayarsak, ki her zaman düzenli alamıyoruz, Mayıs’tan Ekim’e kadar zaten hiç alamıyoruz; bu yıl alabildiğimiz, seninkiler dahil 23.000 lira kadardır… Demek ki 10.000 lirayı satıştan ve aboneliklerden karşılamak durumundayız; ayrıca buna diğer çalışanların ve benim ulaşım ve diğer masraflarını koymadım bile… Ayrıca ilk yıl reklam alma “hakkımız” olmadığı için bunları tek gelirim olan “maaşımdan” karşılayamadığım için, İzmir’in Menemen ilçesindeki ev hissemi sattığımı da bilgilerine sunarım, sevgili komiserim… Bu işin şakası tabii, ama işte senin “devrimci” çocuklar da bilsin, hesap kabaca bu!... Benim, daha önce de açıkladım, bütün mal varlığım kitaplarım, cd’lerim ve kasetlerimdir… Ha, pek çok yerde “gösteri, vs.” izlemek için harcadıklarım kafamın ve yüreğimin “serveti”dir. 30 yıldır kitaplara, cd’lere, kasetlere, gösterilere ve yurt dışı gezilere harcadığım para da yaklaşık 200.000 liradır; yani şimdiki parayla 200 milyar… şu an ev sahibim öldü diye Üsküdar’da oturduğum evi 230.000 liraya satıyorlar; kızımın okulunun bitmesine daha iki yıl var ve okulun oradaki bu evi ben satın alamıyorum… çünkü şimdiye kadar biriktirdiğim servetim para etmiyor…. Hadi Hilmi Usta, hadi Yoldaş Hilmi, kurun şu sosyalist düzeni de, gereksinmem olan evi bana verin, hak ettiğim kadarını, hak ettiğimden fazlasını bu düzende bile istememiş bir “insanla” konuştuğunun da farkına varırsan sevinirim; lütfen beni “kapitalizmi ilelebet muhafaza ve müdafaa etmek”, burjuva demokrasisini bile savunmak zorunda bırakma… En az otuz beş yıldır hem zihinsel olarak, hem de bedensel olarak çalışıyorum, bir evi de hak etmedim mi? (Mesut Alptekin şimdi burada da “parmak hesabı” yapmaya kalkmasın, çünkü hakikaten “anti” oluyor; bu “anti” her yemeğin başında yenilen “meze tabağı” değildir, aman dikkat, şimdi de bana “tabak yenmez ki” deyip saldırmaya kalkmasın!... Olur ya bu konuda “kuramsal” bir yazı döşenir de gene rezil olurum. Hani “15 yaşımdan, yani kendimi bildim bileli” lafını da öyle abukça yorumlamış, iyice sabuklamıştı ya, “15 yaşından önce kendini bilmiyor muydu” diye?...)

Bravo ya, ne kadar zekisiniz, mantık hatamı hemen yakaladınız, yapmayın üstatlar, üstat çırakları, estetler!...Ben o lafı, naçizane “düşünce özgürlüğü”ne katkı yapmaya başladığımı düşündüğüm, “gerçek” anlamda bilinçlenmemin başlangıcı olarak söylemiştim; bu lafı da bağlamından koparıp anlamamaya çalışıyorsunuz ya, ne diyeyim?... Ne bu mafya babası gibi tavırlar ya, “herkes bizden korkacak”, “o bize alttan alacak” tavırları ne oluyor?... Kendine “sosyalist” deyince herkese bu biçimde “saldırmak” mubah mı oluyor? Sosyalizmi de bu üslupla mı kuracaksınız? Hadi o zaman, elinizi biraz çabuk tutun da kurun şu sosyalist düzeni ya da derginin tüm masraflarını karşılayın, biz de “sen” dahil hiçbir kuruluştan “reklam” almak zorunda kalmayalım; bu aynı zamanda bir “özeleştiri”dir; bunu Türkiye’de acaba kaç kişi yapabilmiştir?...

Diyorsun ki, “kızını ve seni” savunduğum için “diyet mi istiyorsun?”… Öyle bir şey düşünmemiştim, o zaman, iki yıl önce sadece inançlarım doğrultusunda “doğru” bildiğimi yaptığımı düşünmüştüm, çünkü benim de aşağı yukarı aynı yaşlarda bir kızım var; ben de kız babası olmanın ne demek olduğunu çok iyi bilirim; kimseden “diyet” istemedim şimdiye kadar; ama sen “diyet diyet” dediğine göre demek ki ortada ödenmesi gereken “bir diyet” var!… Evet, bana yaptığınız ve yapmayı düşündüğünüz nezaketsizlikler karşısında “diyetimi” istiyorum; öde bakalım diyetini, nasıl ödeyeceksen… Görelim bakalım, ne karşılık biçebileceksin “diyetine”… Bana “seni sosyalizm” adına kutsuyorum, “onun adına sana teşekkür ediyorum” deme; çünkü benim bu palavralara artık karnım tok; kapitalist düzendeki kapitalist sosyalistlerden çok dinledim bu lafları; sen de diyalektik” olarak bu düzende “her şeyi” gerçekleştirebilecek güce sahipsin ya, göster bakalım sosyalistliğini; bırak benim göremeyeceğim zamanlardaki “eşitlikçi toplum düzeni adına” teşekkür etmeleri, kutsamaları… Hoş diyelim ki gördüm, ben “özünde” iyi insanım, düzenin çoğu pisliklerinden kendisini, özünü, yüreğini, bilincini korumak için mücadele eden biriyim, senin kurmayı planladığın düzen, beni önemli yerlere getirmese de, bir “insan” olarak “yaşamsal” tüm gereksinimlerimi karşılar zaten… Bırak belirsiz bir gelecek için ağzıma bir parmak bal çalmayı… Diyetini öde; yoksa Yeni Tiyatro’ya verdiğin çekirdek, nohut parasıyla bu “diyeti” ödediğini mi sanıyordun, sosyalist şövalyem benim!!! Sen o parayla parmağına şövalye yüzüğü bile takamazsın… Elbette katkın, “küçük de olsa” önemli bir katkıdır ancak, “diyetinin” bedeli değildir; sadece verdiğin reklamın yapılmış pazarlığının karşılığıdır; ben seninle “diyet” pazarlığı yapmadım, madem “diyet diyet” diyorsun öde bakalım, herkes görsün Beykozlu Hilmi’nin şövalyeliğini!... Keşanlı Ali’m benim!... Ben “Bulunmaz Efsanesi”nden söz ederken tam da “böyle” bir “şeye” gönderme yapıyordum; sen onu “gerçek” bir efsane mi sandın?... Yazık!...

Ben aslında seni mahkemelere verip seni içeri attırmak isteyenleri de “uyarmak” istemiştim bir taraftan; önceki yazımda açımlayamamıştım; herkese “bravo ve brave” demek istemiştim, Keşanlı Ali gibi, Beykozlu Hilmi efsanesini ilmek ilmek ördükleri için… (Bu arada küçük bir ders vermeme müsaade edin, erkeklere “bravo”, kadınlara “brave” denir.) Sana, size “kampanyalar” düzenleyerek, başlarına nasıl bir “bela” aldıklarını göremedikleri için; şimdi de mahkemelere verip seni mahkum ettirip bu “bela”yı nasıl da “püsküllü” kılacakları için uyarıyorum, iki yıl önce de uyardığım gibi; çünkü biliyorum ki bu sadece kendilerine zarar vermekle kalmayacak, Türkiye Tiyatrosu’na da zarar verecek… Ben her şeyi göze alarak bu “zararı” önlemeye çalıştım, herkesi uyarmaya çalıştım ve bunun bedelini de ödedim; senden reklam almanın, seni savunmanın, sana yanıt hakkı vermenin, sana Yeni Tiyatro’da “yazılar” yazdırmanın bedelini ödedim, gerekirse daha da öderim… Ancak senin hakkında açılan “mahkemeler”, istenen tazminatlar, içeri düşmen için açılan davalar seni çok kızdırdı, çok biledi; Coşkun Büktel ve Erbil Göktaş’a bile “saldıracak” aşamaya getirdi… Büktel ve bana karşı üslubunda hiç olmazsa “nezaketi” pek elden bırakmamaya çalışıyorsun, ancak senden “tazminat” isteyip seni “içeri” attırmak için dava açanları buradan tekrar uyarıyorum; “yanlış” yapıyorsunuz, Keşanlı Ali gibi “Beykozlu Hilmi” destanını ilmek ilmek kendi ellerinizle örüyorsunuz; içeri attırmak için uğraştığınız bu adam Keşanlı Ali’deki gibi Manyak Cafer’in “rüzgarıyla” büyümedi; sizin yanlış stratejileriniz ve taktikleriniz yüzünden, kaleme kalemle, söze sözle karşılık verememenizden dolayı, kendi deyimiyle “herkesi tir tir titreten” bir konuma geldi; bu “gerçeği görenler” zaten davalarını “sessizce” terk ettiler; herkesin bu “gerçeği” görerek hareket etmesinin “ruhsal” sağlığı açısından çok yararlı olacağını düşünüyorum.

Tabii Hilmi bu arada bana da “linç kampanyası” döneminde savcılığa şikayet ettiğim kişiler hakkında neden “ısrarcı” olmadığımı soruyor ve suçluyor; “ısrarcı” olmamın anlamı kalmamıştı çünkü “kampanyayı” sona erdirip “final” yazılarını yazıp çoğu köşelerine çekilmişlerdi; ben zaten başından beri böyle bir “kavganın” büyüyüp alevlenmemesi için olaya dahil olmuştum; çünkü ben bu “kavgada” harcanan güçle bırakın Türk Tiyatrosu’nun, Türki Cumhuriyetlerin, Ortadoğu ve Balkanların bile tiyatrosuna müdahale edilebileceğini düşünüyordum. O “güç birliği” ile neler yapılmazdı ki?... Sen “olamaz” diyorsun ama, bir de “olduğunu” düşün Hilmi; “bir araya gelinemese bile”, bütün sorunları çözüp kimi zaman “güç birliğine” gidilebilseydi… Çoğu kişi kampanyaya katılsın katılmasın, isterse dışarıdan izlesin, ya korktu sindi, ya motivasyonunu yitirdi ya da “inancını” kaybetti; “gururuna” karşı çıkamayan bazıları da bu yanlışı “çıkmaz” bir sokakta sürdürmeye çalışıyor. Ne diyeyim, ben diyeceğimi dedim, ne kadar üzülsem de yapacağım bu kadar…. Bak bu gece de sabahladım; sağlığımı tehdit etse de bu “gece” ve “geceyarısı” derslerinden vazgeçemiyorum; ha bu arada, değerli sosyalist, yılmaz şövalye, “geceyarısı” derslerinin “cinsel” bir çağrışımı yok benim için, sana da telefonda söylediğim gibi ancak beni zor durumda bırakmak isteyenlerin öyle bir “algılamaya” gideceğini söylemek istemiştim…. Yine sana telefonda pek çok şey söylemiştim ama bunları da görmezden gelip işine geldiği gibi yorumlamışsın…. Şöyle ki;

1) Yazımdaki en önemli düzeltmeleri sana bildirip düzeltmeni rica etmiştim; sağol bazılarını düzeltmişsin ama “ki”lerde sorun olduğunu onları da düzeltmeni rica etmiştim ancak sen “ki”lerdeki sorunları sanırım “kilerdeki sorunlar” olarak algılamış ve gereksiz yere “kilere” girmişsin… Oysa “kilere” girmemi de, yani “geçmişle” ilgili anıları yazmamı ve senin “çocuklara” bir şekilde yanıt vermem gerektiğini bana sen önermiştin… Sonra kalkmış benim bu yazdıklarımı da eleştiriyorsun, ben sana güvenemeyecek miyim sevgili şövalye!... Tamam, hadi Keşanlı Ali anti-kahraman, sen de anti-kahraman olmak zorunda mısın?... Desene zaten sen de kendini bildin bileli Allah’ına kadar, anti kahramansın. Yoksa Mesut Alptekin gibi “akademisyen” olmadan, o birikime ulaşmadan “anti” olmaya özendiğince, sende mi özendin?... Tamam, dediğin doğruysa, Oğuzcan Önver “günde dört kitap” okuyorsa, doğru yolda; “Tutkal”ını da yeni eve taşındıktan sonra okuyacağım, umarım “sağlam”dır, "Tut"uyordur, tutunca da "kal"ıyordur… Eğer öyleyse bunu duygularıma yenilmeden, bana karşı yaptığı nezaketsizliklere ve yapmayı düşündüğünü söylediği “kötülüklere” rağmen “hakça” değerlendirmeye çalışacağım ve yazacağım da… Ama Alptekin için aynı şeyleri söyleyebilir misin?... O her ne kadar nezaketini korusa da, bazen “kelime oyunu” yapacağım diye duygularını, düşüncelerini zora sokuyor… “Sansürbasyon” ne demek tanrı aşkına!... “Sansür yapamayan kişi” demek değil mi?... Sansür yapamayıp bunu “yalancıktan” yapmaya çalışan kişi “sansür”le nasıl suçlanabilir ki?... Tabii sen, “ilkokul” mezunu olmanın verdiği kompleksle, bilinçaltı itkilerle, bana üstün gelmek için buna da bir kılıf uyduracaksın ya da hempalarına kılıfı hazırlatacaksın… Ama “minare” tüm heybetiyle olduğu yerde duruyor be Hilmi!... Çünkü sen de duygularına kapılıp diyorsun ya, “ki”lerde sorun var, yazı yazmada “sorunu” var; olabilir her zaman söylüyorum, bu “yazıları” sevgiyle değil zorunluluktan yazıyorum; “ki”lerdeki sorunları da gidereceğine söz vermiştin ama yapmamışsın; bence “kilerde” sorun var Hilmi, kilere fareler girmiş, umarım onları tez zamanda temizlersin de, benimle olan “sorunların” da daha “nesnel” bir temele oturur. Kaldı ki ben ne seni, ne de başkalarını yardımcı doçent doktor olduğum için “ezmeye” kalkmadım, üzerinizde “otorite” kurmaya kalkışmadım; kimsenin de kulağına “küpe takmaya” yeltenmedim; böyle bir şeye gereksinmem yok çünkü… Ben seninle en azından “arkadaş” olmaya çalışmıştım; madem “ayrı dünyaların insanları”yız diyorsun artık, öyle olsun… Görüyorum ki, “ayranın kabarmış”, yanına “dergi çıkaracak”, “tiyatronla ilgilenecek” birilerini bulunca, “eski” yol arkadaşlarını bir çırpıda harcayıveriyorsun; ama lütfen söylediğin “diyeti” de öde!... Ödeyemeyeceksen de torunlarına “vasiyet” bırak; belki onlardan ilerde “gerçek” şövalyeler, kahramanlar çıkar; Aziz Nesin’in bir sözü var belki bilirsin, “kahramanlar ilk savaşlarında ölmeyen, son savaşlarından da sağ çıkamayan kişilerdir”… Belli mi olur?...

2) Bir de durmadan benim İşçi Partisi’ne üye olduğumu, ben “hayır” dedikçe ille de benim “yalancı” olduğumu yazıp duruyorsunuz ya, bu da ayıp bir şey… Doğru da değil, sana telefonda da anlattım; haberin veriliş şekliyle öyle algılandığını ama hiçbir partiye üye olmadığımı, evet o dediğiniz “çağrı” metnini imzaladığımı da söylüyorum. Herhangi bir partiye üye olsam niye söylemeyim ki?... Bunu neden saklayım ki?... Bir partiye “üye” olmak demek, o partinin çalışmalarına katılmayı istemek, o partinin çeşitli kademelerinde görev almayı düşünmek demek değil midir?... Ben bir partiye üye olsam, onun “iktidara” gelmesi için bunu dünya aleme duyururdum; şunu belirteyim ki, ben ruhen de beynen de “sahne sanatları” partisine girerdim eğer öyle bir parti olsaydı… Yani öyle ufacık bir “uç” bulup bana saldırmaya kalkmayın, yani bu kadar “uç”mayın ne olur?...

3) Bana “edebiyat” profesörleriyle sohbet etmemi öneriyorsun ya, teşekkür ederim, tabii ki, benim “ayarıma” yakın insanlarla birlikte olmalıyım, doğru… Öyle yapmayınca senden de “Hayat Bilgisi” dersi almak zorunda kalıyorum… Gene kızacaksın, köpüreceksin, bana saldıracaksın ama anımsatmak zorundayım, iki yıl önce “kampanya” döneminde A. Ertuğrul Timur da, bana, “Gece Dersleri”ne misilleme olarak “Hayat Bilgisi” dersleri vermeye kalkışmıştı ancak kendisi benim dediklerimi yapıp, “bu ortamdan uzaklaş”mak zorunda kalmıştı. Dileğim senin ömrünün sonuna kadar, “gerçek” anlamda “sanatın” ve “yazın”ın içersinde olabilmendir.

4) "Hilmi Bulunmaz - "Bu benim 'çocuk' böyle biri Erbilciğim! Hem eleştirir ve hem de eleştirmenlik stratejisi sunar!! Ne yaparsın, serde devrincilik var!!!” diyorsun ya, ben “serde”ki bu “devrincilik” sözüne çok takıldım, hani Yeni Tiyatro Dergisi’ne ve bana (sadece bir-iki “ki” yanlışı yüzünden) saldırıyorsun ya, tanrı aşkına bana, bu “devrincilik”in ne olduğunu açıklayabilir misin? Daha çok var da, özellikle bunu belirtmek istedim, “devrancılık” demek istedin de acaba yanlış mı yazdın?... Yoksa “derrincilik”i yani ne kadar “derrin” insanlar olduğunuzu mu vurgulamak istiyorsunuz?... Maşallah, sen ve “çırakların”da yok yok, bütün nitelikler sizde, şair, romancı, sinemacı, tiyatrocu, yazar, eleştirmen, kuramcı, yaşamcı (yaşam dersi veren anlamında, yanlış yorumlama lütfen!) oyuncu, yönetmen, suflör, anti-akademisyen, radyocu, kuyumcu, kuyumcu çıraklığı, kapitalist, kapitalist-sosyalist, vb. Tamam olun da, ben bu “devrincilik”i tam olarak çözemedim hâlâ!... Rica etsem senin “stratejist” bunu bana açıklayabilir mi?... Açıklayamaz tabii ki; o şimdi, radyolarda ağzını yaya yaya “Erbil”i nasıl küçük düşürürüm, “Erbil”i nasıl korkuturum, derdinde, radyo konuşmasında diyor ya, “o korksun” diye; işte Genel Yayın Yönetmeni olduğu derginde “özel dosya” yapıp fotoğraflarımla oynayacakmış ya… Ben de çok korktum, birden Burak Caney’i anımsadım, hani Coşkun Büktel’e dansöz kıyafeti giydirmişti ya, hani sana da Coşkun’a da, sizin deyiminizle “iğrenç” fotomontajlar yapmıştı ya!... Sana göre “en doğal hakkı” tabii ki!... Çünkü sen “gerçek adıyla” yaptıktan sonra gelen “her şeyi” yayınlıyordun ya, bu saatten sonra fotoğraflarımla oynamasına da beni gammazlamasına da izin verirsin artık!... Nasılsa “gerçek” adıyla yapacak, sorun yok değil mi?... “Sahi bu çocuğun gerçek adı ne?”, diye sormayacağım, hele önce “dosya”yı bir görelim de, belki o zaman sorarım; belki sana da sorarım… Ama öteki çocuğun (Mesut Alptekin) göbek adının “Demagog” olduğundan eminim; çünkü beni “yalancı” çıkarmak için değme demagoglara taş çıkartıyor. Şöyle ki, ben “Özdemir Hoca Shakespeare’yen mi, Brecht’iyen mi?” diye sorarken bu konuda yazdığı kitaplardan söz ediyordum.Yani O’nun yapması gereken Özdemir Nutku’nun kitaplarına bakıp Brecht’le mi ilgili daha çok kitap yayınlamış yoksa Shakespeare’le mi? Yani seninki kalkmış “google”da “Shakespeare”i aratıp bilmem kaç bin sonuç bulmuş, bana oradan rakamlar veriyor, demagojinin bu kadarına da “pes” doğrusu!... “Pes” dediğime bakıp, “Erbil Hoca”yı teslim aldığı demagojisini üretebilir… Sonra benim, “kendimi bildim bileli düşünce özgürlüğüne saygılıyım” lafını “15 yaşından önce kendini bilmiyor muydu” diye yorumlamış; ben O’na daha ne diyeyim; “Demagog” diyeyim de fazla gücenmesin; yahu ben “15 yaşımda düşünce özgürlüğüyle ilgili işlere” girdiğimden söz ediyorum, “15 yaşımda gerçek anlamda bilinçlendiğimden” söz ediyorum, O, zorladıkça zorluyor; fazla zorlama evlat, yazık sana, bu gidişle fıtık olacaksın!... Ve daha bunun gibi, bir sürü demagoji…

5) Bana neler yazdırıyorsun ya Hilmi, tekrar bravo sana!... Bak bu sefer de “serim”i finalde yaptım; eee, sen bu “ilişkiyi” post-modern bir hale sokunca, “serim, düğüm, gelişme, çözüm” de birbirine karıştı; ne yaparsın , “her öz, kendi biçimini belirliyor” işte!... Ayrıca, “dili, dil kurallarını kurullar değil, yazarlar belirler.”… Bu sözü de “saygın” derginizin saygın kapağına koyun da, bu da hepinize “kapak” olsun!...

6) Benden de sizlere iyi dilekler; benden de sabah şerifleriniz hayrolsun!... Mevlam sizleri başımızdan eksik etmesin!... Siz de “berhudar” olun, Beykozlu Şövalye’ye ve hempalarına ve çıraklarına bin selam olsun!... Allah iyiliğinizi versin!... Amin!...

21.06.2011, Üsküdar-İstanbul


***


Ayrıca bakınız:

Ayşenil Şamlıoğlu'nun adamları tarafından taciz edilen Sosyalist OYUN Dergisi Genel Yayın Yönetmeni Oğuz can Önver'in yaşadığı zor anların görüntüleri!

Ayşenil Şamlıoğlu ve Tolga Yeter’e çok açık mektup!

Ayşenil Şamlıoğlu'nun yönetimindeki Şehir Tiyatroları, Bulunmaz Tiyatro sanatçılarına saldırı düzenledi!

Ayşenil'in suçu ne?

BÜKTEL'İN ÖLÜMÜ!

"Düşünce özgürlüğüne yapılmış yoğun bir saldırı" (mı?)

GECE DERSLERİ YENİDEN (MESUT ALPTEKİN İÇİN)

Bizim, sizin karanlık derslerinize ihtiyacımız yok!

GECEYARISI DERSLERİ: (HİLMİ BULUNMAZ'I KINAMAK!)

EGS Sonuçları (Erbil Göktaş Sınav Sonuçları)

Erbil Göktaş'ın, İşçi Partisi'ne katılımcı olduğunu kanıtlayan belge!

Erbil Göktaş, hiç mi utanmıyorsun?!

SANSÜR!

Bulunmaz, sadece LİNÇÇİ alçakları değil, LİNÇÇİ olma alçaklığında bulunmayan Yeni Tiyatro'yu da eleştiriyor!

Sosyalist Sanatçı Hilmi Bulunmaz, Erbil Göktaş'a ve diğerlerine yanıt veriyor!

Sosyalist OYUN Dergisi editörlerinden Mesut Alptekin, "sansürbasyonist" diye nitelediği Erbil Göktaş'ın, kendisini engellemesini içine sindiremiyor!!!

Erbil Göktaş, yanıt verdiği Mesut Alptekin'in yazısını yayınladı!