KÜFÜR sorgusu için yayınlar alaka düzeyine göre sıralanmış olarak gösteriliyor. Tarihe göre sırala Tüm yayınları göster
KÜFÜR sorgusu için yayınlar alaka düzeyine göre sıralanmış olarak gösteriliyor. Tarihe göre sırala Tüm yayınları göster

18 Şubat 2008 Pazartesi

3. Abdülhamid, tiyatroyu uçuruma sürüklüyor!

Hilmi Bulunmaz
20 Şubat 2008


Türkiye tiyatrosunun düze çıkması için savaşım veren Coşkun Büktel ve Hilmi Bulunmaz’a karşı, Yalan Makinesi Demirkanlı ile işbirliği yapan Sansür Makinesi 3. Abdülhamid, oluşturdukları Burak Caney kod adlı “kişi”ye yaslanarak, her türlü tiyatral kötülüğü yapıyorlar…

Gerçeğin ve toplumsallığın karşısında duvar örme göreviyle hareket eden 3. Abdülhamid, ilerici laf kırıntılarıyla göz boyamaya çalışıyor...

***

Geçen hafta (11 Şubat 2008) 3. Abdülhamid'in yayımladığı yazıya yorum yapacağız sözü vermiştik...


3. Abdülhamid diyor ki:

..........Tiyatro dünyasından çok sayıda insan bu defa ne AKP'li belediye, ne Kültür Bakanlığına karşı değil Biri amatör tiyatrocu, diğeri yazar iki kişinin tiyatro dünyasına karşı kurduğu küfür ittifakını protesto için bir kampanya başlattı.

Yorumlayalım:

"Biri amatör tiyatrocu" kim? "diğeri yazar" kim? Belli değil. 3. Abdülhamid, belirsizlikler ülkesi padişahı. Ad vermeden insan suçlama alçaklığını sürdüren 3. Abdülhamid, bizim ad vererek insan suçlama kararlılığımıza kızarak, kendi alçaklığını örtmeye çalışıyor...

Her zaman yaptığı gibi, genellemecilik, hamasetçilik anlayışıyla hareket eden 3. Abdülhamid, daha yazısının başında "Tiyatro dünyasından çok sayıda insan" derken, bir belirsizlik içerisinde olduğunu belli etmiş oluyor. Tiyatro dünyasının nerede başlayıp, nerede bittiğini saptayamayan 3. Abdülhamid, okurun, bu belirsizlik nedeniyle abandone olmasını istiyor. "çok sayıda insan" derken, nitel bir sayı sunmadığı için, belirsizliğin katmerli hale gelmesini sağlıyor. Gerçek anlamda "AKP'li belediye" ve "Kültür Bakanlığı"na karşı savaşım verme niyetinde olmayan 3. Abdülhamid, sözde böyle bir karşıtlık içerisindeymiş izlenimi verirken, bir yandan da bizim "küfür ittifakı" kurduğumuz yanılsaması oluşturup, okurlarını, her zaman yaptığı gibi, yanılsama sürecine sokuyor. Okurlarını eşek yerine konulan mahlukat sanıyor. facebook bataklığındaki anlamsız ilişkilerden medet uman 3. Abdülhamid, hiçbir gerçekliğin üretilmediği bu bataklıkta, sözde bir muhalif güç varmış yalanını pazarlıyor…

3. Abdülhamid diyor ki:

..........Daha önce de tiyatro dünyasının saygın isimlerine karşı saygısızca çıkışları ile tanınan internet üzerinden aralarında Prof.Özdemir Nutku, Tuncer Cücenoğlu, Doç.Dr. Nurhan Tekerek, Prof.Semih Çelenk gibi isimleri ve Tiyatro Derneklerini hedef alan, kaybettiğimiz değerli tiyatro sanatçısı Mehmet Akan gibi sanatçıların dahi ardından ağır ithamlarda bulunan zaman zaman da eleştiriden çok hakarete varan tarzda yayınlar yapan ve bu tacizlerinde işbirliği içinde olan ikili yine küfürlerle dolu bir yazılarını yayınlamayı reddetmemizin ardından sitemizi sansürcü ilan ederek gerek sitemiz, gerek editörümüz, gerekse diğer yazarlarımız hakkında ağır sözler etmekten de geri durmamıştı. Sitemiz yazarlarına ilişkin olarak küfürlü videolarında değerlendirmeleri "Bir sürü çoluk çocuk yeni yetme" şeklinde olmuştu.

Yorumlayalım:

"saygın isimler" denilenler, 3. Abdülhamid için saygın olabilir. Ne var ki, bizim için saygınlık taşımıyorlar. En azından benim için taşımıyorlar. 3. Abdülhamid, iftiracılığı kanıtlanmış Prof. Dr. Özdemir Nutku'ya saygın biri diyor diye, ben de demek zorunda değilim. "Çığ" diye bir oyun yazarak, ne denli yazar olduğu ortada duran Tuncer Cücenoğlu, 3. Abdülhamid için saygın olabilir. Ancak benim için saygın biri değil. Keza Nurhan Tekerek, Semih Çelenk, Mehmet Akan gibi insanlar 3. Abdülhamid için saygın diye, ben de aynı gözle bakmak zorunda değilim. 3. Abdülhamid'in sansüre boyun eğen yazarları çıt çıkarmadan, ceketlerinin önlerini ilikleyerek susuyorlar diye, ben de susacak değilim. Yukarıda sayılan "saygın isimler"in hiçbirine hakaret etmedim, etmedik. Eleştiri sınırları içerisinde değerlendirme yaptım, yaptık. Ben dünya görüşümü, arabamın dikiz aynasına asmak için edinmedim. Ben dünya görüşümü, insanları eleştirmek için edindim. Benim için sosyalizm, yeni yetme çocuklara yinelenecek bir tespih duası değildir. Kişi, kuruluş ve kurumları eleştirmek için edindiğim bir araçtır sosyalizm…

Benim savunduğum değerlere, sosyalizme karşı bir yapılanma içerisinde yayın yapacaksınız. Yaptığınız küfür sayılmayacak. Ben seni, sizi, sizler eleştirdiğim zaman küfür diye bangır bangır bağıracaksınız. Ben küfür etmiyorum. Ben, bana küfür edenlere küfür ediyorum. Ben karşı-küfürcüyüm. Ben anti-küfürcüyüm. Sen bana, benim savunduğum sosyalist değerlere küçücük bir küfür edersen, ben sana kocaman bir küfür ederim…

Bu ülkede, Coşkun Büktel'in ürettiği başyapıt Theope'ye iftira atan Özdemir Nutku'ya sahip çıkmak demek, benim savunduğum değerlere küfür etmek demektir. Bunun da en hafif yaptırımı küfrü hak etmektir. Yineliyorum; sen bana küfredersen, ben de sana küfrederim

Ayrıca, yayımlamadığım yazının linkini verelim de, nasıl bir küfür içeriyormuş okurlar karar versin:

(Bakınız:

3. Abdülhamid diyor ki:

..........KÜFÜR ETMEK İÇİN ÖZEL VİDEO KAYDI YAPTIRDI

Yorumlayalım:

Linkini verelim de okurlar değerlendirsin!...

(Bakınız: "Bulunmaz, sanal yayıncıları yargılıyor!")

3. Abdülhamid diyor ki:

..........Polemik halinde oldukları bir diğer tiyatro yayıncısına ve onunla birlikte destekçisi saydıkları sitemiz editörü Ertuğrul Timur'a, Tiyatro Dergisi editörü Mustafa Demirkanlı'ya, Tiyatronline editörü Yaşam Kaya'ya , Gölge Tiyatro Editörü Hamit Demir'e ve destekleyecek tüm tiyatro insanlarına çok ağır sövgülerle dolu video kaydı yapıp internet üzerinden yayına verdiler.

Yorumlayalım:

Polemik halinde olduğumuz bir diğer tiyatro yayıncısı dediğiniz, sizin yarattığının bir piç: Burak Caney. Gerçek anlamda Yalan Makinesi Demirkanlı ile Sansür Makinesi 3. Abdülhamid'in dışında kimsenin inanmadığı, kimsenin değer vermediği biri. Sizin yarattığınız, ruh ikiziniz, düşünsel akrabanız, gerçekte olmayıp, sizinle birlikte var olan bir mahlukat. Bir kez daha yineliyorum: Bundan böyle, her kim ki Burak Caney'i destekler o orospu çocuğudur!... Hiçbir zaman lafımı yemedim, yemem, yemeyeceğim. Hiçbir zaman kemiğini saklayan köpek gibi, sözlerimi imha etmedim. Kimin imha ettiğini görmek istiyorsun, yapacağın iş çok basit: Aynaya bakmak!...

(Bakınız: 3. Abdülhamid sansür makinesi haline geldi!)

3. Abdülhamid diyor ki:

..........AÇIK AÇIK KÜFÜR ETTİLER AMA TERS TEPTİ TİYATRO DÜNYASI BU KÜFÜRBAZLARA KARŞI KENETLENDİ

Yorumlayalım:

Evet, bir kez daha link veriyorum:

(Bakınız: "Bulunmaz, sanal yayıncıları yargılıyor!")

Dileyen bu videoyu binlerce kez izleyip, binlerce kez orospu çocuğu olduğunu anlayabilir!...

3. Abdülhamid diyor ki:

..........Gerek Video kaydı ile gerekse her ikisi de ayrı ayrı internet sitelerinden görüntülü, sesli ve yazılı olarak defalarca küfür ederken destekleyecekleri de küfüre dahil eden ikiliye inat bir haftada 170'i aşan aralarında ünlü tiyatro insanlarımızın da bulunduğu genç, yaşlı tiyatrocu ve tiyatroseverler kenetlendi ve facebook'da kurulan bir grup üzerinden destekçilere küfüre inat destek verdi.

Yorumlayalım:

Hemen belirtelim: 3. Abdülhamid, 3. sınıf reklam metni yazarları gibi başarısız biri olsa da, şeytanlıkla kimse eline su dökemez. Adam öyle bir lafı dolandırıyor ki, bize küfür eden Burak Caney adını unutturmaya çalışıyor. Demirkanlı ile birlikte yarattıkları Burak Caney, yıllardır bize, bizim değerlerimize, en aşağılık, en alçakça, en orospu çocuğu yöntemleriyle küfür ediyor, 3. Abdülhamid ise, bu alçağa karşı tepki gösterdiğimizde, sanki kendisine tepki gösteriyormuşuz gibi saldırıya geçiyor. O da haklı. Defalarca belirttiğim gibi, Burak Caney, bir yerde 3. Abdülhamid'in kendisi sayılır. 3. Abdülhamid ne düşünüyorsa, Burak Caney aynısını düşünüyor. 3. Abdülhamid ne yazıyorsa, Burak Caney aynısını yazıyor. 3. Abdülhamid siyasal kavgayı nasıl bulanık hale getiriyorsa, Burak Caney de aynı bulanıklığa su taşıyor. İşlevsellik anlamında, Burak Caney=3. Abdülhamid denklemi kurabilirsiniz!...

3. Abdülhamid diyor ki:

..........Grubun önümüzdeki günlerde suç duyurusunda bulunarak toplu dava açması düşünülüyor.

Yorumlayalım:

Geldik zurnanın zırt dediği yere. Grubunuz (yani Demirkanlı ve 3. Abdülhamid), hele bir suç duyurusunda bulunun da, dünyayı başınıza yıkayım. Şimdiye dek sabırlı davranmamın en büyük nedeni, dünya görüşümün sakinliği buyurmasındandı. Hele bir suç duyurusunda bulunun da dünyanın kaç bucak olduğunu görün…

3. Abdülhamid diyor ki:

..........Okurlarımız küfürlü video kaydını, yazılı materyalleri görmek ve bu tepkiye ortak olmak için facebook üzerinden gruba üye olabilir

Yorumlayalım:

Emperyalizmin, insanları daha kolay fişlemek için oluşturduğu facebook üzerinden yürüttüğünüz mücadeleye hayranım. Kimin eli kimin cebinde olduğu belli olmayan facebook bataklığındaki havalar 3. Abdülhamid'i fazla etkilemiş anlaşılan. Türkiye tiyatrosunun "kiç"leşmesi ve "piç"leşmesi için ömrünü yatıran 3. Abdülhamid, tiyatronun "t"sinden anlamamasına karşın, çevresine topladığı çoluk çocuğun kendisini adam yerine koymasıyla, kendisini adam sanıyor…

3. Abdülhamid diyor ki:

..........Kendi eserleriyle ilgili olarak kendileriyle aynı düşünmediğimiz ve en son küfürlü bir makalelerine yer vermediğimiz için sitemize, yazarlarımıza ve editörümüze yönelik yazılarını görmezden gelmeyi tercih ettiğimiz bu ikiliyi bize yönelik yazdıkları için olmasa da tiyatro dünyasının geneline yönelik bu saygısız, saldırgan ve son noktada küfürbazlığa varan tutumları nedeniyle kınıyor okurlarımızı da kınamaya davet ediyoruz.

Yorumlayalım:

Bir araba laf etmesine karşın 3. Abdülhamid, korkusundan adımızı ağzına alamıyor. Bize küfür edenlerin dışında, hiç kimseye küfür etmeyi aklımızın ucundan bile geçirmediğimiz halde, durduk yere küfür eden bir makine konumuna sokmak istiyor bizleri. Nasıl ki Demirkanlı bir Yalan Makinesi ve nasıl ki 3. Abdülhamid bir Sansür Makinesi, bizi de kendileri gibi Küfür Makinesi sanıyorlar. Daha yerinde bir deyişle okurların öyle sanmasını istiyorlar…

(Bakınız: "3. Abdülhamid, lağım sıçanını destekliyor!")

6 Aralık 2012 Perşembe

Bulunmaz Tiyatro - İstanbul Genel Sanat Yönetmeni ve Sosyalist OYUN Dergisi Genel Yayın Yönetmeni Sosyalist Sanatçı Hüseyin Hilmi Bulunmaz'ı, kendisine İnternet üzerinden videoyla hakaret ettiği iddiasıyla savcılığa şikâyet edip, Sosyalist Sanatçı Hilmi Bulunmaz hakkında "KAMU DAVASI" açılması için avukatları İnan Yılmaz'la Uğur Demirci Tosun'a talimat veren LİNÇ KAMPANYASI imzacısı Ömer Faruk Kurhan, Hilmi Bulunmaz'ın bu davadan tabii ki "BERAAT" etmesi sonrası yazı yazamaz bir çaresizlik içerisine düştüğü için, LİNÇÇİ Ömer Faruk Kurhan'ın hemen hemen dört yıl önce yazmış olduğu bir yazıyı yine yayınlama gereksinimi duyduk!

Oyun'un notu: LİNÇÇİ iatp-g sitesinden alıp, olduğu gibi aşağıya aktardığımız yazıdaki LİNÇÇİ adları vurgulamak için "maymungötürengi" ile belirgin hâle biz getirdik!

***

ATÇ ve Özgür Tiyatro Suyu Bulandırmayı Bırakmalıdır

Ömer F. Kurhan 
23 Mayıs 2009
Tiyatro Dergisi

Uzun zamandır tam ne olduğunu, nasıl işlediğini, hangi topluluklardan oluştuğunu anlamakta güçlük çektiğim bir çatı yapısı olan Amatör Tiyatrolar Çevresi (ATÇ) bir bildiri yayımlamış ve Özgür Tiyatro da bu bildiriyi desteklediğini açıklamış. Bildiğim kadarıyla Özgür Tiyatro da Amatör Tiyatrolar Birliği’nin (ATB) bir bileşeni ve ATB de tam ne olduğunu, nasıl işlediğini, hangi topluluklardan oluştuğunu, hatta hâlâ devam edip etmediğini anlayamadığım bir çatı yapısı.

Bu anlama güçlüğünün bir ilgisizlikten ya da tiyatro gündemini takip etme eksikliğinden kaynaklandığını söyleyemem. Önemli bir sorun bu yapıların bir yayınlarının olmayışı. Oysa her iki yapı da Türkiye çapında çatı örgütleri olma iddiasını taşıyor. En azından kolayca açılabilecek bir blog üzerinden niçin kendilerini tanıtıp gündemlerini yansıtmadıkları, yanıtlanması kolay bir soru değil.

Kafa karışıklığı yaratan bir başka husus, Türkiye Tiyatrolar Birliği (TTB) ile ATÇ ilişkisinin niteliği. Örneğin ben ATÇ’nin aynı zamanda bir TTB bileşeni olabileceğini düşünüyor, ama tam emin olamıyordum. Birkaç gün önce İzmir’de bir dizi seminer ve atölye etkinliği geçekleştirmek üzere EÜTT Tiyatro Günleri’ne katılmışken bir de Yenikapı Tiyatrosu'ndan arkadaşlarla buluşmak iyi olur demiştik. Bu kafa karışıklığını onlara açtım ve açıklamaları beni şaşırttı: Meğersem ATÇ TTB'den bağımsız bir yapı olmayı sürdürüyormuş.

Oysa üyesi olduğum İstanbul Alternatif Tiyatrolar Platformu – Girişim (İATP/G), ATÇ’nin sözcülüğünü yapan Mehmet Esatoğlu ve yönetmenliğini yaptığı Tiyatro Simurg’un aynı zamanda TTB üyesi olduğunu sanıyordu. Dolayısıyla, "eğitimde cinsel taciz" konusunu TTB ile birlikte ele alırken, ayrıca Mehmet Esatoğlu’nun sözcülüğünü yaptığı ATÇ’nin muhatap alınması gerektiği hiç kimsenin aklına gelmedi. İşin tuhaf yanı ATÇ’nin de bu yönde bir girişimi olmadı. Tamam, bir TTBİATP/G uzlaşması var; bunu Esatoğlu da onaylamış durumda, ama her nedense ortalarda ATÇ yok. Yani bir karmaşa halidir gidiyor.

Sadete gelecek olursam: ATÇ’nin temiz tiyatro adına yazdığı söylenebilecek bildiriyle ilgili bazı ayrıntılara ancak İstanbul’a döndüğümde vakıf olabildim. Öncesinde, Yenikapı Tiyatrosu'ndan bir ATÇ bildirisi yayımlandığını öğrenmiş ve temiz tiyatro adına sorunların masaya yatırılması önerisini olumlu bulduğumu söylemiştim. Fakat bildiriyi okuduğumda, oldukça soyut ve bulanıklığı kışkırtan bir anlayışla kaleme alındığını anladım.

ATÇ bildirisinin güncel olarak hangi olguyu ima ettiği kolayca keşfedilebilir bir şey: Küfür yayıncılığına karşı düzenlenen kampanya. Şunu netlikle biliyoruz: Özgür Tiyatro gibi ATÇ de kampanyaya destek vermedi. (Eğer hâlâ varsa, ATB de vermedi.) En önemlisi, ATÇ’nin de Özgür Tiyatro’nun da (eğer hâlâ varsa ATB’nin de) kampanyayı nasıl değerlendirdiklerine dair bir açıklamaları yok. Bir muamma politikası izlemekte beis görmüyorlar.

Sonuç olarak bildirinin uzun zamandır Türkiye’de moda olan “farklılık ve çeşitlilik” retoriğini esas aldığını ve tiyatro camiasının her bir köşesine mavi boncuk dağıtma gayreti içinde olduğunu söyleyebilirim. Dolayısıyla küfür yayıncılığına karşı kampanyanın farklılıklara tahammül noktasında olumsuzlandığı söylenebilir. Üstelik “farklılık ve çeşitlilik” retoriğine bir de "LİNÇ" retoriği eşlik etmekte ve Bulunmaz-Büktel (ve yakın zaman önce onlara eklemlendiği anlaşılan Göktaş) yayıncılık hattının saldırıya uğramaktayız ve LİNÇ edilmekteyiz tezine destek sunulmaktadır.

Bildiriyi yazanlar belki şunu söyleyeceklerdir: Kimse üzerine alınmasın; biz şu ve şu somut olgudan söz etmiyoruz. Zaten sorun da burada. Küfür karşıtı kampanyanın olgulara, kanıtlara ve akıl yürütmeye ihtiyacı var. Kampanyanın altını oymak içinse çarpıtmaya, inkâra ve kafa karışıklığı yaratmaya…

Doğru, farklılıklar da çeşitlilikler de vardır. Fakat ne yazık ki çelişkiler de vardır. Zaten asıl sorun da çelişkilerin niteliği ve nasıl ele alındığıdır. Örneğin tiyatro alanında keyfi bir şekilde uzlaşmaz çelişkiler icat etmekle kalmayıp bir de bu çelişkileri ifade ederken küfür etmek meşru kabul edilebilir mi? İlk aşamada bu konuda bir anlaşma içinde olmak gerekir - ki bu ilkesel bir eksen belirlemeyi sağlar. Diyelim ki bu konuda anlaştık, ikinci aşamada Bulunmaz-Büktel yayıncılık hattının küfür yayıncılığını meşrulaştırmak gibi bir çizgiye sahip olup olmadığını tespit etmek gerekir. Diyelim ki, bu konuda da anlaştık, üçüncü aşamada ilkesel olarak bu yayıncılık anlayışını reddeden bir tavır alınmasının doğru olup olmadığına karar vermek gerekir.

ATÇ ve Özgür Tiyatro’nun küfür yayıncılığına karşı olduklarını varsayacak olursak, geriye Bulunmaz-Büktel yayıncılık hattının kuşkuya yer vermeyecek şekilde küfürden medet umup ummadıklarına açıklık getirmek gerekir. Örneğin "o… çocuğu" ya da "o…stopol" gibi nitelemeleri kullanmışlar mı, ona bakmak gerekir. Açık ki kullanmışlar; kullanmakla da kalmamışlar bunun anlık hezeyanlardan kaynaklı olmadığını, küfür edilebileceğini onaylamış ve bunun mertlik olduğunu iddia etmişler.

ATÇ ve Özgür Tiyatro’nun küfür edildiği ve bunun haklılaştırıldığı olgusunu kavradıklarını da varsayalım. O zaman kampanya mutlaka gerekli miydi sorusu akla gelecektir. Meğersem Bulunmaz-Büktel yayıncılık hattı küfür yayıncılığını aşma konusunda bir niyete sahip olmuş ama bizim bundan haberimiz olmamış. O zaman ATÇ ve Özgür Tiyatro soyut “farklılık ve çeşitlilik” bildirileri kaleme almak yerine, bu düşüncelerini destekleyen verileri ortaya koymalı ve ona göre bir çağrı yapmalıdırlar. Böyle bir durum varsa, kampanya aktivistlerinden birisi olarak bu olguyu gözden kaçırdığım için özeleştiri vermeye hazır olduğumu belirtmek isterim. Çünkü bir şekilde suçunu kabul eden ve masaya yatırılmasına itiraz etmeyen birilerini böyle bir olgu yokmuş gibi suçlamaya devam etmek, bilinçsiz bir şekilde olsa da haksızlığa yol açacaktır.

Tiyatroyu içten içe yıpratan ve hatta çürüten anlaşmazlıkları masaya yatırmak ve bir tiyatro hukuku oluşturmak her zaman bir ihtiyaçtı ve ihtiyaç olmayı sürdürecektir. Örneğin TTB ve İATP/G "eğitimde cinsel taciz" meselesi hakkında zorlukla da olsa bir uzlaşma sağlamıştır ve bu olumlu bir gelişmedir. Fakat bu tip durumlarda, asgari düzeyde uyarıcı olmak için bile ikide bir onlarca kurumun ve yüzlerce insanın desteğini alma (yeri geldiğinde kampanyalar düzenleme) gereği doğduğunu unutmamak gerekir.

Küfür yayıncılığı meselesi niçin yıllarca askıda kaldı ve daha da kötüsü kişiselleşti? Çünkü tamamen seyirlik bir malzeme haline gelmişti. Kale almazlık tavrı yaygındı. Örneğin Özgür Başkaya sanata soldan bakış adına kimin ne derece solcu olup olmadığını tartışmanın kolay olmadığını ve tayin edilemeyeceğini söylüyordu. Yani küfür yayıncılığına karşı çıkmanın Hilmi Bulunmaz’ın solculuğunu tarttığını ve bunun yanlış olduğunu iddia ediyordu. Böylece Bulunmaz-Büktel yayıncılık hattına moral destek veriyor ve sanata soldan bakarken küfür yayıncılığına ilkesel olarak karşı çıkmayı önemsizleştiriyordu. Belki de Hilmi Bulunmaz’ın küfür yayıncılığı yapmadığını düşünüyordu, ama bunu da açıkça savunamıyordu. Bu nedenle de ilkesel bulanıklığı kışkırtan bir sessizlik örgütlemeyi tercih ediyordu.

ATÇ bildirisi bu tip sessizlikleri bozmuş mu oluyor? Ne yazık ki çözüm öylesine bir araya gelmek ve tiyatroyu soyut olarak tertemiz etmek değildir. Somut vakalara ve herkes için ortak olması gerektiği varsayılan ilkesel temayüllere odaklanmak gerekir. TTB, İATP/G, ATÇ, ATB başta olmak üzere elini taşına altına sokmayı düşünen her çevre işin içine girmeli, eleştiriye de özeleştiriye de hazırlıklı olmalıdır. Bu noktada bir samimiyet ve açıklık yakalanırsa, tiyatro alanında ortak çatı arayışları adına meydana gelen örgütsel enflasyonun ve kopuklukların giderilmesi de sağlanabilir. Verili haliyle ATÇ bildirisinin bulanık suda balık avlamaya ve belli bir doygunluğa ulaşan küfür karşıtı kampanyayı bulanık sulara çekmeye çalışmanın ötesinde bir anlam ve önem üretmesi çok zordur.

Daha fazla uzatmadan gerek ATÇ gerekse Özgür Tiyatro’ya bir önerim olacak. Küfür yayıncılığına karşı kampanyaya imza vermek istememiş ve vermemiş olabilirsiniz. Özgür Tiyatro’nun 15. emek yılında Bulunmaz’ın yanı sıra sanata soldan bakmak üzere davet edilen Göktaş’ın üzerinize savcı ve polisleri salarım, salıyorum, saldım tehditleriyle kampanyanın altını oyma ve kriminalize etme girişimlerini de görmezden geliyor olabilirsiniz. Fakat soru bellidir: Küfür yayıncılığına karşı kampanya düzenlemenin ve bir kamuoyu baskısı oluşturmanın nesi yanlış, bir zahmet açıklar mısınız? Tiyatroyu içten içe çürüten eğilimlerin önüne geçilmesine yardımcı olacak toplantılar gerçekleşirse – ki buna ihtiyaç duyulduğu kesindir – gündeme gelmesi muhakkak vakalardan birisi de şu küfür yayıncılığı ve ona karşı açılan kampanya olmayacak mı?

(Kaynak: istanbul alternatif tiyatrolar platformu - girişim)

17 Ağustos 2009 Pazartesi

.

kimdentoprak karaoglu
<toprakkrgl@hotmail.com>
kimeHilmi Bulunmaz
<tiyatroyun@gmail.com>
tarih17 Ağustos 2009 15:25
konuTiyatro Yayıncılığı
gönderenhotmail.com

Sayın Bulunmaz,

Bana, internet sitenizde, yayınlamış olduğunuz video da "sansürcü" diyorsanız, benim neden "sansürcü" olmadığımı anlattığım ve dergimizde neden yayınlamadığımı gerekçelendirdiğim yazınızı da -cevap hakkı olarak- internet sitenizde yayınlamanız gerekir.

Toprak Karaoğlu


Tiyatro yayıncılığı?!


Hilmi Bulunmaz
14 Temmuz 2009


Aşağıda ele aldığım "Tiyatro yayıncılığı?!" başlıklı konuyu, hiçbir özen göstermeden yazdım. Bu özensizliğimin nedeni, Türkiye tiyatrosundaki (Tiyatrosundaki) özensizliğe özenmekten (“özenmemekten” denilebilir mi?.. Bilinçli olarak “özenmek” demiş olmanıza rağmen, cümle sanki biraz zor anlaşılıyor) kaynaklanıyor. Benim bu yazım da, diğer tiyatro yazarlarının genellikle yaptığı gibi, özensiz bir dille yazıldığından, hiçbir zaman okunmayı hak etmiyor. Özensiz bir dille yazdığım için, aşağıdaki yazımı okumayın, okutmayın, hâttâ okuma gafletinde bulunan kişi, kuruluş ve kurumları uyarın. Israrla okumak isteyenler olursa, lütfen, onları Mustafa Demirkanlı ve diğer linççilere hedef gösterin! (Bu yazıyı dergide yayımlatmak için verdiğinize göre ve dergimizde de bu “linç” ile ilgili bir yazı olmadığına göre Mustafa Demirkanlı’nın neden linççi olduğunu söylemeniz değil “kanıtlamanız” gerekir)

Yazımın başlığını "Tiyatro yayıncılığı" koyduktan sonra, neden bu başlığa bir soru işareti ekledim? Çünkü, "Türkiye'de tiyatro yayıncılığı var mı?" sorusunu her zaman kendime sorduğum için, bu iki sözcükten oluşan başlığa, bir soru işareti ekleme gereği hissettim. Şimdiye dek, bu soruyu sormaktan ne kendimi, ne başkalarını korudum. Peki, yazıma "Tiyatro yayıncılığı" başlığını attıktan sonra, bu sözün sonuna bir soru işareti eklemekle birlikte, neden bir de ünlem işareti ekledim? Çünkü, "Türkiye’de tiyatro yayıncılığı yok!" kanısındayım.

Peki, bunu nereden çıkarıyorum?

Türkiye tiyatrosunu, şu andaki değerinden çok daha değerli kılmak isteyen Coşkun Büktel ile Hilmi Bulunmaz adlı iki kişiyi linç etmek isteyecek denli aymazlık içerisinde bulunan kişi, kuruluş ve kurumların varlığından anlıyorum. (Coşkun Büktel ve Hilmi Bulunmaz’ı neden linç etmek istiyorlar?! Tiyatroya faydalı oldukları için mi? Bu kampanyaya imza verenler gerçekten böyle düşünüyor olabilir mi? “Eyvah bunlar tiyatroya faydalı olacaklar, hadi linç edelim onları!” ?!)

Türkiye tiyatrosunu çok daha değerli kılmak isteyen bu iki kişinin sanatsal ifade olanakları neden imha edilmek isteniyor?

Büktel'in hakikat sever biri olması ve Bulunmaz'ın sosyalist biri olması nedeniyle, hakikat ve sosyalizim (sosyalizm) karşıtı güçler tarafından, bu iki kişinin sesi kesilmek isteniyor. (“Hakikat ve sosyalizmin karşıtı…” Hakikati ve sosyalizmi iki ayrı şey olarak ele almak doğru olmaz kanısındayım. Sosyalizm hakikatin ta kendisidir. Siz bu iki kavaramı ayrı tutarak sosyalizmden hakikati ayırıyorsunuz. Bakınız Diyalektik: Gerçekler ve onu çelişkileri üzerinden akıl yürüterek sonuca ulaşma. Bakınız Materyalizm: Maddenin varlığı üzerinden sonuca ulaşmak. Evreni bilimsel olarak açıklamak… Sonuç olarak Diyalektik Materyalizm… Tarihsel Materyalizm gibi kavramlar sosyalizmin de temelini oluşturan unsurlardandır. Ve gerçekliği sosyalizmden ayrı tutmak bana göre çok büyük bir yanılgıdır. Sosyalizm, gerçeklik ve insan sevgisi üzerine kurulmuştur. Bunları elbette siz de biliyorsunuz, amacım ukalalık etmek değil… ama siz Coşkun Büktel’e gerçekçilik kavramını atfetmek için sosyalizmin bu ayrılmaz parçasını hakikat ve sosyalizm diye ayırarak cümlenizden sanki sosyalizmin hakikati barındırmadığı anlaşılıyor. Böylece sosyalizm ve gerçekler iki ayrı şey gibi duruyor.) … (NOT: Ayrıca hakikat ve sosyalizm dışında, Realizm ve sosyalizm de diyorsunuz. Birinden birini tercih etmelisiniz)

Coşkun Büktel'in, sanatçılığının yanı sıra, gerçekçi tiyatro yayıncılığı yapması, Türkiye tiyatrosundaki hiçbir iktidar yanlısı kişi, kuruluş ve kurumun asla hoşuna gitmiyor. (Mesela?! Bunu örneklemek gerekir, bu sadece sizin yorumunuz. Bu sonuca okuyucuları da ulaştırmak için örnekler vermeniz gerekir. Aksi halde okuyucunun sadece sizin değer yargılarınıza bağlı kalarak buna inanmasını bekliyor olursunuz ki, sanırım bu doğru olmaz. İnsanlara kendi fikirlerini edindirmek gerekir, sizin fikirlerinizi kabul ettirmek değil. İnsanların fikir edinebilmeleri için sizde oluşan sonucun “fikirlerini” paylaşmanız gerekir. )

Hilmi Bulunmaz'ın, sanatçılığının yanı sıra, sosyalist tiyatro yayıncılığı yapması, hiçbir iktidar yanlısı yayıncının kesinlikle hoşuna gitmiyor. (Mesela… ne yaptınız ve bu kimlerin hoşuna gitmedi, örnek vermediğiniz sürece sözlerinizin etkisi azalıyor. Bunları örneklemeniz çok daha doyurucu olacaktır)

Büktel ile Bulunmaz, kendi dünya görüşleri doğrultusunda, inatçı bir öfkeyle yayıncılıklarını sürdürdükleri için, hiç kimse tarafından desteklenmiyorlar. (Bu cümle herkesi suçluyor –ama herkesi– buna bir sınır getirmek gerekmez mi, yoksa bütün Türkiye mi Büktel ve Bulunmaz’a karşı? Ayrıca neden bir destek bekliyorsunuz ki, önemli olan inandıklarınız gerçekleştirmek değil midir? Destek olmadan bunu gerçekleştiremez misiniz? Elbette gerçekleştirebilirsiniz, ama insanların sizi haklı bulmaları için bilgilerini paylaşmalısınız, duygularınızı değil. İnsanların bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olmalarını istiyorsunuz.) Destekleyenler varsa da, bu desteklerini belli etmemek, açık destek verdiklerini belgelememek için büyük "özen" gösteriyorlar. (Mesela?! İnsanların korktukları için bilinçli olarak sessiz kaldıklarını söylüyorsunuz, hayır belki de sadece sizinle aynı fikirde değiller, bu olamaz mı? Düşüncelerinizi değil de, sadece duygularınızı paylaştığınız sürece nasıl desteklenmeyi beklersiniz? Sizin bu yaptığınız insanları bir şekilde baskı altına almak değil midir? Baskının hiçbir çeşidinin makul bir sebebi olamaz, Olmamalıdır! İnsanlar sadece size katılmıyorlar ve aynı duyguda değiller diye onları suçlamak adil bir davranış olamaz. Belki abartılı bir örnek olacak ama “bize katılamayanlar da suçludur ya da bize katılmayanlar bizden değildir” gibi bir şey söylemek, savunduğunuz tiyatroyu “yaz sev ya da terk et” demeye getirir ki buna hakkınız olamaz! Bu faşizmin söylemi değil midir? Siz, böyle biri olmadığınız için, bunu farkında olmadan söylediğinizi düşünmek istiyorum! İnsanlar mutlaka ama mutlaka sizinle aynı “duyguda” olmak zorunda değiller ve sizin yanınızda yer almak zorunda da değildirler. Herkesin özgür ve hür iradesi vardır ve herkes özgürce istediği şeye inanır ve savunabilir. Doğrular sadece sizin savunduklarınızdan ibaret değildir. Biri sizin yanınızda değilse, bu o kişi kötü demek değildir) Böylelikle de, hem siyasal ve hem de tiyatral iktidarın değirmenine su taşımış oluyorlar. (Susmak ve göz yummak da suçtur, ama suç tam olarak ne? Duygularınız dışında bir gerçeklik olmalı)

Bu arada, Yeni Tiyatro dergisi Genel Yayın Yönetmeni Yönetmeni Erbil Göktaş ile www.tiyatrofanzini.com sitesi sahibi Feridun Çetinkaya, Büktel ile Bulunmaz'ın verdikleri mücadeleyi görüp, bu konuda zaman zaman görüş belirttiler. Bu iki kişinin, linççilerden yana tavır takınmadıkları gibi, linççilerden korkmadıklarını belli etmeleri, önemli bir duruş ifadesidir. (İmza veren herkesi linççi olarak görmek! Eğer bu 1100 kişi sizi linç ediyor ve siz bu linç edilemeye kızıyorsanız, sizin de 1100 kişiye linççi demeye hakkınız nasıl olur?! “Olur, pek ala olur” Hayır olamaz! Kızdığınız ve karşı çıktığınız şeyin aynını yapıyor olmuyor musunuz? Elbette bana vurana diğer yanağımı çevirmem diyeceğinizi çok iyi biliyorum. Ama… Ama –biri seni suçladığı zaman ilk olarak kendini savunmak için karşı tarafı suçlamazsın, suçlamamalısın. Belki suçsuz olduğunu ispat edersin ki suçlanan buna mecbur bile değildir. Çünkü suçlayanlar öncelikle sizi suçladığı belgeleri göstermek zorundadır. Ama yine de haklı olarak kendinizi savunmak isteyebilirsiniz, bunu yapar ve daha sonra bu iftirayı atanın karşına dikilebilirsin. Ama seni suçlayana, hayır asıl suçlu sensin demek kısır bir “polemik” olur. Bu sadece seyirlik bir kayıkçı kavgasına dönüşür. Ve kayıkçılar kavgalarının çoğunlunu işleri olmadığı zamanlarda, nerdeyse sıkıntıdan dolayı yaparlar. Oysa siz işi olmayan biri değil aksine birçok işle uğraşan bir adamsınız ) Bu duruşu çok önemsiyoruz. Büyük bir çoğunluğun, "tarafsız" kalarak, güçlüden yana tavır takındıklarını anlayabilecek denli piştiğimiz için, bu iki kişinin neden "tarafsız" kalmadıklarını da rahatlıkla kavrayabiliyoruz. (Söylediğim gibi sizin gibi düşünmeyenleri suçlu göstermeye çalışmak faşizmin anlayışıdır) 1100 kişinin imza vererek ve imza vermeyen diğerlerinin susarak onayladıkları bu linç kampanyasına, imza vermeyerek katılmayan bu iki kişi, alçak olmayan yüreklerin de varlığını kanıtladıkları için, bizlere ve bizim üzerimizden Türkiye tiyatrosuna umut ışığı oluyorlar. (Türk Tiyatrosunu sadece bu söylemle düzlüğe çıkartmak açıkçası bana yetersiz görünüyor, eğer bu konuda ben sizin yanınızda yer alsaydım, Türk Tiyatrosunun önünü mü açmış olacaktım? Hayır buna kesinlikle katılmıyorum ben sizin –bu konuda – yanınızda olmadan tiyatro adına bir şeyler yapabilirim. Türk Tiyatrosu adına bir şeyler yapabilmek sizin tekeliniz de mi? Eğer inancınız buysa çok ama çok tehlikeli bir şey bu! Birçok insanın da yapabileceği gibi ben de –sizin doğrularınız olmadan– kendi doğrularım üzerinden hareket edebilirim.) Bu iki kişi, linççilerden korkmadıklarını belli ederek, (Ben kimseden korkmadığım halde imzamı vermedim ve ben kimseden korkmadığım halde bu konuda “sessiz” kalarak kendimi taraf hissetmedim. İnsanlar sadece korktukları zaman tarafsız kalmazlar. Benim bu konuda tarafsız kalmamın en büyük nedeni “polemik” yani tartışmadan çekinmek değildir. Ben bu konuda iki tarafında hataları olduğuna inanıyorum. Ama benim için sizlerin hatalı olduğuna inandığım ana konu küfürdür. Orospu çocuğu gibi bir küfürü TDK’nın bu konudaki tanımından yararlanarak açıklamak bana hiç ama hiç inandırıcı gelmiyor. Biliyoruz ki bu ülkede birine bu küfrü edersen başın belaya girer, değil bu ülkede her yerde başın belaya girer. Yolda yürürken birinin tavırlarından rahatsız olup ona bu küfrü edersen… “dur dur yanlış anlama, sana TDK üzerinden küfür ettim… ‘ah uh dur’ vurmasana serseri, haylaz, hinoğluhin, hilekâr, kalleş dedim aslında sana” diyemezsin. Sokakta birine bunu dersen de birde üstüne fazladan sopa yersin. “Ah alçaklar, yapmayın” desen de faydası olmaz. Eğer küfür etmezseniz fikirlerinizi daha kolay savunabilirsiniz ve arzuladığınız destekçileriniz de olur. Bana göre haklıyken haksız duruma düşmenin en kolay yolu küfür etmektir. Bu konudaki inancım ise hiçbir zaman değişmeyecektir. Kendini savunamayan aciz insanlar küfür ederek kendini anlatmaya çalışırlar. Küfür etmek –insan kendini ifade edemediği için– zayıflıktır. Oysa siz oldukça iyi bir konuşmacısınız, bu yüzden neden küfür ettiğinizi anlayamıyorum. Ayrıca biri bana bu küfrü etse umursamam yoluma devam edebilirim diyebilirsiz. Ama o sizin probleminizdir, size yanlış gelmeyen küfür başkasına yanlış gelecektir) çıkmayan Türkiye tiyatrosunun canından hâlâ umut kesmememiz gerektiğini duyumsatıyorlar. Bu bile, başlı başına müthiş bir moral kaynağı. (Herkesin morale ihtiyacı vardır, ama sizin gibi düşünmeyen herkesi moralini bozuyorsunuz… İnsanlar kendilerini suçlu hissetmeden de morali bozulabilir)

Peki, Coşkun Büktel, başta Mustafa Demirkanlı olmak üzere, Türkiye tiyatrosuna birer kene gibi yapışmış yayıncı yada yayıncı destekçisi Vandalları (vandalları) üzerine çekmek için neler yaptı? (Mustafa Demirkanlı’nın neden bir vandal ve kene olduğunu açıklamak gerekir!!! Bu yazının içersinde bu açıklanmalı. Okuyucu neden sizinle aynı duyguda olsun, sadece siz söylediniz diye mi? Siz kesin olarak bunu herkesin bilmiş olduğunu varsayan bir üslupta yazıyorsunuz. Bu önemli bir suçlama ve böylesine önemli bir suçlama kanıtlanmaya ihtiyaç duyar. Söylediğim gibi, insanlar sizin duygusal hükümleriniz üzerinden hareket etmek zorunda değiller; insanlara kendi duygusal hükümlerini oluşturacak bu konulardaki tartışmasız kanıtlarınızı sunmanız gerekir. Bırakın yorumlarını insanlar kendileri yapsın, sadece siz yorum yaparak haklılığınızı asla ispat edemezsiniz)

Kısaca özetlemek gerekirse:

Türkiye tiyatrosunun Everest'i ve "Türk dilinde yazılmış en iyi oyun" olan "Theope"yi yazıp, Türkiye dramatik yazarlığının düzeyini yükseltti. İktidar yanlısı yayıncılar bu durumdan hiçbir zaman hoşlanmadılar! (Theope oyununda iktidar yanlılarını rahatsız edecek, dolayısıyla da iktidarı rahatsız edecek hiçbir şey bulamazsınız. Bu paragrafa “iktidar” kelimesi karıştığı için bunu yazmak zorunda kaldım. Evet Theope güzel bir oyun ama ona “Everest” demek… Bunu ispat etmeniz gerekecek. Alın okuyun demek de sanırım yeterli olmaz, bunu ispatlarıyla yazmanız gerek. Evet Theope güzel bir oyun, etkileyici ve çarpıcı bir kurgusuyla, derinliği olan karakterleriyle güzel bir oyun. Bilinen dramatik kurgunun güzel bir örneği! Ama “Everest” buna kesinlikle katılmıyorum. Güzel bir oyuna zirve demek… oysaki zirveleri oluşturan ve belirleyen “şeyler” benim için daha önemlidir ve onlar zirvenin kendileridir. Kalıpları belirlenmiş olan bir zirve olmasa siz Theope’yi oraya taşıyamazdınız. Theope gibi güzel oyunlar o zirveye göre hareket ettikleri için sadece oraya çıkmış olurlar. Ama asla kendileri zirve olmazlar. Theope oyunu daha önce başkaları tarafından belirlenmiş olan kalıpları iyi bir şekilde kullanıyor… ama Theope’nin kendisi yeni bir şey sunmuyor. Elbette ki bu da küçümsenecek bir başarı olamaz ama bana göre “Everest” olmak için yeni anlayışlar ve yeni Everest’ler yaratmak gerekir.)

"Türk Tiyatrosundan İnsan Manzaraları" kitabını yazıp, Türkiye tiyatrosunu ameliyat masasına yatırdı. İktidar yanlısı yayıncılar bu durumdan hiçbir zaman hoşlanmadılar! (Benim, Türk Tiyatrosundan İnsan Manzaralı kitabında katılmadığım ve Büktel’i haksız bulduğum yönler var. Fakat bu yazının konusu bu değil. İlerleyen zamanlarda Büktel’in hangi düşüncelerine katılmadığımı yazmayı ve kendisiyle bu konuda sağlıklı bir tartışmaya girmeyi istiyorum. İnsanlar birbirlerine küfür etmeden de tartışabilirler, en azından bunu kanıtlamak istiyorum)

"'Yönetmen Tiyatrosu'na Karşı" kitabını yazarak, şimdiye dek abuk sabuk yönetmenlik numaralarıyla Türkiye tiyatrosunu çürütenlerin ipliğini pazara çıkardı. İktidar yanlısı yayıncılar bu durumdan hiçbir zaman hoşlanmadılar!

"Shakespeare'siz Herifler" oyunuyla, Türkiye tiyatrosunun egemenlerinin ne denli düzeysiz ve yüzeysel olduğunu herkesin anlayabileceği bir dille okura ve izleyicilere gösterdi. İktidar yanlısı yayıncılar bu durumdan hiçbir zaman hoşlanmadılar! (Bu oyunun bunu başarabildiğini sanmıyorum, "Shakespeare'siz Herifler"in Theope gibi kalıcı bir oyun olacağını düşünmüyorum. Bu oyun öfkenin yazıya dönüşmüş hali. Öfke elbette ki bir yazar için ihtiyaçtır, ama bu oyundaki aşırıya kaçmış olan kişisel taraflı duygu, karakterleri ve olayları çok zorlama yapmış.)

"Eleştiren Oyunlar" tiyatro oyunları seçkisi kitabıyla ve bu kitabın içerisinde bulunan "Ölüleri Gömün" çevirisiyle, Türkiye tiyatrosunun yerlerde sürünen dramatik yazarlık çıtasını erişilmesi zor bir yere yerleştirmek istedi. İktidar yanlısı yayıncılar bu durumdan hiçbir zaman hoşlanmadılar!

Ve diğer yazınsal, tiyatral, kuramsal, polemik yazılarının yanı sıra, www.coskunbuktel.com adlı Internet sitesiyle, Türkiye tiyatrosunun aydınlanması için çok önemli işler yaptı. (Ne gibi, bu yazının içinde örneklemek gerekir?) İktidar yanlısı yayıncılar bu durumdan hiçbir zaman hoşlanmadılar!

Ayrıca, Özdemir Nutku iftirasını kanıtlayarak, siyasal iktidara siyam ikizi gibi yapışan tiyatral iktidarın düzeysizliğini bir güzel kanıtlamış oldu. İktidar yanlısı yayıncılar bu durumdan hiçbir zaman hoşlanmadılar!

Coşkun Büktel, yukarıda bir kısmını özetlediğimiz işleri yapınca, doğal olarak, Türkiye tiyatrosunu çürüten iktidar yanlısı kişi, kuruluş ve kurumlar tarafından engellenmek istendiistendi. Sansür, yalan, iftira ve her türlü kalleşlikle üzerine gelinen Büktel susmayınca, bu kez, onun sanatsal ifade olanaklarını imha etmek için, bir linç kampanyası başlatıldı. (Coşkun Büktel’in iktidar karşısında olduğu bir örnek vermek mümkün mü?)

"KINIYORUZ!" aldatıcı başlığıyla örgütlenen bu linç kampanyasının başını kim çekti?

Mustafa Demirkanlı çekti!

Başka kimler çekti?

Ahmet Ertuğrul Timur (nam-ı diğer 3. Abdülhamid), "Bileyci Kurhan" (nam-ı diğer Ömer F. Kurhan), Yaşam Kaya, İsmail Can Törtop, T. Murat Demirbaş, Orhan Aydın, Hasan Anamur, Cüneyt Yalaz, T. Yılmaz Öğüt, Cenap Tuncer ve daha bir sürü realizm ve sosyalizm karşıtı kişi çekti! (3.Abdülhamid!.. Bileyci Kurhan!.. Bu lakapların neden takıldığını açıklamak gerekir. Bu yazıda bu konu da bir bilgi yok, bunlar okuyucu için havada kalan lakaplar. Böyle komik yakıştırmalar açıklanmazsa bunu yazan da komik duruma düşmez mi? Ne demek bunlar, anlamlandırabilmek gerekir. Ayrıca realizm ve sosyalizmi ayırmanın çok yanlış olduğunu tekrar yinelemek istiyorum! )

Peki, "Tiyatro Yayıncıları Birliği", Hilmi Bulunmaz'ın sanatsal ifade olanaklarını neden imha etmek istedi? (Neden?)

Hilmi Bulunmaz, her şeyden önce, sosyalist kimlikli Bulunmaz Tiyatro'nun kurucusu ve yöneticisi olduğu için, kapitalist değerlerle hareket eden "Tiyatro Yayıncıları Birliği" tarafından susturulmak istendi. Realizm ve sosyalizm karşıtı, (Bulunmaz ve Büktel olmalı… aslında olmamalı bu iki kavramı ayrı gibi sunmak çok yanlış) iktidar yanlısı kişi, kuruluş ve kurumlar, yani başta "Tiyatro Yayıncıları Birliği" olmak üzere, tüm gerici tiyatrocular ve bu tiyatrocuların çanağından beslenenler, haklı olarak, Coşkun Büktel gerçeğine/gerçekliğine/gerçekçiliğine omuz verip sosyalizmi savunan Bulunmaz'ın sanatsal ifade olanaklarını imha etmek için "KINIYORUZ!" aldatıcı başlığıyla başlattıkları linç kampanyasına Bulunmaz'ı da dahil ettiler.

Hilmi Bulunmaz, sadece Bulunmaz Tiyatro'yu kurup, bu tiyatronun defalarca baskı ve baskına uğraması, sürekli olarak mühürlenmesi, kendisinin, oyuncularının ve izleyicilerinin gözaltına alınarak işkenceye maruz kalmalarıyla sınırlı bir savaşım vermedi; aynı zamanda, iktidarın emekçilerin eline geçmesi için savaşım verdi. (Bence asıl bunlar çok önemli, bunları yazabilirseniz dergimizin 64 sayfasını da bu “gerçeklerle” doldurabiliriz)

Bulunmaz, Emekçi Üniversitesi'ni kurup yönettiği, Bulunmaz Yayıncılık'tan onlarca kitap ve birçok dergi yayınladığı, tiyatro binaları ve kültür merkezleri kurup kapitalizmle pazarlığa oturmak yerine onunla dişe diş kavga ettiği, "Kültür Merkezleri Platformu"nun oluşumuna büyük hizmet vererek, devrim öncesi sosyalist sanatın oluşturulmasının öznesi olması, çürüyen Türkiye tiyatrosunun ipliğini pazara çıkarması nedenleriyle, en azından şimdilik kaydıyla, düşünsel olarak linç edilmek isteniyor. (Eğer size bu yüzden linç uygulanacak olursa bir saniye bile düşünmeden yanınızda çarpışmaya hazırım, ama bu bahsettiğiniz linçin sebepleri bunlar değil) Susmamayı, kapitalizme karşı mücadele etmeyi sürdürürse ki sürdürecek, fiziksel olarak da linç edilmek istenebilir. Büktel ile Bulunmaz'ın üzerine bugün harflerden oluşan sopalarla saldıranlar, yarın gerçek sopalarla saldırabilirler! (Bu kampanyayı düzenleyenlerin ya da imza verenlerin size şiddet uygulayacağını söylemek bana doğru gelmiyor, bu kanıtı olmayan rahatsız edici bir söylem. Amacı ne olursa olsun imza kampanyaları demokratik bir haktır, bu hakkı şiddete yakın bir duruma dönüştürmek haksızlık olur. Bunları dövelim diye düzenlenmiş bir imza kampanyası değil ki bu!) Bugün bu linç kampanyasına seyirci kalanlar, yarın da seyirci kalmayı sürdürebilirler! Bugün, Büktel ile Bulunmaz'ın kavgasını bireysel, kişisel, şahsi, zatî olarak görenler, yarınki olası fiziksel linçten sonra da "İyi oldu bireycilere, kişiselcilere, şahsîcilere, zatîcilere!" diyebilirler!... (size destek vermeyenlerin bunları yapacağını nasıl düşünebilirsiniz, imza kampanyasına katılanların çoğu sizleri tanımıyor bile olabilir, insanlar çoğunluğu sadece küfre hayır demek için bu kampanyaya katılmıştır. Onları savunmak bana düşmez, ama imza veren herkesi zan altına almak da adil değildir. İmza veren herkesi potansiyel bir vahşi olarak görmek çok yanlış! Çünkü vahşeti uygulayanlarla bu vahşete seyirci kalanlar kadar suçludur.)

Peki, sosyalist önderimiz Lenin'in yanıtlamak için bir kitap yazdığı ünlü soruyu bir de biz soralım:

Ne yapmalı?

Büktel ile Bulunmaz, şu anda ne yapıyorlarsa, onların yaptıklarının benzerlerini yapmalı yada onlara omuz vermeli. Bu mücadeleye omuz vermek yerine, omuz silkenler, kendilerini kapitalizmin birer maskotu olarak bulurlar. (Size destek vermeyenler kapitalizmin maskotu değildirler, sizin gibi düşünmeyen sosyalist olamaz mı ya da onlar kötü olarak mı görmek gerekir? Bu herkesi suçlayan çok ağır bir söylem! İnsanlar kapitalizmin değil de sizin maskotunuz mu olsun istiyorsunuz, öyle ya insanlar sizin gibi düşünmüyorlar, ama düşünmeleri gerekir diyorsunuz!? İnsanları zorla kendi tarafınıza çekmek değil mi bu? İnsanları size destek olmadıkları için suçluluk psikolojisinin içine itmek bu, kimse sizin aklınıza uymak zorunda değildir. Başkalarının aklıyla yaşayanlar, başkaları gibi yaşarlar, yani maskot olurlar. İnsanlar sizin istediklerinizi –sizin zorlamanızla– yaptıklarında da maskot olurlar. Fark ne olacak o zaman, insanların sizin maskotunuz olması mı?) Kapitalizm, onların oyunlarıyla oyun oynayıp, onların oyunculuklarını birer reklam nesnesi olarak kullandıktan sonra, sümüklü bir mendil gibi, onları da diğer sümüklü mendillerin yanına atıverir. (Büktel de kapitalizmin bir parçası ve o bundan rahatsız olmuyor. Ama siz kapitalizmin kurbanı olmamak için insanları kapitalist olmayan “gerçekçi” Büktel’e omuz vermeye çağırıyorsunuz. İnsanları reklam nesnesi olmakla suçluyorsunuz, size bir zamanlar Büktel’in de reklamcı olduğunu hatırlatmak isterim)

Büktel ile Bulunmaz'ın sanatsal ifade olanaklarını imha etmek isteyen kim yada kimler? (Bunu kanıtlarıyla sizin söylemeniz gerekir)

Sümüklü bir mendil gibi yaşayan Mustafa Demirkanlı ve sümüklü mendil kılıklı arkadaşları! (Bu çok ağır bir hakaret. Bir insanı sümüklü mendile benzetebilmek için elinizde gerçekten çok sağlam kanıtlar olması gerekir. İnsanlar küfür yayıncılığına karşı imza verdikleri zaman işte böyle laflardan rahatsız oldukları için bunu yapıyorlar. Bu küfürler sizin kendi kafanızda vardığınız duygunuzun yansıması. Ama bu sadece sizin sonucunuz… Nedenler! Bizlere sizin neden böyle düşündüğünüzü kanıtlayacak güçlü nedenler lazım. İnsanlara bu nedenleri sunun, bırakın yargıç olmayı, bilgilerinizi insanlarla paylaşın ve bu bilgiler ışığında insanlar kendi kararlarını verebilsinler, eğer kanıtlarınız gerçekten çok sağlamsa merak etmeyin insanlar da küfür edebilirler!? Ama sizin bu yaptığınız insanlara düşünemeyeceklermiş gibi muamele etmektir, kimse sizin duygusal hükmünüz üzerinden hareket etmek zorunda değil. İnsanlara sizi böyle düşündüren sebepleri açıkça ve tartışmasız gerçeklerle sunmanız gerekir.)

Demirkanlı ve çıkar arkadaşlarının oluşturdukları linç cephesinin adı ne? (Bu çıkar grubunun amacı ne peki, neden böyle bir çıkar grubu kurdular? Sadece sizin için mi? Sanmıyorum, çoğu insan Büktel’i bu linç (!) girişiminden sonra tanıdıklarına nerdeyse eminim. Bence bu durumu gözünüzde çok fazla büyütüyorsunuz. )

"Tiyatro Yayıncıları Birliği"

Bu birlik hangi yayınlardan oluşuyor?

Mustafa Demirkanlı'nın sahibi olduğu Tiyatro… Tiyatro… dergisi ve yine aynı kişinin sahibi olduğu www.tiyatrodergisi.com.tr sitesi, Ahmet Ertuğrul Timur'un (nam-ı diğer 3. Abdülhamid) sahibi olduğu ve ikide bir açılıp kapanan www.tiyatrom.com sitesi, Prof. Dr. Hasan Anamur’un yöneticisi olduğu TEB OYUN dergisi, Cüneyt Yalaz’ın yönettiği Mimesis dergisi, Orhan Aydın’ın söz sahibi olduğu Kavuklu dergisi (Aydın, Ankara’daki "Sanata Soldan Bakmak" panelinde, bu dergi adına söz sahibi olduğunu belirtmişti.), "Bileyci Kurhan"nın (nam-ı diğer Ömer F. Kurhan) (Neden bileyci? Söylediğim gibi eğer bu yazınızı bana dergide yayımlamam için verdiyseniz, bu yazıda olan tüm suçlamaları kesin olarak kanıtlamanız gerekir, dergiyi okuyanlar bunları ayrıca araştırmak zorunda değillerdir, elbette merak eden ayrıca araştırabilir, ama ben genel yayın yönetmeni olarak böyle düşünüyor ve kesin kanıtları derginin sayfalarında görmeyi istiyorum ) (nam-ı diğer Ömer F. Kurhan) ruhuyla hareket eden İATP-G sitesi, (O ruhla hareket ettiğini bu yazınızda kanıtlamalısınız) Enver Başar’ın sahibi olduğu ve Yaşam Kaya’nın yönettiği www.tiyatronline.com sitesi, İsmail Can Törtop’un sahibi olduğu www.tiyatrodünyasi.com sitesi, T. Yılmaz Öğüt’ün sahibi olduğu Mitos-Boyut yayınları, Cenap Tuncer’in sahibi olduğu www.e-tiyatro.com sitesi...

Yukarıda saydığımız yayınevi, dergi ve siteler, nereden ve kimden besleniyorlar? (Nerden?) Kapitalizm çöplüğünden besleniyorlar. (Çok yuvarlak bir cümle, kim bu kapitalistler ve amaçları ne?.. Kanıtlarıyla!) Bu saydıklarımız kime karşılar? Büktel ile Bulunmaz'a karşılar. Bu iki kişinin sermayesi ne?

Realizm ve sosyalizm. Peki, kapitalizm çöplüğünden beslenenlerin realizm ve sosyalizme karşı çıkmalarında ters bir durum var mı? (“Kapitalizmin çöplüğünden” Büktel de besleniyor. Kapitalizmin çöplüğünden beslenenler suçluysa Büktel neden suçlu olmuyor?! Sadece sizinle aynı safta olduğu için mi?)

Yok! Asla yok!!!

Yalancılığı defalarca saptanıp, (Nasıl? Kanıt!?) küfürbazlığı belgelenmiş (Belgesini görmeyi çok isterim, madem böyle bir belge var, bırakın o belge konuşsun. Neden sadece yorumlarınızı paylaşıyoruz verin o belgeyi, sizin ayrıca konuşmanıza bile gerek kalmasın. Madem bu kadar kesin bir belge var, sadece söylemlerinizle bunun gücünü azaltmayın bırakın ve o kanıtlı belge konuşsun) linç kampanyası ana sponsorlarının başı Mustafa Demirkanlı, Tiyatro... Tiyatro... dergisini çıkarabilmek için nereden para buluyor? Demirkanlı’yı reklam vererek kim yada kimler besliyor? (Reklamları verenler zaten belli değil mi? Bunun neyini sorgulayabiliriz?!! Ama bu reklam konusunu küfür içermeden dergimize taşıyabiliriz. Dergiler bu reklamları nasıl alıyorlar, neden bu reklamlar herkese verilmiyor. Ayrıca bu reklamlar sadece Tiyatro… Tiyatro… dergisine de verilmiyor. Sizin de reklamınızı verdiğiniz Erbil Göktaş’ın Yeni Tiyatro dergisine de veriliyor. Neden onu da sorgulamıyoruz. Bu yanlışsa (!) bu yanlış sadece Demirkanlı’ya ait değil. Bir konuda fikir beyan ederken dostlarınızı bir köşeye ayırmamanız gerekiyor. Aksine insanlar dostlarını yanlış yapmaması için daha fazla eleştirirler. Ya da bir tiyatro dergisinin kapağına Kültür ve Turizm bakanın resmini koymayı tartışabiliriz ve bunu dergimizde tartışabiliriz, ama hakaret etmeden. Evet küfre hayır, çünkü bana göre küfür acizliktir)

Demirkanlı'yı, Lemi Bilgin’in başında bulunduğu Devlet Tiyatroları, Ayşe Nil Şamlıoğlu'nun yönettiği Şehir Tiyatroları ve AKBANK gibi bankalar, Efes Pilsen gibi alkol firmaları besliyor! (Yeni Tiyatro dergisini de!.. O dergi de reklam alıyor, bunu ayrı tutmanızı kabul edemem. O dergi size karşı bir tavır takınmadı diye ona söz söylememek ne kadar doğru olur, eğer bu bir suçsa (!) bu suçu Yeni Tiyatro da işliyor.) Kültür Bakanı Ertuğrul Günay, (Evet bakanın tiyatro dergisinin kapağında ne işi var, haklısınız) Demirkanlı’nın sahibi olduğu Tiyatro… Tiyatro… dergisine "KAPAK MANKENİ" olarak linççilere tinsel destek sunuyor! (Benim için gerçekten önemli bir şeyi soramadan geçemeyeceğim, siz Demirkanlı’ya ya da diğerlerine küfür etme özgürlüğüne sahip olduğunuzu söylüyor ve hak edene küfrü edebileceğinizi söylüyor ve bunu kanıtlıyorsunuz da. Peki! Demirkanlı’nın dergisine “KAPAK MANKENİ” olan bakana bakıyorum… Bakan hakkında sadece “tinsel destek sunuyor” deyip neden geçiştiriyorsunuz. Sizin tabiriniz olan ve ağır bir küfür olan “sümüklü mendil” Devlet Tiyatrolarından reklam alıyor mu? Alıyor! Kültür bakanı peki, onun Devlet Tiyatrolarıyla bir alakası yok mu?! Hak edene küfür edilirse eğer… bu işin başında olanlara da bir şeyler söylemek gerekmez mi? Hayır Kültür Bakanına küfür edilemez, çünkü o bakan ve küfür etmek suçtur, bunun cezası da vardır. Küfür etmek suçsa ve o yüzden etmiyorsanız neden Demirkanlı vd küfür ediyorsunuz. Onlara küfür ettiğiniz zaman ceza almadığınız için mi? Bu çifte standart değil mi? Yanlış anlaşılmasın, ben bakana da küfür edin falan demiyorum. Ben kimseye küfür etmeyin, ama gerçekleri de yüzlerine vurun diyorum. İnandığın şeylerin uğruna sonuna kadar mücadele etmek gerekir.

POLEMİK YANİ “TARTIŞMA” HAKKINDA KİŞİSEL NOTUM

Bir hafta sonu tiyatro buluşmamızda polemik –benim tercih ettiğim şekliyle tartışma– hakkında konuşuyorduk. Ben bazı polemiklerin televole gibi magazinsel kaldığını sadece kısır tartışmalara dönüştüğünü söylüyordum. Bu polemikten kaçmak değil, bunun polemik bile olmadığı için dahil olmak istemediğimi söyleyerek Uğur Mumcu gibi tartışma konuları açmanın gerektiğini söylüyordum. İlla da politika konusunda gerçekçi ve belgeli tartışmalar olmaz öyle değil mi? Tiyatro da politik değil midir? Mumcu inandığı değerler uğruna ölümü göze almış değerli bir aydındı. O da insanlarla tartışmaya girerdi, o da insanları suçlardı. Ama Mumcu’nun suçladığı insanlar –inkar edilemez belgeler yüzünden– gerçekten suçlu olurlardı. Mumcu bu uğurda canından oldu! Siz inandığınız bir şey uğruna küfür edeceksiniz, sonra da o yanlışın başında olan bir kişiye “tinsel destek sunuyor” diyerek o kadarla bırakacaksınız. Eğer bu suçu işleyenler (!) kanıtlarıyla ortadaysa adam ayırmak ne kadar doğru? İnançlarınız uğruna sonuna kadar mücadele etmeniz gerekmez mi? Bu senden güçsüz olanı dövmek değil mi?

Ben, özellikle Türk Tiyatrosunun içinde bulunduğu kötü durumu devlet politikalarına bağlıyorum. Hiçbir ülkede sanat bu kadar çok devlet tekelinin altında kalmamıştır. Devlet, tiyatroları kontrol ederek aykırı seslerin önüne geçmeyi başarıyor. Devlet ve Şehir Tiyatroları özerk yapılara kavuşmadıkları sürece de bu ülkede tiyatroda her zaman sancılar yaşanacaktır. AKP’nin kontrolü altında buluna Devlet ve Şehir Tiyatroların da nasıl “gerçekçi” oyunlar sahneletebiliriz?! Fettulah Gülen diye bir gerçekliği sürekli olarak susup nasıl görmezden gelebiliriz? İktidara doğru ağır ve emin adımlarla yürüyen bu güce iki laf edemeden nasıl insanların yüzüne bakabileceğiz? Hangi ülkede fikirlerinden çekinen, özellikle kendi fikirlerinden çekinen “sanatçılar” bu kadar çok olabilir? “Aman bana ne neden başım belaya girsin” diyip köşeye çekilmek de, buna destek vermek kadar büyük bir suçtur.

İnsanların dini duyguları sömürülüyor ve belli amaçlar için kullanılıyor kelimesini hangi Devlet ya Şehir Tiyatrosu sahnelerinden dile getirebiliriz. Seneler önce Abdullah Gül’ün Refah Partisi milletvekili olduğu sıralarda Meclis kürsüsünden AB için Hristiyan kulübüdür demesi ve iktidar olduktan sonra Dışişleri Bakanı olarak AB müzakerelerin baş aktörü olmasını nasıl dile getireceğiz. Bu baş döndürücü değişimi nasıl anlamlandırmak gerekecek? Ya da Madımak Katliamının üzerinde o kadar çok zaman geçmiş olmasına rağmen, nasıl olur da bu konuda sadece bir tek oyun olabilir, bunu nasıl izah edebiliriz? Ben bilmiyorum eğer bunun fazlası olduysa da ya da oluyorsa dergi olarak bunları duyuralım! Tartışmaysa biraz da bu konular da tartışmak gerekmez mi? Tiyatroyu nasıl hayatın baskıları ve gerçeklerinden soyutlayabiliriz? Tiyatroyu sadece o küfür etti, yok bu böyle yaptı diyerek harcamaktır bu! Buna hiçbirimizin hakkı olduğunu sanmıyorum.
Eğer küfür ederek sonuca ulaşacaksak, oturup akşama kadar TDK üzerinden küfür edebiliriz.

Bugün itibariyle, emekçiler iktidara gelip Devlet Tiyatroları’nı yönetmeye başlasalar ve Demirkanlı’nın Tiyatro… Tiyatro… dergisine, T. Murat Demirbaş’ın Sahne dergisine reklam vermeseler, bu dergiler hemen kapanırlar. (Kesinlikle çünkü gerçekten tiyatro dergileri okunmuyor, dergiler bir okuyucu kitlesi oluşturamadılar. Hiç biri sistemi eleştirmiyor [küfür hariç! küfür sistemi eleştirmek değildir, küfür küfürdür] ya da bir düşünce geliştiremiyor… ya da bazılarının da söylediği gibi ne gerek var yeni şeyler söylemeye, bunu ben bile yapmıyorken… Tiyatro dergilerinde bunlara gerek yok, daha mütevazı olmak gerekir diyenler yüzünden olmuyor bu) İktidarda, işçilerin ideolojisi sosyalizm değil de, burjuvaların ideolojisi kapitalizm hüküm sürdüğünden, başta Mustafa Demirkanlı (Ayrıca Erbil Göktaş, o da aynı enstrümanları kullanıyor) olmak üzere, tüm linççi tiyatro yayıncıları, kendilerinin de hizmet ettiği bu kapitalizmin ilelebet muhafaza ve müdafaa edilmesi için yerlere dek eğiliyorlar! (Kapitalizmi Büktel’in de kullandığına ve faydalandığına inanıyorum)

Lenin'in sorduğu ünlü soruyu bir kez daha soralım:

Ne yapmalı?

Realizmin ve sosyalizmin iktidara gelmesi için mücadele etmeli. (Bu ikisi de sosyalizm ta kendisidir, Büktel uğruna harcanmayacak kadar kıymetli ve değerlidir. Diyalektik Materyalizm sosyalizmdir) Bu mücadeleyi sürdüren Büktel ile Bulunmaz'a omuz vermeli yada bu iki kişinin verdiği mücadeleye omuz silkip, linççilerin listesine dahil olmalı. (Buna siz karar veriyorsunuz, bırakın insanlar hür kararlarını versinler, onları suçlayarak zorluyorsunuz)

Hemen şimdi! Asla beklemeden!!!

Orta yol yok! Zaman yok!!!

Omuz vermek yada omuz vermemek; işte bütün mesele bu!(Kesinlikle ama kime? Küfür ettiği zaman TDK’yı kaynak gösteren Coşkun Büktel’e mi? Ben, otuz yedi yıllık hayatım boyunca, kimsenin kimseye sözlük üzerinden küfür ettiğini ne gördüm ne de duydum. Benim kendi adıma konuşmam gerekirse, eğer gününde birinde bu küfrü edecek olursam, onu TDK’nın sayfalarına sıkıştırmam, ettiğim küfrün arkasında sonuna kadar dururum. (Bu sadece örnek içindir, yazısında küfür etmeyi acizlik sayan biri, nasıl olur da günün birinde küfür etme ihtimali üzerinden fikir yürütür demeye gerek yok)

Öfkeyle böyle bir küfrü etmiş birinin daha sonradan, ama ben TDK üzerinden küfür ediyorum, inanmayan açar bakar, demesini dürüst bir davranış olarak görmüyorum. Eğer her şeyi sözlükler üzerinden değerlendirecek olursak. Hulki Aktunç’un, Yapı Kredi Yayınları’ndan çıkan, Büyük Argo Sözlüğü’nde –o edilen küfür yok ama– o küfrün diğer anlamı olan, Büktel’in de kullandığı “orostopol” var.

OROSTOPOL: (sıfat ve isim) Alçak, orospu dölü, kahpe çocuğu.

Hulki Aktunç kitabının önsözünde şunu söylüyor: Bu sözlükte eksik, yanlış bulduğunuz argo sözcük ve deyimleri; Sözcük ve deyim, ne anlama geldiği, Türkçe değilse, hangi dilden olduğu ve o dildeki söyleyiş biçimi, duyulduğu yöre, tarih ve kullanış örneği sıralamasıyla yazıp yayınevi adresine “Hulki Aktunç – ARGO” koduyla yollamanız beni mutlu kılacaktır.

Peki şimdi ne yapmak gerekir. Eğer sözlükler üzerinden küfür edeceksek, bu argo sözlüğünü ne yapacağız? Şunu mu: Önce küfür edeceğimiz kişiyi tanıyacağız, muhabbetin bir yerinde “ya dostum argo sözlükler var… bilir misin” mi diyeceğiz? Kurban bu sözlüklerden bir haberse hadi buyur, TDK üzerinden küfür mü edeceğiz? Değerlendirmelerini sözlükler üzerinden yapan birisi, onlara o kadar değer veriyorsa, sözlükler üzerinden düşünür ve onun kurallarına uyar. Sadece işine yarayacak olan kısımları cımbızla çekip almamalıdır. Hayatında hiç sözlük açmamış birisi bu küfrü nasıl edebiliyor peki? Cahil işte!!! Nerden biliyor o küfrün anlamı o zaman, değil mi? O sözlük karıştırmamış “cahil” insan, birisinin anasını kast ederek onun çocuğunu cahilce sövüyor demek. Diğer “cahil” de aynı sözlüğü okumadığı için “LAN!!!” diyerek kafayı yapıştırıyor hemen. Araya birileri giriyor Allah’tan ve kavgayı ayırıyorlar. Hâlbuki bu “cahil” insanlar TDK’nın sözlüğünü okumuş olsalardı, bu küfrü eden de bu küfrü yiyen de yollarına devam edeceklerdi. Evet gerçekten çok “cahil” insanlar var.

Böyle bir küfrü eden Coşkun Büktel’i hedef göstermek değil bu, ona kafayı çakın demek hiç değil. Ben bu küfürleşme olduğu sırada oradan geçen ve kavgayı ayırmaya çalışan kişiyim. Sadece sanal birine –Burak Caney– edilen küfür olarak kalsaydı eğer, sorun yoktu. Ama bu küfür Coşkun Büktel tarafından, Hilmi Bulunmaz ile yaptığı söyleşi sırasında gerçek kişilere de edildi.

Yazımda kırmızıyla işaretlenmiş olan kısımlar, bu yazının dergimizde neden yayımlanmayacak olmasının gerekçeleridir.
Mavi olanlar ise düzeltmeler-yorumlar ve katıldığım kısımlardır.
Altı çizili kısımlar ise –bu yazıyı size ilk yolladığım zamandan– daha sonra ilave edilmiştir.

Ayrıca yaptığımı sansür olarak değerlendirmemenizi doğru bulmadığımı bilmenizi istiyorum. İnsanlar sizinle aynı fikirde değiller diye onlara sansürcü diyemezsiniz. Aynı fikirde olmamak sansürcülük değildir. Bu fikir beyan etmektir, asıl, özgürce fikir beyan edene sansürcü demek “sansürcülüktür.” İnsanlar fikir beyan ettikleri zaman onları baskı altına alarak, sansürcülükle suçlamak doğru değildir. Bu tehdit havası yaratan bir durumdur. “Bak eğer bunu yayımlamazsan sansürcü olursun” demek tehdit etmektir. Niyetinizin bu olmadığına inanmak istiyorum.

Toprak KARAOĞLU


***

Not: Linkler, mavi renkli olmasına karşın, doğal olarak bana ait.

Ayrıca bakınız: Yalan makinesi ve küfürbaz Mustafa Demirkanlı'nın sözde küfre karşı kampanyasına alet olanların imzaladıkları metni ve alet olanları teşhir ediyoruz!

Linç imzacıları listesi

(Hilmi Bulunmaz)

3 Mayıs 2009 Pazar

Coşkun Büktel


GÜNCELLEME 3 MAYIS 2009:


Demirkanlı aşağıdaki link yazıma cevap yazmış. "Siz mahkumiyet almadığım bir davayı, temyiz aşamasını bilmediğiniz için mahkumiyet almışım gibi göstermişsiniz" diyor.

Oysa biz, hiçbir şeyi "gibi göstermiş" olamayız. Çünkü "Gibi göstermek" gibi bir çabamız olsaydı, Mustafa Demirkanlı'nın kirli yöntemlerini uygular, iddialarımızla ilgili haberin orijinal kaynağını okurlar görüp de haberi nasıl "gibi gösterdiğimizi" yani çarpıttığımızı anlamasınlar diye, orijinal kaynağı (Demirkanlıgillerin her zaman yaptığı üzere) okurlardan saklardık. Oysa biz, her zaman yaptığımız gibi, bu kez de, iddialarımızın kaynağı olan haberin orijinal sayfasına link vermiş, gerçekleri okurlar için bir tıkla ulaşılabilir kılmıştık.

Kısacası, Demirkanlı'nın "mahkumiyet almadığı bir davayı, temyiz aşamasını bilmediği için mahkumiyet almış gibi göstermiş" olma iddiası gerçek bile olsaydı, "mahkumiyet almış gibi gösterme" suçu, bize değil, haberin kaynağına (yani "4. Kuvvet" başlıklı siteye) ait olacaktı. "4. Kuvvet"teki 2005 tarihli haber, 2009'da hâlâ tekzip edilmediğine ve temyizden bahseden Demirkanlı açık, seçik ve net olarak "temyiz mahkemesi, mahkumiyet kararını bozdu" diyemediğine göre, "yalan makinası" Demirkanlı'nın söylediği her şeyin, belirsizlik yaratma amacına yönelik yalan, iftira ve çarpıtma olduğunu, okurlar, artık benim yardımım olmaksızın da anlayabilmeliler.

Sansürcü Demirkanlı'nın yalan, iftira ve çarpıtma yöntemleri hakkında aydınlanmak için, bugün hâlâ, profesyonel yardıma ihtiyacı olanlar kalmışsa, Demirkanlı yalanlarını ince ince deşifre ettiğimiz yıllar önceki yazılarımıza bakabilir ve incelemelerini "Demirkanlı'ya bir kez daha son olmasını umduğum cevap" başlıklı yazıyla başlatıp, o yazıdaki linkleri geriye doğru izleyebilirler.

Utanma yeteneği ve ilkeleri bulunmayan arsız insanlarla tartışmanın ne anlamı ne de sonu olabilir. Adamın beni suçladığı suçtan kendisinin ceza aldığını belgeliyorum, utanmak yerine, ona çamur attığımı söylüyor. O da yetmiyor hakaretten (bir başka deyişle küfürden) aldığı cezayı önemsiz göstermek için, o cezayla gurur duyduğunu açıklıyor. Yavuz hırsız misali sanık sandalyesinden kalkıp savcı koltuğuna çörekleniveriyor ve beni küfürbaz olmakla ve onu da kendimle eşitlemeye çalışmakla suçluyor. Yahu küfürden sabıkalı olan biriyle, hayatta hiçbir sabıkası olmayan tertemiz biri nasıl eşit olabilir? Ya okurların bu kadar basit mantık çarpıtmalarına kanacak ve bu arsız iftiracının arkasına takılacak kadar moron olması nasıl mümkün olabilir?! Ne yazık ki, oluyor. Burası Türkiye!... Burda her melanet mümkün.

Sanki konu benmişim, küfürden makkumiyeti ben almışım gibi, kalkmış bana "ben küfür etmedim" diyemiyorsun, diyor. Niye diyeyim ki, salak? Küfürden ceza alan ben değilim ki, neden savunma yapmak zorunda olayım? Yapmadığım her şeyi sayıp dökmek, "hacca gitmedim, küfür etmedim, rüşvet yemedim, terli terli su içmedim" gibi açıklamalar yapmak gibi bir zorunluğum yok ki benim!..

Utanması ve ilkesi olmayan adamlarla girişilecek bir tartışma sonsuza dek sürebilir. Arsız bir insanı hiçbir kanıtla, hiçbir belgeyle susturamazsınız. Arsız ve ilkesiz bir insanın her durumda söyleyecek bir şeyi vardır. "Ben küfür etmedim" derseniz, cevap hazırdır: "Coşkun Büktel hemen savunmaya geçti"... Söylemez ve savunmaya geçmezseniz cevap yine hazırdır: "Ben küfür etmedim diyemiyorsun"... Arsız insan için, her yol, her yöntem mübahtır, çünkü arsızların ilkeleri olmaz.

Demirkanlı'nın cevabını okumanız için, (sitesinde bizimle ilgili pek çok yazıyı silip yok ettiğinden) söz konusu cevap yazısının önce Hilmi Bulunmaz'daki sayfasına link veriyoruz. Orada, yazının orijinal sayfasına sizi bir tıkla ulaştıracak linki de bulacaksınız.

Lütfen...

TIKLAYINIZ!

MUSTAFA DEMİRKANLI, KÜFÜR (HAKARET) YÜZÜNDEN MAHKEMECE TAZMİNATA MAHKUM EDİLMİŞ, "TESCİLLİ VE SİCİLLİ" BİR KÜFÜRBAZDIR!

Güya küfre karşı düzenlenmiş linç kampanyasının bir numaralı faili "Yalan makinası" ve "küfürbaz" Mustafa Demirkanlı; küfür (bir başka deyişle "hakaret") yüzünden mahkemeye verilmiş, bu yüzden mahkemece tazminata mahkum edilmiş, "tescilli ve sicilli" bir küfürbazdır.

Demirkanlı'nın güya küfür karşıtı linç kampanyasına imza atan alçaklar, eminiz ki, Demirkanlı'nın kirli sicilini gayet iyi biliyor. Peki Demirkanlı kime küfür (ya da hakaret) etmiş? Kendisinin dansöz kıyafetli fotomontaj görüntüsünü yayınlayan ya da kendisinin fotoğrafını bir penisin üstüne yapıştıran takma isimli bir sapıka mı küfür (hakaret) etmiş? Yoksa kendisine iki kere iki dört gibi belgeli bir iftira yönelten adi bir suçluya mı? Hayır, Demirkanlı, yeryüzünde Mustafa Demirkanlı diye birinin yaşadığından bile haberi olmayan, Demirkanlı'yı hiç tanımayan, bir belediye başkanına küfür (bir başka deyişle "hakaret") etmiş.

İmzacı alçaklar Demirkanlı'nın kirli sicilini bal gibi biliyor, dedik. Ama imzacı mağdurlar ve imzacı gafiller, elbette ki, kimin peşine takıldıklarını bilmiyor. Aralarında Demirkanlı'nın düzenlediği linç kampanyasına imzasının atıldığından haberi bile olmayan mağdurların ve Coşkun Büktel ile Hilmi Bulunmaz adlarını bile duymamış insanların da bulunduğu imzacılardan acaba kaç tanesi, güya küfür karşıtı bu kampanyanın "tescilli ve sicilli" bir küfürbaz tarafından düzenlendiğini biliyor, dersiniz?

İşte Demirkanlı'nın kirli sicilinin mahkumiyet belgesi:

Önce haberi aktaran Hilmi Bulunmaz'ın sitesine, oradan da haberin "orijinal" kaynağına ulaşmak için, lütfen...

TIKLAYINIZ!

7 Kasım 2010 Pazar

TERAKKİ VAKFI TEKNİSYENİ olarak hayatını sürdüren LİNÇÇİ ve iftiracı alçak Ahmet Ertuğrul Timur (nam-ı diğer 3. Abdülhamid) yalanlarını sürdürüyor!...

Oyun'un notu: Yazı yazabilecek bir donanıma sahip olmadığı için, son derecede savruk bir dil kullanan LİNÇÇİ ve iftiracı alçak, TERAKKİ VAKFI TEKNİSYENİ Ahmet Ertuğrul Timur'un (nam-ı diğer 3. Abdülhamid) aşağıdaki yazısını, bariz yazım yanlışlarını düzelterek yayınlıyoruz!

LİNÇÇİ ve iftiracı alçak, TERAKKİ VAKFI TEKNİSYENİ Ahmet Ertuğrul Timur'un (nam-ı diğer 3. Abdülhamid) yazısının, yazım yanlışlarından arındırılmamış, ham ve özgün hâlini okumak için, lütfen, tıklayınız:

"Yalan Makinesi Mustafa Demirkanlı'nın kankası, Burak Caney ruhlu Vandal Ahmet Ertuğrul Timur'un (nam-ı diğer 3. Abdülhamid) dayanılmaz çöp kutusu / 84"


***


ATÇ, ÖZGÜR TİYATRO VE BAZI BEYİN BULANIKLIĞI YAŞAYANLARA AÇIK MEKTUBUMDUR


A. Ertuğrul Timur
20 Mayıs 2009


BUNU FARK EDEMEYECEK VAR MI?

Hüseyin Hilmi Bulunmaz'ı bizlerin ve bir düzine tiyatro yayıncısının, 9 tiyatro derneğinin kınama nedenlerinden bir somut örnek... Bizler için kınama nedeni olan Hüseyin Hilmi Bulunmaz için, bugün bile hâlâ övünme, gurur kaynağı. Bugün dahi bu iftiracılığıyla övünç duyabiliyor.

Bir iftira atıyor, küfür ediyor, "www.tiyatrom.com sitesine yazanlar o....ç... dur" diyecek kadar ileri gidiyor, ortaya çıkardığım onca belgeli kanıtta, Hilmi Bulunmaz'ın tutarsız tavırlarını belgeleyen olaylara, gerici işbirlikçisi, AKP yanlısı, eylem kırıcı suçüstülerine karşılık yanıt veremediği her konuya karşılık tam bir belden aşağı, iftiraya dayalı saldırı içerisinde.

Ve bununla da övünç duyuyor. "Ertuğrul Timur, Google'da bizim yazdıklarımızla bulunuyor" diye haftada birkaç kez övünerek gurur duyuyor. Peki, onların sayesinde nasıl bulunuyor? "Ertuğrul Timur penis büyütücü satıyor" şeklindeki en basit en mesnetsiz iftirasıyla... Varın bu adamın iftirasıyla övünç duymasını siz değerlendirin. Varın bu adamın ruh durumunu akli dengesini siz değerlendirin. Ben psikologlara da danıştım onun akli dengesi, ruh durumu konusunda bir fikir aldım.

Bir sosyalist olduğunu iddia eden bir kişiye asla ve asla yakışmayacak ve zâten aslen sosyalizmin kırıntısını yaşam şeklinde görmediğimiz bu adamın kendi iftirasıyla, bu tartışmayı belden aşağıya çeken tutumunu varın siz değerlendirin.

Tanıdığım, tanımadığım, hayatımda hiçbir bağlantım olmamış kişiler, dernekler, yayınlar da dahil, bini aşkın kişi, bir düzine yayıncı, 9 tiyatro örgütü, yaşananlara kısaca bakarak dahi "evet bu adam bir dengesizdir, küfürbazdır, iftiracıdır" deyip tepki gösteriyorsa, ama bu adam bir hata yaptım deyip geri dönmek yerine, hâlâ belden aşağı, aşağılıkça iftirasıyla övünç duyabiliyorsa, varın onun seviyesini de, üslubunu da, ahlakını da, sosyalistliğini de siz değerlendirin.

Kaldı ki, bu elbette sadece bana karşı tutumu değildir. Bu, onun iftiracı, ahlak dışı seviyesiz tutumunu somutlayan sadece ve sadece bir tek örnektir.

Kendisiyle bugüne dek hiç, ama hiç tartışmaya girmemiş kişilere de ne kadar aşağılıkça saldırdığını defalarca satır satır gösterdik. Tüm tiyatrocuları köpek yerine koyup resmettiğini, oysa aynı bakanlık desteğini kendisinin de aldığını gösterdik. Ölen yada ölüm döşeğindeki sanatçılara nasıl küfürle hakaretle dil uzattığını gösterdik.

Ama siz bunu hâlâ estetik, sanatsal yaklaşım farkı, ideolojik yaklaşım farkı, yada kişisel kavga polemik sayıyorsanız size de pes demek, yuh demek gerek!

Neredeyse eksiksiz tüm tiyatro dünyası, tiyatro dernekleri, yayınlar 2 yılı aşkın zamandır gayet yakından gördükleri bu ruh hâlini, bu küfürbazlığı, bu saldırganlığı, bu aşağılık karakterleri zâten mahkûm etti.

Peki kimler bunu garip açıklamalarla geçiştirmeye çalıştı? Kimler görmezden gelmeye çalıştı? Açıkça bakalım, açıkça konuşalım. Ulvi Alacakaptan (bu bizi hiç şaşırtmadı) Yeni Tiyatro Dergisi (Bu da artık şaşırtmıyor, zira aralarında bir ticari ilişkinin yansıra Erbil Göktaş'ın Tiyatro... Tiyatro... Dergisi'ne karşı içinde yaratıp biriktirdiği Tiyatro... Tiyatro Dergisi kırgınlıklarının yada rakip olarak görmesinin de getirdiği ruh hâlini ve bunun yansımasını çok güzel sergiledi)

Evet, bunlar yadırgatmıyor bizi. Geriye bu aşağılık, bu çirkef, bu iftiracı tarzı açık ve net şekilde kınamayan taraf olmaktan kaçınan iki kesim kalıyor. Birisi Özgür Tiyatro çevresidir, diğeri Amatör Tiyatro Çevresi (ATÇ).
Özgür Tiyatro çevresi henüz bu konuda bir açıklama yapmadı (yapacaklarını belirttikleri hâlde) tarafsızlığı yada konuyu görmezden gelmeyi seçiyorlar. ATÇ ise, arabuluculuğa soyunur gibi yaparken, bu her gün övünçle sergilenen aşağılık tavrı, onlarca, yüzlerce kişiye yönelmiş küfürü hakareti sövgüyü ve aslında ne sanatla, ne ideolojiyle, ne başkaca hiçbir şeyle açıklanamayacak ve iki kişinin kirli ve bozuk ruh hâlinden başka hiçbir anlamı olmayan durumu, sanatsal, estetik farkı, ideolojik yaklaşım farkı vb. gibi yuvarlak cümlelerle açıklamaya kalkıyor!

BEYLER!

Sizlerin belli konularda sıkıntıları olabilir, belli konularda belli kesimlere kırgınlıklarınız olabilir, fakat sapla samanı, armutla elmayı karıştırmayınız! Başka konularda birilerine karşı karın ağrılarınızı gidip orada o konular çerçevesinde çözersiniz. Diyelim ki, İstanbul Alternatif Tiyatro Platformu - Girişim'e (İATP-G) kırgınlığınız, Tiyatro... Tiyatro... Dergisi'ne karşı içinizdeki ukte yada varsa bana karşı kırgınlığınız ayrıdır; konuşulacaksa her biri ayrı mecrada konuşulur, tartışılır. Fakat içinizdeki bu uktelerden dolayı bir başka konuda bunlara göre tavır geliştiremezsiniz! Küfürün, hakaretin, sövgünün, aşağılamanın ve bozuk ruh hâllerinin bu derece yansıtıldığı bir ortamda bunu sanatla, estetikle, ideolojiyle açıklayamazsınız. Hele ki kişilerarası kavga gibi hiç gösteremezsiniz! ,

Evet, bir dönem bu bozuk ruhların saldırı yoğunluğu bizlere daha çok yönelmiştir, ama sadece bizlere değildir; daha onlarca yaşayan, ölmüş kişiyedir, buna tanık olmadınız mı? Hâlâ mı görmüyorsunuz?

Dün övdüklerini bugün aşağılayabilen bu bozuk ve intikamcı ruhları hâlâ mı göremiyorsunuz? Hâlâ mı bunun kişisel tartışmalar olduğunu zannediyorsunuz?

O halde, bu despot, bu saldırgan, bu küfürbaz, bu ananıza küfür etmeye dek varan, kadın cinsiyetini toptan aşağılayan cümlelerle küfür kurmaktan kaçınmayan , insanları toptan şerefsiz ilân eden, tüm bir site yazarlarına "şerefsiz o. ç..." diyebilen, yılların tiyatrocularını çanak yalayan köpekle resmedebilen bu tutumlardan bir gün ille de payınıza düşmesini mi bekleyeceksiniz?
Bütün bu kesimlere küfürlerini, hakaretlerini gözden kaçırıp kendi yarattıkları konusunda her gün biraz daha ikna olduğumuz bir hayali kişiyi öne çıkarıp biz sadece ona küfür ettik, biz sadece bizi dansöz montajı yapanlara küfür ettik demelerine inanıyor musunuz?

YAPTIKLARI TÜM AŞAĞILIKÇA SALDIRILARA, İFTİRALARA, KÜFÜRLERE, AŞAĞILAMALARA VE ASLINDA BOZUK KİRLİ RUHLARINA SİTELERİNDE ALABİLDİĞİNCE YER VERDİLER VERMEYE DEVAM EDİYORLAR AMA EN UFAK BİR KARŞI TEPKİDE VE AŞAĞILIKLARI SERGİLENDİĞİNDE KENDİLERİNİ MAĞDUR GÖSTERİP ONLAR DA BİZE ŞUNU YAPTI GİBİ BİR SAHTE SANAL ŞEREFSİZİN YAPTIKLARINI BAHANE GÖSTERİYORLAR VE SİZ DE BUNA İNANIP KARŞILIKLI OLMUŞ YADA CANIM ONLAR SADECE BUNA KÜFÜR ETMİŞ... DİYEBİLİYORSUNUZ.

www.tiyatrom.com yazarları mı onları dansöz montajlı yaptı da, "şerefsiz o. ç..." oldular?

Genco Erkal mı onlara dansöz montajı yaptı da, çanak yalayan köpek gibi hicvettiler?

Bir dizinin oyuncuları mı onları böyle hicvetti ki, bu dizi oyuncularına gericiler saldırılıp sakatladıklarında "oh iyi olmuş" saldıranlarla dayak yiyenler aynı türü garip bir ruh hâli yansıttılar?

Lale Oraloğlu mu bunları dansöz kıyafetli montajladı da, burjuvazinin uşağı, soytarı ölüm döşeğinde yazdılar?

Mehmet Atak mı bunlara karşı bir tek satır yazdı ki, herkes ölüm haberini okuyup içi burkulurken bunlar aşağılıkça başlık attılar?

Demokratik haklarını kullanıp protesto eden bini aşkın kişi mi bunları dansöz yaptı ki, bunlar imza atanlara orostopol, linçci diye hakaret ediyorlar

Küfürü, iftirayı, sövgüyü savunabilecek bir ideolojik görüş, bir sanatsal akım, bir dünya duruşu var mıdır? Tüm insanlığın tereddütsüz ortak lanetleyeceği tutum değil midir iftira? Her şeyi bırakınız nerede sizin insan tavrınız?

Lütfen şimdiye kadar yaptığınız gibi ya sessiz kalınız ya da böyle ne şiş yansın ne kebap, ne onları kırayım ne de ötekilerin hışmına uğramayayım mantığıyla garip ucubik açıklamalar yapmayınız!

SİZ GÖRSENİZ DE GÖRMEZDEN GELSENİZ DE BU BEYNİ KİRLİ, RUHU KİRLİ, KALEMİ KİRLİ 2 ADAM VE BİR İKİ UŞAĞI ZÂTEN MAHKUM EDİLDİ

ZÂTEN BİNİ AŞKIN SAYGIN İNSAN BUNLARI TESCİLLEDİ

12 TİYATRO YAYINI, 9 TİYATRO DERNEĞİ, ZÂTEN BUNLARA; "SİZ KÜFÜRBAZSINIZ, İFTİRACISINIZ" DEDİ VE ÖMÜR BOYU ANILARINDA TAŞIYACAKLARI HAK ETTİKLERİ YAFTAYI BOYUNLARINA ASTI

AMA SİZİN BU TUTUMUNUZ SADECE VE SADECE SİZİN KENDİNİZE DÖNECEK BİR TUTUMUNUZ OLARAK SİZİN TARİHİNİZDE BİR OLUMLU YADA OLUMSUZLUK OLACAKTIR BU NEDENLE BİR KEZ DAHA DEĞERLENDİRMENİZİ ÖNERİRİM.

ERTUĞRUL TİMUR

Gönderen Özgür Sanat zaman: 01:18

(Kaynak: http://ozgursanat.blogspot.com/2009/05/atc-ozgur-tiyatro-ve-bazi-beyin.html)


***


Ayrıca bakınız: