orhan aydın sorgusu için yayınlar alaka düzeyine göre sıralanmış olarak gösteriliyor. Tarihe göre sırala Tüm yayınları göster
orhan aydın sorgusu için yayınlar alaka düzeyine göre sıralanmış olarak gösteriliyor. Tarihe göre sırala Tüm yayınları göster

18 Eylül 2007 Salı

Arınmak için kirlenmek gerekir...

Foto: Orhan Aydın


Hilmi Bulunmaz, Orhan Aydın'a yanıt veriyor


"Tırnak işareti içerisindeki kırmızı yazılar Aydın'a ait."
tıkla


Kirliysen, arınmalısın…

tiyatrom yazarı, Nazım Hikmet Kültür Merkezi yöneticisi Orhan Aydın, arınmadan yana. Biz arınmadan yana değiliz. Biz kirlenmedik…

Arınmak isteyen yıkanır, gusül aptesti alır, vaftiz olur, kutsal nehir Ganj'a koşar…

Orhan Aydın, genellemecilik yapıyor… Nesnel görüneyim derken, görünmez oluyor… Çok şey anlatayım derken, hiçbir şey anlatamıyor… Benzetmelerle süslediği yazılarını, o denli süslüyor ki, süsünden görünmez, okunmaz yazılarla karşı karşıya kalınıyor…

Orhan Aydın, okunmaz yazılar yazıyor…

"Eline kalem alan yada herhangi bir konuda fikir beyan eyleyen yazıcı…" avına çıkan Orhan Aydın, kendi yolculuk ettiği tekneye, kendi sığındığı tekkeye, kendi taktığı takkeye, içinde bulunduğu takvime tutsak olmamızı istiyor…

Başaramadı, başaramıyor, başaramayacak!... Çünkü, arınmak isteyen fazla insan yok!... Kirli değiller ki, arınsınlar; yıkansınlar, gusül aptesti alsınlar, vaftiz olsunlar, kutsal nehir Ganj'a koşsunlar!...

"Polemik" ile "…dedikodu, çamur atmak, yalan beyanlar, iş bilmezlik, bilgi eksikliği"ni aynı çanağa boca eden Orhan Aydın, kötü bir aşçı… Aşure yapmak istiyor ama… Yapamıyor…

"Sanal ortamdaki sitelerini adeta silah olarak kullanan"ların silahlarını alıp, Devlet çanağı yalayanlarla aynı safta namaz kılmalarını istiyor Orhan Aydın… Oysa, sanal da olsa silahı çok seviyoruz. Bize verilmeyeni, verilmek istenmeyeni silah zoruyla almayı çok seviyoruz…

Orhan Aydın, bıraksın sanal sözünü etmeyi de; genel sözlerle yazı döşeyeceğine, somut adlar, somut olaylar, somut olgular, somut ilişkiler, somut sınıf ilişkileri üzerine yazsın…

Atasözlerinden, deyimlerden, deyişlerden ördüğü, kötü kompozisyon örnekleriyle pazara çıkacağına, kendinin olan kuramsal söylemler geliştirsin. Orhan Aydın. Bir atasözü de bizden: El atına binen, tez iner…

"Tiyatro, birbirlerini yiyip bitirmek isteyen insanların at oynattığı bir alan oldu." Bizden öncekiler, bizim dönemimizdekiler, bizden sonrakiler; çanak yalarsa, sadaka alırsa, fareli köyün kavalcısı gibi, deneyimsizleri reformculuğa, revizyonculuğa, parlamenterizmciliğe… sürüklerse, tartışmayı sürdürürüz… Hiç kimse korkmasın. Hiç kimseyi yiyecek denli yarasa haline gelmedik…

"ne oluyor arkadaşlar, neler oluyor, neden?" sorularını sorabilmek için, öncelikle, öznesiz tümce kurmayı bırakmak gerekir. Öncelikle; "İnsanları, ismimi ve isimlerini vermeden suçlayacak kadar alçak değilim" (Coşkun Büktel, Türk Tiyatrosundan İnsan Manzaraları, s.58, Dramatik Yayınlar, 1998) sözüne önem vermek gerekir…

"26 Mart AKM eylemi ile ortaya çıkan Karanlığa Karşı Sanat Cephesi'ne saldırmayı marifet sayarak güç toplamaya çalışan bu karşıtlığın, taraf bulmak için anlamsız kampanyalar düzenleyerek yol almak istediklerini birlikte yaşıyoruz. Tiyatro ustalarına, yaratıcılarına, emekçilerine saldırmayı görev edinmiş nasyonal sosyalistler türediler."

Orhan Aydın, yukarıdaki paragrafta, isim vermeden bizi suçluyor. “Anlamsız kampanya” dediği şey de, TÖS sahnesine “Münir Özkul Sahnesi” yerine, “Fakir Baykurt Sahnesi” adını uygun görmemiz. Aydın, bu “anlamsız kampanyamızı” neden anlamsız bulduğunu açıklayabiliyor mu? Hayır açıklayamıyor. Kampanyamızın ve bizim adımızı bile açıklayamıyor. Tüm suçlamalarını, ismini veremediği birilerine yöneltiyor. Yazdıklarını, “ortaya karışık” diye tabir edilen salata gibi, kim yerse yesin diye, ortaya atıp kaçıyor. Cevap almaktan ödü koptuğu için, suçladığı insanların ismini veremiyor. Suçladığı insanların yakasına yapışamıyor. Hem korkak davranıyor, hem de kuru gürültü yapıp kahramanlık taslıyor.

Orhan Aydın, “Fakir Baykurt Sahnesi” kampanyamıza neden karşı olduğunu açıklayamıyor ama, o kampanyamıza yandaş olanlar, destek verenler, neden destek verdiklerini göğüslerini gere gere, korkmadan açıklayabiliyorlar. Onlar, Orhan Aydın gibi, kaçak güreşmek ihtiyacını duymuyorlar.

Burada, “Fakir Baykurt Sahnesi” kampanyamızla ilgili bazı belgeleri sunarak, kampanyamızın içeriğini okurlara hatırlatmamız, “Orhan Aydın’ın neye karşı çıktığını, neyi engellemeye çalıştığını, ortaya koymamız, yararlı olacak:


Belge 1) Merhaba,

Fakir Baykurt'un isminin kullanılmasını öneren arkadaşların çabalarını destekliyoruz. Sanat Cephesi adına; araştırmacı-yazar-şair İsmail Hardal, Kemâl Kök, Nevzat Oğuz

Selamlarımızla.

Not: SİP partisi tekapesinin isim hırsızlığı Sanat Cephesi ismimizi
kullanmaya kadar vardırılmıştır. Anılan "sanat cephesi" ile bizim Sanat
Cephesi'nin hiçbir ilgisi bulunmamaktadır.


Sanat Cephesi e-posta adresi:

**sanatcephesi@gmail.com*<sanatcephesi@gmail.com>
--
*sanatcephesi.org <http://www.sanatcephesi.org/>*

*avnimemedoglu.8m.net <http://www.avnimemedoglu.8m.net/>



*Belge - 2) Fakir Baykurt adı yaşatılmalı!...

Medya için haber değeri olmayan kampanya!...


Oyun'un notu: Kampanyamız, Münir Özkul adının, (Münir ustanın şöhretiyle daha uyumlu bir başka salona verilmek üzere) Fakir Baykurt adıyla değiştirilene; devrimci tiyatro geleneğinin simge mekanlarından biri olan TÖS salonunun adı "Fakir Baykurt Sahnesi" oluncaya dek sürecek!...

Türkiye Öğretmenler Sendikası gibi devrimci bir kurumun (ilk genel başkanı Fakir Baykurt) atmışlı yıllarda kurduğu salon; devlet tarafından kutsanan (1998'de Kültür Bakanlığı tarafından "Devlet Sanatçısı" sıfatıyla onurlanan) Münir Özkul adıyla pazara sürülüyor...

Binlerce insanın emeği, öldürülen TÖS üyelerinin mirası, Fakir Baykurt gibi önemli bir kültür emekçisinin katkılarıyla bugüne gelmiş olan salon; hiçbir devrimci eylemliliğe katılmamış (üstelik, Fakir Baykurt ve tüm Baykurt'lara kan kusturan devletin Kültür Bakanlığınca "Devlet Sanatçısı" unvanı ile taçlandırılmış) olan Münir Özkul adıyla, kendine yabancılaştırılmak, geleneğinden ve kimliğinden soyutlanmak, ticarileştirilmek isteniyor...

Münir Özkul adının, bir an önce Fakir Baykurt adıyla değiştirilmesini, TÖS salonunun "Fakir Baykurt Sahnesi" adıyla, devrimci geleneğine uygun bir kimlikle yaşatılmasını istiyoruz. "İyi İnsanlar Görev Başına..." sloganının aldatıcılığına kanmıyor ve asıl görevin daha ilk adımda, salonun adını doğru belirlemek olduğunu düşünüyor; ve salonun adı doğru belirlenmedikçe, orada yapılacak etkinliklerin doğrultusu da doğru belirlenmemiş olacaktır, diyoruz. (Münir Özkul'a karşı değiliz, onun "farklı" yeteneğine farklı zeminlerde saygı duyabiliriz) ama TÖS salonu ve devrimci tiyatro geleneğini sürdürmek zemininde samimiysek, tercih etmemiz
gereken isim, Münir Özkul değil, Fakir Baykurt'tur...


Destekleyenler:

Öner Yağcı
FAKİR-DER
Eski Dergisi
Kemal Oruç
Mavi Liman
Erol Özyiğit
Seyyit Nezir

tavır dergisi
Ozan Yılmaz
abece dergisi
Polat İnangül

Kazım Şimşek
Özgür Tiyatro
Gibi Yapanlar
Sanat Cephesi
Coşkun Büktel
Broy Yayınları
Tiyatro Avesta
Mustafa Kaplan

Tiyatro Fanzini
Yokuş Yayınları
Hilmi Bulunmaz
Cemal Bulunmaz
Demirtaş Ceyhun
Acar Burak Bengi
Sabri Kuşkonmaz
Sis Çanı Yayınları
Bulunmaz Tiyatro
Yenikapı Tiyatrosu
Sosyalist Oyun Dergisi
Nazım Hikmet Sahnesi
Özgür Ozan Yüksekdağ
Gamze Çakır Yüksekdağ
Bulunmaz Kültür Merkezi

Berfin Basın Yayın
(İsmet Arslan, Berfin, Berfin Bahar, Kora Yayın, AsyaŞafak Yayınları)
tıkla

1998 yılında Devlet Sanatçısı unvanı alan Münir Özkul'dan yana tavır almak mı, yoksa sosyalizm kavgasına yürek düşüren Fakir Baykurt'tan yana tavır almak mı Nasyonal Sosyalist'lik!... Münir Özkul'dan yana tavır alarak, işçi sınıfına ihanet edeceğimize, Nasyonal Sosyalist olmayı bile yeğleyebiliriz!!!

"Karşı bildiriyi anlamayacak kadar cahil sistem yarasaları ortaya çıktı ve büyük bir zavallılık örneği göstererek bunun üstünden mesleğimize saldırdılar."

Karşı Bildirinin, Ferhan Şensoy tarafından hazırlandığı iddia edildi. Israrlı yayınlarımız sonucu, Ferhan Şensoy imzası Hades'e yollandı. Yine öznesiz tümce kurulmuştu…

"Düzeysizliğe yanıt vermemek için sustukça, saldırılar anlamsız boyutlara erişti." Suçlamalarını isim vererek yapmaya cesaret edemediğin sürece, hâlâ daha susuyorsun demektir. İnsanları isim vermeden suçlamak kayda değer bir konuşma sayılmaz.

"Artık alanda küfür, 'çanak yalama' tanımlamaları ile tam anlamıyla alçaldı." Sence hangisi daha büyük alçaklıktır? Çanak yalamak mı, çanak yalamanın adını koymak mı?

"Yanıt yazılarına bile saygısızca karşılık veren bu kalemşorların hesaplarını bozmak gerektiği açıktır." Hangi yanıt?!. Hangi saygısızlık?!. Kim bu kalemşorlar?!. Lütfen somut olalım!... Daha adamların adlarını vermeye bile korktuğun halde, yalancı pehlivan gibi ortaya atılıp onların hesaplarını bozmaktan bahsediyorsun. Sana niye güvenelim ki?...

"Bir yaratıcılık alanı ancak böyle aşağı çekilebilir…" Aşağılık olan şey, “açıkça, mertçe, Türkçe” konuşamayanların, suçladığı şahısların isimlerini vermekten korkanların, yalancı pehlivanlar gibi naralanarak, kuru gürültü yapmasıdır.

"Tamda (Tam da – Oyun) sistemin istemleri doğrultusunda cengaverlik yaparak yani.” Bu sistem Münir Özkul’a mı “devlet sanatçısı” payesi verdi, yoksa Fakir Baykurt’a mı? Özkul’u mu desteklemek “sistemin istekleri doğrultusunda cengaverlik”tir, Baykurt’u mu desteklemek? Cevabı vermeye gerek duymuyoruz. Çünkü cevabı yedi yaşında ve orta zekalı bir çocuk bile verebilir. Orhan Aydın ise, cevabı yanlış veriyor.

“Birbirine karşı saygısız, sorumsuz insanlar gurubunun (grubunun – Oyun) bir arada yaşamaları olası mı?" Hemen yanıt verelim; olası değil… Diline, sınıfına, içinde bulunduğu yapının temel aldığını iddia ettiği klasiklere saygısı olmayan insanlarla, ne denli arınırlarsa arınsınlar, bir arada yaşamamız olası değil…

"Yazılanlara ve söylenenlere karşı; 'hoş görülü olmak' (hoşgörülü olmak–Oyun) gibi teslimiyetçi, uzlaşıcı bir zihniyet dolanıyor ortalarda ve bu temelsizlik, saldırıların yoğunlaşmasına zemin hazırlıyor." Bu yazılanları hiç kimse üzerine almadığına ve öznesiz tümce kurulduğuna göre, ben üzerime alıyorum!... Düşünsel derinlikten yoksun olan Orhan Aydın, aba altından sopa göstermeyi yeğliyor…

"Yaratıcılar sustukça (Zeus, Prometeus, Apollon, Paris… gibi tanrılardan bahsediliyor herhalde!...) 'söyleyecek şeyi yok, nasıl konuşsun' diyerek sistem bekçilikleri yapılıyor." Evet, söyleyecek şeyiniz yok. Tıpkı kuru gürültüden ibaret bu Orhan Aydın yazısının da söyleyecek şeyi olmadığı (dişe dokunur hiçbir şey söylemediği) gibi…

"Taraftarlar oluşturuluyor." Hiç böyle bir niyetimiz yok. Bize olanak tanıyan ve bizi kamulaştıran hiç kimseye diyet borcumuz olmadığından, bize taraftar değil, gerçek yanlısı, hakikat yanlısı insanlar yeterli oluyor…

"Mesleğimizde ahlak, ayaklar altına alınmıştır." Doğru. Siz, sizler, meslek şovenizmi yapan gericiler, ahlakınızı ayaklar altına aldınız. Bir kez, biz tiyatroyu sanat ve toplum için yapıyoruz. Tiyatroyu bir meslek olarak görmüyoruz. Ahilikten, feodalizmden, kapitalizmden beslenen "meslek" kavramına karşıyız. Ahlaka gelince… Marksçı bakış açısıyla hareket
ettiğimizden, "ahlak" kavramı da, bir üst yapı kurumu olarak farklı bakıyoruz. Biz sınıfsal tavırdan, sınıfsal ölçütten, sınıfsal kavgadan yanayız… Ahlaki ölçütlere, ancak ikincil dereceden önem veririz…

Demokrasi diye diye, demokrasiyi yok eden ülkede; seviye diye diye, seviyeyi yok eden yazarlardan gına geldi… İmdat!...


Not: Bir tiyatrocu, dünya görüşü ne olursa olsun, öncelikle sansüre karşı çıkmalı. Öncelikle iftiraya karşı çıkmalı. Öncelikle nitelikli yapıtların engellenmesine karşı çıkmalı!...

Not devam ediyor: Bir tiyatrocu, dünya görüşü ne olursa olsun, öncelikle "Özdemir Nutku skandalı", "Çığ skandalı", "Ölüleri Gömün skandalı", "Omurgasızlar skandalı" hakkında tavır takınmalı!…

Not devam ediyor: Bir tiyatrocu, kapalı kapılar ardında dağıtılan sadakaya karşı çıkmalı, sadakanın her türlüsüne karşı çıkmalı. Çanak yalamaya karşı çıkmalı!…

Not devam ediyor: Bir tiyatrocu; Kültür Bakanlığı, Efes Pilsen, İsviçre Hastanesi, Akbank gibi finans kuruluşlarının çanağını yalayanlarla aynı safta bulunmamalı…

Not devam ediyor: Bir tiyatrocu, sosyalist olduğunu iddia ediyor ve Nazım Hikmet bayraktarlığı yapıyorsa, Nazım'ın sözlerine kulak vermek zorundadır:


(...) Vatan çiftliklerinizse,

kasalarınızın ve çek defterlerinizin içindekilerse vatan,

vatan, şose boylarında gebermekse açlıktan,

vatan, soğukta it gibi titremek ve sıtmadan kıvranmaksa yazın,

fabrikalarınızda al kanımızı içmekse vatan,

vatan tınaklarıysa ağalarınızın,

vatan, mızraklı ilmühalse, vatan, polis copuysa,

ödeneklerinizse, maaşlarınızsa vatan,

vatan, Amerikan üsleri, Amerikan bombası, Amerikan donanması topuysa

vatan, kurtulmamaksa kokmuş karanlığımızdan,

ben vatan hainiyim.
(...)

* *

Sanırım, Nazım yaşasaydı;

"Vatan, Kültür Bakanlığı çanağı yalamaksa,

vatan sadaka almaksa egemenlerden,

ben vatan hainiyim…"

diye eklerdi!...

Gerçeğe çağrı!...

Coşkun Büktel, bizim yazılarımıza, sürekli olarak link veriyor. Biz de, Büktel'in yazılarına link veriyoruz. Süreklilik kazanan bu link'leşme, beraberinde soru işaretlerini getiriyor:

"Bunlar (Büktel ile Bulunmaz) birbirlerine link vererek, ne yapmak istiyorlar?..."

Hemen yanıtını verelim: Gerçeğin doğmasını istiyoruz, gerçeğin yaşamasını istiyoruz, gerçeğin kök salmasını istiyoruz...

Bir de, şöyle bir soru gelebilir:

"Büktel ile Bulunmaz, sürekli olarak birbirlerine 'pas' verip, gerçek karşıtlarına 'pas' vermiyorlar..."

Onu da, bir benzetmeyle yanıtlayalım:

Varsayalım; Gerçekspor ile Sahtespor sahaya çıktı. İddialı bir maç başladı. Gerçekspor futbolcusu, ayağına topu aldı ve en yakın takım arkadaşına pas verdi. Bundan doğal birşey olamaz. Gerçeksporlu futbolcuya şunu söyleyemeyiz:

"Kardeşim, neden Sahtesporlu futbolcuya pas vermeyip, sürekli olarak Gerçeksporlu arkadaşlarına pas verip, gol atıyorsunuz?!."

İçindeki şarkı sözünün inceliğini duyumsayarak, aşağıdaki link yazısını, sırtınızı gerçek duvarına yaslayıp, tavşan kanı çayınızı yudumlarken, rahat rahat okuyabilirsiniz:


Orhan Aydın'ın isim vermeden, "kim yerse yesin" diyerek, "ortaya karışık" yaptığı suçlamaları, Hilmi Bulunmaz sert yanıtladı


Orhan Aydın, tiyatrom.com'da yayınladığı, hamasetten ibaret suçlama yazısına "Arınma" başlığını koymuş. Bir takım insanları isim vermeden suçluyor ve örgütlü olmayı, arınmayı savunuyor. Örgütlü olmanın önemini anlatmak için, yazısının bir yerinde Fransa'dan örnek veriyor:

"Örgütlü davranan sanat emekçisi yaratıcılar sistemle daha kolay hesaplaşmış ve haklarını mutlak almışlardır. Bir iki örnekle yetinirsek; geçen yıl Fransız tiyatrosunun kalbi Paris’te, gerekçesiz görevinden alınan bir sahne teknisyeni için tüm Fransa’daki tiyatro yaratıcılarının ayağa kalkması ve perde kapatmaya kadar uzanan direniş, teknisyenin görevine dönmesini ve haklarının verilmesini sağlamıştır."

Peki, acaba, Fransa'da, ülkenin en ünlü tiyatro profesörü, doğruları söylemek için halkın vergilerinden maaş alarak katıldığı otuz kişilik bir resmi toplantıda, bir Fransız yazarına iftira ederse; o yazarın (o anda oynanması talep edilen) bir oyunu için çalıntı imasında bulunur ve (aynı isimli bir başka oyun var olmadığı halde) aynı isimli bir başka oyunun var olduğunu söylerse ve bu yalanı söylediği, toplantının CD kaydıyla belgelenirse; Fransız tiyatrocular bu durumda ne yapar?

Türkiye'nin Orhan Aydın gibi "örgütçü" tiyatrocuları bu durumda sadece susuyorlar. Susarak, iftiracı Özdemir Nutku'yu pasif biçimde destekliyorlar. Yazar haklarını savunmak iddiasındaki bir örgüt (OYÇED) ise, iftirayı ve iftiracıyı savunmakta, pasif desteğin ötesine bile geçerek, iftiracı Nutku'yu OYÇED'e önce başkan, daha sonra da "onur kurulu üyesi" seçiyor (Bakınız: "Özdemir Nutku skandalı"); yani OYÇED denen örgüt, iftira ve iftiracıyla onur duyduğunu açıkça ilan ediyor. (Orhan Aydın gibi örgütçülerde yine "tık yok".)

Orhan Aydın gibi örgütçülerin sessizliğine güvenerek, OYÇED yarın öbür gün, iftiracı Nutku hakkında şöyle bir şarkı bile yapabilir:

Demokratik usuller
Sökmez bizim OYÇED'de
İftira zehir değil
Pekmez bizim OYÇED'de

Amaca giden yalan
Besin verir OYÇED'e
Şu gizli KU Klux Klan
Esin verir OYÇED'e

İftira onurumuz
Büktel'e kin doluyuz
Kariyer tutkunuyuz
Biz hepimiz Nutku'yuz

Orhan Aydın'ın isimsiz suçlamalarında, Nutku gibi iftiracılara, OYÇED gibi iftira destekçisi örgütlere, belgelenmiş iftirayı görmezden gelen site sahiplerine yönelik hiçbir ima yok. Bir profesörün otuz kişilik resmi bir toplantıda bir yazara iftira etmiş ve iftirasının, kendi itirafı ve CD kaydıyla belgelenmiş olması; sanki Coşkun Büktel'in özel sorunuymuş gibi; bu olay, sanki Türk tiyatrosundaki çürümeyi kanıtlayan en çarpıcı ve tek "belgeli" hakikat değilmiş gibi; Orhan Aydın dahil tüm "örgütçü" tiyatrocular susuyorlar. Susuyor ve "arınmaktan" bahsediyorlar.

Evet, Orhan Aydın gibi "suskun" aydınların "arınması" (görmezden gelinen "hakikate" sahip çıkması) gerçekten gerekli. Ama Orhan Aydın, ürkek imalar biçimindeki suçlamalarını ve arınma çağrısını, "kirli" tiyatroculara yöneltmiyor ki... Kirliliğe karşı çıkan üç beş "temiz" insana, hakikat severlere yöneltiyor.

Ben bir yazar olarak, hakikate sırt çevirip, sırf örgütlü olmak hatırına, OYÇED'e dahil olmayı ve OYÇED'le birlikte kirlenmeyi nasıl tercih edebilirim? Menfaatleri uğruna iftirayı savunan, iftiracıyla onur duyan insanlarla örgüt kurulmaz, ancak "çete" kurulur. Zaten OYÇED de, Ku Klux Klan'dan farksız bir yapı olduğunu pek çok kez kanıtlamıştır. (Bakınız: Büktel, "Hangisi daha gizli bir örgüttür: OYÇED mi, Ku Klux Klan mı?")

Orhan Aydın, örgütten yanaysa, "gerçekten" arınsın ve bize katılsın! Ben bu çağrıyı, umutla yapıyor değilim. Çünkü, örgütçülerin, "hakikate" değil, kelle sayısına önem verdiklerini ve hakikat etrafında örgütlenmeye yanaşmayacaklarını biliyorum.

Acar Burak Bengi ne demiş:

(...) "ama hakikat örgütlenemiyor. Belki de doğası müsait değil; örgütlenince hakikat olmaktan çıkıyor, din oluyor."

(Bengi, "Sansürlenen Tolstoy", Yokuş Yayınları, 2007. Sayfa 111.)

Aşağıda, önce Orhan Aydın'ın yazısına, sonra da, Hilmi Bulunmaz'ın cevabına link veriyoruz:

1. ARINMA..

2. ARINMAK İÇİN KİRLENMEK GEREKİR...

tıkla

3 Aralık 2007 Pazartesi

Genelleme hastalığı

Hilmi Bulunmaz
3 Aralık 2007


Tiyatroyla ilgili kişilerde, çeşitli hastalıkların yanı sıra, genelleme hastalığı var…

Politikayla ilgili kişilerde, çeşitli hastalıkların yanı sıra, genelleme hastalığı var…

Yukarıdaki tümcelerin benzeri tümceler oluşturup, başına üç nokta koyarak, "... ilgili kişilerde, çeşitli hastalıkların yanı sıra, genelleme hastalığı var" diyebilirsiniz. Böylelikle, siz de genelleme hastalığına tutulmuş olursunuz!...

Peki, bu hastalığın nedeni nedir? Tek nedeni var; işin kolayına kaçmak!...

***

Tiyatroyla ilgilenen Orhan Aydın'da, genelleme hastalığı var…

Politikayla ilgilenen Orhan Aydın'da, genelleme hastalığı var…

Çünkü, Orhan Aydın, işin kolayına kaçıyor!...

Orhan Aydın, tiyatrom sitesindeki yazılarını, genelleme hastalığına tutulmuş olarak yazıyor. Böyle olması, son derecede doğal. Çünkü, tiyatrom sitesi genellemeci bir site…

***

Orhan Aydın; "Küçümsemenin hafifliği…" başlıklı yazısında, her zaman olduğu gibi, genelleme yapıyor… Bu yazısının ilk tümcesini alalım:

.........."Bilmem farkında mısınız? AKM, Muhsin Ertuğrul, Karanlığa Karşı Sanat Cephesi derken, birden bire bir şeyler oluyor."

Farkında değiliz! "AKM, Muhsin Ertuğrul, Karanlığa Karşı Sanat Cephesi" tiyatro ve politikaya vakıf insanlara bir şeyler anlatabilir belki. Sadece tiyatroyla ilgili birine, bir şey anlatmaz. Sadece politikayla ilgili birine de, bir şey anlatmaz. Hele, tiyatro ve politikaya uzak insanlara hiçbir şey anlatmaz. Orhan Aydın'ın yazılarının tümünü okuyan, Aydın'ın tüm tiyatro çalışmalarını bilen, Aydın'ı şahsen tanıyanlara belki anlatabilir…

.........."Üst üste gelişmeler yaşanıyor. Şimdi de Muhsin Ertuğrul sahnesinin yıkımı durduruldu. Haber ekranlara düşer düşmez, telefonlarımız susmaz oldu. Acaba nasıl oldu da bu yıkım da durdu?"

Evet, biz de merak ediyoruz: "Acaba nasıl oldu da bu yıkım da durdu?" Herhalde; Karanlığa Karşı Sanat Cephesi, Nazım Hikmet Kültür Merkezi yada Türkiye Komünist Parti yönetimi ile Hükümet, kapalı kapılar ardında bir anlaşma sağlamadı!...

.........."Söyleyeyim, biz sanatçılar oyunlarını kuralları ile oynama alışkanlığına sahibiz. Burada da öyle yaptık. Kuralları ile çıkmıştık meydanlara ve 'şimdilik' biz kazandık."

Yukarıdaki alıntıya yorum yapmak yerine, Orhan Aydın'ın "Talan ve yalan.." başlıklı yazısından alıntı yapalım:

.........."4 Kasım Eylemine, salonları başlarına yıkılacak olan biz sanatsal yaratıcılardan daha çok, evleri başlarına yıkılacak olan yurttaşlar katıldılar."

"biz sanatçılar" ile "biz sanatsal yaratıcılar" arasındaki ayrımı öğrenmek istiyoruz…

Bu durumda:

..........a-) "Sanatsal yaratıcılar", mekanlarını koruma refleksi geliştirmemişler.
..........b-) "Evleri başlarına yıkılacak olan yurttaşlar", evlerini başlarına yıkanlara sanatsal servis yapan "sanatsal yaratıcılar"ın mekanlarını koruma refleksi geliştirmişler.
..........c-) "biz sanatçılar" oyunları hangi kurallara göre oynama alışkanlığına sahipler?

Yine, "Talan ve yalan.." başlıklı yazıdan:

.........."Oyuncu tayfasının büyükçe bir çoğunluğunun 'dizi çekimleri' vardı, 'oyunları' vardı falan, filan! Meşgul insanlar topluluğu, meşgul ve meşhur..."

"Evleri başlarına yıkılacak olan yurttaşlar", aynı zamanda kendilerine ninni söyleyen televizyon dizilerine tutsak olmak için mi, mekanlarını koruma refleksi geliştirmemiş sanatçılara sahip çıkıyorlar?...

.........."En azından AKP, sanat alanları ile işinin zor olduğunu anlamış durumda."

Nasıl?!.

.........." 'Uyuyan güzel'den sonra karşımıza çıkardığı İmam Hatip'li efendi de, oyunu kuralları ile oynamak zorunda olduğunu anlamışa benziyor. Aktardığımız belgeleri iyi incelerse, bu meselenin ülke sınırlarından taşan bir yola doğru evirildiğini de daha iyi anlayacaktır."

"Uyuyan güzel" kim? Atilla Koç mu? Orhan Aydın; "İnsanların isimlerini vermeyi ise etik bulmuyorum." sözüne uymak için mi Atilla Koç diyeceğine, "Uyuyan güzel" diyor? Biz yanlış mı anlıyoruz? "Uyuyan güzel" başkası mı? Yoksa bir masal kahramanı mı?..

Peki "İmam Hatip'li efendi" kim? Ertuğrul Günay mı? Ertuğrul Günay yalan söylemiyorsa, bir başkası:

.........."Birkaç TV programında Refah Parti'lilere cevap verecek düzeyde din bilgim olduğu görülünce İmam Hatip'li olduğum sanıldı." (Kaynak: Gazeten.com)

Orhan Aydın; "İnsanların isimlerini vermeyi ise etik bulmuyorum." dediği için, bayağı zorlanıyoruz. Adeta, çok bilinmeyenli bir denklemle uğraşıyoruz…

.........."Açıkça söylüyorum. AKP'nin sanat alanlarına yaşattığı karartmanın takipçisi olmayı, sonuna kadar sürdüreceğiz."

Sadece AKP mi? CHP yada herhangi bir parti karartma yaşatmayacak mı? Ne denli emin olabiliriz?...

Salt AKP'nin değil, parlamentoyu bir tapınak olarak gören tüm kişi, kuruluş ve kurumların karartma sürecine taşıdıkları olumsuzlukların takipçisi olmak gerekir…

.........."Geçen hafta yazmıştım. Nedense kimseden ses çıkmadı."


Orhan Aydın'ın yazdıklarına ses çıkardığımızda, herhangi bir yanıt alamadığımızdan, biz de ister istemez üşengeçlik yapıyoruz. (Arınmak için kirlenmek gerekir…)

.........."Salonlarımızı yıkamayacağını anlayanlar, yeni bir saldırının hazırlığı içindeler."

Ezici bir çoğunlukla iktidara gelen AKP'ye uyguladığınız dayatmanın ayrıntılarını nerede okuyabiliriz?...

.........."AKP, sanat kurumlarını satın alacak şirketlerin araştırmasını yapıyor."

Bulamaz!... AKM'nin, Muhsin Ertuğrul'un, Taksim Sahnesi'nin ve diğer mekanların ruhunu yok eden "sanatsal yaratıcılar", "sanat kurumlarını satın alacak şirketlerin" mekanlarının ruhunu da yok edecek beceriyi gösterirler!...

.........."Ancak, Devlet Tiyatrosunu, Opera ve Balesini, Senfoniyi parçalara bölüp satma istemleri de geri tepecek."

Parçalara bölmelerine gerek yok. Zaten Devlet Tiyatroları, "Çığ" gibi bir oyunu izleyicilere layık görerek, bütün olarak çürüdüğünü kanıtlamış durumda…

.........."Süreci birlikte yaşayacağız."

Ve takipçisi olacağız!...

.........."AKP, ve bakan efendi, öyle kaya filan değil, düpedüz koskoca bir dağa tosladığını bir kez daha anlayacak."

"koskoca bir dağ"ın hangi özneyi imlediğini, öğrenme isteğimizi gemleyemiyoruz:

..........a-) "oyunlarını kuralları ile oynama alışkanlığına sahip" olan "biz sanatçılar" mı?
..........b-) "salonları başlarına yıkılacak olan biz sanatsal yaratıcılar" mı?

.......... "4 Kasım, eylem değerlendirmeleri ile birkaç son söz söyleme gereksinmesi yaşıyorum ve bunları kendime saklamak niyetinde değilim."

Sonunda somut duruma geliniyor anlaşılan…

.........."Aramızdaki tüm karşıtlıklara rağmen, azımsanmayacak bir güç halinde ortak akıl kotarmış durumdayız."

Kimlerle?...

.........."Ve açıkçası, kavganın dışında kalıp 'maval okuyan' lacivertlerle kaybedecek hiç vaktimiz olmadığını biliyoruz."

Kim bu "maval okuyan"lar?... "Lacivertler" hangi anlama geliyor?... Pek "açıkça" olmayan bir durum!...

.........."Türkiye Tiyatrosu, tarihinde ilk kez kitlesel eylemler yapabilmeyi becermiş ve aşılması zor iki çıtayı, ustaca aşmayı başarmıştır."

Bir kez daha sormak istiyoruz, "aşılması zor iki çıtayı, ustaca aşmayı başar"anlar:

..........a-) "oyunları kuralları ile oynama alışkanlığına sahip" olan "biz sanatçılar" mı?
..........b-) "salonları başlarına yıkılacak olan biz sanatsal yaratıcılar" mı?

"Bunda, bu eylemlere ve perde gerisindeki hukuksal mücadeleye katkı koyan, her dostumuzun, her yaratıcımızın azımsanmayacak payı vardır."

İşlerini yapmışlar…

.........."Eylemler ile ilgili, ileri geri konuşanlar ise konuştukları ile kalacaktır. En azından tarih bunu böyle kayda alacaktır."

"ileri geri konuşanlar" kim? Ha, "İnsanların ise isimlerini vermeyi etik bulmuyorum."

.........."Küçümseme ise, başlı başına kötü bir duygudur. Gün gelir, döner küçümseyeni vurur."

Soyut, adresi belli olmayan tümcelere yanıt vermek, tartışmak da çok zor. Ne var ki, "en azından tarih bunu böyle kayda al"sın diye yazıyoruz… Kimin, neyi küçümsediğini anlayamasak da, kapitalizmin sanat tapınaklarını korumak için harcanan çabanın, "evleri başlarına yıkılacak olan yurttaşlar"a ne tür katkısı olduğunu öğrenme hakkını kendimizde görüyoruz…

.........."Kendilerini 'görevli' ilan edip, kavganın orta yerine atılan sanatçı arkadaşlarını hor gören, aşağılayan davranış biçimi ise en azından gayri insanidir ve kabullenilemez."

Öznesi olmayan bir tümce olduğundan, açımlayıp, yanıtlayamıyoruz. Oysa, öylesine istek duyuyoruz ki, yanıtlayabilmek için!...

.........."Kendini 'bir halt sanmak' ise, küçük adamların işidir."

Büyük adam, "kendini 'bir halt sanma"z. Zaten bir halt olarak kabul edilir. Küçük adamın suçu daha küçüktür. En azından "kendini 'bir halt san"ır!... Büyük adamın suçu daha büyüktür. Kendini bir halt olarak gören kuru kalabalığa sahiptir!...

.........."Yaşam bu, yaşadıkça daha iyi algılanıyor. Bu küçük adamların çoğunluğunu el ayak öperken görebilirsiniz."

Doğru. Küçük adamlar, el ayak öper. Büyük adamlar da, el ayak öptürür… Bir de, ne küçük ne de büyük olan adamlar vardır: Onlar ne el ayak öper, ne de el ayak öptürür!...

.........."Şaşırmayın."

Şaşırmayız…

.........."Örneğin, meslektaşları 'salonlarımız yıkılmasın' diye yan yana gelmeyi kotarmaya çalışırken, bu baylar bakan efendinin icazetlerini dinlemeyi kendilerine görev edinmiş olabilirler."

Her an, her şey olabilir!... Ne, niye, nasıl, nerede, ne zaman, kim?...

.........."Nasıl algılanacağını bile bile söylemek istiyorum."

Ah bir algılayabilsek?!.

.........."Hepimiz, eğri de otursak doğru konuşmasını öğrenmek zorundayız."

Doğru konuşmak için, doğru oturmak gerekir…

.........."Emperyalizmin cirit oynattığı bir ülkede namuslu insanlar, en az namussuzlar kadar cesurdur. Bunu bilmeyenler öğrenirler."

Öyle olsaydı, "emperyalizm cirit oynat"amazdı. AKP, yüzde elli oy alamazdı. Ne yazık ki, "bir ülke" Türkiye ise, "namuslu insanlar, en az namussuzlar kadar cesur" değil. Yada seslerini çıkaramadıklarına göre, namuslu sayılmazlar. Örnekse "Özdemir Nutku skandalı" için görüş belirtebilecek denli namuslu insan bulmak, deveye hendek atlatmaktan, katırı doğurtmaktan daha zor. Hatta olanaksız!...

.........."Sistem bir çok alanı teslim almış olabilir, ama sanat alanındaki uşaklarının işi zordur. Bunu da bilmeyenler öğrenirler. Vaktimiz var ve anlatırız."

Aynı sabrı; "kavganın dışında kalıp 'maval okuyan' lacivertler"e de gösterebilseniz!... İşe, lacivertleri tanımlayarak başlayabilirsiniz…

.........."Ama, kavganın dışında durup, kavgaya katılan arkadaşlarına çamur atma gayretkeşliğine soyunursan, utancından sahneye bile çıkamaz duruma düşersin."

Çamur atan utanmaz. Utanan çamur atmaz…

.........."Karanlığa Karşı Sanat Cephesinin ortaya çıkardığı, her belge, her kanıt AKP hükümetinin kanunsuzluğunu ve yasa tanımazlığını gözler önüne sermiştir."

"Gözler önüne ser"
mek, ne yazık ki, pek işe yaramıyor. Coşkun Büktel de, "Özdemir Nutku skandalı""gözler önüne ser"di. Ne var ki, tiyatro dünyasından tek bir insan bile, "gözler önüne ser"ilen bu gerçeği görmek istemedi!...

.........."Bunu bile görmezden gelmek, düpedüz körlük değilse nedir?"

Doğru. "Özdemir Nutku skandalı""görmezden gelmek, düpedüz körlük"tür…

.........."Bazı dostlarımız, isim vermemeyi bir 'ahlak önerme' biçimi olarak tanımlıyorlar. Ben ahlakçı başı filan değilim."

Nazım Hikmet Kültür Merkezi başı olmak, "ahlakçı başı" olmamayı gerektiriyor herhalde!...

.........."Sanat alanında bir ahlak tartışması açma niyetim ise hiç yok. Ancak, günü geldiğinde bu kavgadaki kımıl zararlılarının kulaklarından tutup, bu toplumun önüne koymayı elbette doğru buluyorum. Yinelersem, bunu günü geldiğinde yapmanın gerektiğine inanıyorum."

12 Eylül öncesine dönmek istiyorum: "Önce kültür devrimi sonra toplumsal devrim mi, önce toplumsal devrim sonra kültürel devrim mi?"

Yada: "Yumurta mı tavuktan çıkar, tavuk mu yumurtadan?" Hemen yanıt verelim; yumurta tavuktan çıkar; yumurtadan civciv çıkar, civciv büyür piliç olur, piliç büyür tavuk olur!...

Entelektüel ahlaklı insanlar toplumsal devrim yapar, toplumsal devrimi yapanlar kültürel devrime hizmet eder… Entelektüel ahlaklı insanlar, hiçbir zaman "günü geldiğinde yapmanın gerektiğine inan"maz. Doğru bildiğini her zaman yapar. Örnekse, Coşkun Büktel'in yaptığını yapar; "Özdemir Nutku skandalı"nı gündeme getirir. "Çığ skandalı"nı gündeme getirir. Gününü beklemez…

İmdi, burada, derdimizi anlatmaya çalışalım:

Sıradan insanlar; alt-yapının belirlediği düşünüş yapısına sahip olurlar. Bir üst-yapı kurumu olan ahlak, ister istemez alt-yapının belirlediği biçimde oluşur. Ne var ki, verili koşullara boyun eğmeyen, göğüs geren, savaşım veren… entelektüel kişi, alt-yapının belirlediği her üst-yapıya uyum sağlamaz. Tabii ki, saltık anlamda "ahlakçı başı" olmaz. Fakat, Coşkun Büktel gibi, ender bulunan entelektüel insanların ahlak anlayışını görmezlikten gelmez. "Özdemir Nutku skandalı"nı, "Çığ skandalı"nı, "Ölüleri Gömün skandalı"nı… görmezlikten gelmez. Tüm entelektüel uğraşlar gibi, saydığım skandallar da, birer üst-yapı çalışmasıdır. Hem de alt-yapının bire bir belirlediği cinsten olmayan. Saltık anlamda alt-yapıcı anlayışla hareket edersek, geldiğimiz yer çıkmaz sokak olur…

.........."Bahsimize dönersek, AKP bütün bir ülkeyi uçurum çizgisinde dolaştırıyor. Elinde tuttuğu ABD ve AB'nin sopasıdır."

Başka sopa yok ki!...

.........."Halk, günden güne daha yoksullaşıyor. İşçiler, emekçiler, işsizler her gün 'artık yeter' diyerek kendilerini ifade etmeye çabalıyorlar."

Demek ki, "günü gel"iyor…

.........."Kardeş kavgasının tüm koşulları yaratılmış durumda. Dişleri arasından salyalar saçan ırkçılık, katliam hesapları peşinde."

Ne zaman olmadılar ki!... Onların işi bu…

.........."Bayrakların arkasında, hepimize doğru, pis pis sırıtan başkaca yüzlerin de gizli olduğunu, neden görmüyoruz?"

Açıklık… Biraz daha açıklık!…

.........."Hiç birimiz gerçekliğimizi doğru okumaktan kaçınmak durumunda değiliz."

İşe, "Özdemir Nutku skandalı"nı doğru okuyarak başlayabiliriz…

.........."Bu topraklarda birlikte nefes alıyoruz ve hepimiz görüyoruz, ülkemiz, tarihinde olmadığı kadar kötü yönetiliyor. Bu gidişle, satılmadık tek ortak değerimiz kalmayacak."

Doğru; kötü yönetiliyoruz, kötü tiyatro yapıyoruz, kötü yazı yazıyoruz… Lenin'i anımsayalım; (meal olarak) "İktidarı ele geçirmek için, devrimci güçlerin hazır olması yeterli değildir. Aynı zamanda, iktidardakilerin, yönetemez duruma gelmeleri gerekir." "ülkemiz, tarihinde olmadığı kadar kötü yönetiliyor"sa, bundan sevinç duymalıyız!...

.........."Hiçbir sanat yaratıcısının bu süreci, 'kara bir film' izler gibi izleme hakkının olduğunu düşünmüyorum."

Ben de TÖS (Türkiye Öğretmenler Sendikası) salonunun, Münir Özkul Sahnesi olmasını düşünmüyorum.

.........."Bunca bağırtım bu yüzden."

Benim de, TÖS salonunun adının Fakir Baykurt Sahnesi olmasını istememin nedeni, sosyalizm yüzünden…

.........."Karanlığa bakarak, kendine uzanan elleri göremezsin ki."

Münir Özkul'a bakarak, sosyalizme inanan gözleri göremezsin ki.

.........."Ve eğer, tarihsel sorumluluğunu yerine getirmek için çabalamazsan, ardında bırakacağın kocaman bir hiçten başkaca bir şey değildir."

"Ve eğer"
, sosyalizm "sorumluluğunu yerine getirmek için" Fakir Baykurt'tan yana "çabalamazsan, ardında bırakacağın kocaman bir hiçten başkaca bir şey değildir."

.........."Sonuç olarak, insanlığın haksızlıklara karşı verdiği mücadele önemli bir tarihsel süreçtir ve bu tarihten miras aldıklarımızın içindeki en önemli şiar, 'kavga sonuna kadar'dır."

Evet, kavga sonuna kadar!...

.........."Tüm dostlar ve dost olmayanlar bilsinler ki, biz böyle öğrendik."

Öğrendik ve unutmadık!...

22 Şubat 2010 Pazartesi

Orhan Aydın; "tüm sosyalistler ve aydınlar adına" açıklama yaparken, lütfen, "sosyalist ve aydın Hilmi Bulunmaz hariç" sözlerini eklemeyi asla unutma!

Dün, 22 Şubat 2010'du. Dün, LİNÇÇİ Orhan Aydın, soL gazetesinin Internet sitesinde dedi ki:

"Başbakan sanatçılara 'Elinizi taşın altına koyun' demiş. Bu ülkedeki tüm sosyalistler ve aydınlar adına bu ülkenin başbakanına sesleniyorum. Evet, biz elimizi taşın altına koyuyoruz. Ama emperyalistlerin pisliklerinin altına değil, TEKEL işçilerinin tuttuğu bayrağın altına ellerimizi koyuyoruz."

(Kaynak: soL)


Dün, 22 Şubat 2010'du. Dün, LİNÇÇİ Orhan Aydın'a dedim ki:

Ben, bu ülkede doğdum, bu ülkede "eğitim" aldım, bu ülkede askerlik yaptım, bu ülkede hapis yattım, bu ülkede işkence gördüm, bu ülkede yaptığım tiyatrolar nedeniyle gözaltına alınıp, bu ülkede salonlarıma baskınlar düzenlenerek, bu ülkede salonlarım defalarca mühürlendi ve bu ülkede LİNÇ edilmek istendim. Bütün bu yaşadıklarımı, emekçi olduğum, sosyalist olduğum, aydın olduğum için yaşadım!

Ben, bu ülkede çalışıyorum, bu ülkede vergi veriyorum ve bu ülkenin emperyalizme, kapitalizme, faşizme... karşı savaşım vermesi için sorumluluk alıyorum. Bütün bunları, emekçi olduğum, sosyalist olduğum, aydın olduğum için yapıyorum!!

Yukarıda saydığım nedenlerle, sizden rica ediyorum; "tüm sosyalistler ve aydınlar adına" açıklama yaparken, lütfen, "sosyalist ve aydın Hilmi Bulunmaz hariç" sözlerini eklemeyi asla unutmayınız. Sayın Orhan Aydın, siz bir LİNÇÇİ olduğunuz için, benim adıma açıklama yapmanızı, zinhar men ediyorum!!! (HB)

(Kaynak: Coşkun Büktel ile Hilmi Bulunmaz'ın sanatsal ifade olanaklarını imha etmek için LİNÇ KAMPANYASI düzenleyen fânilere destek sunan Orhan Aydın üfürüyor!)


***


Bugün, 23 Şubat 2010. Bugün, LİNÇÇİ Orhan Aydın, LİNÇÇİ tiyatrom.com Internet sitesinde diyor ki:

"Başbakan Dolmabahçe’de ‘sanatçı’ denen bildik isimlerle, şerbetli kahvaltı yapmış, 'Sanatçılar bu taşın altına ellerini koymalı' demiş. Buradan bu ülkenin tüm namuslu insanları, sanatçıları, sosyalistleri, aydınları adına Başbakana sesleniyorum. Evet biz bu taşın altına elimizi koyuyoruz ama, emperyalizmin kirli oyunlarının altına değil, Tekel işçilerinin onurla yükselttiği bayrağın altına elimizi koyuyoruz."

(Kaynak: tiyatrom.com)


Bugün 23 Şubat 2010. Bugün, dünkü sözlerimi hiç değiştirmeden, LİNÇÇİ Orhan Aydın'a diyorum ki:

Ben, bu ülkede doğdum, bu ülkede "eğitim" aldım, bu ülkede askerlik yaptım, bu ülkede hapis yattım, bu ülkede işkence gördüm, bu ülkede yaptığım tiyatrolar nedeniyle gözaltına alınıp, bu ülkede salonlarıma baskınlar düzenlenerek, bu ülkede salonlarım defalarca mühürlendi ve bu ülkede LİNÇ edilmek istendim. Bütün bu yaşadıklarımı, emekçi olduğum, sosyalist olduğum, aydın olduğum için yaşadım!

Ben, bu ülkede çalışıyorum, bu ülkede vergi veriyorum ve bu ülkenin emperyalizme, kapitalizme, faşizme... karşı savaşım vermesi için sorumluluk alıyorum. Bütün bunları, emekçi olduğum, sosyalist olduğum, aydın olduğum için yapıyorum!!

Yukarıda saydığım nedenlerle, sizden rica ediyorum; "tüm sosyalistler ve aydınlar adına" açıklama yaparken, lütfen, "sosyalist ve aydın Hilmi Bulunmaz hariç" sözlerini eklemeyi asla unutmayınız. Sayın Orhan Aydın, siz bir LİNÇÇİ olduğunuz için, benim adıma açıklama yapmanızı, zinhar men ediyorum!!! (HB)


***


Ayrıca bakınız:

LİNÇÇİ Ertuğrul Timur, öznesiz tümce kuruyor!

Yalan makinesi ve küfürbaz Mustafa Demirkanlı'nın sözde küfre karşı kampanyasına alet olanların imzaladıkları metni ve alet olanları teşhir ediyoruz!

Linç imzacıları listesi

19 Kasım 2007 Pazartesi

"Vıdı Vıdı"

Coşkun Büktel
19 Kasım 2007


Eleştiri yazmaya başladığım ilk günden itibaren, yazılarımla, tiyatro camiamıza yeni bir ahlak, yeni bir duruş önermiş oldum. On yıl kadar önce de bu ahlakı, "İnsanları, ismimi ve isimlerini vermeden suçlayacak kadar alçak değilim." cümlesiyle formüle ettim.

Ne var ki, kendilerinden iyi her şeye karşı alerji duyan şişkin egolu tiyatro esnafı ve özellikle de, devlet ya da kurum beslemeleri, ne beni, ne Theope'yi, ne de önerdiğim ahlakı benimsediler.

Neden?

Çünkü önerdiğim ahlak, birilerini suçluyorsan, suçladığın insanların cevap vermesinden korkmamayı gerektiriyor. Bunun için de, araştırmayı, zekayı, bilimselliği ve yaratıcılığı zorunlu kılıyor. Söylediğin her sözü kanıtlamayı, sorumlu davranmayı ve (kaynak göstererek, belgeleyerek) somut biçimde kanıtlamadığın sürece hiç kimseyi suçlamamayı (vıdı vıdı yapmamayı) gerektiriyor.

Bu gerekliliklere (yani önerdiğim ahlaka) uygun davranmak hiç kolay değil... Özellikle de, sırtlarını bir devlet ya da kamu kurumuna dayamış ve ekonomik garantiye sahip olduklarından kendilerini tiyatro camiasının aristokratları gibi hisseden yeteneksiz beslemeler için...

Bu beslemelerin, cehalet ve yeteneksizliklerini örtmek için, benim önerdiğim ahlakın tam tersi bir ahlaka, aristokrat bir ahlaka(ahlaksızlığa) ihtiyaçları var. Aristokratlar gibi, eleştirilere kulak tıkamaya, eleştirenleri görmezden gelmeye, onları cevaplarken adlarını anmamaya, isim vermemeye; iddialarını kanıtlamak için kanıt, belge, kaynak göstermeye tenezzül etmemeye ihtiyaçları var.

Bu besleme aristokratlar, karşı görüşleri görmezden ve bilmezden gelerek ve suçladıkları kişilerin adlarını vermeyerek, zaten herkesin bildiği, daha önce söylediği, haklılığı kendilerinden menkul, kanıtsız belgesiz birtakım "lafları" yazıya dökmekle; tiyatro mücadelesi ya da fikir tartışması yapmış olmuyorlar. Yalnızca, canı sıkılan kocakarılar gibi "vıdı vıdı" yapmış oluyorlar.

tiyatrom.com'da 4 Kasım "karanlığa karşı yürüyüş" eylemi üzerine, iki yeni yazı daha çıkmış. Biri, yürüyüşün başarılı olduğunu, diğeri iflas ettiğini söylüyor.

Bir önceki yazısında 4 Kasım eylemini "Olabiliyor. Becerebiliyoruz..." diyerek, başarılı bulduğunu açıklamış olan Orhan Aydın, "Bakla" başlıklı bu yeni yazısının bir yerinde, kendisinin de düzenleyici olduğu eylemi desteklemeyenler için, şunları söylüyor:

"Yine birileri kızacak ama, söylemek zorundayım. Sahnelerinin yıkılmasına ses çıkarmayanlar, aynı sahnelerin birilerine satılmasına hiç ses çıkarmayacaklardır."

Orhan Aydın, "birileri" dediği "birileri"ni suçluyor. O birilerinin "kızacak" olduklarını söylüyor. Orhan arkadaşım merak etmesin, isim vermediğine göre kimse ona kızmaz. (Tiyatro camiamızın "Utanma Eşiği" öylesine yüksek ki, isim verilerek belgelenen skandallara bile kimse aldırmıyor. Ya da aldırmaz görünüyor.) Orhan Aydın, isim vermeyerek, hem kimseleri gücendirmemiş, (örneğin Kadıköy Belediyesi'nin desteğine taş koyabilecek güçlü bir düşman edinme olasılığını bertaraf etmiş) hem de eleştiri yapmış oluyor. Ama bence yaptığı bu tür eleştirinin, kusura bakmasın ama, "vıdı vıdı" yapmaktan fazla bir anlamı olmuyor.

4 Kasım yürüyüşü için "iflas" sözcüğünü kullanan Murat Karasu ise, şöyle diyor:

"Kendini kendiliğinden kanaat önderi ilan edenlerden fena halde sıkılmış bir topluluktur tiyatrocular. Hala birilerinin 'yaptım oldu' tavırları içinde hareket etmesi iflasın temel sebebidir."

Görüldüğü üzere, Murat Karasu da, tıpkı Orhan Aydın gibi, "birileri" dediği "birileri"ni suçluyor. O "birilerinin" 'yaptım oldu' tavırları içinde hareket etmesini "iflasın temel sebebi" olarak niteliyor. O da Orhan Aydın gibi, karşı görüşleri görmezden geliyor, o görüşleri aktarmayı ve tartışmayı gereksemeksizin, yalnızca, haklılığı kendinden menkul görüşlerini okurlara dikte etmekle yetiniyor. O da Orhan Aydın gibi aristokrat bir tavırla, suçladığı kişilerin adlarını ağzına almaya tenezzül etmiyor.

Oysa biliyoruz ki, ikisi de aristokrat değil. Biri devletin diğeri Kadıköy Belediyesi'nin inayetiyle var olabilen bu kişilerin, bu aristokrat tavırları, aslında kendilerine güvensizliklerini, komplekslerini ve yetersizliklerini gizlemeye yarayan birer örtüden başka bir şey değil.

(Gerçi Aydın ve Karasu yine de kızacaklar ama) ben bu eleştirileri, (ikisi de tanışım olan ve sevdiğim yönleri de bulunan) Orhan Aydın ile Murat Karasu'yu tedavi etmek ya da kızdırmak için değil; onların eleştiri zannettiği "vıdı vıdıların" okurlar arasında hâlâ prim yapmasını tehlikeli bulduğum için ve kendi ahlakımı tiyatro "sanatçılarımıza" bir kez daha hatırlatmayı (dayatmayı) yararlı gördüğüm için yazıyorum. Buna benzer yazıları on yıl önce de yazmıştım. (Bakınız: "Önsöz ya da Konuşan Türkiye'nin Susan Tiyatrosu", "Türk Tiyatrosundan İnsan Manzaraları", sayfa 7.) Yazılarıma rağmen, yazılarıma aldırmadan aynı "vıdı vıdıların" örneklerini çoğaltmaya kalkışanlar olursa, tekrar yazmaktan da üşenecek değilim.

Aşağıda, bu yazının içerdiği fikrin somut kanıtları olan Orhan Aydın ve Murat Karasu yazılarına (vıdı vıdılarına) link veriyorum:

1. Orhan Aydın:
"BAKLA"

2. Murat Karasu,
"BAŞLIKSIZ"

11 Kasım 2008 Salı

soL'dan 'evlere şenlik' haber

Ödüllendirilen 12 Mart Faşizmi Kültür Bakanı Talat Sait Halman


Güncelleme: 11 Kasım 2008 tarihinin son demlerinde yayınladığımız aşağıdaki yazımıza, yayınlanır yayınlanmaz Orhan Aydın'dan bir açıklama geldi:


Sevgili Hilmi,

Yazdıkların doğru.

Ancak soL kimseyi görmezden gelmiş değil..

Kendisine iletilenleri haber yapmış durumda ve haliyle elbette eksik.

Olsa olsa bu durumun sorumlusu ben olabilirim.

Ve... haberi yapan arkadaşım adına ben, senden ve Coşkun Büktel kardeşimden özür dilerim..

İkinize de sevgiler...

Orhan Aydın


Orhan Aydın'a, gösterdiği duyarlılık nedeniyle teşekkür ederiz.

***

soL gazetesi, yumurtasız omlet yapıyor. "Ödüllendirilen 12 Mart Faşizmi Kültür Bakanı Talat Sait Halman Vakası"nı ilk ortaya çıkaran, tiyatro kamuoyuna duyuran Hilmi Bulunmaz'dan (Bakınız; Bulunmaz, 3 Kasım 2008, “Ankara Tiyatro Festivali Emek Ödülü 12 Martçı’ya”) bahsetmeden, Bulunmaz'ın haberinden tam beş (rakamla 5) gün sonra "evlere şenlik" bir haber yapabiliyor. Oysa Hilmi Bulunmaz, hem Orhan Aydın ve hem de Özgür Başkaya ile telefon görüşmesi yapıp, "Ödüllendirilen 12 Mart Faşizmi Kültür Bakanı Talat Sait Halman Vakası"na dikkat çekip destek istiyor. Orhan Aydın; "Hilmiciğim sen bir şeyler yaz, ben desteklerim." diyor ve sözünü yerine getirip destekliyor. (Bakınız: "'12 Martçı'ya ödül'e karşı ses: Orhan Aydın") Hilmi Bulunmaz, Orhan Aydın'ın desteğini aldıktan sonra, Özgür Başkaya'yı arıyor ve ondan da bir yazı sözü alıyor. Başkaya, sözünü yerine getirip Bulunmaz'a (içinde Hilmi Bulunmaz'ın adı bulunmayan ve Bulunmaz, "Ödüllendirilen 12 Mart Faşizmi Kültür Bakanı Talat Sait Halman Vakası"nı ortaya çıkarmamış gibi yaparak) bir yazı gönderiyor. Bulunmaz da hemen yayınlıyor. ("'12 Martçı'ya ödül'e karşı ses: Özgür Tiyatro") Başkaya'nın yazısının içinde Hilmi Bulunmaz olmadığından, Mustafa Demirkanlı bile, www.tiyatrodergisi.com.tr sitesinde, Bulunmaz'dan hemen sonra yayınlayabiliyor. Bu arada Coşkun Büktel, Orhan Aydın'ın tavrını önemseyip sitesine taşıyor. (Bakınız: "'12 Martçı'ya ödül'e karşı ses: Coşkun Büktel") Büktel, 6 Kasım 2008'de yazısını yayınladıktan bir gün sonra, Özgür Başkaya'nın yumurtasız omlet yapma çabasını şu sözlerle eleştiren bir güncelleme eklemek zorunda kalıyor:

.........."Başkaya, yazısında, TAKSAV'ı kendinden önce kınayanlara hiç değinmiyor. Sanki TAKSAV'ın Halman'la ilgili tavrını kınayan ilk ve tek kişi kendisiymiş gibi, kendinden önceki belge birikimini görmezden gelerek yazı yazıyor. Bu tavrın yalnızca bilimsellikle değil, etikle de ters düştüğüne inanıyoruz." (CB)

Olayları, hadiseleri, vakaları... izlemeyen soL gazetesi yazarı, Hilmi Bulunmaz'ı görmediği gibi, Coşkun Büktel'i de görmüyor. Oysa Orhan Aydın'a sorabilme çalışkanlığını gösterebilse, yanılmayacak ve yumurtasız omlet yapmayacaktı.

Ha, üşengeçlik değil de, art niyet mi var? Aklımın ucuna bile getirmek istemiyorum böyle bir şeyi. Bu sunuş yazısını okur okumaz, soL gazetesi yazarı hemen özür dileyip durumu düzeltecektir; buna eminim. Emekçilerin iktidarda olmadığı bir süreçte böyle bir üşengeçlik bağışlanabilir. Ancak emekçilerin iktidara geldiği bir süreçte, benim de kültürel kavgam süreceği için bağışlamayabilirim. (HB)


TAKSAV’dan ‘evlere şenlik’ ödül


8 Kasım 2008


14 Kasım’da başlayacak 13. Uluslararası Ankara Tiyatro Festivali’nde emek ödülü, Türkiye’nin ilk Kültür Bakanı Talat Halman’a verilecek. Tiyatro dünyasından, 12 Mart darbesinin kültür bakanını ödüllendirdiği için TAKSAV’ı kınayan açıklamalar geliyor.

soL (HABER MERKEZİ) TAKSAV tarafından 14-30 Kasım tarihleri arasında düzenlenen ve birçok etkinliğe ev sahipliği yapacak olan 13. Uluslararası Ankara Tiyatro Festivali, iki önemli ödülünün sahiplerini belirledi. Festival komitesi, Onur Ödülü’nü tiyatro oyuncusu Haluk Bilginer’e verirken, emek ödülüne Türkiye’nin ilk Kültür Bakanı Talat Halman layık görüldü. Ödüller, festivalin açılış günü olan 14 Kasım’da yapılacak açılış gecesinde sahiplerine verilecek.

Dünyanın çeşitli ülkelerinden konuk tiyatroların da bulunduğu festivalde, 12 Mart darbesinin kültür bakanına ödül verilmesi, tiyatro çevrelerinin tepkisine yol açtı. Özgür Tiyatro adına Özgür Başkaya, Su Gösteri Sanatları Merkezi Genel Sanat Yönetmeni Orhan Aydın ve NHKM Tiyatro Topluluğu ile Değişim Atölyesi Oyuncuları (DAO) adına Nevzat Süs, ödül komitesini ve TAKSAV’ı kararından dolayı kınadı.

Nevzat Süs (NHKM Tiyatro Topluluğu, DAO): Talat Halman’ın Shakespeare çevirilerini ve incelemelerini bir kenara koyarsak, hiç kimse sürdürdüğü politik hayatından bağımsız ele alınamaz. 12 Mart hükümeti ve cinayetleri bu ülkenin gerçeğidir. Her kim bir biçimde ortak olmuşsa bu kıyıma, mutlaka yargılanmalıdır. Solda durduğunu belirten festival komitesi, şu günlerde içinde yaşadığımız politik bilinç burkulmasını somut bir biçimde ortaya çıkarmış ve Talat S. Halman’a emek ödülünü vermiştir.

Özgür Başkaya (Özgür Tiyatro): 13. Uluslararası Ankara Tiyatro Festivali düzenleyicileri bu yıl emek ödülüne sayın Talat S.Halman’ı uygun görmüşler. Türkiye’de uluslararası niteliğe sahip ve sürdürülürlüğü ispatlanmış bulunan, TAKSAV’ın tiyatro festivalinin düzenleyicilerini (danışma kurulu ve festival komitesi) anlamak mümkün değildir. Mümkün değildir çünkü hem danışma kurulunda hem de festival komitesinde ömrü boyunca eşitlik ve özgürlük şiarlarıyla yaşamış, bu uğurda acılar çekmiş insanlar bulunmaktadır.

12 Mart muhtırasıyla kurdurulan ve belleklere balyoz harekatı hükümeti olarak kazınan 1.Nihat Erim hükümetinde (16 Mart 1971- 11 Aralık 1971) ilk kültür bakanı sıfatıyla, tarihin kanlı sayfalarında yerini almış birine ödül vermeyi uygun görmeleri ne anlama gelmektedir, anlaşılamamaktadır. Nedir yaşanan? Yakın tarihin bu kadar çabuk akıllardan silinmesi mi istenmektedir? Darbeler, muhtıralar olmasın, darbeciler yargılansın diye insanlar bas bas bağırırlarken, 12 Mart muhtırasının hükümetinden birine ödül vermek de neyin nesidir? Onlarca aydının/sanatçının gözaltına alınmasına ortak olmuş birine “emek” adı altında neden ödül verilmektedir? Dönemde yaşanan işkenceler nasıl akıllardan silinebilir?

Özgürlüklerin üzerine şal örtülebileceğini söylemesi üzerine, Aziz Nesin’in “şalcı Nihat” olarak adlandırdığı Nihat Erim Hükümetinin “kültür bakanı”, çeviri ve edebiyat alanında ülkenin en önemli şahsiyetlerinden biri kabul edilebilir ama bu, o hükümetin üzerinde bulunan veballerle ilişkili bir durum değildir. Burada bu konu üzerinde durulmamaktadır.

Burada üzerinde durulan konu, 12 Mart döneminin insanlar üzerinde uyguladığı açık faşizmin bakanlarından birine ödül verilmesidir, 31 Mayıs 1971’de Sinan Cemgil, Alparslan Özdoğan ve Kadir Manga’nın, 1 Haziran 1971’de Hüseyin Cevahir’in katledilmesi sırasında hükümet edenler ve bu hükümetin Kültür Bakanıdır. Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının idam kararı da bu dönemde verilmiştir. Halkımızın en yiğit evlatlarının katli hafızalardan silinmeyecektir.

“Lady Machbeth”te olduğu gibi, o kanlar da o ellerden kolay kolay yıkanamayacaktır. Kısaca bahsettiğim ve önemli olduğunu düşündüğüm bu nedenlerle, TAKSAV tarafından verilen bu ödülün sorumlularını kınıyor ve Shakespeare sözüyle “izan”a davet ediyorum.

Su Gösteri Sanatları Sahnesi Genel Sanat Yönetmeni Orhan Aydın: Bu sene 13. selamladığımız Ankara Tiyatro Festivali, 12 Mart’ın Kültür Bakan’ı Talat Halman’a ödül verdi. Ne oldu, nasıl oldu, kimler önerdi de bu karar alındı, festival yöneticilerinin tartışması gereken bir durumdur, ancak bize yansıyan yüzünde, tüm duyarlılıklarımızın hiçe sayıldığı gerçeğini görülüyor. Bizce bilinen, TAKSAV kurulduğu günden bu güne saygın sanatsal üretimlerde, etkinliklerde, organizasyonlarda bulunmuş bir kurumdur. Festival Direktörü Yener Aksu da her anlamıyla tiyatro için çabalayan bir dosttur ve tam on üç yıldır, ülkenin sivil toplum girişimiyle yeşertilmiş bir tiyatro festivaline bu kurum imza atmıştır. Ancak, ülkemizde tiyatro sanatı ve kültürel zenginliğimiz için, yıllardır çabalayan bunca saygın yaratıcı varken, faşist generallerin kurduğu darbe hükümetinde kültür bakanlığını yapmış birine ödül vermek şaşırtıcı!

Biz bu günlerde 12 Mart sürecini, faşist darbe hükümetinin uygulamalarını, sıkıyönetim mahkemelerinin kimler tarafından nasıl yönlendirildiğini, yargı ve bağımsızlık tartışmalarını içeren bir oyun oynuyoruz. “Sakıncalı Piyade”, 12 Mart faşist generallerinin kulaklarından tutuyor. Gencecik insanların yalnızca eşitlik, özgürlük ve bağımsızlık istedi diye ipe gönderildiği, binlerce yurtsever aydın, sanatçı, işçi, sendikacı ve gençliğin cezaevlerine doldurulup, sokakta yurttaşların üstünden tank paletleriyle geçildiği, onlarca insanın işkenceyle öldürüldüğü bir süreçten söz ediyoruz. Tiyatrolara perde kapattıran, sinema salonlarının boş olduğu, toplumsal gerçekçi tüm sanatçıların ve ürünlerinin yasaklar yediği, binlerce kitabın ve yayın organlarının toplatılıp yakıldığı bir kara dönem.

Nazım’ın, Brecht’in, Neruda’nın, Orhan Kemal, Fakir Baykurt, Maksim Gorki’nin yasaklandığı, kurt ulumalarıyla ezan seslerinin birbirine karıştığı ve esas olarak, insanların tüm kültürel ve sanatsal miraslarına karşı, düşmanlığını kusmuş bir dönem değil midir 12 Mart.? Bu ödül evlere şenliktir, sahnelere değil.

Karanlığı unutturan bol ödüllü bir yaşam

1971’de 12 Mart darbesinin ardından kültür bakanlığını kuran Talat Halman, Türkiye Cumhuriyeti’nin de ilk Kültür Bakanı oldu. Daha sonra, Dışişleri Bakanlığı’nın ilk Kültür İşleri Büyükelçiliği ve UNESCO Yönetim Kurulu üyeliği görevlerine getirilen Halman, halen UNİCEF Türkiye Milli Komisyonu’nun başkanlığı görevini yürütüyor. Halman ayrıca, İstanbul Kültür ve Sanat Vakfı’nın (İKSV) ikinci başkanı.

Uzun yıllardır Shakespeare’in eserlerinin Türkçe’ye çevrilmesi konusunda çalışan Halman, 1953’te Colombia Üniversitesi’nde başladığı akademik yaşamını Princeton, Pennsylvania, NYU gibi ABD üniversitelerinde sürdürdü. 1998’den bu yana Bilkent Üniversitesi’nde Türk Edebiyatı Bölümü ve Merkezi’nin başkanlığını yürüten Halman’ın 60’a yakın telif ve çeviri kitabı, 3 bine yakın makalesi ve gazete yazısı, 5 bini aşkın şiir çevirisi bulunuyor.

Halman daha önce de, Kraliçe II. Elizabeth’ten “Knight Grand Cross, G.B.E, The Most Excellent Order of the British Empire (“Sir” unvanı karşılığı) unvanını ve Türkiye Bilimler Akademisi’yle (TÜBA) Dışişleri Bakanlığı’ndan Üstün Hizmet Ödülleri’ni aldı.

(Kaynak: soL)

***

Oyun'un notu: bakınız;
“Ankara Tiyatro Festivali Emek Ödülü 12 Martçı’ya”
“12 Mart 1971 v.s…”
“Nihat Erim’in Kültür Bakanı’na ödül verenler”
“12 Martçı’ya ödül verenler tam yol ileri”
"'12 Martçı'ya ödül'e karşı ses: Orhan Aydın"
"'12 Martçı'ya ödül'e karşı ses: Coşkun Büktel"
"'12 Martçı'ya ödül'e karşı ses: Özgür Tiyatro"
"Faşist Kültür Bakanı'na ödül veren festival"
"soL'dan 'evlere şenlik' haber"

12 Kasım 2008 Çarşamba

Özgür Başkaya, "TAKSAV skandalı"nı tartışıyor

Ödüllendirilen 12 Mart Faşizmi Kültür Bakanı Talat Sait Halman
(Talat Sait Halman, the Minister of Culture of Turkey during fascist March 12th stroke, who has been awarded)

Hilmi Bulunmaz
12 Kasım 2008


TAKSAV / 13. Uluslararası Ankara Tiyatro Festivali’nin 12 Mart’çı Talat Sait Halman’a “Emek Ödülü” vermesinin oluşturduğu skandal, hak ettiğinden az da olsa, tartışılıyor. İlk kez benim yazdığım, ardından Orhan Aydın, Coşkun Büktel ve Özgür Başkaya’nın ilgilendiği skandal, tiyatro esnafının umurunda değil.

Tartışma gündemine sokulmak istenmeyen “Talat Sait Halman skandalı”, bizim yayınımızdan sonra, soL gazetesi tarafından da gündeme taşındı. İlk kez benim 3 Kasım 2008’de yazdığım “Talat Sait Halman skandalı”nı, Orhan Aydın, Coşkun Büktel ve Özgür Başkaya’nın ilgisinden sonra soL gazetesi ele aldı. Nevzat Süs, Özgür Başkaya ve Orhan Aydın’ın görüşlerine yer veren soL, ne yazık ki skandalı ortaya çıkaran Hilmi Bulunmaz’ın adını anmadı. Bunun üzerine, “soL’dan ‘evlere şenlik’ haber” başlığıyla bir yazı kaleme aldım. soL’da yayınlanan "TAKSAV'dan 'evlere şenlik' ödül" başlıklı yazıyı, siteme aktarırken yazdığım bir sunuş yazısıydı bu. Dün (11 Kasım 2008) yayınladığım yazıyı, bir kez daha aktarmak istiyorum:


soL'dan 'evlere şenlik' haber


Güncelleme: 11 Kasım 2008 tarihinin son demlerinde yayınladığımız aşağıdaki yazımıza, yayınlanır yayınlanmaz Orhan Aydın'dan bir açıklama geldi:


Sevgili Hilmi,
Yazdıkların doğru.
Ancak soL kimseyi görmezden gelmiş değil..
Kendisine iletilenleri haber yapmış durumda ve haliyle elbette eksik.
Olsa olsa bu durumun sorumlusu ben olabilirim.
Ve... haberi yapan arkadaşım adına ben, senden ve Coşkun Büktel kardeşimden özür dilerim..
İkinize de sevgiler...
Orhan Aydın


Orhan Aydın'a, gösterdiği duyarlılık nedeniyle teşekkür ederiz.

***

soL gazetesi, yumurtasız omlet yapıyor. "Ödüllendirilen 12 Mart Faşizmi Kültür Bakanı Talat Sait Halman Vakası"nı ilk ortaya çıkaran, tiyatro kamuoyuna duyuran Hilmi Bulunmaz'dan (Bakınız; Bulunmaz, 3 Kasım 2008, “Ankara Tiyatro Festivali Emek Ödülü 12 Martçı’ya”) bahsetmeden, Bulunmaz'ın haberinden tam beş (rakamla 5) gün sonra "evlere şenlik" bir haber yapabiliyor. Oysa Hilmi Bulunmaz, hem Orhan Aydın ve hem de Özgür Başkaya ile telefon görüşmesi yapıp, "Ödüllendirilen 12 Mart Faşizmi Kültür Bakanı Talat Sait Halman Vakası"na dikkat çekip destek istiyor. Orhan Aydın; "Hilmiciğim sen bir şeyler yaz, ben desteklerim." diyor ve sözünü yerine getirip destekliyor. (Bakınız: "'12 Martçı'ya ödül'e karşı ses: Orhan Aydın") Hilmi Bulunmaz, Orhan Aydın'ın desteğini aldıktan sonra, Özgür Başkaya'yı arıyor ve ondan da bir yazı sözü alıyor. Başkaya, sözünü yerine getirip Bulunmaz'a (içinde Hilmi Bulunmaz'ın adı bulunmayan ve Bulunmaz, "Ödüllendirilen 12 Mart Faşizmi Kültür Bakanı Talat Sait Halman Vakası"nı ortaya çıkarmamış gibi yaparak) bir yazı gönderiyor. Bulunmaz da hemen yayınlıyor. ("'12 Martçı'ya ödül'e karşı ses: Özgür Tiyatro") Başkaya'nın yazısının içinde Hilmi Bulunmaz olmadığından, Mustafa Demirkanlı bile, www.tiyatrodergisi.com.tr sitesinde, Bulunmaz'dan hemen sonra yayınlayabiliyor. Bu arada Coşkun Büktel, Orhan Aydın'ın tavrını önemseyip sitesine taşıyor. (Bakınız: "'12 Martçı'ya ödül'e karşı ses: Coşkun Büktel") Büktel, 6 Kasım 2008'de yazısını yayınladıktan bir gün sonra, Özgür Başkaya'nın yumurtasız omlet yapma çabasını şu sözlerle eleştiren bir güncelleme eklemek zorunda kalıyor:

.........."Başkaya, yazısında, TAKSAV'ı kendinden önce kınayanlara hiç değinmiyor. Sanki TAKSAV'ın Halman'la ilgili tavrını kınayan ilk ve tek kişi kendisiymiş gibi, kendinden önceki belge birikimini görmezden gelerek yazı yazıyor. Bu tavrın yalnızca bilimsellikle değil, etikle de ters düştüğüne inanıyoruz." (CB)

Olayları, hadiseleri, vakaları... izlemeyen soL gazetesi yazarı, Hilmi Bulunmaz'ı görmediği gibi, Coşkun Büktel'i de görmüyor. Oysa Orhan Aydın'a sorabilme çalışkanlığını gösterebilse, yanılmayacak ve yumurtasız omlet yapmayacaktı.
Ha, üşengeçlik değil de, art niyet mi var? Aklımın ucuna bile getirmek istemiyorum böyle bir şeyi. Bu sunuş yazısını okur okumaz, soL gazetesi yazarı hemen özür dileyip durumu düzeltecektir; buna eminim. Emekçilerin iktidarda olmadığı bir süreçte böyle bir üşengeçlik bağışlanabilir. Ancak emekçilerin iktidara geldiği bir süreçte, benim de kültürel kavgam süreceği için bağışlamayabilirim. (HB)


TAKSAV’dan ‘evlere şenlik’ ödül


8 Kasım 2008


14 Kasım’da başlayacak 13. Uluslararası Ankara Tiyatro Festivali’nde emek ödülü, Türkiye’nin ilk Kültür Bakanı Talat Halman’a verilecek. Tiyatro dünyasından, 12 Mart darbesinin kültür bakanını ödüllendirdiği için TAKSAV’ı kınayan açıklamalar geliyor.

soL (HABER MERKEZİ) TAKSAV tarafından 14-30 Kasım tarihleri arasında düzenlenen ve birçok etkinliğe ev sahipliği yapacak olan 13. Uluslararası Ankara Tiyatro Festivali, iki önemli ödülünün sahiplerini belirledi. Festival komitesi, Onur Ödülü’nü tiyatro oyuncusu Haluk Bilginer’e verirken, emek ödülüne Türkiye’nin ilk Kültür Bakanı Talat Halman layık görüldü. Ödüller, festivalin açılış günü olan 14 Kasım’da yapılacak açılış gecesinde sahiplerine verilecek.

Dünyanın çeşitli ülkelerinden konuk tiyatroların da bulunduğu festivalde, 12 Mart darbesinin kültür bakanına ödül verilmesi, tiyatro çevrelerinin tepkisine yol açtı. Özgür Tiyatro adına Özgür Başkaya, Su Gösteri Sanatları Merkezi Genel Sanat Yönetmeni Orhan Aydın ve NHKM Tiyatro Topluluğu ile Değişim Atölyesi Oyuncuları (DAO) adına Nevzat Süs, ödül komitesini ve TAKSAV’ı kararından dolayı kınadı.

Nevzat Süs (NHKM Tiyatro Topluluğu, DAO): Talat Halman’ın Shakespeare çevirilerini ve incelemelerini bir kenara koyarsak, hiç kimse sürdürdüğü politik hayatından bağımsız ele alınamaz. 12 Mart hükümeti ve cinayetleri bu ülkenin gerçeğidir. Her kim bir biçimde ortak olmuşsa bu kıyıma, mutlaka yargılanmalıdır. Solda durduğunu belirten festival komitesi, şu günlerde içinde yaşadığımız politik bilinç burkulmasını somut bir biçimde ortaya çıkarmış ve Talat S. Halman’a emek ödülünü vermiştir.

Özgür Başkaya (Özgür Tiyatro): 13. Uluslararası Ankara Tiyatro Festivali düzenleyicileri bu yıl emek ödülüne sayın Talat S.Halman’ı uygun görmüşler. Türkiye’de uluslararası niteliğe sahip ve sürdürülürlüğü ispatlanmış bulunan, TAKSAV’ın tiyatro festivalinin düzenleyicilerini (danışma kurulu ve festival komitesi) anlamak mümkün değildir. Mümkün değildir çünkü hem danışma kurulunda hem de festival komitesinde ömrü boyunca eşitlik ve özgürlük şiarlarıyla yaşamış, bu uğurda acılar çekmiş insanlar bulunmaktadır.

12 Mart muhtırasıyla kurdurulan ve belleklere balyoz harekatı hükümeti olarak kazınan 1. Nihat Erim hükümetinde (16 Mart 1971- 11 Aralık 1971) ilk kültür bakanı sıfatıyla, tarihin kanlı sayfalarında yerini almış birine ödül vermeyi uygun görmeleri ne anlama gelmektedir, anlaşılamamaktadır. Nedir yaşanan? Yakın tarihin bu kadar çabuk akıllardan silinmesi mi istenmektedir? Darbeler, muhtıralar olmasın, darbeciler yargılansın diye insanlar bas bas bağırırlarken, 12 Mart muhtırasının hükümetinden birine ödül vermek de neyin nesidir? Onlarca aydının/sanatçının gözaltına alınmasına ortak olmuş birine “emek” adı altında neden ödül verilmektedir? Dönemde yaşanan işkenceler nasıl akıllardan silinebilir?

Özgürlüklerin üzerine şal örtülebileceğini söylemesi üzerine, Aziz Nesin’in “şalcı Nihat” olarak adlandırdığı Nihat Erim Hükümetinin “kültür bakanı”, çeviri ve edebiyat alanında ülkenin en önemli şahsiyetlerinden biri kabul edilebilir ama bu, o hükümetin üzerinde bulunan veballerle ilişkili bir durum değildir. Burada bu konu üzerinde durulmamaktadır.

Burada üzerinde durulan konu, 12 Mart döneminin insanlar üzerinde uyguladığı açık faşizmin bakanlarından birine ödül verilmesidir, 31 Mayıs 1971’de Sinan Cemgil, Alparslan Özdoğan ve Kadir Manga’nın, 1 Haziran 1971’de Hüseyin Cevahir’in katledilmesi sırasında hükümet edenler ve bu hükümetin Kültür Bakanıdır. Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının idam kararı da bu dönemde verilmiştir. Halkımızın en yiğit evlatlarının katli hafızalardan silinmeyecektir.

“Lady Machbeth”te olduğu gibi, o kanlar da o ellerden kolay kolay yıkanamayacaktır. Kısaca bahsettiğim ve önemli olduğunu düşündüğüm bu nedenlerle, TAKSAV tarafından verilen bu ödülün sorumlularını kınıyor ve Shakespeare sözüyle “izan”a davet ediyorum.

Su Gösteri Sanatları Sahnesi Genel Sanat Yönetmeni Orhan Aydın: Bu sene 13. selamladığımız Ankara Tiyatro Festivali, 12 Mart’ın Kültür Bakan’ı Talat Halman’a ödül verdi. Ne oldu, nasıl oldu, kimler önerdi de bu karar alındı, festival yöneticilerinin tartışması gereken bir durumdur, ancak bize yansıyan yüzünde, tüm duyarlılıklarımızın hiçe sayıldığı gerçeğini görülüyor. Bizce bilinen, TAKSAV kurulduğu günden bu güne saygın sanatsal üretimlerde, etkinliklerde, organizasyonlarda bulunmuş bir kurumdur. Festival Direktörü Yener Aksu da her anlamıyla tiyatro için çabalayan bir dosttur ve tam on üç yıldır, ülkenin sivil toplum girişimiyle yeşertilmiş bir tiyatro festivaline bu kurum imza atmıştır. Ancak, ülkemizde tiyatro sanatı ve kültürel zenginliğimiz için, yıllardır çabalayan bunca saygın yaratıcı varken, faşist generallerin kurduğu darbe hükümetinde kültür bakanlığını yapmış birine ödül vermek şaşırtıcı!
Biz bu günlerde 12 Mart sürecini, faşist darbe hükümetinin uygulamalarını, sıkıyönetim mahkemelerinin kimler tarafından nasıl yönlendirildiğini, yargı ve bağımsızlık tartışmalarını içeren bir oyun oynuyoruz. “Sakıncalı Piyade”, 12 Mart faşist generallerinin kulaklarından tutuyor. Gencecik insanların yalnızca eşitlik, özgürlük ve bağımsızlık istedi diye ipe gönderildiği, binlerce yurtsever aydın, sanatçı, işçi, sendikacı ve gençliğin cezaevlerine doldurulup, sokakta yurttaşların üstünden tank paletleriyle geçildiği, onlarca insanın işkenceyle öldürüldüğü bir süreçten söz ediyoruz. Tiyatrolara perde kapattıran, sinema salonlarının boş olduğu, toplumsal gerçekçi tüm sanatçıların ve ürünlerinin yasaklar yediği, binlerce kitabın ve yayın organlarının toplatılıp yakıldığı bir kara dönem.

Nazım’ın, Brecht’in, Neruda’nın, Orhan Kemal, Fakir Baykurt, Maksim Gorki’nin yasaklandığı, kurt ulumalarıyla ezan seslerinin birbirine karıştığı ve esas olarak, insanların tüm kültürel ve sanatsal miraslarına karşı, düşmanlığını kusmuş bir dönem değil midir 12 Mart.? Bu ödül evlere şenliktir, sahnelere değil.

Karanlığı unutturan bol ödüllü bir yaşam

1971’de 12 Mart darbesinin ardından kültür bakanlığını kuran Talat Halman, Türkiye Cumhuriyeti’nin de ilk Kültür Bakanı oldu. Daha sonra, Dışişleri Bakanlığı’nın ilk Kültür İşleri Büyükelçiliği ve UNESCO Yönetim Kurulu üyeliği görevlerine getirilen Halman, halen UNİCEF Türkiye Milli Komisyonu’nun başkanlığı görevini yürütüyor. Halman ayrıca, İstanbul Kültür ve Sanat Vakfı’nın (İKSV) ikinci başkanı.

Uzun yıllardır Shakespeare’in eserlerinin Türkçe’ye çevrilmesi konusunda çalışan Halman, 1953’te Colombia Üniversitesi’nde başladığı akademik yaşamını Princeton, Pennsylvania, NYU gibi ABD üniversitelerinde sürdürdü. 1998’den bu yana Bilkent Üniversitesi’nde Türk Edebiyatı Bölümü ve Merkezi’nin başkanlığını yürüten Halman’ın 60’a yakın telif ve çeviri kitabı, 3 bine yakın makalesi ve gazete yazısı, 5 bini aşkın şiir çevirisi bulunuyor.

Halman daha önce de, Kraliçe II. Elizabeth’ten “Knight Grand Cross, G.B.E, The Most Excellent Order of the British Empire (“Sir” unvanı karşılığı) unvanını ve Türkiye Bilimler Akademisi’yle (TÜBA) Dışişleri Bakanlığı’ndan Üstün Hizmet Ödülleri’ni aldı.

(Kaynak: soL)

***

Bu arada, Özgür Başkaya da bir açıklamada bulundu. Her ne denli karışık da olsa, duyarlılık gösterip bir açıklama yaptığı için, kendisine teşekkür etmekte yarar var. Özgür’ün yazısına parantez içinde eklediğimiz linkler ve kırmızı harfli yazılar bize ait. Başkaya’nın açıklamasını sunuyoruz:
Merhaba...

TAKSAV yazım (Bakınız: "'12 Martçı'ya ödül'e karşı ses: Özgür Tiyatro") hakkında söylediklerinizi okuduğumda (önce Coşkun Büktel'in yazısını -Bakınız: "'12 Martçı'ya ödül'e karşı ses: Coşkun Büktel"-) şaşırdım da kaldım.

Bütün yazı boyunca bana tek bir cümle söyleyebilir misiniz bu kınamayı yapan ilk ve tek kişi olduğuma dair yazılmış olan. (Söyleyemeyiz. Biz, “ilk ve tek kişi olduğu”nu söylediğini iddia etmedik. Edemeyiz. Böyle bir ifade yok yazında. “Başkaya, yazısında, TAKSAV’ı kendinden önce kınayanlara hiç değinmiyor. Sanki TAKSAV’ın Halman’la ilgili tavrını kınayan ilk ve tek kişi kendisiymiş gibi, kendinden önceki belge birikimini görmezden gelerek yazı yazıyor. Bu tavrın yalnızca bilimsellikle değil, etikle de ters düştüğüne inanıyoruz.” –CB- dedik.)

Bir kınama yazısı yazmayı zaten düşünüyordum. Kabul etmeliyim ki sizinle (Hilmi Bulunmaz) yaptığımız telefon konuşmasıyla bunu hızlandırdım. (Kınama yazısı yazma isteği içerisinde bulunman sevindirici. Bizden önce yayımlamış olsaydın, hemen yer verir, Özgür Başkaya tarafından yazılmış diye belirtirdik. Zaten her zaman öyle yapıyoruz.)

Ben, farklı kurumların, farklı yerlerden yaptığı eleştirilerin daha yaygın duyulacağına ve ses getireceğine inanarak yazılar yazarım. Bu yazılarda, bu konuda çıkmış belge ve birikimlerin yeri olabilir de, olmayabilir de. (Ortada bir skandal var ve bu skandalı kamuoyuna açıklayan biri var: Hilmi Bulunmaz. Sıradan bir durum değil bu. Herkesin, her zaman söyleyebildiği, ortaya çıkarabildiği bir durum değil. Durumu abartıp kendimi büyük göstermek niyetinde değilim. Faşizme ödül -ödün- veriliyor ve ben buna, refleksimle karşı çıkıyorum. Bir önderlik peşinde olmamakla birlikte, bir tepki odağı oluşturulmasını arzu ediyorum. Belge ve birikimlerden yararlanılırsa, sadece belge ve birikim sahibi gönenmez, belge ve birikimden yararlananlar da gönenir. Bu arada faşizme ödül -ödün- verenler, ayağını denk almak zorunda kalırlar.) Bu, o süreçteki yaptığınız ve yapacağınız açılıma bağlıdır. Ülkenin, tiyatronun herhangi bir sorununda durmadan referans göstererek yada ille alıntı yaparak yazı yazılamaz. (Bu bir anlayış meselesi. Biz, referans ve alıntıdan yanayız.) Bu diğer kurumları yok saymak ya da görmezden gelmek anlamlarına gelmez. (Art niyet aramıyoruz. Art niyet olmadığına eminiz.) Ayrıca temel konularda ortaklaştığımız vasıtasıyla bunun sadece bir alınganlığın sonucu olduğu ya da olabileceği düşüncelerini taşıyorum. (Alınganlık yok. Sadece yöntem sorunu var. Biz referans ve alıntıdan yanayız. Başkaya, referans ve alıntıyı pek önemsemiyor.) Yazının bilimsel bir tarafı olmadığı gerçektir. Çünkü bilimsel olması için gerekli kıstasların dışında ve tepkiseldir. Etikle ters düşmek eleştirisi ise asla kabul edilemez. Burada herhangi bir eserden izinsiz alma vb. yoktur. (Sadece ve sadece kimin, neyi, ne zaman yaptığının bilinmesi yeterli. Gerisi pek önemli değil. Ortaklaştığımızı bildiğimden, zaman zaman telefon etme gereksinimi duyuyorum. Buna hiç kuşkum yok.) Bu bir destek yazısı değil, ortak düşüncelerde olan insan ve kurumların öznel tepkileridir. (Özneli nesnelleştirme gibi bir derdim var, derdimiz var.) Mustafa Demirkanlı sizin adınızın (Hilmi Bulunmaz) geçmediği için bu yazıyı basıyorsa, zaten kendi sitesine yönelik bir hata içindedir. (Burada sayın Demirkanlı’yla hiç ilgilenmediğimi bilmenizi isterim.) beni ilgilendirmez.

Ben Bulunmaz Tiyatro ve Hilmi Bulunmaz ile ilgili hem olumlu görüşlere sahibim, hem de tiyatronun buradaki dergisini dağıtmayı üstlenecek kadar politik destek bilinci içindeyim. (Teşekkür ederim. Biliyorum.) Ayrıca Coşkun Büktel de hemen tüm yazılarını okumaya çalıştığım, yanılmıyorsam tüm kitaplarını okuduğum ve duruşu konusunda takdirlerimi belirttiğim bir yazardır. Burada yapılan eleştiriler ise benmerkezci bir bakış açısının ürünüdür. Orhan Aydın'ın yazdığı ve aslında Tahir Özçelik'i öne çıkaran yazıdan ne öğrenip ne öğrenmeyeceğime karar vermek elbette kimsenin harcı değildir. Yumurtasız omlete ise söylenecek söz bulamıyorum. Çünkü yumurta dediğiniz tek bir tavuktan çıkacak diye bir şey yok. İşin ironik, deyimsel tarafı ise buraya yakışmamış zaten.

Tüm bunlara rağmen Hilmi Bulunmaz ve Coşkun Büktel'in kırılganlıkları, duyarlılıklarını incittiysem, bu yapmak isteyeceğim bir şey değildir. Üzgün olduğumu bildiririm. (Biz de üzgünüz. Biz de incitmekten yana değiliz. Sadece biraz daha dikkat rica ediyoruz. Bir de referans ve alıntı özeni.)

Özgür Başkaya

Not: Yazıyı kime ve nasıl yazacağıma karar veremediğimden yukarıdaki çorbayı yolluyorum. İçimden gelenlerdi; bilmenizi istedim. (Çorba tanımına biz de katılıyoruz. Ne var ki içinden gelenleri bilmek, inan olsun çok hoşumuza gidiyor. Gizlilikten değil, açıklıktan hoşlanıyoruz.)

Selam ve tiyatro dostluğuyla...
(Bizden de...)