Orhan Alkaya sorgusu için yayınlar alaka düzeyine göre sıralanmış olarak gösteriliyor. Tarihe göre sırala Tüm yayınları göster
Orhan Alkaya sorgusu için yayınlar alaka düzeyine göre sıralanmış olarak gösteriliyor. Tarihe göre sırala Tüm yayınları göster

5 Temmuz 2011 Salı

Oğuzcan Önver, sadece bir roman yazıp kenara çekilecek bir karakterde olmadığından, Orhan Alkaya ve onu güzelleyen Sennur Sezer'den de hesap soruyor!

Orhan Alkaya ve Sennur Sezer'e çok açık mektup!


Sennur Sezer, Evrensel Gazetesi'nde, ''Orhan Alkaya'ya Mektup'' başlıklı bir yazı yayınlamış. Bu yazı üzerine, ben de, aydın olma sorumluluğuyla ''Orhan Alkaya ve Sennur Sezer'e çok açık mektup!'' başlıklı bir yazı yazmak zorunda kaldım.

Sennur Sezer'in kitaplarıyla tanışmam şöyle oldu:

Şair Sennur Sezer ile eşi yazar Adnan Özyalçıner'in söyleşi yapıp imza günü düzenlemek için bizim okula gelecekleri söylendi. Bunun üzerine, biz de, bu yazarların kitaplarını (Sennur Sezer-Kirlenmiş Kağıtlar ve Adnan Özyalçıner-Yazdan Kalma Bir Gün-İstanbul Öyküleri) satın aldık. Yayınevi, bize indirim bile yapmıştı.

Cep harçlığımızdan zar zor biriktirdiğimiz paralarla satın aldığımız bu kitapları, âdeta bir görev bilinciyle okuduk. Ben, Sennur Sezer'in bazı şiirlerini beğenmeme rağmen, kitabın arka kapağında yer alan ödül konuşması hiç hoşuma gitmedi. Çünkü, bu konuşma şöyle başlıyordu: ''Ödüller her zaman önemlidir.'' Ödüller hiçbir zaman önemli değildir, zararlıdır. Adnan Özyalçıner'in öykü kitabını ise, hiç beğenmedim. Vasat, zamanı geçmiş öykülerle doluydu. Cep harçlıklarımızla zar zor satın aldığımız kitapları okuduk, ama Sennur Sezer ve Adnan Özyalçıner okula gelmedi.

İkisi birden hastaymışlar. İkisi birden hasta olmasaydılar, sanırım, biri mutlaka okulumuzdaki söyleşi ve imza gününe gelirdi. Geçmiş olsun. Malum, Sennur Hanım 68, Adnan Bey 77 yaşında. Sennur Sezer, hastalığına/yaşlılığına rağmen Kazmacıbaşı/Balıkçı Orhan Alkaya'yı övmeye vakit bulabilmiş. ''Orhan Alkaya'ya Mektup'' başlıklı yazıyı okurken hayal kırıklığına uğradım. Şiirimiz adına üzüldüm. Beklerdim ki; Sennur Sezer, hem devrimci duyarlılığıyla hem de kadın olmanın verdiği duyarlılıkla Orhan Alkaya'ya, Hülya Karakaş'ın açtığı ''mobbing''* davasının hesabını soracak ve/ya ''Bu ne biçim şiir Orhan, dizilerde sürtmeyi bırak da, otur adam gibi şiir yaz!'' diyecek. Nerdeee!?

Tiyatro sanatçısı ve Orhan Alkaya despotizmine muhalif Hülya Karakaş'ın ağzından mobbing davasını dinleyelim:

''Orhan Alkaya Genel Sanat Yönetmeni olmuştu ve benim oynadığım bütün oyunları sahneden kaldırdı. O dönem oynadığım daha yeni oynanan oyunu hiçbir gerekçe sunmadan oynatmadı. Önerdiğim bütün projeleri çeşitli gerekçelerle üstelik son derece kabaca ifade ederek reddetti ve ben o dönem yalnızlaştım. Zaten mobbing'deki en önemli içerik kişinin kurum içerisinde yalnızlaştırılması. Tiyatromda 17 ay çalıştırılmadım. Kuruma uğrayamıyordum bile. Meslektaşlarım kendilerince olumlu sebepler yaratarak benden uzaklaştılar ve yalnızlaştım. O dönem evliliğim bozuldu, yüksek tansiyon hastası oldum hatta yüksek tansiyondan felç geçirme aşamasına geldim, aşırı kilo almaya başladım, sağlığımı kaybediyordum, psikolojim bozulmuştu, işimi yapamaz hale geldim. Ve Çapa Tıp Fakültesi'nde çok uzun süreçli bir mesaim başladı. mobbing raporumu almak üzere hikâyemi anlattım ve oranın psikoloji bölümünde doktorla görüşmelerim başladı. Mobbing raporu öyle kolay verilmiyor.''

Rapor kolay verilmese de, tiyatro sanatçısı Hülya Karakaş, "kişinin sağlığının ve algılama yeteneğinin basit tıbbi müdahale ile giderilemeyecek nitelikte bozulmasına neden olduğu" gerekçesiyle Orhan Alkaya aleyhine mobbing raporunu almayı başardı! Tüm bu olanlara rağmen, Orhan Alkaya'yı (hem de hiç gereği yokken) övmek, büyük bir gaflet içinde olmak anlamına gelir! Sennur Sezer'in (hem de hiç gereği yokken), tiyatro sanatçısı Hülya Karakaş'a mobbing uygulama cesareti gösterebilmiş Orhan Alkaya'ya (nam-ı diğer Kazmacıbaşı, nam-ı diğer Balıkçı) yapay bir soluk aldırdığı, sunî bir teneffüs yaptırdığı için, kendisini esefle kınıyorum.

Sennur Sezer - Sevgili Orhan Alkaya,
Günlerin hayhuyuna teslim olmadan bir çift söz etmek zorlaştı.

Oğuzcan Önver - E, zorlaşır tabii. Çünkü bu yazı, (âdeta Blok seçmenlerine şirin görünmek için) zorlanarak, neredeyse istemeye istemeye yazılmış bir yazı. Bu mektubun başka hiçbir anlamı yok. Yani, Sennur Sezer, şöyle demek istiyor:

"Blok sayesinde, 'bizim partimiz' EMEP'in Genel Başkanı A. Levent Tüzel milletvekili seçildi ve ben de, Blok'a oy verip Blok'un propagandasını yapan Orhan Alkaya'yı güzellemek zorundayım! Hülya - mülya benim umurumda değil!!!"

Sennur Sezer - Sevgili Orhan,
Güzelliğin, inceliğin ve haklılığın yok edilmesi denendi, deneniyor, denenecek.

Oğuzcan Önver - Ne güzelliği, ne inceliği, ne haklılığı be Sennur Sezer?! Şu Kazmacıbaşı, şu Balıkçı Orhan Alkaya'dan bahsediyoruz değil mi? Başka bir Orhan Alkaya'yla karıştırmayasın sakın. Gayet eminsin değil mi? Hani, şu Kazmacıbaşı, hani şu Balıkçı olan Orhan Alkaya? Ben bile, sadece bir tek romanı yayınlanmış ben bile, elimden geldiğince, Orhan Alkaya'nın çirkinliklerini, kabalıklarını ve haksızlıklarını yok etmeyi denedim, deniyorum, deneyeceğim. Bir ideolojiyi, bir düşünce sistemini, bir felsefeyi vb. bir yana bırakalım, sadece mobbing davası bile, sadece insan olma hâlleri bile, Orhan Alkaya ile güzellik, incelik ve haklılık sözlerini bir arada kullanmamayı gerektiriyor. Eğer bir mobbing davasıyla ilgili isek, eğer insan olma hâllerimizi dağarcığımızdan silmemiş isek, eğer biz "çakma solcu" değilsek, bu tür ''çakma solcu''larla mücadele etmemiz gerekiyor. Hele insan bir de aydın olduğumuzu iddia ediyorsak, hele bir de Marksizmin elifbası bilimsel sosyalizmden yanaysak, "çakma solcu" aydınları, despot şairleri yerden yere vurmalıyız!

Sennur Sezer - Şiirin gibi hem günün içinde hem yarınla dünü kucaklamış bir şeyler çıktı karalamalarımdan.

Oğuzcan Önver - Bak, buna katılırım işte. Bu yazdıkların bir karalamanın ilerisine asla gidememiştir. Hatta bir tür sayıklama olarak da değerlendirilebilir. Yada, Kazmacıbaşı olarak tiyatro sanatına verdiği zarar, Balıkçı olarak Türkiye halklarına verdiği zarar nedeniyle, şiir kırpıntılarıyla gusül abdesti almak da denilebilir bu zırva karalamalara!...

Peki, Sennur Sezer niçin durup dururken Orhan Alkaya'yı övmek zorunda kalmış? Her ne kadar yukarıda değinmiş olsam da, net bir cevap veriyorum: ''Öyle Bir Geçer Zaman Ki'' adlı dizide oynayan Kazmacıbaşı/Balıkçı Orhan Alkaya, seçimlerde bağımsızları (BLOK) desteklediği için. Orhan Alkaya, NTV canlı yayınında şiir dediği bir saçmalığı Mehmet Ali Birand için okudu. Neden acaba? Buna dair herhangi bir şey söylemedi. Oysa gerçek bana kalırsa şu: Birand'ın, ''Öcalan ev hapsine çıkabilmeli.'' sözleri yüzünden Orhan Alkaya, Birand için, kendisinin şiir dediği bir saçmalığı okudu. Orhan Alkaya, bunu niçin yüreklice, "açıkça, mertçe, Türkçe" söyleyemedi? Yani, Abdullah Öcalan'ın adını anma cesareti gösteren Mehmet Ali Birand gibi cesur davranmadı? Korktu mu? Eğer korktuysa bu ''işe'' hiç girmeyecekti, girdiyse de, adam gibi her şeyi açık açık söyleyecekti kazmacıbaşı/balıkçı!

Orhan Alkaya'nın saçmalarından iki atımlık:

..........''mürekkebi terlemiş kalem
.........kadar sağlam bir hazneyim; ben neyim?''

Sen, "mücadeleyi satmış" bile diyemeyeceğimiz kadar mücadelenin her daim dışında kalmış, ama sanki mücadelenin içindeymiş yanılsaması oluşturan imgesiz bir şair, şiirden hiçbir halt anlamayan bir şair bozuntususun.

Sen, kötücül emellerle kotarılmış, halkın kötürüm olması için çekilen pespaye televizyon dizilerinin kötü bir dizi oyuncususun.

Sen, Hülya Karakaş'a mobbing uygulayacak kadar zalim bir tiyatro esnafı, Mehmet Ali Birand kadar bile cesur olamayan bir korkuluk ve beyninin sol yanı hızla çürümüş bir "çakma şair"sin.

Sen, Kazmacıbaşı'sın.

Seni, "tarih asla affetmeyecek."

Seni, kendileri de "sol" kavramını algılamaktan yoksun ''sol cenah'' şimdilerde bir şey sansa da, ileride seni nefretle anacak bu halk. Muhsin Ertuğrul Sahnesi'ne ilk kazmayı vuran Kazmacıbaşı olarak, halka toplumsal ninniler söyleyen "Öyle Bir Geçer Zaman Ki" dizisinin Balıkçısı olarak ve en önemlisi Hülya Karakaş adlı tiyatro emekçisine uyguladığın mobbing zulmü olarak! Sahi, Hülya'ya uygulanan mobbingle, Kürt halkına çektirilen acı hassas bir kuyumcu terazisinde tartılsa, hangi zulüm daha ağır basar?!!!

Oğuzcan Önver

***

*Mobbing: Türkçe karşılığı: Zorbalık, yıldırma, bezdirme)(Latince'de; psikolojik şiddet, baskı, kuşatma, taciz, rahatsız etme veya sıkıntı vermek)

Mobbing uygulayan kişilerin ve kurbanların kişilik özellikleri ve işyeri koşulları mobbingin nedenlerini açıklıyor. Leyman bunları dört başlık altında topluyor:

1 - Kişileri grup kuralını kabul etmeye zorlamak
2 - Düşmanlıktan hoşlanmak
3 - Can sıkıntısı içinde zevk arayışı
4 - Önyargıları pekiştirmek

Ek olarak; mobbing uygulayanın kötü kişiliği ve patronluğun / yöneticiliğin bunu hak olarak görmesi, şişirilmiş benmerkezcilik, narsist kişilik, çocukluk travmaları da sayılabilir.

(Kaynak: Oğuzcan Önver)


***


Ayrıca bakınız:

Kazmacıbaşı'ndan yuvarlak laflar!...

Orhan Alkaya (Kazmacıbaşı) Hülya Karakaş'a dava açabilir mi?

4 Ocak 2009 Pazar

Hülya Karakaş’ın disipline verildiği Şehir Tiyatroları’nda despot zihniyeti “altın dönemini” yaşıyor!


Feridun Çetinkaya
4 Ocak 2009


İstanbul Belediyesi Şehir Tiyatroları (İBŞT) sanatçısı Hülya Karakaş, 27 Ekim 2008 günü, Tiyatro Dünyası internet sitesinde, “Genel Sanat Yöneticisi Orhan Alkaya'ya Sorularımdır” başlıklı bir yazı yayımlamıştı. İBŞT içinden bir sanatçının sıcağı sıcağına tanıklığını yansıtması bakımından ayrı bir anlam ve değer taşıyan, tarihi bir yazıydı bu.

Hülya Karakaş, o yazıda, Orhan Alkaya’nın genel sanat yönetmenliğine getirilmesiyle birlikte İBŞT’de yaşananlardan yola çıkarak çok haklı sorular soruyor, Alkaya yönetimine zehir zemberek eleştiriler getiriyordu. Karakaş, bu görüşlerini önce Alkaya yönetimine sunduğunu, gördüğü tepki üzerine bunları kamuoyu ile paylaşmaya bir anlamda mecbur kaldığını belirtiyordu.

Karakaş’ın soruları, eleştirileri bu şekilde kamuoyuna mal olmuştu. Ne var ki, en azından tiyatroculara, tiyatroseverlere karşı sorumluluğu gereği bu durumda bir açıklama yapması beklenen İBŞT Genel Sanat Yönetmeni Orhan Alkaya, Karakaş’ın gündeme getirdiği konular hakkında bugüne dek ne bir yanıt verdi, ne de bir açıklamada bulundu.

Alkaya’nın suskunluğu ikinci ayını doldururken, Hülya Karakaş, 30 Aralık 2008 günü, yine Tiyatro Dünyası internet sitesinde, bu kez “Hülya Karakaş’tan Orhan Alkaya’ya Açık Mektup” başlıklı yeni bir yazı yayımladı. Bir anlamda bu işin peşini bırakmayacağını gösteren Karakaş, şimdi de Alkaya’yı kamuoyu önünde konuyu tartışmaya davet ediyor. Alkaya yönetimini teşhir etmesinin ardından disiplin kuruluna verildiğini öğrendiğimiz Karakaş’ın, Alkaya’ya hitaben yazdığı açık mektubu şu sözlerle bitiyor:

..........“Size bu çağrımı çok özel bir zeminde, kişisel mail adresinize yazarak yapıyorum. Bu talebime en kısa zamanda bir cevap (dilerseniz bir hafta diyelim) vermenizi rica ederek, dilekçelerime vermediğiniz cevaplar gibi eğer cevaplamaz iseniz size yazdığım kişisel maili gerek internet ortamında, gerek basında, gerekse ‘bağlı’ olduğum İstanbul Büyükşehir Belediyesi kurullarına göndereceğimi ve ‘özlük hakları’ mı böylece savunacağımı beyan ediyorum. Böylece tarafıma gönderilen, beni ‘disiplin kurulu’na taşıyan süreci ‘ispat hakkı’mı da kullanmış olacağım.

Kolay gelsin…

Hülya Karakaş
21 Aralık, 2008”

Hülya Karakaş, düşünen, sorgulayan uygar bir insan, bir tiyatro sanatçısı, bir vatandaş kimliğiyle, en doğal ve en temel demokratik hakkını kullanıyor; İBŞT’ye zarar verdiğini gördüğü Alkaya yönetimini sorguluyor, eleştiriyor, hesap soruyor. Mensubu olduğu sanat kurumunun yönetimini (bir tür iç denetim, öz denetim görevini de yerine getirerek) uyarma sorumluluğunu gösteriyor. Her uygar ve onurlu insanın yapması gerektiği gibi düşüncelerini özgürce, açıkça ifade etme ve hesap sorma kararlılığını da ısrarla sürdürüyor. Hülya Karakaş’ın örnek gösterilmesi gereken bu tavrını, daha kaliteli, daha verimli bir Türkiye tiyatrosu için çok önemli, çok umut verici bir “çıkış” olarak görüyor ve destekliyorum. Bu konuda Karakaş’ın yalnız bırakılmaması gerektiğini düşünüyorum.

Orhan Alkaya, “Hiçbir siyasinin ve bürokratın sanat kurumuna müdahale hakkı yoktur” diyerek sanat kurumlarını hedef alan siyasi müdahalelere karşı olduğunu açıkça beyan etmiş, demokrat hatta solcu olarak bilinen bir isimdi. Ancak buna rağmen, kendi sözlerini inkâr edercesine, AKP’li İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Kadir Topbaş’ın antidemokratik siyasi müdahalesine çanak tutarak İBŞT genel sanat yönetmenliği koltuğuna oturmakta hiçbir sakınca görmemişti (Bkz: ...Ama beni iktidar yapan müdahale iyidir). Göreve gelir gelmez de, genel sanat yönetmenliğine getirilmeden önce yıkılmasına kesinlikle karşı çıktığı ve ateşli bir biçimde muhalefet ettiği, “müstakil” Harbiye Muhsin Ertuğrul Tiyatrosu’nun yıkılıp yok edilmesi kararını kendi elleriyle imzalayarak “müstakil” Muhsin Ertuğrul Tiyatrosu’nun “yok edilmesine” onay veren, uygun diyen Genel Sanat Yönetmeni olarak tarihe geçmekten çekinmemişti. Bu çifte standartlı, ikiyüzlü tavrı, Orhan Alkaya’nın koltuk aşkıyla bulduğu ilk fırsatta siyasi iktidarın dümen suyuna girecek denli ilkesiz, tutarsız ve güvenilmez biri olduğunu, bu anlayışıyla İBŞT’ye bir hayrı olamayacağını daha en başından göstermişti. Alkaya’nın genel sanat yönetmenliği de aslında böylece, vicdan ve akıl sahibi insanların indinde daha ilk günlerinde mahkûm olmuş, meşruiyetini yitirmişti.

Hülya Karakaş’ın sorularını yanıtlamaktan yan çizen, bu eleştiri ve sorulara uygar bir insan, uygar bir tiyatrocu, uygar bir şair gibi ikna edici yanıtlar vermek, açıklamalar getirmek yerine, eleştiriye tahammül göstermeyip burnundan kıl aldırmaz bir diktatör ceberutluğuyla Karakaş’ın görüşlerini ifade etmesini ve kamuoyuyla paylaşmasını “disiplinsizlik” sayarak “disiplin kurulu”nu harekete geçiren Orhan Alkaya yönetiminin çirkin yüzü artık herkes tarafından açıkça görülmüştür, umarım.

Umarım diyorum, ama biliyorum ki ne kadar iyimser olsam da ummak tek başına bir işe yaramıyor, safça bir temenni olmanın ötesine geçemiyor. İktidar yalakalığı, eş dost, ahbap çavuş dayanışması gereği, hakikati, gerçeği, görmekten kaçınanlar, işine gelmeyen hakikati görmek istemeyenler her devirde çıkabiliyor.

Yukarıda sözünü ettiğimiz gerçekler ortadayken, Alkaya bile kamuoyunun önüne çıkıp kendisine yönelik eleştirilere ve uygulamaları hakkındaki sorulara yanıt veremezken, hâlâ birtakım “Alkaya’dan çok Alkayacılar” ortaya çıkıp, hiç utanıp sıkılmadan Alkaya’nın dosdoğru bir adam olduğuna “şehadet” edebileceğini duyurma gereği hissedebiliyor; daha da korkuncu, akıllara ziyan bir biçimde Alkaya dönemini 100 yıllık İBŞT tarihinin “altın dönemi” olarak tanımlayacak kadar ölçüyü kaçırabiliyorlar.

İşte, İBŞT sanatçısı Can Doğan! “Tanrı Şehir Tiyatrosu'nu 90'lı Yılların -Ruh-suzluğundan Korusun” başlıklı bir yazı kaleme alarak Alkaya hakkındaki iddialara ve Karakaş’ın Alkaya’ya yaptığı çağrıya cevap vermeyi kendisine görev biliyor. Hiçbir inandırıcı gerekçe göstermeden, Orhan Alkaya’nın “dosdoğru bir adam olduğuna şehadet edebileceğini” ilan ediyor. İyi ama böyle bir “şehadet” Genel Sanat Yönetmeni Orhan Alkaya’nın yukarıda bir bir saydığımız, “muhalefette insan, iktidarda kurt” misali çifte standartlı, ilkesiz ve tutarsız davranışlarını makul karşılamamızı ya da mazur görmemizi gerektiriyor mu? Hülya Karakaş’ın henüz yanıtlanamamış ciddi eleştiri ve sorularını geçersiz kılıyor mu? O soruları ikna edici bir biçimde yanıtlanmış saymamızı sağlıyor mu? Tabii ki, hayır. Sayın Can Doğan’ın şıracının şahidi bozacı misali gülünç “şehadeti” ancak ve ancak kendisini bağlar, onun Alkaya’ya duyduğu sevgiyi ve sadakatinin aşırılığını gösterir o kadar. Ne Alkaya'ya yöneltilen eleştiri ve soruların gereksiz ya da anlamsız olduğunu gösterir ne de Alkaya’yı kamuoyunun gözünde temize çıkarmaya yeter.

Bir başka “Alkaya’dan çok Alkayacı” tavır da, Türkiye Tiyatro Eleştirmenleri Birliği (TEB) Başkanı tiyatro eleştirmeni Sayın Üstün Akmen’den geldi. Özellikle son dönemdeki iki yazısında Sayın Akmen, Hülya Karakaş’a yanıt verircesine, adeta ona nispet yaparcasına, hakkındaki ciddi sorular ve eleştirilere hiçbir yanıt veremeyen, üstüne üstlük Karakaş’ı despotça bir karar vererek disiplin kuruluyla hizaya sokmaya çalışan Alkaya’yı allayıp pullayıp bize yutturmaya çalışıyor. Sayın Akmen, Orhan Alkaya hakkındaki ciddi eleştirileri ve iddiaları görmezden gelerek, İBŞT’deki Alkaya dönemini, 100 yıllık İBŞT tarihinin “altın dönemi” olarak nitelendirmekte hiçbir sakınca görmüyor. 14 Aralık 2008 günü Tiyatro Dünyası adlı sitede okuduğumuz “Orhan Alkaya, İBŞT'de gene bir ilke imza atmış: Canavar Sofrası” başlıklı yazısında hiçbir nesnel dayanak göstermeden, (iktidar koltuğuna oturmak uğruna ömrü boyunca savunduğu tüm ilkeleri çiğnemekten kaçınmadığı için hali hazırda lekeli ve hakkındaki ciddi soruları yanıtlamaktan kaçındığı için halihazırda şaibeli durumda olan) dostu Alkaya’nın dönemi için bakın nasıl fütursuzca övgüler diziyor:

..........“İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları (İBŞT) Genel Sanat Yönetmeni Orhan Alkaya, göreve gelişinden bu yana aldığı olumlu kararlar, ileriye dönük attığı yerinde adımlarla kamuoyunun ilgisini çekmeye devam etmekte. İstanbul kentinin yüzyıla yakın mazisi olan tiyatrosu, hiç abartmadan köpürtmeden söylüyorum, Orhan Alkaya döneminde altın dönemini yaşıyor.”

Ne tesadüftür ki Akmen, yaklaşık bir hafta sonra, yine Tiyatro Dünyası internet sitesinde okuduğumuz 27 Aralık 2008 tarihli, “İBŞT'nde Hareketli Öykü (Okuma) Tiyatrosu: Yedi Tepeli Aşk” başlıklı yazısında yine ölçüsüz ve gereksiz bir biçimde Alkaya’ya iltifat etmeyi ihmal etmiyor:

..........“Tiyatro eleştirmenleri olarak kimi yapımlarını eleştirsek de, ülkemizin en eski sanat kurumu İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları’nın, Genel Sanat yönetmeni Orhan Alkaya yönetiminde bu sezon ufkunu alabildiğine genişlettiğini yadsıyamayız. Alkaya, belki de İstanbul Belediyesi Şehir Tiyatroları tarihinde ilk kez repertuvarı sorguluyor; sahneleme biçimlerini, biçemlerini, farklı oyunculukları öne çıkarmaya çalışıyor. Başarıyor da…”

Bir kere, Orhan Alkaya, İBŞT genel sanat yönetmeni olarak bugüne dek hangi olumlu kararlar, ileriye dönük atılan hangi olumlu adımlarla kamuoyunun ilgisini çekmiştir ki, çekmeye “devam etmekte”dir? Sayın Akmen, yoksa herkesi kör kendisini şaşı mı sanıyor? Bizim bildiğimiz, gördüğümüz, Alkaya yönetiminin göreve geldiğinden bu yana kamuoyunun gündemine sürekli İBŞT’yi küçük düşüren, utanç verici konularla, eleştirilerle geldiğidir: Orhan Alkaya’nın antidemokratik siyasi bir müdahaleyle genel sanat yönetmenliği koltuğuna oturtulması, ihaleyle sanatçı alımı, “müstakil” Harbiye Muhsin Ertuğrul Tiyatrosu’nun yıkılıp yok edilmesi, tiyatro sanatçısı Hülya Karakaş’ın en demokratik hakkını kullanıp tiyatro yönetimini eleştirdiği için disiplin kuruluna verilmesi, “Balıkesir Muhallebicisi” özür skandalı örneklerindeki gibi...

Tüm bu gerçekler ve Hülya Karakaş’ın cevap bekleyen “kazık soruları” ortada öylece dururken, TEB Başkanı Üstün Akmen’in, kamuoyunun gözünün içine baka baka, daha bir tiyatro sezonunu bile tamamlamamış Orhan Alkaya dönemini, hiçbir nesnel dayanak göstermeden, 100 yıla yaklaşan köklü bir tarihe sahip İBŞT’nin “altın dönemi” olarak kutsamasına ne demeli acaba? (Bu mesnetsiz övgüye, “hakikati manipule ederek, tarihsel gerçekleri çarpıtarak tiyatromuzu mahveden ahbap çavuş dayanışmasının, sen ben bizim oğlancılığın ulaştığı arsızlık boyutunun en çarpıcı göstergelerinden biri” demek haksızlık mı olur acaba?) Orhan Alkaya, genel sanat yönetmenliğine getirildiğinden bu yana 100 yıldır yapılmayan ne yapmıştır da, 100 yıldır alınmayan, alınamayan hangi kararı almıştır da bu kısacık dönem, birdenbire 100 yıllık İBŞT’nin “altın dönemi”ni yaşadığı bir süreç olarak adlandırılmayı hak etmiştir? “Türkiye Tiyatro Eleştirmenleri Birliği” gibi ciddi olduğu izlenimi yaratan bir isme sahip, peşin peşin ciddiyet, bilimsellik ve nesnellik atfedilen bir kurumun başkanlığını yapan Sayın Akmen’in gerçeklerle çelişen, tarihsel gerçekleri tahrif eden bu çok iddialı iddiasını kanıtlaması, en azından nesnel dayanaklarını ortaya koyması gerekmez mi? Unutulmamalıdır ki, her yazı bir bakıma tarihe tanıklık etmektedir ve bugün bizim, İBŞT’deki Orhan Alkaya dönemini, bundan 10 yıl sonra, zamanın TEB Başkanı Üstün Akmen’in yazısındaki “altın dönem” tanımına itibar ederek anlamaya, bilmeye çalışacakların aldatılmasına karşı çıkmak gibi tarihsel bir sorumluluğumuz vardır.

Ayrıca, eğer Sayın Akmen, tiyatro sanatçısı Hülya Karakaş’ın sırf düşüncelerini ifade ettiği için Alkaya yönetimince disiplin kuruluna verildiğini bile bile, bu bilgiye vakıf olarak, 100 yıllık Şehir Tiyatroları’nın Orhan Alkaya yönetiminde “altın dönem”ini yaşadığını ilan ettiyse bu Türkiye’deki tiyatro eleştirmenliği açısından da, Tiyatro Eleştirmenleri Birliği açısından da çok sıkıntı verici bir durumdur. Yok eğer Sayın Akmen bu “altın dönem” nitelendirmesini, Hülya Karakaş’ın disiplin kuruluna verildiğini dahi bilmeyecek kadar İBŞT’de olup bitenlerden habersiz bir durumda ezbere yapmışsa, bu da ortada aynı derecede sıkıntılı bir durum olduğunu gösterir.

Hülya Karakaş, bugün İBŞT çatısı altındaki her onurlu insanın vermesi gereken bir mücadeleyi tek başına yüreklice vermeye çalışıyor. Aklı başında her insanın, en azından “ifade özgürlüğü” temelinde Karakaş’ın bu mücadelesine arka çıkması, destek vermesi gerekirken, hâlâ, Karakaş’ın eleştirilerine dahi tahammül gösteremeyip onu disiplin kuruluna gönderen Alkaya’nın “dosdoğru bir adam olduğuna şehadet edilebileceğini” duyurma telaşında olanların, hâlâ satır aralarına kurnazca sıkıştırılmış abartılı övgülerle bu “disiplinci” dönemi İBŞT’nin “altın dönemi” diye överek antidemokratik zihniyeti bir anlamda ödüllendirmeye çalışanların çıkması, Karakaş’ın yazılarıyla dikkat çekmeye çalıştığı berbat manzaranın vahametini ne yazık ki doğrulamakta hatta daha da artırmaktadır.

(Kaynak: Tiyatro Fanzini)

11 Ocak 2009 Pazar

Tüm iktidarların üzerinde yükseldiği piramidin en alt katında yaşayan "Milli Yalaka" Can Doğan'ın Kazmacıbaşı diktatörlüğüne verdiği esaret bildirgesi

Foto: Can Doğan (zaar "Milli Yalaka")


DAKKA BİR GOL BİR


zaar "Milli Yalaka"


Sevgili Orhan Abi'min yazdığı yazıyı üzüntüyle okudum...

Yazısını okuduğum Orhan Abi'min soyadı Aydın...

Şehir Tiyatrosu yapısı itibariyle bir Genel Sanat Yönetmeni (GSY) tarafından yönetilir... Ne yani, bu GSY'nin Orhan Alkaya olmaması için bir sebep mi var? Orhan Alkaya'nın türlü GSY adaylarından ne eksiği fazlası var ki? Sonuçta Şehir Tiyatrosu'nun bir GSY olmayacak mı? Bu neden Orhan Alkaya olmasın ki?

İktidarda sağ cinahtan bir parti var diye, çeşitli platformlarda sol görüşlü olduğunu göğsünü gere gere söyleyebildiği için mi Orhan Alkaya GSY olmayı haketmiyor?

İktidarda sağ cinahtan bir parti olduğu zaman o tiyatronun solcu bilinen insanları ne yapmalı? Ya da tersi, iktidarı sol cinah elde ederse sağ görüşlü tiyatro sanatçıları neylemeli?

Siyasi zeminler belli mücadeleyi içinde barındırır, insanlar hangi görüşten olurlarsa olsunlar kendi inandıkları hayat biçiminin yaygınlaşmasını isterler. Lakin kurumları insanlarla karıştırmamak gerekir. Şehir Tiyatrosu GSY'nden çayçısına kadar koskoca bir kurumdur ve siyaset dışı değil, siyaset üstüdür...

Mensubu bulunduğum bu kurumun başına da içimizden birinin, OrhanAlkaya'nın gelmesinin keyfini yaşamama izin vermediği için Orhan Aydın Abi'min çoğu satırı tahminen geçmişte yaşanan bazı şeylere dayandığı izlenimi veren yazısını üzüntüyle karşılıyorum...

Kelimeler tam bu olmasa da Orhan Alkaya'nın kendini sattığı gizli o satırlarda... Ne yapsaydı Orhan Alkaya, Darülbedayi'yi mi satsaydı...

Muhtemeldir ki Orhan Alkaya ile bugüne kadar benim kadar dalaşan kimse yoktur, mukadderat o ki bu dalaşmamız devam edecektir... Pek çok konuda didişiriz...

Orhan Alkaya için her şey söylenebilir, ama biri çıkıp da satıraralarına gizlenmiş biçimde de olsa onun için "satılık", hatta satırların daha da derinlerine bakıldığında "satılmış" derse... Hele bunu diyen de çok sevdiğim bir abimse "dur" derim ona... "Vur ama dinle!"

Röntgen mütehasisi olmadığım için Orhan Alkaya'nın omurgası konusunda fikir beyan etmem doğru olmaz ama adının önüne "satılmış" imasının bile konmasına bulabildiğim en hafif ifadeyle çok "üzülürüm"...

Kaldı ki kendini solcu diye niteleyen pek çok kişinin insanları böyleağır ifadelerle "değerlendirme" hakkını nereden bulduklarını da merak ediyorum...

Orhan Alkaya Milli futbol takımının başına geçmiş, yahut filanca hastanenin başhekimi olmuş değil ki... Çok gençken katıldığı, sonraVasfi Rıza adlı muhbirin ihbarıyla "solcu" diye kovulup açlığa mahkum edildiği, sonra yeniden dönüp, yeteneğinin elverdiğince oldukça iyi işlerine imza attığı ve ayıptır söylemesi hayatını adadığı ŞehirTiyatrosu'nun başına geçti...

Kim geçseydi Şehir Tiyatrosu'nun başına? Kim?

Bakacağız ve göreceğiz, başarılı olacak yahut olmayacak... Omurgasının kalibresini de göreceğiz... Siyasi yaklaşımını da göreceğiz... Şöyle ya da böyle... Ama yok öyle DAKKA BİR GOL BİR...

Adam daha odasına bile yerleşmeden yok öyle belden aşağı vurmak...

Görelim bakalım Orhan Alkaya neyleyecek...

Orhan Aydın'ı haklı çıkarabilecek bir "şekil" oluşursa küfürün bini bipara ederiz zaten... Ama yok öyle DAKKA BİR GOL BİR...

Sevgili Orhan Aydın Abi'm iyi etmedin bu yazıyı yazmakla... OrhanAlkaya'nın solculuğunu soruşturmana şapka çıkarırım... Ama tartışılan şey o mu... (Kaldı ki onun cevabını Orhan Alkaya verir.) Senin gibi artık duayyen yaşına gelmiş bir Abi'me Orhan Alkaya'ya başarı dilemek düşer... Senin de yazdığın veçhile zor bir taşın altına elini soktu...

Bir sözüm de Ertuğrul Timur kardeşime...

www.tiyatrom.com'un etkisinin ve gücünün pek farkında olduğunu sanmıyorum...

En son küçük yaştaki bir çocuğun salonu girip girmemesiyle ilgili meseleyi (ki annesi babası önce bana yazmıştı) ve ben de yazdıklarını zamanın GSY Nurullah Tuncer'e iletmiştim. O da konuyla ilgilendi. Mesele bir soruşturmayla çözülüp tiyatro tarafında kusurlu birileri varsa cezalandırılacakken www.tiyatrom.com'a da gelen bu yazı anında sahne aldı... Nurullah Tuncer soruşturma açma çabasındayken hadise yozlaşıverdi...

Orhan Aydın'ın yazısı da öyle zaar... Canım Ertuğrul Kardeşim, böylebir yazı eline ulaştığında yazının öteki muhatabının okuduğundan emin olmadan yayına verilmez...

Yani yarın bir gün ben de kendi sitemde "Ertuğrul Timur şöyledirböyledir." diye bir yazıyı yayınlarsam ayıp etmiş olurum... Böylesine iddialı yazılar "öteki" taraf da okumadan yayınlanması iyi olur...Yayınlama demiyorum, ama keşke bu yazıyı keşke Orhan Alkaya'ya da gönderip "Söyleyecek sözünüz varsa 24 saatiçinde bildirin." deseydin... 24 saat çok uzun bir süre değil...

Netice itibariyle Orhan Alkaya'nın bir miktar haksızlığa uğradığını,ve görevinin yapısı itibariyle bu haksızlığın Şehir Tiyatrosu'na dayöneldiğini düşünerek Orhan Aydın Abi'mi benim çocukluğumdaki kelimelerle solculuk oynamak yerine harbiden solcu olmaya davetediyorum...

Çünkü Şehir Tiyatrosu'nun yönetim erkinin dejenere edilmesi adı hem"sosyal", hem "demokrat", hem "halkçı" ve maalesef hem de "parti" olanSHP zamanında Nurettin Sözen'in daktilo ettirdiği yönetmelikle gerçekleşmişti... Bir taş attılar hala çıkaramıyoruz... Sansürügetiren de onlardır...

Orhan Abim neredeydi o zaman? Neredeyse sol cinah... İnanmayacaksınız meclisteydi... El kaldırıyordu Şehir Tiyatrosu'na onca yıl gelmeyensansür gelsin diye... Ben de Saraçhane'deydim... Yuh çekiyordum...

Nurettin Sözen'in Badyguardları tarafından salondan itile kakıla çıkarıldım...

Biliyorum ki mecburen benim için de bir şeyler söylenmesi gerekecek... Boşa zahmet edilmesin... Benim için yazılacak yazı altı harfi geçmez...

"yalaka"

öyle olsun...

ama hadi gelin işimizi yapalım... Orhan Alkaya'yı da mercek altında tutalım... Beceremezse keselim kellesini, becerirse öpelim alnını... Ama bırakalım da adam işini yapsın önce...

İşini yapsın...

işini...

ve darısı "hepimizin" başına...

sevgilerimle

(Kaynak: tiyatrom.com)

15 Ocak 2009 Perşembe

Şehir Tiyatroları bir ailedir edebiyatı


Feridun Çetinkaya
14 Ocak 2009


Okura not:
Arda Aydın adlı yazarın, 5 Ocak 2009 günü, Tiyatro Dünyası internet sitesinde yayımlanan, “Doğru yerde miyiz?” başlıklı, laf salatasından ibaret yazısını ciddiye alıp önemseyenler, aşağıdaki yazımı okumasalar da olur. Onlara, zamanlarını kendileri için daha yararlı olabilecekşeylere kullanmalarını tavsiye ederim. (FÇ)


“Hülya Karakaş’ın disipline verildiği Şehir Tiyatroları’nda despot zihniyeti ‘altın dönemini’ yaşıyor” başlıklı yazımda adı geçen İstanbul Belediyesi Şehir Tiyatroları (İBŞT) sanatçısı Can Doğan, 6 Ocak 2009 günü, Tiyatro Dünyası internet sitesinde, “Can Doğan’dan Feridun Çetinkaya’ya Cevap Yazısı” başlığıyla bir yazı yayımladı.

Can Doğan, “yalaka” sözcüğünü fütursuzca kullandığımı iddia ettiği yazımın “pek yakışıklı durmadığını” ileri sürüyor. Bir özrü hak ettiğini, bu özür gelmezse muhtemelen bunu yargı yoluyla istemek zorunda kalacağını söylüyor; beni mahkemeye vermekle tehdit ediyor.

Söz konusu yazımda esas olarak, İBŞT’deki Orhan Alkaya yönetimine haklı eleştiriler, sorular yönelten İBŞT sanatçısı Hülya Karakaş’ın, “Genel Sanat Yöneticisi Orhan Alkaya'ya Sorularımdır” başlıklı yazısının 27 Ekim 2008 günü, Tiyatro Dünyası internet sitesinde yayımlanmasının ardından disiplin kuruluna verilmesini eleştirmiştim. Karakaş’ın sorularını bugüne dek yanıtlamaktan kaçınan Alkaya yönetiminin üstüne üstlük antidemokratik bir yaklaşımla Karakaş’ı disipline vermesini vahim bir durum olarak nitelemiş, kınamıştım.

Bir tiyatro yönetimi açısından hiçbir mazeret bulunamayacak kadar karanlık böyle bir tabloya rağmen hâlâ Alkaya’yı savunmaya çalışan, ona övgüler düzen insanların çıkabilmesini de durumun vahametini artıran, “Alkaya’dan çok Alkayacı” bir tavır olarak değerlendirip iki somut örnekle teşhir etmiştim.

Bu örneklerden biri de Hülya Karakaş’ın Orhan Alkaya’yı kamuoyu önünde tartışmaya davet ettiği, 30 Aralık 2008 günü, Tiyatro Dünyası internet sitesinde yayımlanan, “Hülya Karakaştan Orhan Alkayaya Açık Mektup başlıklı çağrısına, derhal yanıt verme gereği duyan İBŞT sanatçısı Can Doğan’ın, sorgulanan Genel Sanat Yönetmeni Orhan Alkaya’nın “dosdoğru bir adam olduğuna şehadet edebileceği” yönündeki ifadesiydi. Can Doğan, bu ifadesinin yer aldığı, 3 Ocak 2009 günü, Tiyatro Dünyası internet sitesinde yayımlanan “Tanrı Şehir Tiyatrosunu 90'lı Yılların Ruhsuzluğundan Korusun” başlıklı yazısında, disipline verilen meslektaşı Hülya Karakaş’la çirkin bir dille alay etmeye kalkışıyor; Karakaş’ı haksız bir biçimde disipline veren Orhan Alkaya’ya da, aklı sıra, arka çıkıyordu:

..........Bu noktada Orhan Alkaya'nın avukatlığını, hatta tetikçiliğini yaptığım düşünülebilir… Düşünmeye karşı olmadığım için bu duyguya da saygı duyarım… Lâkin bildiğim bir şey varsa, insan olarak elbette zaafları olması muhtemel Orhan Alkaya'nın dosdoğru bir adam olduğuna şehadet edebileceğimdir… Çünkü başka türlüsünü becerecek yeteneklere sahip değildir. Olsaydı Hülya Karakaş Hanımefendi'yi karşısına alıp açıkoturum yapar "Komedi Dükkanı" programına bir alternatif yaratırdı. Bende Orhan Alkaya'nın sahip olmadığı bütün "acayip" yetenekler fazlasıyla var… Buyursun Hülya Karakaş Hanımefendi benim karşıma çıksın, çıksın ki gülelim eğlenelim…

..........(Can Doğan, “Tanrı Şehir Tiyatrosu'nu 90'lı Yılların ‘Ruh’suzluğundan Korusun”, Tiyatro Dünyası internet sitesi, 3 Ocak 2009)

İşte bu paragrafta geçen söz konusu ifadeyi de, tiyatro eleştirmeni Üstün Akmen’in, skandallarla dolu, şaibeli Alkaya dönemini, dayanaksız ve abartılı bir nitelemeyle yüz yıllık İBŞT tarihinin “altın dönemi” diye yutturmaya kalkışması örneğiyle birlikte, önümüzdeki karanlık tablonun vahametini artıran “Alkaya’dan çok Alkayacı” tavra ikinci bir örnek olarak yazımda işlemiş, eleştirmiştim.

Can Doğan, “Hayır, ben böyle şeyler söylemedim, böyle bir ifade kullanmadım” ya da “Alkaya’nın dosdoğru bir adam olduğuna şehadet edebileceğimi yazmadım” demiyor. “Evet, yazdım, ne olacakmış” da demiyor. Yazımda ortaya koyduğum görüşlere, yaptığım değerlendirmelere de itiraz etmiyor, “edemiyor”. Hakkındaki iddiaları kendisi bile kamuoyunun önüne çıkıp yanıtlayamamış, üstüne üstlük bir de Hülya Karakaş’ı disipline vermiş Alkaya’ya gülünç bir biçimde kefil olmasını, eleştirdiğim durumun vahametini artıran bir unsur olarak vurgulamamdan da rahatsızlık duymamış görünüyor.

Ne var ki Can Doğan’ın bana “cevap” verdiğini iddia ettiği yazısı, yine de ciddiye alınıp değerlendirilmeyi “hak ediyor”. Yazımdaki görüşlerime karşı itirazlarını ve kendi görüşlerini ortaya koymak yerine, bir suç isnat ederek gülünç bir biçimde beni mahkemeye vermekle tehdit ettiği için değil elbette.

Bir kere kapağı atıp memuriyet garantisini de edinir edinmez İBŞT’yi paşa babalarından miras kalmış bir yalı, bir köşkmüş gibi, özel mülkiyeti, malı belleyen ve kendilerini imtiyazlı sanan birtakım kendini bilmezlerin uydurması, “İBŞT, meselelerini ‘öncelikle’ aile içinde çözmeye çalışır” gibi kerameti kendinden menkul, sözde bir teamülü, “aile edebiyatı” yaparak kamuoyuna empoze etmeye kalkışan “yoz” bir yazı olduğu için; haklıdan yana değil, haklıya karşı, güçlüden, haksızlık edenden yana olmaya çağıran bir yazı olduğu için değerlendirilmeyi “hak ediyor”.

Yoksa ilk bakışta kişisel gibi görünebilecek, “onu öyle demezler, peynir ekmek yemezler” türü bir laf yarışı görüntüsü verebilecek, asıl konunun bir yana bırakıldığı izlenimini doğurabilecek bu yazıyı yazmak zorunda hissetmezdim kendimi.

***

Gelelim Can Doğan’ın bana cevabını(!) değerlendirmeye. Okura hitaben bir girizgâhla başlıyor yazı:

..........Sevgili www.tiyatrodunyasi.com okuyucularının affına sığınarak zorunlu bir açıklama…

..........4 Ocak 2009 tarihli ve Feridun Çetinkaya imzalı bir yazıda adım geçtiği için cevap hakkı kullanmak açısından bu yazıyı www.tiyatrodunyasi.com okurlarıyla da paylaşmayı doğru buldum.

..........(Can Doğan, “Can Doğan’dan Feridun Çetinkaya’ya Cevap Yazısı”, Tiyatro Dünyası internet sitesi, 6 Ocak 2009)

Tiyatro Dünyası okurlarına değer veriyor, önem veriyor izlenimi yaratmak, okurlara şirin görünmek için, onların affına sığındığını belirtmeden başlamıyor yazısına Can Doğan. Ama okurları tam ve doğru bilgilendirmeye, okurların işini kolaylaştırmaya sıra gelince nedense aynı kibarlığı ve inceliği gösterme gereği duymuyor. Okurların yazımı görmelerinden, yazımı okumalarından kaçınır, çekinir gibi, okurların hangi yazıdan söz edildiğini anlamasını, bilmesini zorlaştırmak ister gibi, ne yazımın başlığını veriyor ne de yazımın nerede yayımlandığını belirtiyor. Yazıma, sadece, “4 Ocak 2009 tarihli ve Feridun Çetinkaya imzalı bir yazı” ifadesiyle atıfta bulunuyor. Bana “cevabında” yazımın başlığına taşıdığım esas konuya, Hülya Karakaş’ın disipline verilmesine hiçbir şekilde değinmeyen, bu gerçeği görmemekte ısrar eden Can Doğan, tabii böylece, aynı zamanda, “disiplin” sözcüğünü yazısında bir kerecik olsun geçirmemeyi de “başarmış” oluyor.

Can Doğan’ın okurlara karşı sorumluluk duygusuyla yazmadığı, daha konuya girer girmez, okurları yanıltan, çok “tuhaf” bir cümle kurmasıyla da açıkça görülüyor. Ne diyor?

..........Öncelikle yazının sahibi Feridun Çetinkaya’yı tanımıyorum. Bunun doğal sonucu olarak o da beni tanımıyor. Ancak benim adımı içinde “İktidar yalakalığı, eş dost, ahbap çavuş dayanışması gereği, hakikati, gerçeği, görmekten kaçınanlar, işine gelmeyen hakikati görmek istemeyenler her devirde çıkabiliyor.” gibi bir cümlenin ardından benim adımı adeta bir takdimci gibi haykırıyor:

..........İşte, İBŞT sanatçısı Can Doğan!

..........(Can Doğan, “Can Doğan’dan Feridun Çetinkaya’ya Cevap Yazısı”, Tiyatro Dünyası internet sitesi, 6 Ocak 2009)

Can Doğan, “adını içinde” diye takdim edip sanki alıntıladığı cümlede adı geçiyormuş gibi bir hava yaratıyor. Bununla da yetinmiyor, alıntıladığı bu cümlenin “ardından” onun adını bir takdimci gibi haykırdığımı yazıyor. Can Doğan’ın berbat cümlesindeki iki iddiası da doğru değil. İlgili bölümü yazıdaki mizanpajıyla, önündeki ve arkasındaki paragraflarla birlikte alıntılayıp bakalım. Okurlar isterlerse buradan, isterlerse yazımın Tiyatro Dünyası’ındaki orijinal halinden, ilgili bölümün yazımda tam olarak nasıl olduğunu görebilirler:

..........Hülya Karakaş’ın sorularını yanıtlamaktan yan çizen, bu eleştiri ve sorulara uygar bir insan, uygar bir tiyatrocu, uygar bir şair gibi ikna edici yanıtlar vermek, açıklamalar getirmek yerine, eleştiriye tahammül göstermeyip burnundan kıl aldırmaz bir diktatör ceberutluğuyla Karakaş’ın görüşlerini ifade etmesini ve kamuoyuyla paylaşmasını “disiplinsizlik” sayarak “disiplin kurulu”nu harekete geçiren Orhan Alkaya yönetiminin çirkin yüzü artık herkes tarafından açıkça görülmüştür, umarım.

..........Umarım diyorum, ama biliyorum ki ne kadar iyimser olsam da ummak tek başına bir işe yaramıyor, safça bir temenni olmanın ötesine geçemiyor. İktidar yalakalığı, eş dost, ahbap çavuş dayanışması gereği, hakikati, gerçeği, görmekten kaçınanlar, işine gelmeyen hakikati görmek istemeyenler her devirde çıkabiliyor.

..........Yukarıda sözünü ettiğimiz gerçekler ortadayken, Alkaya bile kamuoyunun önüne çıkıp kendisine yönelik eleştirilere ve uygulamaları hakkındaki sorulara yanıt veremezken, hâlâ birtakım “Alkaya’dan çok Alkayacılar” ortaya çıkıp, hiç utanıp sıkılmadan Alkaya’nın dosdoğru bir adam olduğuna “şehadet” edebileceğini duyurma gereği hissedebiliyor; daha da korkuncu, akıllara ziyan bir biçimde Alkaya dönemini 100 yıllık İBŞT tarihinin “altın dönemi” olarak tanımlayacak kadar ölçüyü kaçırabiliyorlar.

..........İşte, İBŞT sanatçısı Can Doğan! “Tanrı Şehir Tiyatrosu'nu 90'lı Yılların -Ruh-suzluğundan Korusun” başlıklı bir yazı kaleme alarak Alkaya hakkındaki iddialara ve Karakaş’ın Alkaya’ya yaptığı çağrıya cevap vermeyi kendisine görev biliyor. Hiçbir inandırıcı gerekçe göstermeden, Orhan Alkaya’nın “dosdoğru bir adam olduğuna şehadet edebileceğini” ilan ediyor. İyi ama böyle bir “şehadet” Genel Sanat Yönetmeni Orhan Alkaya’nın yukarıda bir bir saydığımız, “muhalefette insan, iktidarda kurt” misali çifte standartlı, ilkesiz ve tutarsız davranışlarını makul karşılamamızı ya da mazur görmemizi gerektiriyor mu? Hülya Karakaş’ın henüz yanıtlanamamış ciddi eleştiri ve sorularını geçersiz kılıyor mu? O soruları ikna edici bir biçimde yanıtlanmış saymamızı sağlıyor mu? Tabii ki, hayır. Sayın Can Doğan’ın şıracının şahidi bozacı misali gülünç “şehadeti” ancak ve ancak kendisini bağlar, onun Alkaya’ya duyduğu sevgiyi ve sadakatinin aşırılığını gösterir o kadar. Ne Alkaya yöneltilen eleştiri ve soruların gereksiz ya da anlamsız olduğunu gösterir ne de Alkaya’yı kamuoyunun gözünde temize çıkarmaya yeter.

..........(Feridun Çetinkaya, “Hülya Karakaş’ın disipline verildiği Şehir Tiyatroları’nda despot zihniyeti ‘altın dönemini’ yaşıyor”, Tiyatro Fanzini internet sitesi, 4 Ocak 2009)

Konu şu: Ortada bir haksızlık var. Haksızlık yapan Alkaya yönetimi. Haksızlığa uğrayan Hülya Karakaş. Alkaya yönetimi göreve geldiğinden beri kamuoyunun gündemine bin bir rezaletle geliyor, İBŞT’yi her gün biraz daha küçük düşürüyor (Ben bu yazıyı yazarken Alkaya yönetimi bu kez yeni bir rezalete imza atmıştı, Yedi Tepeli Aşk adlı oyuna sansür uyguladığı için kamuoyu tarafından topa tutuluyor). Hülya Karakaş’ın “kazık soruları”na yanıt veremiyor. Üstüne üstlük Karakaş’ı despotça disipline sevk ediyor? Buna karşılık Can Doğan ne yapıyor? Alkaya yönetiminin başarılı olduğunu iddia edebiliyor mu? Böyle bir başarı emaresi ortaya koyabiliyor mu? Alkaya yönetiminin bile yanıtlayamadığı, yanıtlamaktan kaçındığı soruları ikna edici biçimde yanıtlayabiliyor mu? Alkaya yönetimini aklayabiliyor mu? Alkaya yönetiminin bugüne kadarki beceriksizliklerinin hesabını verebiliyor mu? Hayır! Ne yapıyor? Alkaya’nın avukatlığını üstüne vazife sayarak, Karakaş’a yanıt diye sadece Karakaş’ı kötüleyen, Karakaş’la alay etmeye yeltenen bir yazı yayımlıyor. Üstelik bir de, hiçbir nesnel ya da mantıklı gerekçe göstermeden, Genel Sanat Yönetmeni Alkaya’nın “dosdoğru bir adam olduğuna şehadet edebileceği”ni ilan ediyor.

Manzara bu. Can Doğan, benim işaret ettiğim bu manzaraya itiraz edebiliyor mu? Hülya Karakaş’ın disipline verilmesini, Alkaya’nın dosdoğruluğunun bir başka göstergesi olarak yorumlayabiliyor mu? Hülya Karakaş’ın disipline verilmesinin doğru, haklı olduğunu söyleyip, savunabiliyor mu? Bu konulara ilişkin hiçbir görüş belirtiyor mu? Hayır!

Ortaya koyduğum manzaradaki tavrından ve rolünden rahatsızlık duymayan Can Doğan, “İktidar yalakalığı, eş dost, ahbap çavuş dayanışması gereği, hakikati, gerçeği, görmekten kaçınanlar, işine gelmeyen hakikati görmek istemeyenler her devirde çıkabiliyor.” tespitime dikkat çekiyor. Bu manzaraya “iktidar yalakalığı” nitelemesini uygun görüyor, yakıştırıyor olsa gerek, bu ifadeden rahatsızlık duyuyor.

Can Doğan’ın Orhan Alkaya ve “yalakalık” konularında geçmişten beri bir hassasiyeti olduğu biliniyor. Bu yeni birşey değil. Hatırlanacağı üzere, 2008 Ocak ayında, İBŞT’nin başına atanır atanmaz Orhan Alkaya hakkında çeşitli eleştiriler gündeme gelmişti. Bunlardan biri de tiyatro sanatçısı Orhan Aydın’ın, 15 Ocak 2008 günü, Tiyatrom adlı internet sitesinde yayımlanan “Ortaya Karışık” başlıklı yazısıydı. Aydın da, gerçekten ortaya karışık bir biçimde, açıkça ismini yazmadan Orhan Alkaya’yı eleştirdiği halde derhal karşısında Can Doğan’ı bulmuştu. Can Doğan bu yazıya tepki olarak, aynı sitede, hemen bir iki gün sonra, “Dakka Bir, Gol Bir” başlıklı bir yazı yayımlamıştı. O gün de genel sanat yönetmeni koltuğuna oturtulan Orhan Alkaya’yı cansiperane bir şekilde savunmayı, tıpkı bugünkü gibi, vazife bilmişti. Üstelik, Orhan Aydın’ın isim vermediği yazısında eleştirilen kişinin Alkaya olduğunu “açıkça” sezdiren tek bölüm şu olduğu halde:

..........Önemi yok. Utanmaz olmuşsundur.

..........Ne de olsa, yıkılmasına göz yumduğun sahnenin orta yeridir durduğun yer. Aldırmazsın doğru söze.

..........Oturursun Muhsin hocanın koltuğuna. Tebrikleri kabule başlarsın.

..........(Orhan Aydın, “Ortaya Karışık”, Tiyatrom.com internet sitesi, 15 Ocak 2008; Tiyatrom.com arşivine artık ulaşmak mümkün olmadığından, bu yazıya link olarak, Hilmi Bulunmaz’ın Tiyatroyun sitesindeki adresini vermeyi uygun gördüm.)

Can Doğan’ın “yalakalık” konusundaki hassasiyeti, Orhan Alkaya adına Orhan Aydın’a yanıt verdiği “Dakka Bir, Gol Bir” başlıklı o yazısında da dikkatlerden kaçmıyordu. Şöyle yazıyordu Can Doğan:

..........Biliyorum ki mecburen benim için de bir şeyler söylenmesi gerekecek... Boşa zahmet edilmesin... Benim için yazılacak yazı altı harfi geçmez...

..........“yalaka”

..........öyle olsun...

..........ama hadi gelin işimizi yapalım... Orhan Alkaya'yı da mercek altında tutalım...
Beceremezse keselim kellesini, becerirse öpelim alnını...
Ama bırakalım da adam
işini yapsın önce...

..........(Can Doğan, “Dakka Bir, Gol Bir”, Tiyatrom.com internet sitesi, yazıda, yazının altında ya da üstünde belirtilmediği için bu yazının yayım tarihine ilişkin kesin bir kaynak bulamadım. Emin olamamakla birlikte bu yazının 17 Ocak 2008 tarihinde yayımlandığını tahmin ediyorum; Tiyatrom.com arşivine artık ulaşmak mümkün olmadığından, bu yazıya link olarak, Hilmi Bulunmaz’ın Tiyatroyun sitesindeki adresini vermeyi uygun gördüm.)

Görüldüğü üzere, o zaman da yaptığı şeye yakıştırdığı ilk sözcük “yalaka” olmuş Can Doğan’ın. Bu konuda kimse boşa zahmet etmesin demiş, “yalaka” sözcüğünü kullanmış kendisi için.

Ne tesadüf ki, Can Doğan, Alkaya’yı savunduğu son yazısı, “Tanrı Şehir Tiyatrosu'nu 90'lı Yılların ‘Ruh’suzluğundan Korusun”da da benzer bir hassasiyet göstermiş, üstelik bu sefer bir de çelebi pozu vermişti.

..........Bu noktada Orhan Alkaya'nın avukatlığını, hatta tetikçiliğini yaptığım düşünülebilir... Düşünmeye karşı olmadığım için bu duyguya da saygı duyarım…

..........(Can Doğan, “Tanrı Şehir Tiyatrosu'nu 90'lı Yılların ‘Ruh’suzluğundan Korusun”, Tiyatro Dünyası internet sitesi, 3 Ocak 2009)

Bence de, Can Doğan’ın “düşünmeye” karşı olmaması kendisi adına çok sevindirici. Her ne kadar, ifadesi çok karışık olsa da, “düşünmeye” karşı olmadığı için “bu duyguya” saygı duyması bile kendisi için hayırlı olabilecek bir yaklaşım.

(Bugün, “sonu baştan belli” Alkaya yönetiminin çapsızlığı, beceriksizliği, İBŞT’ye bir hayrı dokunmayacağı, artık herkes tarafından görülüyor. Neler yaşandı o günlerden bu yana şöyle bir hatırlayalım: Orhan Alkaya, görevdeki Genel Sanat Yönetmeni Nurullah Tuncer’in kuyusunu kazarak ve siyasi bir müdahaleye çanak tutarak, AKP’li İstanbul Belediye Başkanı Kadir Topbaş ve Sanat Danışmanı Kenan Işık’la yaptığı birtakım görüşmeler sonucu, kuşkulu ve şaibeli bir biçimde genel sanat yönetmenliğine atandı. “Müstakil” Harbiye Muhsin Ertuğrul Tiyatrosu Alkaya döneminde ve Alkaya’nın uygundur imzasıyla yıkılıp yok edildi. İBŞT sanatçısı Hülya Karakaş’ın Alkaya yönetimine getirdiği zehir zemberek eleştirilerin, yönelttiği ciddi soruların şeffaf bir biçimde yanıtlanmasından ısrarla kaçınıldı. Alkaya yönetimini eleştiren İBŞT sanatçısı Hülya Karakaş antidemokratik bir yaklaşımla disiplin kuruluna verildi. “Balıkesir Muhallebicisi” skandalının ardından ciddi bir özür rezaleti yaşandı. Sahnelenmekte olan Yedi Tepeli Aşk adlı oyun sansürlendi. Ne demişti, Can Doğan, nasıl savunmuştu Alkaya’yı koltuğa ilk oturduğunda: “Orhan Alkaya'yı da mercek altında tutalım... Beceremezse keselim kellesini, becerirse öpelim alnını...” İşte, Hülya Karakaş, mercek altında tutuyor Alkaya’yı. Bu yüzden disipline veriliyor. Çirkin bir biçimde Can Doğan’ın “Bankamatikteki şifresini unutmasın yeter…” alayına muhatap olmak zorunda kalıyor. Ama koskoca İBŞT’deki yüzlerce sanatçı arasından yine derhal Can Doğan çıkıp bu disiplin kararını verenlere desteğini ilan ediyor. Orhan Alkaya’nın “sonu baştan belli” genel sanat yönetmenliği bir skandallar tarihi olarak ortada duruyor. Koskoca İBŞT’deki yüzlerce sanatçı arasından bir tek Can Doğan bu gerçeği, hakikati “ısrarla” görmek istemiyor, bir tek o derhal çıkıp Alkaya’nın “dosdoğru bir adam olduğuna şehadet edebileceği”ni duyurma ihtiyacı hissediyor.)

Can Doğan’ın bana yanıtına dönelim. Aklınca okurları kendisine hakaret ettiğime inandırdı ya, şu cümleyle devam ediyor:

..........Rica ederim sayıyla kendinize geliniz. Hele ki beni “utanmaz” ve “sıkılmaz” biri olarak niteleme hak ve yetkisini nereden buluyorsunuz?

..........(Can Doğan, “Can Doğan’dan Feridun Çetinkaya’ya Cevap Yazısı”, Tiyatro Dünyası internet sitesi, 6 Ocak 2009)

Kastedilen ilgili bölüm de gerçekte yazımda tam olarak şöyle:

..........Yukarıda sözünü ettiğimiz gerçekler ortadayken, Alkaya bile kamuoyunun önüne çıkıp kendisine yönelik eleştirilere ve uygulamaları hakkındaki sorulara yanıt veremezken, hâlâ birtakım “Alkaya’dan çok Alkayacılar” ortaya çıkıp, hiç utanıp sıkılmadan Alkaya’nın dosdoğru bir adam olduğuna “şehadet” edebileceğini duyurma gereği hissedebiliyor; daha da korkuncu, akıllara ziyan bir biçimde Alkaya dönemini 100 yıllık İBŞT tarihinin “altın dönemi” olarak tanımlayacak kadar ölçüyü kaçırabiliyorlar.

..........(Feridun Çetinkaya, “Hülya Karakaş’ın disipline verildiği Şehir Tiyatroları’nda despot zihniyeti ‘altın dönemini’ yaşıyor”, Tiyatro Fanzini internet sitesi, 4 Ocak 2009)

Okuduğunu bile doğru dürüst anlamadan, Can Doğan bu sefer, kendisini “utanmaz” ve “sıkılmaz” biri olarak nitelemekle “suçluyor” beni!

Benim yazdığım ortada: Evet, ben Alkaya bile kamuoyunun önüne çıkıp kendisine yönelik eleştirilere ve uygulamaları hakkındaki sorulara yanıt veremezken, Can Doğan hiç utanıp sıkılmadan Alkaya’nın “dosdoğru bir adam olduğuna şehadet edebileceği”ni ilan edebiliyor, diyorum. Ne var bunda?

Eğer Can Doğan çıkıp, “Sen nereden biliyorsun ‘kardeşim’ Orhan Alkaya’ya utanıp sıkılmadan şehadet ettiğimi? Belki utanıp sıkılarak şehadet ettim.” diyerek benim ifademi tekzip ederse, orasını bilmem. Tabii ki, böyle yaparsa yazımdaki “utanıp sıkılmadan” ifadesini büyük bir mutlulukla hemen, “utanıp sıkılarak” diye düzeltir, hemen, seve seve, bu konuda haksızlık ettiğim için canıgönülden özür dilerim kendisinden.

Devam ediyor Can Doğan:

..........58 kelimeden oluşan koskoca bir paragraftan “şehadet” lafını cımbızlayarak bunun üzerine bir yazı inşa etmek dramatik yazarlık tahsilini on yıl önce tamamlamış birine hiç yakışmıyor.

..........Bendinizin 58 kelimelik paragrafı aşağıdaki gibidir…

..........“Bu noktada Orhan Alkaya'nın avukatlığını, hatta tetikçiliğini yaptığım düşünülebilir… Düşünmeye karşı olmadığım için bu duyguya da saygı duyarım… Lâkin bildiğim bir şey varsa, insan olarak elbette zaafları olması muhtemel Orhan Alkaya'nın dosdoğru bir adam olduğuna şehadet edebileceğimdir… Çünkü başka türlüsünü becerecek yeteneklere sahip değildir. Olsaydı Hülya Karakaş Hanımefendi'yi karşısına alıp açıkoturum yapar "Komedi Dükkanı" programına bir alternatif yaratırdı.”

..........(Can Doğan, “Can Doğan’dan Feridun Çetinkaya’ya Cevap Yazısı”, Tiyatro Dünyası internet sitesi, 6 Ocak 2009)

Ben yazımı Can Doğan’ın 58 sözcükten oluşan koskoca bir paragrafından “şehadet” sözcüğünü cımbızlayarak yazmadım. Yazımı, Can Doğan’ın paragraf içindeki haliyle de, paragraftan “cımbızladığım” haliyle de anlamı değişmeyen, anlamından bir şey yitirmeyen, Alkaya’nın “dosdoğru bir adam olduğuna şehadet edebileceği” ifadesi üzerine inşa etmedim. Kaldı ki, benim yazım, Can Doğan’ın yazısı üzerine bir yazı değildi. O yazım, Alkaya’nın ceberut tasarrufu üzerineydi. Can Doğan, o yazımın figüranlarından biriydi yalnızca. Yöneticisi Alkaya’ya olan “sadakatini” tetikçilik mertebesine kadar abarttığı ve İBŞT’yi bir mafya örgütü kadar gizli ve özel bir kurum olarak lanse etmeye kalkıştığı için bu yazımda başrolü kapabildi.

Can Doğan, beni tanımamakla birlikte, hangi okulu ne zaman bitirdiğimi bilecek kadar da biyografimi incelemiş. Zaten önemli olan yüzümü tanıması değil, benim kültürel formasyonumu bilmesi. Bu bakımdan beni araştırması akıllıca bir davranış ama konumuzun dramatik yazarlık tahsiliyle ya da bu tahsilimi on yıl önce tamamlamış olmamla ne ilgisi var anlamadım. Dramatik yazarlık tahsilinin, oyunculuk tahsilinin ya da profesörlük vb.’nin konumuzla hiçbir ilgisi yok. En azından, “Ben sana ‘tiyatrocu olamazsın’ demedim...” başlıklı bir yazı yazarak hiçbir tahsil ya da unvanın tek başına hiçbir değeri ve anlamı olmadığını açıkça ifade etmiş biri olarak benim gözümde ilgisi yok.

Can Doğan devam ediyor:

..........Şimdi bu noktada “komedi dükkanı” programına nasıl bir alternatif yaratılabileceğine bir örnek vermek istiyorum…

..........Tutun ki Orkan Alkaya, Hülya Karakaş’ın duello teklifini kabul etmiş olsun, hatta bu duelloyu yönetme işini de Uğur Dündar üstlenmiş olsun… Bütün tiyatro erbabı da duellonun tanığı olarak orada hazır bulunsun… Söz sırası da doğal olarak once Hülya Karakaş’a verilsin ve Hülya Karakaş da konuşmaya başlasın…

..........HÜLYA KARAKAŞ - Olur da “Küçük Kemal Çocuk tiyatrosu” adı altında bir tiyatro açmayı düşünüyorsanız derhal vazgeçin derim size çünkü bu size yakışan bir şey değildir bir,ikincisi bu isim “büyük önder” e hakarettir,üçüncüsü de çocukları Mustafa Kemal Atatürk’ten soğutacaksınız. Kimsenin arkasına sığınmadan kendi doğrularınızı söylemeye başlasanız daha iyi değil mi? www.tiyatrodunyasi.com/makaledetay.asp?makaleno=817

..........Tam da bu noktada Uğur Dündar başta olmak üzere salonda bulunan herkes kahkahalarla gülmeye başlayacağı için duellonun devamı gelemez… Böyle bir laf eden kişinin ondan sonra söyleyecekleri suret-i katiyede ciddiye alınmaz, olay televizyonda yayınlanıyorsa bu kahkaha krizi yayının ulaştığı her yerde ciddi sıkıntı yaratırdı…

..........İronik, değil mi… Tiyatroya dair ne varsa bilen, sorgulayan birinin, “Küçük Kemal” deyince akla ne gelmesi gerektiğini bilmemesi ironik… Hele ki bu cehaleti bir de işin içine Mustafa Kemal’i karıştırma münasebetsizliği yapmak ve “Kimsenin arkasına sığınmadan” diye bizzat aynı şeyin arkasına sığınmak benim aklımın alacağı bir şey değil…

..........Polemiğin bir tarafı olmaması açısından adı bende saklı bir abimiz Şehir Tiyatrosu’nun yazışma havuzunda bu mes’eleyi açıklamıştı… copy+paste yöntemiyle buraya aktarıyorum…

..........El cevap:
..........Bir insan yirmi küsur senedir çalıştığı kurumun tarihi hakkında az daha olsa bilgi sahibi olmalı derim ben. Doğru, Atatürk’ün adı Kemal. Ama bu her Kemal’in Atatürk olduğu anlamına gelmez. Çocuk Tiyatrosuna adı verilecek olan ‘Küçük Kemal’ (soyadı kanunundan sonra Kemal Küçük) tiyatromuzun genç yaşta ölen bir sanatçısı idi. Ufak tefek olduğundan bu lakabı almıştır. Çocuk Tiyatrosuyla ilişkisi ülkemizde ilk çocuk oyununu sahneye koymuş olmasıdır. Adının bir çocuk tiyatrosu sahnesine verilecek olması haklıdır, doğrudur. Bundan fasid manalar çıkarılması ise, ne diyeyim, en azından ayıptır.

..........(Can Doğan, “Can Doğan’dan Feridun Çetinkaya’ya Cevap Yazısı”, Tiyatro Dünyası internet sitesi, 6 Ocak 2009)

Hülya Karakaş’ın “Genel Sanat Yöneticisi Orhan Alkaya'ya Sorularımdır” başlıklı yazısında Alkaya yönetimine sorduğu “kazık soruları”, tıpkı Genel Sanat Yönetmeni Alkaya gibi, görmezden gelen Can Doğan, laf arasında, Karakaş’ın ilgili yazısındaki bir ifadesini alıntılayarak (Hülya Karakaşa cevap verirken değil de bana cevap yazarken aklına gelmiş belli ki) Hülya Karakaş’ın Kemal Küçük’ü bilmediği için böyle bir eleştiri yaptığını ileri sürüyor. Böylece konuyu sulandırmaya, bulandırmaya çalışıyor. Can Doğan, Hülya Karakaş’ın yazısından alıntıladığı satırlardan yola çıkarak onun Kemal Küçük’ü tanımadığına nereden, nasıl hükmediyor acaba?

Can Doğan’ın bu konuda yazdıklarının, benim açımdan tek ciddiye alınabilir yanı var: Karakaş’ın eleştirilerine, sorularına öyle ya da böyle, doğru ya da yanlış, haklı ya da haksız olsun, bir yanıt vermek mümkün olduğunda, bu fırsatın nasıl da kaçırılmadığını gösteriyor.

Mademki Karakaş’ın eleştirileri, Can Doğan’ın bile güle oynaya verdiği böyle bir yanıtla geçiştirilebilecek, yanıtlanabilecek kadar yersiz, haksızdı, İBŞT yönetimi burada verilen yanıt gibi, bütün eleştiri ve sorularını bir bir açıklayarak bugüne dek neden Hülya Karakaşa ağzının payını vermedi ki? Böylesine kolay ve kamuoyunun kendilerine karşı güvenini sağlayacak bir yol varken İBŞT yönetimi neden disiplin kurulu gibi bir ceberutluğa başvurdu ki? Hülya Karakaş’ın eleştiri ve sorularında gerçekten de bir cehalet, bir saçmalık, bir yanlışlık, bir art niyet varsa İBŞT yönetimi hâlâ o soru ve eleştirileri onun sorduğu gibi kamuoyu önünde, açıkça yanıtlayarak Karakaş’a kolayca haddini bildirmek yerine neden “aile içi” engizisyon mekanizmasını işletmekten başka çare bulamıyor?

Umarım Can Doğan’ın yazısındaki bu bölüm bir başlangıç olur. Hülya Karakaş’ın disiplin kuruluna verilmesinden bir an önce vazgeçilerek, İBŞT yönetimine getirdiği tüm eleştiriler, yönelttiği tüm sorular kamuoyu önünde, şeffaflıkla, ikna edici biçimde bir bir yanıtlanır.

Can Doğan, devam ediyor:

..........1971 doğumlu olduğuna gore sana “kardeşim” diye hitabetmemde mahsur olmadığını düşünerek, Sevgili Kardeşim Feridun, dışarıdan nasıl görünüyor bilmiyorum ama Şehir Tiyatrosu büyükçe bir ailedir ve mes’elelerini öncelikle aile içinde çözmeye çalışır. Geçmişte sıklıkla toplantılar yapılırdı, şimdilerde de internet üzerinden bütün olup biteni tartıştığımız bir yazışma havuzumuz var…

..........Bilgisayarı olup da bu yazışma havuzuna üye olmayan (bildiğim) bir tek Hülya Karakaş var… Orada yazılıp çizilenleri “Aaa, bilmiyorum, ben üye değilim ki.” deme lüksüne ve marifetine sahip yani…

..........(Can Doğan, “Can Doğan’dan Feridun Çetinkaya’ya Cevap Yazısı”, Tiyatro Dünyası internet sitesi, 6 Ocak 2009)

(“1964 doğumlu” Can Doğan, ne önemi ve ilgisi varsa, 1971 doğumlu olmamı vurgulayıp, kendince mahsur olmadığını düşündüğünü söyleyerek bana, olur olmaz, “kardeşim” diye hitap ediyor. Söyleyeyim, ben de onun bu tavrını “yılışıklık” olarak nitelemekte mahsur olmadığını düşünüyorum.)

Can Doğan çok çok tartışmalı yeni bir konu açıyor.

“Şehir Tiyatrosu büyükçe bir aile” imiş ve “mes’elelerini öncelikle aile içinde çözmeye çalışır” imiş, internette bir “yazışma havuzu” var imiş . Can Doğan, “içeriden/dışarıdan” ayrımının altını çizerek İBŞT’yi bir aileye benzetiyor ve sorunlarını önce aile içinde çözmesinin uygun olacağını söylüyor. Sanki konu hakkında, görüş beyan etmek, eleştiride bulunmak, İBŞT’nin sorunlarını tartışmak İBŞT sanatçılarına mahsusmuş ve onlar da bunu öncelikle “aile” içinde, internetteki “yazışma havuzu”nda yapabilirlermiş ya da yapmalılarmış gibi maksadını aşan bir mesaj veriyor.

Bir kere, “Şehir Tiyatroları”, daha doğrusu “İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları”, bir aile falan değildir; bir tiyatrodur, bir tiyatro topluluğudur. Kimsenin özel mülkiyeti olan ya da hiçbir şahsın herhangi bir ayrıcalıkla üzerinde kişisel bir tasarrufta bulunabileceği, hak iddia edebileceği bir yapı değildir. İBŞT, meseleleri yalnızca sanatçı ve memurlarını değil, “önce ve öncelikle” bütün İstanbulluları, bütün Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarını aynı ölçüde, aynı derece ve eşitlikte, aynı “sahiplik” hakkıyla ilgilendiren, ilgilendirmesi gereken, çalışanları ve sanatçıları halka karşı sorumluluk taşıyan, “ödenekli” bir kamu kuruluşudur.

“Dışarıdan” bakan biri olarak İBŞT bana, daha bu gerçeği bile idrak etmekten uzak, siyasal iktidarların siyasi müdahalelerini sineye çekmeyi kanıksamış, klikleşmiş (Can Doğan herhalde buna “aile” diyor) birtakım insanların gittikçe ayağa düşürdükleri, küçülttükleri, mirasının yıkılıp yok edilmesine göz yumdukları, liyakatsiz insanların yönetimsel ve sanatsal beceriksizlikleri yüzünden kamuoyu önünde günden güne daha çok yıpranan, küçük düşen bir kurum olarak görünüyor.

“Dışarıdan” bakan biri olarak İBŞT bana, sorunlarını “aile” içinde çözmekten aciz, haklı eleştirilere bile tahammül edilemeyen, tiyatro yönetimini haklı bir biçimde sorgulayan sanatçılara disiplin kuruluyla gözdağı verilen, sorunları “aile” içinde çözülmeye terk edilemeyecek kadar ciddi ve kronikleşmiş; tırnakları, dişleri sökülür gibi “müstakil” Harbiye Muhsin Ertuğrul Sahnesi yıkılıp yok edilerek durumu iyiden iyiye vahim bir hale gelmiş bir sanat kurumu olarak görünüyor.

Yedi Tepeli Aşk adlı oyunun sansürlenmesiyle ortaya çıkan skandallar zinciri vesilesiyle artık bu manzarayı bütün Türkiye görüyor. Umarım(?) çok çok daha geç olmadan bir an önce Can Doğan’ın “Şehir Tiyatroları ailesi” de görsün.

Devam edelim... Güya abilik taslayarak bana “kardeşim” diye hitap eden Can Doğan, birdenbire, altını çizerek beni mahkemeye vermekle tehdit edecek kadar haddini aşmaktan da çekinmiyor:

..........Canım kardeşim, sen beni tanımıyorsun, muhtemelen Orhan Alkaya’yı da tanımıyorsun. Ama “bir şekilde” Hülya Karakaş’ı tanıdığın izlenimini edindim. Ben adı geçen iki kişiyi de çok iyi tanıyorum, onlar da beni… Yani netice itibariyle bize’e yabancı olan senin “yalaka” kelimesini fütursuzca kullandığın yazın pek yakışıklı durmuyor ve hakettiğimi düşündüğüm özür gelmezse bu özrü muhtemelen yargı yoluyla istemek zorunda kalacağım.

..........(Can Doğan, “Can Doğan’dan Feridun Çetinkaya’ya Cevap Yazısı”, Tiyatro Dünyası internet sitesi, 6 Ocak 2009)

Can Doğan’la da Orhan Alkaya’yla da tanışıklığım yok. Ama Can Doğan’ı da, Orhan Alkaya’yı da biliyorum, tanıyorum. Bu isimleri ne kadar tanıyorsam Hülya Karakaş’ı da ancak o kadar biliyor, tanıyorum. Yazımı tamamlayıp bitirdikten sonra disiplin kuruluna verilme tarihini tam olarak öğrenebilmek için sadece bir kez, telefon numarasını İBŞT’den edinerek telefonda konuşmuşluğum vardır, o kadar. Kaldı ki tanısam ne olacak? Yazım ortada. Görüşlerim ortada. Eleştirilerim ortada. Neyi, kimi, neden eleştirdiğim ortada. Kişisel olarak Can Doğan’ı, Orhan Alkaya’yı ya da Hülya Karakaş’ı tanıyıp tanımamam kamuoyunu, yazımın okurlarını niye ilgilendirsin ki? Ben Can Doğan’ın yakından tanıdığı Alkaya’nın dosdoğru adamlığına “şehadet” ettiği gibi, herhangi bir kişinin doğruluğuna, eğriliğine, “şehadet” ediyor ya da edecek değilim ki.

Can Doğan, bana cevap yazısının son bölümünde, kurumdan reji görevi alabilmek için yalakalık yapmadığını kanıtlamaya girişiyor. Buna kanıt olarak da gülünç bir biçimde, İBŞT’ye girdiğinden bu yana her genel sanat yönetmeni devrinde rejisörlük yapmış “tek” kişi olmasını, yani “her devrin adamı” olmasını gösteriyor. Rejisörlük konusunda kendi kendine esip gürlüyor, ahkâm kesiyor. “Her çemberin bir merkezi vardır” türünden analitik yargılarla, “İnsanda yetenek varsa vardır, yoksa da yoktur” gibi acayip cümleler kurarak, yalakalık yapmadan yönetmen olduğunu izah etmeye uğraşıyor... (Demek İBŞT’de böyle cümleler kurabilen insanları rejisör yapıyorlar! Eh, bu durumda, “müstakil” Harbiye Muhsin Ertuğrul Tiyatrosu’nun yıkılıp yok edilmesini hazırlayan koşulları anlamak zor değil.)

..........Lâkin adım madem ki bunca hakaretamiz kelimeyle birlikte anıldı madem, buna bir de “megoloman” eklenmesine hiç itiraz etmeden şu kadarını söyleyeyim. 1985 yılında katıldığım Şehir Tiyatrosu’nda bunca zaman zarfında görev yapan bütün Genel Sanat Yönetmenleri döneminde Şehir Tiyatrosu’nda oyun koyan “tek” rejisör olmak sıfatıyla bunun sadece “yakalıkla” mümkün olamayacağı aşikardır. Yasalar, yönetmelikler, polemikler, bir insanı rejisör yapmaz. Bir miktar da yetenek olması icabediyor bizim mesleğimizde… İnsanda yetenek varsa vardır, yoksa da yoktur.

..........Yetenek yasal bir hak değil, yaradılıştan varolan bir şeyin çalışarak geliştirilmiş halidir.

..........Yani bir gün küfrettiğine ertesi gün biat edip de “iş” yapan birilerinin hezeyanını ciddiye alacak bir şey yoktur. Ancak iktidara yakın durunca “iş” yapabileceğini çok iyi bilen birilerinin, oyuncağı elinden alınınca ciyaklamasında ciddiye alınacak pek bir şey yoktur … Rica ederim sevgili Feridun Kardeşim siz de bunu ciddiye almayın… Ciddiye alıyorsanız da o kişinin adını “google”a yazıp karşınıza çıkan ve içinde “Norveç” kelimesinin de geçtiği cümleleri iyi sorgulayın…

..........Yoksa bendinize “yalaka” demeye cür’et ettiğiniz cümleleri iade etmek zorunda kalırım…

..........Bir önceki yazımda yazdığım üzre eğer Hülya Karakaş Hanımefendi bir açıkoturumda karşıma çıkarsa “Küçük Kemal” mes’elesini soracağım öncelikle. O soruya cevap alabilirsen de konuşma devam edecek… Cevap alamazsam da muhtemelen (mesela) Orhan Alkaya’ya yalakalık yapmak gibi daha önemli bir işim olduğu için bulunduğum ortamı terkedeceğim…

..........Tetikçisi ve yalakası olduğum Orhan Alkaya da belki aynı soruyla başlamak zorunda olacağını düşünerek karşı tarafın cehaletini yüzüne vurmak istememiştir…

..........(Can Doğan, “Can Doğan’dan Feridun Çetinkaya’ya Cevap Yazısı”, Tiyatro Dünyası internet sitesi, 6 Ocak 2009)

Görüldüğü üzere bu bölümde Can Doğan bir günde dört mevsim gibi çok farklı tutum değişimleri yaşıyor. Önce kimse sormamışken, “yakalıkla” (her halde “yalakalık” demek istiyor) rejisör olmadığını ispatlama telaşına düşüyor. Ardından “sevgili Feridun Kardeşim” faslına geçip benden Hülya Karakaş’ı ciddiye almamam “rica”sında bulunuyor. Sonra da birdenbire hiddetlenerek sert bir dille cümlelerimi bana iade etmekle tehdit ediyor.

Can Doğan ısrarla bir şeyi görmek, anlamak istemiyor. Üzerinde konuştuğumuz konuda, kendisinin ya da benim Hülya Karakaş’ı ciddiye alıp almamamın hiçbir önemi yok. Ben Hülya Karakaş’ın kamuoyuna mal olmuş eleştirilerini, sorularını önemli buluyor, ciddiye alıyorum. İBŞT yönetiminin bu eleştiri ve sorulara cevap vermek yerine Hülya Karakaş’ı disipline vermesine itiraz ediyor, buna karşı çıkıyorum. Bu açıdan ne Can Doğan’ın ricası, ne “Kemal Küçük” çarpıtması, ne “Google”da arama yapıp Hülya Karakaş hakkında okuyacağım başka herhangi bir şey benim bu konudaki görüşümü değiştirmiyor, değiştirmeyecek.

Anlamakta zorluk çekenler için bir kez daha söyleyeyim: İBŞT yönetimi ceberutluktan vazgeçip, Hülya Karakaş’ı disipline vermeyi bir kenara bırakmalı ve bir tiyatro yönetimine yakışan biçimde kamuoyunun önüne çıkıp Hülya Karakaş’ın “kazık sorularına” adamakıllı, tatmin edici cevaplar vermeli.

Can Doğan, hak etmediği halde disipline verilen meslektaşı Hülya Karakaş’a karşı kaleme aldığı yazısını hiç de şık kaçmayan bir üslupla, bitiriyordu. Kendisi de aklının bir köşesini bankamatikteki şifresini saklamak için kullanan Can Doğan’ın yazısına bu sözler hiç yakışmıyor, pek de abes kaçıyordu. Can Doğan’ın yazısındaki o son ifadeleri, benim edep, erkân kültürüme hiç uymayan o son ifadeleri, hiç yorumlamaksızın, bu yazının sonunda yalnızca bir isim düzeltmesiyle, kendisine iade etmek her halde çok daha anlamlı ve uygun düşecek:

..........“Neticede Sayın Can Doğan Beyefendi söyleyecek bir sözü yoksa en azından sessiz kalabilmeyi becermeyi öğrenebilir… Öğrenmelidir…

..........Öğrenmemekte de ısrarlı görünüyor… Allah yardımcısı olsun…

..........Bankamatikteki şifresini unutmasın yeter…”

(Kaynak: Tiyatro Fanzini)

31 Mart 2010 Çarşamba

Coşkun Büktel
1 Nisan 2010


"Mesleğimize ve Muhsin Ertuğrul ustamıza bundan daha büyük bir hakaret yapılamazdı." ORHAN ALKAYA


2007 yılında, İstanbul Şehir Tiyatrosu Muhsin Ertuğrul Sahnesi'nin yıkılacağına ilişkin haberler üzerine "Mesleğimize ve Muhsin Ertuğrul ustamıza bundan daha büyük bir hakaret yapılamazdı." demiş olan Orhan Alkaya, Kadir Topbaş tarafından genel sanat yönetmeni yapılır yapılmaz fikrini değiştirmişti. Genel sanat yönetmeni olmadan önce ustasına hakaret saydığı yıkıma genel sanat yönetmeni olarak imza atmış olan "Kazmacıbaşı" Orhan Alkaya'nın tutarsızlıklarını (kendi somut ifadelerini sergileyerek) kaynaklarıyla belgelediğim bir yazıya, "Orhan Alkaya Bu Yıkımla Hatırlanacak" üst başlığını ve "GARP CEPHESİNDE SÖYLENECEK YENİ BİR ŞEY YOK" başlığını atmıştım.

"Theope" gibi oyunları cebinden çıkaracak "seçkin" bir dahi olduğundan ve polemiğe girmek için "denklik" aradığından ve aradığı denkliği ancak "Bileyci" Ömer F. Kurhan'ın ve Nedim Saban'ın kanıtsız, kaynaksız, belgesiz, yalan/yanlış yazılarında bulduğundan, "Kazmacıbaşı" Orhan Alkaya, Kurhan ve Saban'a cevap veriyor (Bakınız: Alkaya, "Düzeltmeye Başlıyoruz -1" ve "Yalan ve Kasıtlı Yalan") ama iş benim belgelerden ibaret yazılarıma gelince nedense seçkinliği tutuyor ve bana (ve tabii, Alkaya hakkında "...Ama Beni İktidar Yapan Müdahale İyidir" gibi belgesel yazılar yazmış olan Feridun Çetinkaya'ya da) cevap vermeye tenezzül etmemeyi tercih ediyor (!) (E, Alkaya haklı: Onun yerinde ben de olsam, bana ya da Çetinkaya'ya değil, Kurhan ve Saban'a cevap vermeyi tercih ederdim.)

"Kazmacıbaşı" beni dengi saysaydı, kim bilir kendi ifadeleriyle ve kaynak göstererek belgelediğim tutarsızlıklarına nasıl bir açıklama getirecek ve kim bilir beni nasıl şapa oturtacaktı? Asla tutarsızlığa düşmemiş bir yazar olarak, Alkaya ile denk olmadığımıza yatıp kalkıp dua ediyor ve bugün bir kez daha tekrarlıyorum:

"Kazmacıbaşı" Orhan Alkaya hakkında

YENİ BİR ŞEY SÖYLEMEYE GEREK YOK!


Coşkun Büktel
1 NİSAN 2010


ORHAN ALKAYA (21 Mart 2007, Genel Sanat Yönetmeni yapılmasından önce):

"Muhsin Ertuğrul Sahnesi'nin yıkılmasını kesinlikle istemediğimizi bir kez daha söylüyorum. Burası Muhsin Ertuğrul'un hayaliyle tiyatroya dönüştürüldüğü, yanan Tepebaşı Dram Tiyatrosu'nu sürdürdüğü için çok önemli. Kaldı ki biz bu sahnelerde, bu kulislerde büyüdük, yetiştik"

(Kaynak: arkitera.com, "Muhsin Ertuğrul Sahnesi'nin yıkılmasını istemiyoruz")


*****


ORHAN ALKAYA (ve KENAN IŞIK) (Alkaya'nın genel sanat yönetmeni yapılmasından sonra, Kadir Topbaş'la birlikte katıldıkları 27 Mart 2008 tarihli basın toplantısında, gazetecileri yıkımın gerekliliğine ikna etmeye çalışırken... Milliyet yazarı Serfiraz Ergun anlatıyor:)

27 Mart Perşembe sabahı İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Kadir Topbaş gazetecileri Sait Halim Paşa Yalısı’nda kahvaltıya davet etmişti. Sağına danışmanı Kenan Işık, soluna ise İstanbul Şehir Tiyatroları Genel Sanat Yönetmeni Orhan Alkaya oturmuştu.

(...)

Muhsin Ertuğrul Tiyatrosu için Kenan Işık;

“Orada bir oyun sahneye koymak için insanın hevesi kalmıyordu. Sahne derin olabilir ama eni çok dardı. Oyun sırasında sürekli dam akardı, kovalar koyardık. Bir seferinde tavandan sahneye kedi bile düşmüştü” dedi.

Lafı Orhan Alkaya aldı;

“Sahnenin tavanında koskoca bir boşluk vardır mekanizmaların bulunduğu. Haliyle de bol bol fare barınır burada. O yüzden tiyatrolar kedisiz olmaz. Kediler oyuncunun hayatını kurtarır” dedi.

(Kaynak: Milliyet, Serfiraz Ergun, "Muhsin Ertuğrul sahnesine tavandan düşen kediler")


*****


ORHAN ALKAYA (8 Mart 2007, Genel Sanat Yönetmeni yapılmasından önce... Zaman gazetesi yazarı Jülide Karahan aktarıyor:)

Bu proje üzerinde 8 yıldır çalıştığını söyleyen Başaran Ulusoy, Kongre Vadisi Projesi'ne en geç 4 ay içinde başlanacağını, toplam 130 milyon dolarlık bir yatırımla gerçekleştirilecek çalışma tamamlandığında, 17 bin kişinin aynı anda vadide ağırlanabileceğini söylüyor. Durumun Ulusoy'un 'ileri geri konuşmasından' ibaret kalmasını uman Orhan Alkaya, "İstanbul şehrinin yöneticileri umarım Ulusoy gibi sadece paraya önem veren kimseler değillerdir. Başaran, inşallah başarısız olur." diyor. Tiyatronun yerine yapılacak kongre merkezindeki ilk toplantıyı IMF'nin yapmasının planlandığını hatırlatan Alkaya, "Mesleğimize ve Muhsin Ertuğrul ustamıza bundan daha büyük bir hakaret yapılamazdı." cümleleriyle üzüntüsünü dillendiriyor.

(Kaynak: "Muhsin Ertuğrul Sahnesi yıkılmak isteniyor, tiyatronun haberi yok". Boşuna tıklamayın: Tüm linççiler gibi sansürcü Mustafa Demirkanlı, kankası Alkaya'yı korumak için, yazıyı ya silmiş ya da ulaşılamasın diye başka bir adrese kaldırmış.)


*****


ORHAN ALKAYA: (1 Nisan 2008. Genel Sanat Yönetmeni yapılmasından sonra... "Bu sahnede Muhsin Ertuğrul'un ruhu var diyenler..." bulunduğunu hatırlatan Bianet muhabiri Nilüfer Zengin'e cevap veriyor:)

"Bunu söyleyen hiçbirşey bilmiyor. Muhsin Ertuğrul o tiyaroda yalnızca iki yıl bulunabildi. Muhsin Ertuğrul'a son darbe de o tiyatro da vuruldu. Ona rağmen hazırlanan yönetmelik hocanın yüzüne okunurken çıktı kapıdan ve bir daha geri dönmedi. Hocanın enerjisi, sinerjisi diyeceksek o küskün bir ruh. Biraz da insanların bilerek konuşmalarını isterim bu konularda. Bu lafları edenler sahneyle hiç ilgisi olmayan insanlar."

(Kaynak: Bianet, Nilüfer Zengin, "M.Ertuğrul Sahnesi Üç Kez Yenilendi, Bu Dördüncü ve Radikal Bir Yenileme")

...DEVAMI İÇİN, LÜTFEN, TIKLAYINIZ!

16 Aralık 2009 Çarşamba

Şehir Tiyatrolarında Bir Mobbing Vakası


Sayım Çınar

sayimc@superonline.com
22 Temmuz 2009
Medya TAVA


Tiyatrocu Hülya Karakaş, İstanbul Şehir Tiyatroları’nda Orhan Alkaya’nın genel sanat yönetmenliği döneminde yaşadıklarını Mobbing olarak tanımlıyor.


Tiyatrocu Hülya Karakaş, İstanbul Şehir Tiyatroları’nda Orhan Alkaya’nın genel sanat yönetmenliği döneminde yaşadıklarını Mobbing* olarak tanımlıyor. “Orhan Alkaya, benim üzerime gelmeyi, beni kurumda yalnızlaştırmayı, bana iş yaptırmamayı kendine birincil görev edindi…” diyen Karakaş, o dönem yaşadıklarını Sayım Çınar’a anlattı.

Şehir Tiyatroları, bu ülke için her zaman önemli bir kurum olmuştur. Ama bu gerçek Türkiye’de diğer kurumlarda yaşanan kadın düşmanlığı, kadınların önünü kesme, cinsiyet ayrımcılığı gibi tavırların bu kurumda da uygulanmasına engel değil. Kurumları oluşturan insanlardır, insan gerçeğini göz ardı edemeyiz. Buradan yola çıkarak, kurumda çalışan bazı isimler, sözlü olarak dile getirmeseler de belirgin oranda, kadınların önünü kesme, kadınları aşağılama, eşcinsellere “gıcık kapma” alışkanlıklarını sürdürüyorlar... Oyuncu Hülya Karakaş’ı bir süredir tanıyorum. Hikayesini anlatınca bana çok vahim geldi. Bana attığı mailden sonra kendisiyle söyleşi yapmaya karar verdim. İşte Hülya Karakaş’ın hikayesi.

Öncelikli olarak şunu öğrenmek istiyorum. Oyunculuk kariyerinden, şehir tiyatrolarındaki geçmişinden söz etmeni istiyorum, çünkü son zamanlarda oyunlarını sahneleyemediğiniz söyleniyor. Oysa ki kısa bir süre öncesine kadar şehir tiyatrolarındaki birçok oyunda rol aldın…

Şehir Tiyatroları’nda beş yıl (bir sanatçı için uzun bir süre…) yöneticilik yapmamdan ötürü, o süre içinde sanatsal erki kendi lehimde kullanmamak için, oynamaktan ve oyun sahnelemekten uzak durdum. Daha çok diğer sanatçı arkadaşlarımın oyunlarında yardımcı yönetmenlik, asistanlık yaptım. Tiyatronun diğer işlerine koşturdum… Yirmi yıldır Şehir Tiyatroları’nda çalışıyorum. 1997 yılından bu yana yönetmenlik yapmaya da başladım kurumda. 2008 yılında, Genel Sanat Yönetmeni olarak Orhan Alkaya’nın göreve atanmasından çok kısa bir süre önce (Şu anda kendisi görevden alındı) benim önerdiğim bir proje olan (çağdaş tiyatronun en güzel örneklerinden biri) Sibel Arslan Yeşilay’ın çevirisini yaptığı, Nedim Saban’ın yönettiği “Geçmişten Gelen Kadın” oyununun provalarındaydık. Oyun kısa bir süre sonra sahnelenecekti, çünkü bir önceki yönetim aylık programı yapmış, hatta “Program” dergisinde yayınlanmıştı. Orhan Alkaya’nın ilk icraatı o oyunu sahneden kaldırmak oldu ve benim çalışamama sürecim de öyle başladı…

Orhan Alkaya ile birlikte Şehir Tiyatroları’nda sanki gerilimli bir dönem başladı.

Orhan Alkaya’nın gelişi de gerilimli olduğu için bu normal. Gelişiyle birlikte gerilimi körükledi kurumda. Bu gerilim, doğaldır ki gerilemeyi de getirdi! Sevmediği sanatçılara da belli bir mesafede durmayı becerebilseydi olaylar bu noktaya gelmez, kimse de bu kadar yıpranmazdı. Gerek yoktu… Birbirimizi sevmiyor olabiliriz ama mesleğimiz gereği bir arada durmayı becermeliydik... Birbirimizi sanatçı olarak daha iyi anlayabilmemiz, okuyabilmemiz gerekirdi. Orhan Alkaya, benim üzerime gelmeyi, beni kurumda yalnızlaştırmayı, kendiyle iyi ilişkiler içinde olan kimi erkek meslektaşlarımı bana karşı kışkırtmayı, bana iş yaptırmamayı kendine birincil görev edindi…

Ne yapmanıza engel oluyordu mesela?

20 oyun bile oynamamış “Geçmişten Gelen Kadın” adlı oyunun, salt içinde ben varım diye programdan çıkarılması… Hiçbir gerekçesi olmayan, tamamen kişisel bir tavırdı. Gerekçesini öğrenmek isterdim. Şunu diyebilseydi mesela: Bu oyunu beğenmedim, kötü bir oyun… Öyle ya, neye göre kötü olduğunu tartışabilirdik en azından. Çünkü biz meslektaştık, o görevde uzun süre kalınmıyordu, nasılsa aramıza dönecekti! Halbuki oyunumuz eleştirmenlerden övgüler almış, seyircinin beğendiği bir oyundu. Demek oluyor ki bu tamamen Orhan Alkaya’nın kişisel tavrıydı. Sanatsal bir gerekçesi yoktu. Benim o makamı ıskalama şansım olamazdı, bu oyun oynamıyorsa başka projelerimi götürebilirdim. Ve öyle de yaptım… Yapmak istediğim, düşündüğüm projelerle, hiçbir şey olmamış gibi görüşmeye gittim…

Neler vardı projeleriniz arasında?

Örneğin Dario Fo’nun oyunları. Uzun yıllardır kurumda Dario Fo oyunu yapabilmek için mücadele ediyordum. Kendini “demokrat, uzlaşmacı, proje insanı…” olarak tanımlayan, kurumda herkesi kollayıp kucaklayacağının sinyallerini veren bir genel sanat yönetmenine bu projeleri götürmemden daha doğal ne olabilirdi?

Ne dedi mesela bu projeye?

Sürekli olarak oyaladı, sürekli olarak bir şeyler talep etti (doküman, kitap, poje dosyası v.s.) konuştu, anlattı… Görüşme taleplerime cevap vermedi, randevu isteklerimi duymazdan geldi… İyi bir oyalama taktiği izledi. Ben onunla görüşebilmek için sürekli tiyatrodaki görevli diğer yetkili arkadaşlarımı aramak zorunda kaldım. O odaya her seferinde zorla girdim ve her görüşmemizde mutlaka yanımızda birinin olmasına özen gösterdim. 22 Ağustos 2008’de son yaptığımız görüşmeden anladım ki Orhan Alkaya bana iş miş yaptırmayacak; beni bir güzel oyalamış. Götürdüğüm projeleri küçümsemesi de cabası. Daha doğrusu benim o projeleri yapamayacağımı ima edip, beni küçümsemesi…

Anladığım kadarıyla sizinle ilgili bir saplantısı varmış Orhan Alkaya’nın.

Evet, öyle anlaşılıyor! Ben, tiyatronun erkek sanatçılarının önemli sayılabilecek bir kısmında ciddi bir kadın düşmanlığı sezinliyorum. Kendini “sanatçı, demokrat, solcu…” diye tanımlayan bir takımla, bu türden fobileri yan yana koymak çok ilginç değil mi, ama bu gerçek var. Benim mücadeleci yapım, erkeklerin tekelinde olan bazı görevleri talep etmem (yöneticilik, yönetmenlik…) bu düşmanlığı körükledi! Aslanın midesine elimi uzatmıştım çünkü!

Bu olaylar seni nasıl etkiledi?

Çok yıprandım, işimle alakalı olarak kendime olan özgüvenimi kaybettim. Çalışamamaktan, iş yapamıyor olmaktan kaynaklı psikolojim bozuldu. Sürekli olarak Orhan Alkaya’nın beni nasıl küçümsediğini ve bunu gözümün içine bakarak nasıl büyük bir zevkle yaptığını hatırlıyordum. Yaşadığım psikolojik gerilimden ötürü, geçtiğimiz yaz başlarında yüksek tansiyon sorunu yaşadım. Bu psikolojik durum, bana yaşatılan stres nedeniyle yine aynı dönemde 4 ay süreyle regl olamadım, bütün hormonlarım stop etti. Sonra boyun fıtığı yaşadım, üç ay boyunlukla dolaştım. Bu dönemlerde çalışamaz durumdaydım zaten. Çapa Tıp Fakültesi, Adli Tıp bünyesinde kurulan MOBBİNG’e başvurdum… İşyerinde psikolojik baskı görenler için hizmet veren bir birim ve ben yaşadıklarımdan sonra destek ihtiyacımdan dolayı bu birime gittim. Zorlu bir süreçti. Üç ay süren testler ve incelemeler sonucunda, yönetici Orhan Alkaya tarafından psikolojik baskıya maruz kaldığım yönünde karar çıktı. Bana verilen rapor lehimde çıkmıştı.

Kavga ediyor muydunuz?

Hararetli tartışmalar yapıyorduk diyelim. Bir yöneticinin bu türden tuzaklara düşmesi bana ilginç geliyor. Yöneticilik yapan birinin daha soğukkanlı olmasını bekleriz doğal olarak değil mi? Orhan Alkaya görünenin aksine kavgayı çok güzel bir şekilde belden aşağı yapıyordu! Kavgayı aşan bir umutsuz durum olmuştu aramızda. Alkaya üzerime geldikçe, beni yoğun baskı altında tutmayı sürdürdükçe daralan yollarımı yasal yollardan aşmaya çalıştım ve "Bilgi Edinme Hakkı"mı kullanarak sorular sordum. Sorularımı da asla yanıtlamadı, sadece dedikodu yaparak beni yıprattı. Ben de yasal süre içinde sorularıma cevap vermediği için Şişli Cumhuriyet Savcılığı’na suç duyurusunda bulundum. Savcılık adli bir tarafının olmadığına ama bunun kurum içi bir suç olduğuna karar verdi, ancak Orhan Alkaya erkini kullanarak bu kararı da örtbas etti. Sonrasında hakkımda soruşturma açtırdı. Oysa ki buna yetkisi yoktu. Sonra Disiplin Kurulu’na şikayet etti beni ve kurul üzerinde konumunu kullanmaya kalktı. Amacı benim memuriyet sicilime işleyecek bir ceza vermekti, ama olmadı. Bir sanatçı, diğer bir sanatçıyı bir üst kurul olan Belediye avukatlarına ihbar yolunu seçti. Ama Disiplin Kurulu’nu oluşturan kişilerin sağduyusu, orda bulunan iki sanatçı üyenin haklıdan yana tavır koymaları üzerine, herhangi bir suç işlemediğim yönünde karar çıktı.

Şimdilerde neler yapıyorsunuz?

Tiyatro Kare’de “Bu da Benim Ailem” adlı oyunda oynamaya başladım sezon sonuna doğru. Tiyatro Kare’nin kurucusu Nedim Saban benim çok uzun yıllardır dostum ve bu süreçte beni anlamaya, yardımcı olmaya çalışan camiadan tek insan. İş anlamında yaşadığım kendime güvensizliğimi bu oyun sayesinde aşabildim. Birlikte çalıştığım ekibi çok seviyorum, yaptığımız işten keyif alıyoruz. Güzel bir ortamda işimi yapmak beni çok mutlu ediyor. Keşke o dönemde kendi kurumumda bu ortamda çalışabilseydim. Ama şimdi her şey geçti, gerilimli dönem bitti. Şimdi kurumun başında, hem çok sevdiğim hem sanatsal anlamda çok inandığım bir kadın Genel Sanat Yönetmeni, Ayşenil Şamlıoğlu var. Yeni dönem benim içinde yepyeni bir dönem. Yeni projelerimi sundum Genel Sanat Yönetmeni’ne; sezon programı yapıldığında ben de kurumumda çalışmaya başlayacağım. Genel Sanat Yönetmeni Ayşenil Şamlıoğlu'na yeni projelerimi sundum. Bunlardan ilki -ki çok uzun zamandır üzerinde çalışıyorum- 2010 için yapılacak. İstanbul şehrinde yaşayan tiyatrocu kadın oyuncular üzerine bir belge-film çekeceğim. Ekibimiz Şehir Tiyatroları sanatçılarından oluşuyor ve tiyatronun mevcut koşullarında çıkarılacak bir iş. Türk Tiyatrosu belgesi, dokümanı çok az bir meslek grubu. Bugün yaşayan kadın oyuncuları yarın belki de kimse hatırlamayacak. Onların kadınlık hallerini, İstanbul’daki tiyatroları, o tiyatrolarda neler yaşadıklarını anlatacaklar, tartışacaklar... Sonrasında ise, geçtiğimiz sezon Sibel Arslan Yeşilay'ın projesi olarak Garaj İstanbul’da okuma tiyatrosu olarak yaptığımız “Dullar” adlı bir kadın oyununun yönetmenliğini yapacağım.

Sayım Çınar sayimc@superonline.com

* Mobbing, (Latince'de; psikolojik şiddet, baskı, kuşatma, taciz, rahatsız etme veya sıkıntı vermek), özellikle hiyerarşik yapılanmış gruplarda ve kontrolün zayıf olduğu örgütlerde, gücü elinde bulunduran kişinin ya da grubun, diğerlerine psikolojik yollardan, uzun süreli sistematik baskı uygulamasıdır. Son dönemde sosyoloji ve hukuk başta olmak üzere çeşitli alanlarda disiplinler arası çalışılan bir konu haline gelmiştir.

Mobbing sözcüğü önceleri çocukların birbiriyle olan zorbalık ilişkilerini tanımlamakta kullanılmıştır. İşyerlerinde de 1950-1960’lı yıllarda yapılan araştırmalar, mobbingin sadece çocuklar arasında yaşanmadığını ortaya koymuştur.

Mobbing duygusal bir saldırıdır. Yaş, ırk, cinsiyet ayrımı gözetmeden, taciz, rahatsız etme ve kötü davranış yoluyla herhangi bir kişiye yönelen saldırganlıktır. Kişiyi iş yaşamından dışlamak amacıyla kasıtlı olarak yapılır. Kişinin saygısız ve zararlı bir davranışın hedefi olmasıyla başlar. İşveren ima ve alayla, karşısındakinin toplumsal itibarını düşürmeye yönelik saldırgan bir ortam yaratarak kişiyi işten ayrılmaya zorlar.


Bir araştırmaya göre mobbing, kâr amacı gütmeyen kuruluşlarda, okullarda ve sağlık sektöründe daha yaygındır. Yüksek işsizlik oranları ve dolayısıyla çalışanın değersiz görülmesi mobbingin artmasına neden olmaktadır. Sonuç olarak her işyerinde ve her türlü kuruluşta rastlanabilir. Organizasyon bozukluğunun daha fazla olduğu işyerlerinde, disiplin getirmek, verimliliği artırmak, refleksleri koşullandırma (askeri disiplin) öne sürülerek yapılmakta ve meşrulaştırılmaktadır.


Psikolog Michael H. Harrison, Ph.D., yakın zamanda ABD’de 9.000 kamu çalışanı üzerinde yapılan araştırmada, kadın çalışanların % 42’sinin, erkek çalışanların ise % 15’inin son iki yılda zorbalığa uğradığını, bunun kayıp zaman ve verimlilik açısından 180 milyon dolara mal olduğunun hesaplandığını belirtiyor. Leymann İsveç’te intiharların % 15’inin mobbing kaynaklı olduğunu söylüyor. (Kaynak: Vikipedi)

(Kaynak: AktüelPsikoloji)