Frankfurt Kitap Fuarı sorgusu için yayınlar alaka düzeyine göre sıralanmış olarak gösteriliyor. Tarihe göre sırala Tüm yayınları göster
Frankfurt Kitap Fuarı sorgusu için yayınlar alaka düzeyine göre sıralanmış olarak gösteriliyor. Tarihe göre sırala Tüm yayınları göster

6 Ağustos 2008 Çarşamba

Direnenler de var!...

12 Eylül Faşizmi ile hesaplaşmada son derecede nazlı davranan Türkiye entelektüelleri, süngünün ucuyla kabul ettirilen Anayasa'nın gölgesine sığınmakta hiçbir sakınca görmüyorlar. 12 Eylül Faşizmi ile hesaplaşmayı gündemlerine almayan hükümetlerin kültür politikalarına payanda olmaya erinmeyen yazarlar, Frankfurt Kitap Fuarı sürecinden kişisel olarak yararlanma cihetine gidiyorlar. Oysa, faşizmin kalıcılaşmasına karşı çıkma düzlemlerinden biri olabilecek Frankfurt Kitap Fuarı süreci, uluslararası bağlamda da ses getirebilecek bir "şans" veriyor. Bu durumdan "yararlanan" ve demokrasi duygusu oluşumuna katkıda bulunan; Ahmet Oktay, Leyla Erbil, Füsun Akatlı, Nezihe Meriç, Demir Özlü, Enver Aysever, Pınar Kür ve Tahsin Yücel gibi direnenlere teşekkür borçluyuz...

Konuyla ilgili haberi Milliyet'ten aktarıyoruz:


‘Frankfurt’ tartışması bitmiyor!

KÜLTÜR SANAT SERVİSİ

Ahmet Oktay, Leyla Erbil, Füsun Akatlı, Nezihe Meriç, Demir Özlü, Enver Aysever, Pınar Kür ve Tahsin Yücel, Frankfurt Kitap Fuarı’na katılmayacaklarını açıkladılar.

14-19 Ekim 2008 tarihleri arasında yapılacak olan Frankfurt Kitap Fuarı’na Türkiye’nin konuk ülke olarak katılması etrafındaki tartışma sürüyor.

Milliyet, 16 Temmuz’da yaptığı haberde; Füsun Akatlı, Leyla Erbil, Tahsin Yücel ve Nihat Behram’ın fuar organizasyonu içinde yer almayı reddettiklerini bildirmiş, Füsun Akatlı’nın konuyla ilgili açıklamasına yer vermişti.

Akatlı, “Cumhuriyetle kavgalı bir iktidarın ‘kültür çıkartması’nın aktörlerinden biri” olmayacağını söyleyerek, “Frankfurt Kitap Fuarı’na katılmak dünya görüşüme ve politik duruşuma aykırı” demişti.

‘Bakanlıktan müdahale yok’

Bunun üzerine Ulusal Yürütme Komitesi adına Müge Gürsoy Sökmen (Ulusal Yürütme Komitesi Eşbaşkanı), Enver Ercan (Yazarlar Komitesi Moderatörü), Münir Üstün (Yayıncılık Komitesi Moderatörü) ve Tanıl Bora (Konferanslar ve Bilimsel Toplantılar Komitesi Moderatörü) kamuoyuna bir açıklama yapmıştı. Açıklamada “Frankfurt Kitap Fuarı, devletler ve hükümetler arası bir organizasyon değil, yayın dünyasının bir organizasyonu” denilmişti. Müge Sökmen, Enver Ercan, Münir Üstün ve Tanıl Bora, söz konusu açıklamada yazar örgütlerinin temsilcilerinden oluşan Yazarlar Komitesi’ne bakanlıktan ya da diğer komitelerden herhangi bir müdahale olmadığını da belirtmişlerdi. Ancak Frankfurt Kitap Fuarı yaklaşırken, organizasyonda sular durulmadı.

‘Yazar örgütleri şeffaf değil’

Dün Milliyet’e e-posta yoluyla sekiz yazarın imzasını taşıyan bir duyuru ulaştı. Ahmet Oktay, Leyla Erbil, Füsun Akatlı, Nezihe Meriç, Demir Özlü, Enver Aysever, Pınar Kür ve Tahsin Yücel; “AKP iktidarına ve onun Kültür Turizm Bakanı’na güvenmedikleri ve yazar örgütlerinin bu fuar katılım sürecinde şeffaf olmadığı, çok ciddi kaygılar üretecek ölçüt sorunuyla karşı karşıya oldukları” gerekçesiyle Frankfurt Kitap Fuarı’na katılmayı reddettiklerini duyurdular. Bir yandan da geçtiğimiz hafta Frankfurt Kitap Fuarı Konuk Ülke Türkiye Ulusal Komitesi, fuara katılacak yazarların isimlerini açıkladı.

Şu ana kadar sessiz kalmayı tercih eden “Fuar’a katılacak yazarlar”ın ne düşündükleri ise bir süredir merak konusuydu. Son protesto metninden sonra, Frankfurt Kitap Fuarı etkinlikleri için yapılan davete icabet edecek yazarlarla konuştuk.

Katılımcılar arasında ağır basan görüş, bu fuarın partiler üstü bir organizasyon olduğu, protesto gerekiyorsa bunun Frankfurt’ta yapılması gerektiği...

FUARA KATILACAKLAR

‘Kimsenin yandaşı değilim’
GÜLTEN AKIN: Bunu ulusal bir mesele olarak görmek gerek. Ne hükümetler kalıcı ne de insanlar. Bu ülkenin yazarları da orada görünmeli. Sağlığım elverirse gideceğim. Orada söz söylemek, susarak protesto etmekten daha iyi. Oturup yönetici dalkavukluğu yapacak değiliz. Dünyada ezilen insanlar, yok edilen bu kadar varlık için savaşmanın bir yolu da bizim gibi yazarların orada konuşmasından geçiyor. Bizim silahımız kalemimiz. Ben kimsenin yandaşı değilim, hele ki iktidarın hiç. Bugüne kadar da hiçbir iktidardan yana olmadım.

‘Bir iletişim platformu’
ASLI ERDOĞAN: AKP’ye oy vermedim, AKP yandaşı değilim ama olsaydım bile bu hükümetin enerjiden çevreye, pek çok politikasını eleştirirdim. Ama Kültür Bakanlığı, en az eleştirebileceğim bakanlık. Açıkçası ben sol görüşlü bir kadın yazar olarak ayrımcılığa uğrayacağımı düşünüyordum; oysa böyle olmadı. Eğer bu, tüm kültür endüstirisine yönelik bir protesto olsaydı, saygı duyardım. Ayrıca sonuç olarak orası bir iletişim platformu. Gittiğimizde, ister Alman hükümetine ister Türk hükümetine ya da uluslararası yayıncıların tavırlarına bir eleştiri getireceksek bunun asıl yeri Frankfurt Kitap Fuarı zaten.

Yoksulluğu anlatacağım’
ECE TEMELKURAN: Avrupa’da bulunduğum süre içinde, Türkiye’de kendi aramızda, AKP’ye ve ılımlı İslam’a sinirlenmemizin hiçbir işlevi olmadığını gördüm. Ilımlı İslam bir siyasi projeyse, bu projeyi eleştiren herkes, mümkün olan her ortamda ve dilde bunu ifade etmeli. Ben de Türkiye’deki yoksulluğu anlatmak için Frankfurt’a gidiyorum. Herkes kendi Türkiye’sini Frankfurt’ta anlatmak için gitmeli. Protesto eden yazarların çekincelerini ve kırgınlıklarını anlıyorum. Öte yandan ılımlı İslam uluslararası bir projedir; bunun eleştirisinin ve muhalafetinin yapılmasını gerektirecek koşullar doğarsa, bu da uluslararası düzeyde yapılmadır.

‘Katılmayanları anlıyorum’
DENİZ KAVUKÇUOĞLU: Berlin Kitap Şenliği’nin açılışını yaptım, ancak Frankfurt’a yazar olarak değil TÜYAP Genel Koordinatörü olarak katılacağım. Bu etkinliklerin düzenlenmesinde gerek Türkiye Yayıncılar Birliği’nin gerekse yazar kuruluşlarının çok büyük emeği olduğunu biliyorum. Olayın sivil toplum yanının, bu emeklerin boşa gitmemesi için ben fuara katılmaktan yanayım. Ama katılmayan arkadaşların da duyarlılıklarını anlıyorum.

‘Çok büyük bir fırsat’
HİLMİ YAVUZ: Frankfurt Kitap Fuarı, bu yıl Türkiye ve elbette Türk edebiyatı için, uluslararası ölçekte benzersiz bir tanıtım ve iletişim olanağı sunuyor. Başka bir deyişle, çok büyük bir fırsat! Bu olanağın, gerekçeleri su götürür birtakım mahalli siyasi kaygılarla heba edilmesi düpedüz budalalık olur. Mesele, pire için yorgan yakmaya benziyor. Üstelik yazar örgütlerinin tam desteğini almış bir etkinliğe, örgütsel dayanışma gereği sahip çıkılmasından yana bir tavır koymak bana çok daha ahlaki görünüyor. Yazar örgütlerini iktidar siyasetine eklemlenmiş göstermekse, ayrıca, bu örgütleri bilinçsizlikle itham etmek anlamına gelir ki, ilgililer herhalde bunu gereken yanıtı vereceklerdir. Fuara, muhalif arkadaşlarımın duydukları kaygıları paylaşmadığım için, gönül rahatlığıyla katılacağım.

‘Hep birlikte söylemeliydik’
OYA BAYDAR: Frankfurt Kitap Fuarı’nın konukları, şu veya bu parti, şu veya bu hükümet değil, bir ülkedir; bu yıl da Türkiye konuk ülke olacak. Her birine gerçekten değer verdiğim, saygı duyduğum protestocu yazarlarımız, katılmayı reddederek ve başkalarının da reddetmesi için çağrı yaparak, AKP’den, Kültür Bakanlığı’ndan değil, Türkiye’den birşeyler eksiltmiş olacaklar. Edebiyatımızın tanıtılması, yayılması eksik, gidenlerin yüreği kırık kalacak. Bizim kısır kavgalarımız, siyasal-ideolojik cepheleşmemiz, orada kimseleri ilgilendirmiyor. Onlar yazdıklarımızla ve sözümüzle ilgililer. Bu sözü bütün çeşitliliğiyle, hep birlikte söylememizi isterdim. Yazık!...

(Kaynak: Milliyet)

19 Ekim 2008 Pazar

Renksizlerden kızıllara bayrak teslimi!...

Türkiye'nin tüm renklerini hızla kirleterek, siyahı egemen kılmaya çalışan anlayış, Frankfurt Kitap Fuarı'na damgasını vurdu. Renkli yazarların ilgi göstermediği Frankfurt Kitap Fuarı, "sen, ben, bizim oğlan" mantığıyla kotarıldı. İktidarın dümen suyunda hareket eden yazarların ilgi gösterdiği fuar, tarihe siyah harflerle yazıldı!...

Cumhuriyet gazetesindeki fuar haberini okurlarımızın dikkatine sunuyoruz:


Frankfurt Kitap Fuarı sona erdi


Türkiye'nin onur konuğu olduğu 60. Frankfurt Kitap Fuarı sona erdi. ''Kazanılmış Katmanlar'' adlı sergide yapılan devir teslim töreninde Frankfurt Kitap Fuarı Ulusal Yürütme Komitesi Eş Başkanı Ümit Yaşar Gözüm ve Müge Sökmen, ''onur konuğu'' bayrağını Çin Halk Cumhuriyeti Basın ve Yayın Bakan Yardımcısı Li Dongdong'a teslim ettiler.

AA

Frankfurt- Türkiye,''Kazanılmış Katmanlar'' adlı sergide yapılan devir teslim töreninde ''onur konuğu'' payesini Çin Halk Cumhuriyeti'ne devretti. Törende konuşma yapan, Frankfurt Kitap Fuarı Ulusal Yürütme Komitesi Eş Başkanı Ümit Yaşar Gözüm, ''Türk edebiyatı fuarda büyük kültürel kazanımlar elde etti. Türkiye'ye bu fırsatı sunanlara teşekkür ediyoruz. Bu önemli fuarın aynı katkıyı Çin'e de yapmasını diliyoruz'' dedi.

Yazar Ayfer Tunç, devir teslim töreninde, hasta olduğu için törene katılamayan Gülten Akın'dan şiirler okudu.

Çin adına da ünlü yazar Zhang Jie, ''Demir Kuşlar'' adlı kitabından alıntılar aktardı. Frankfurt Kitap Fuarının gelecek yılki onur konuğu olan Çin, fuara ''Geleneklerden Atılıma'' sloganıyla katılacak.

(Kaynak: Cumhuriyet)

***

Ayrıca bakınız:
Ayşe, bize de dava aç!...
AKP'yi protesto etmeyen, düzene karşı çıkamaz!
Behram da AKP'nin dümen suyuna girmedi!...
Yazarlık onuru AKP'yi yenecek!...
Birkaç soru ve yorumsuz aktarılan yazı...
Edebiyata türban takılmak isteniyor!...
Frankfurt Kitap Fuarı "Pamuk" ipliğine bağlı!...
İftiranın simgesi Nutku bugün Frankfurt'ta!
Dostlar alışverişte gördü!...
Alan razı, veren razı!...
Bir tutam Frankfurt, bir tutam Alkaya... vs...
Cumhuriyet, bunu hep yapıyor!...
Engizitör Enver Ercan'ın kulakları çınlamıştır!...
Günay, büyüklere küçük masallar anlatıyor!...
"BELLİ RENKLERİYLE TÜRKİYE"
Direnenler de var!...
Faşizm kol geziyor!...
Frankfurt Kitap Fuarı bir mihenk taşıdır!...
Renksizler, Frankfurt Kitap Fuarı'nı da kararttı!
Enver Ercan, "yazarlık onuru"nu anımsadı!...

18 Ekim 2008 Cumartesi

Renksizler, Frankfurt Kitap Fuarı'nı da kararttı!

Ahmet Oktay, Leyla Erbil, Füsun Akatlı, Nezihe Meriç, Demir Özlü, Enver Aysever, Pınar Kür ve Tahsin Yücel gibi renkli yazarların katılmadığı Frankfurt Kitap Fuarı, renksizlerin egemenliğinde sürüyor. Adeta bir fiyasko olan Frankfurt Kitap Fuarı, tartışılmaya devam ediyor. Fiyaskoyla ilgili önemli bir haberi, Milliyet gazetesinden aktarıyoruz:


Türkiye bütün renkleriyle Frankfurt’ta mı?


Filiz Aygündüz Frankfurt


Almanya’da düzenlenen Frankfurt Kitap Fuarı’nın onur konuğu Türkiye’nin sloganı ‘Bütün Renkleriyle Türkiye’. Ancak cıvıl cıvıl, ışık oyunlu, şık tasarımlı stantların arasında Türkiye sönük kalıyor. Türkiye standının kapağı diyebileceğimiz vitrini de çok zayıf...

60. Frankfurt Kitap Fuarı’nın 5.1 no’lu salonu... Fuarın bu yılki onur konuğu Türkiye’nin ulusal standı salonun sonunda. Rengârenk, cıvıl cıvıl, oymalı kakmalı, ışık oyunlu, şık tasarımlı bir dizi standın önünden geçtikten sonra ulaşıyorsunuz konuk ülkeye ayrılan bölüme.

İki duvarlı beyaz odacıklarla ayrılmış büyük bir alan; stantların üstlerinde Bülent Erkmen’in Konuk Ülke Türkiye Programı için tasarladığı ve “Bütün Renkleriyle Türkiye” sloganını taşıyan logosu var. Ana logoda kullanılan ‘bütün renkler’ burada sadece turkuazla sınırlı. Etrafta Turkey, Türkiye, die Turkei ya da benzeri bir tabela arayıp da bulamayınca, turkuaz renkli logoyla Türkiye çağrışımı yaptırılmak istendiğini anlıyorsunuz. Zekice aslında...

‘İstanbul’u andırıyor’

Peki yayıncılar da böyle mi düşünüyor? Doğan Kitap editörü Vahit Uysal “Turkuaz renginden, buranın Türkiye’ye ait olduğunu beklemek bir tür entelektüel snobluğu” diyor. Belli ki ulusal stanttan memnun değil. Yayıncılarla konuşmaya devam edince, Uysal’ın eleştirisinde yalnız olmadığı görülüyor. Sel Yayıncılık’ın sahibi İrfan Sancı, “Genel olarak İstanbul’un herhangi bir yerine konuşlandırılmış stantlar topluluğunu andırıyor.

‘Vitrin çok zayıf’

Konuk ülke olmamıza rağmen son derece sönük kalıyoruz. Ambalaj önemli. Kitap kapağı gibi düşünün; bir kitabı alma konusunda en önemli etkenlerden biri de kapaktır. Ne var ki Türkiye standının kapağı diyeceğimiz vitrini çok zayıf!” diyor.

Yapı Kredi Kültür Sanat Genel Müdürü Tülay Güngen de sakin ve ağırbaşlı bir stant olduğunu vurguluyor. “Ama” diyor: “Standın çok gösterişli olması da gerekmiyor. İçeriğe daha çok önem verilmiş. Gösterişli değil ama fonksiyonel.” Vitrini heyecan verici bulana rastlamak zor özetle.

Peki vitrinin içine girdiğimizde neler oluyor. Yayıncılar hayatlarından memnun mu?

Günışığı Kitaplığı editör asistanı Nazlı Temci geçen senekine nazaran çok daha fazla dikkat çektiklerini vurguluyor.

Yazarlarının telif haklarını satmak üzere randevulaştıkları ziyaretçilerin dışında, randevusuz, sadece merak üzerine gelen birçok kişi olmuş.İletişim Yayınları editörü Tanıl Bora da mutlu görünüyor. Yazarlarına ilginin büyük olduğunu görüşmelerinin gayet iyi geçtiğini anlatıyor. Tabii bütün bu pozitif durumda Orhan Pamuk’un yayıncısı olarak bilinmelerinin önemini de vurguluyor Bora.

Kaknüs Yayınları sahibi Muhammet Şimşek de, Pamuk’un etkisiyle randevu almakta zorlanmadıklarını, aldıkları randevu sayısının arttığını vurguluyor.

Tülay Güngen, Türkiye’nin onur konuğu olması nedeniyle aldıkları randevu sayılarının arttığı görüşünde: “Yabancı yayıncılar durumun farkında ve bize daha çok zaman ayırıyor.”

Sunumdaki sorunlar...

“Bütün Renkleriyle Türkiye” sloganında olduğu gibi, yayıncılar arasında da fuar değerlendirmesi anlamında birçok rengi görmek mümkün. Karamsar renkler yok değil. Bu renkler ciddi eleştirileri de beraberinde getiriyor. İlknur Özdemir sunumdaki sorunlara değiniyor: “Türkiye’nin tarihi zenginliklerini maket olarak yapıp koysalardı; o bile iş görürdü. Barkovizyon gösterileri yapılabilirdi; davetler verilebilirdi...”

Everest Yayınları editörü Sırma Köksal ise “Yapılan konuşmaları, panelleri çoğunlukla Türkler dinliyor. Koridorlarda yabancı dil duymuyoruz. Bu tip bir organizasyon, bu işi profesyonelce yapacak bir şirkete bırakılmalıydı” diyor.

Sonuçta, 100 yayınevinin yer aldığı ulusal stantta, kendine ayrılmış odacıklarda mutlu yayıncılar da görmek mümkün mutsuz olanlar da... Hemen herkes hazırlıklar konusundaki iyi niyette hem fikir. Pratikte, hiçbir anlaşmanın yapılmadığı sadece randevuların alınıp görüşmelerin gerçekleştirildiği Frankfurt Kitap Fuarı’nda hangi yazarlarımız dünya edebiyatına kazandırıldı, fuarın geri dönüşümü nasıl oldu gibi soruların yanıtlarını önümüzdeki aylarda göreceğiz. Fakirin ekmeği diye bakmamak umutlu olmak lazım...

Edebiyat ajansları tepkili

Türk yazarlarının telif haklarını yabancı yayınevlerine satan profesyonel kurumlar olan edebiyat ajanslarının yöneticileri ise fuarın “dışında” tutulmaktan yakındı. İstanbul Telif Ajansı’ndan Barboros Altuğ “Ne fikrimiz soruldu ne desteklendik. Ajansların birkaç masası olmalı, eleman desteği verilmeliydi” dedi. Kalem Ajans’tan Nermin Mollaoğlu ise “100 yayıncı götürüldü. İyi de bunların hangileri telif satmaya hazırdı? Sayı önemsendi; oysa kalite önemsenmeli ve bir eğitim verilmeliydi” dedi.

(Kaynak: Milliyet)

***

Ayrıca bakınız:
Ayşe, bize de dava aç!...
AKP'yi protesto etmeyen, düzene karşı çıkamaz!
Behram da AKP'nin dümen suyuna girmedi!...
Yazarlık onuru AKP'yi yenecek!...
Birkaç soru ve yorumsuz aktarılan yazı...
Edebiyata türban takılmak isteniyor!...
Frankfurt Kitap Fuarı "Pamuk" ipliğine bağlı!...
İftiranın simgesi Nutku bugün Frankfurt'ta!
Dostlar alışverişte gördü!...
Alan razı, veren razı!...
Bir tutam Frankfurt, bir tutam Alkaya... vs...
Cumhuriyet, bunu hep yapıyor!...
Engizitör Enver Ercan'ın kulakları çınlamıştır!...
Günay, büyüklere küçük masallar anlatıyor!...
"BELLİ RENKLERİYLE TÜRKİYE"
Direnenler de var!...
Faşizm kol geziyor!...
Frankfurt Kitap Fuarı bir mihenk taşıdır!...

8 Ağustos 2008 Cuma

Günay, büyüklere küçük masallar anlatıyor!...

Türkiye Cumhuriyeti'ni, Osmanlı Cumhuriyeti haline getirmek için siyaset yapan AKP'nin devşirme bakanı, Kültür Padişahı Ertuğrul Günay, büyüklere, inandırıcılıktan yoksun küçük masallar anlatıyor!...

12 Eylül Faşizmi ile hesaplaşmaktan kaytaran yazarları da yedeğine alıp, Frankfurt Çıkarması yapmak isteyen Kültür Padişahı, süngünün ucuyla kabul ettirilen Anayasa'dan aldığı güçle siyaset yapan bir partinin vitrinindeki adam olarak, anlattığı masallara, bizim de inanmamızı istiyor!...

Ama biz, inanmıyoruz!!!

Milliyet'e yansıyan çaresizliğinin fotoğrafını görmeniz için dikkatinize sunuyoruz:


Günay: Fuarı anlamamışlar

Ömer Erbil İstanbul

Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay, dokuz yazarın Frankfurt Kitap Fuarı’na yönelik yaptığı açıklamalara sert tepki gösterdi

Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay, Türkiye’nin konuk ülke olacağı 2008 Frankfurt Kitap Fuarı’na katılmayacağını söyleyen bazı yazarların gösterdiği ‘AKP iktidarına ve onun Kültür Turizm Bakanı’na güvenmedikleri’ şeklindeki gerekçe hakkında Milliyet’e açıklamalarda bulundu.

Bakan,“Frankfurt Kitap Fuarı’na AKP’nin katıldığını düşünüyorlarsa, bu, fuarı henüz anlamadıklarını gösteriyor” dedi.

Türk edebiyatının usta yazarları Füsun Akatlı, Leyla Erbil, Tahsin Yücel, Nihat Behram, Ahmet Oktay, Nezihe Meriç, Demir Özlü, Enver Aysever ve Pınar Kür, Frankfurt Kitap Fuarı’na katılmayı reddetmiş ve gerekçe olarak “Cumhuriyet’le kavgalı bir iktidarın kültür çıkarmasının aktörlerinden biri” olmayacaklarını belirterek, “AKP iktidarına ve onun Kültür Turizm Bakanı’na güvenmediklerini ve yazar örgütlerinin bu fuar katılım sürecinde şeffaf olmadığını, çok ciddi kaygılar üretecek ölçüt sorunuyla karşı karşıya olduklarını” söylemişlerdi.

‘Yayıncıların organizasyonu’

Yazarların bu açıklamalarının üzerine Müge Gürsoy Sökmen (Ulusal Yürütme Komitesi Eşbaşkanı), Enver Ercan (Yazarlar Komitesi Moderatörü), Münir Üstün (Yayıncılık Komitesi Moderatörü) ve Tanıl Bora (Konferanslar ve Bilimsel Toplantılar Komitesi Moderatörü) Frankfurt Kitap Fuarı’nın ‘devletler ve hükümetler arası bir organizasyon değil, yayın dünyasının bir organizasyonu’ olduğuna dikkat çekmişlerdi.

‘Mesafeli duruyoruz’

Bu tartışma sürecinin sonunda Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay Frankfurt Kitap Fuarı’na Türkiye’nin katıldığını, AKP’nin ise Türkiye’ye hizmet ettiğini söyleyerek, şöyle konuştu:

“Frankfurt Fuarı’nın alt yapısını, üzerine düşen görevleri hükümet yerine getiriyor. Biz ‘şu AKP’li, çağıralım’ zihniyetiyle yaklaşmıyoruz. Hangi iktidar olursa olsun bu fuarı görmezden gelemez. Biz de bu fuara mesafeli durarak, yayın dünyasının bağımsız bir şekilde katılımını sağlayarak bir alt yapı oluşturuyoruz.”

(Kaynak: Milliyet)

28 Temmuz 2008 Pazartesi

Frankfurt Kitap Fuarı "Pamuk" ipliğine bağlı!...

Yazın sanatını halktan uzaklaştırıp seçkinlere teslim eden edebiyat esnafı, AKP'yi şirin gösterecek bir vitrin olan Frankfurt Kitap Fuarı'nda sevgili hükümetlerini yalnız bırakmıyorlar. Nihat Behram, Leyla Erbil, Tahsin Yücel, Kaan Arslanoğlu... gibi yazarların, AKP'nin gerici durumunu protesto ederek katılmadıkları Frankfurt Kitap Fuarı'na, durumdan hoşnut olan kişi ve kuruluşlar katılıyor!...

Milliyet'ten aktarıyoruz:



Frankfurt’un yazar listesi kesinleşti

Kimi yazarların ‘AKP organizasyonu’ olduğu gerekçesiyle katılmayı reddettiği, Türkiye’nin ‘Konuk Ülke’ olacağı 60. Frankfurt Kitap Fuarı etkinliklerine katılacak yazarların isimleri kesinleşti. Fuarda, 300’ü aşkın yazar yer alacak

Türkiye’nin Konuk Ülke olarak katılacağı, 60. Frankfurt Kitap Fuarı etkinliklerine yer alacak yazarların isimleri kesinleşti. Türkiye etkinlikleri Ulusal Yürütme Komitesi Eşbaşkanı Müge Gürsoy, yaptığı açıklamada 14-19 Ekim tarihleri arasında Almanya’nın başkenti Frankfurt’ta gerçekleştirilecek fuara, 300’ü aşkın yazarın katılacağını belirtti.

Frankfurt Kitap Fuarı süreci, kimi yazarların “AKP hükümetinin organizasyonu” olduğu gerekçesiyle fuara katılmayı reddetmesi nedeniyle tartışmalı başlamıştı.

Sancılı süreç

Fuar için çeşitli yazar örgütlerinden oluşturulan komite ise, söz konusu etkinliğin “Hükümetin değil, yayın dünyasının bir organizasyonu” olduğunu açıklamıştı. Fuara katılacak yazarlar listesinin bugüne kadar kesin olarak açıklanmaması da geri sayımın sancılarını artırmıştı.

Ulusal Yürütme Komitesi Eşbaşkanı Gürsoy, çok az sayıda isimden teyit beklediklerini, aralarında, Adalet Ağaoğlu, Behiç Ak, Ataol Behramoğlu, Murat Belge, Nedim Gürsel, Feyza Hepçilingirler, Pınar Kür, Zülfü Livaneli, Perihan Mağden ve Etyen Mahçupyan’ın bulunduğu yazar listesinin tamamına www.fbf2008turkey.com adresinden ulaşılabileceğini söyledi.

Açılış Pamuk’tan

Söz konusu internet adresinde, müzik, sahne sanatları ve edebiyat dışı panel programlarının da görülebileceğini söyleyen Sökmen, çalışmalar tamamlandığında tüm edebiyat okumaları, panel ve sempozyum listelerine de Almanca, İngilizce ve Türkçe olarak ulaşılabileceğini kaydetti.

Açılış konuşmasını Nobel Edebiyat Ödüllü Orhan Pamuk’un, kapanış konuşmasını ise şair Gülten Akın’ın yapacağını ifade eden Gürsoy, fuar etkinliklerinde ayrıca Yaşar Kemal, Nâzım Hikmet, Fazıl Hüsnü Dağlarca, Sezai Karakoç, Orhan Pamuk, Mehmet Uzun ve daha pek çok yazar ile ilgili paneller olacağını da belirtti.

Kimler katılıyor?

PEN, Türkiye Yazarlar Sendikası, Edebiyatçılar Derneği, Yazarlar Birliği, BESAM, EDİSAM ve İLESAM’dan oluşan Frankfurt Kitap Fuarı Komitesi’nin davetini kabul eden 300’ü aşkın yazarlardan bazıları şunlar: Fikret Adanır, Ahmet Altan, İnci Aral, Oruç Aruoba, Erendiz Atasü, Beşir Ayvazoğlu, Yavuz Bülent Bakiler, Kürşat Başar, İlhan Berk, Nalan Barbarosoğlu, Onur Caymaz, Jaklin Çelik, Arif Damar, Gülten Dayıoğlu, Güngör Dilmen, Atilla Dorsay, Nursel Duruel, Yılmaz Erdoğan, Tarık Günersel, Müge İplikçi, Muzaffer İzgü, Tarık Dursun K., Ayla Kutlu, Ayşe Kulin, Tuna Kiremitçi, Yekta Kopan, Murathan Mungan, Yılmaz Odabaşı, İpek Ongun, Zeynep Oral, İlber Ortaylı, Altay Öktem, İskender Pala, Orhan Pamuk, Elif Şafak, İlhan Tekeli, Ece Temelkuran, Vedat Türkali, Yalvaç Ural, Buket Uzuner, Ahmet Ümit, Metin Üstündağ, Gündüz Vassaf, Öner Yağcı, Hilmi Yavuz.

(Kaynak: Milliyet)

***

Ayrıca bakınız:
"Ayşe Böhürler neden kızdı?"
AKP'yi protesto etmeyen, düzene karşı çıkamaz!
Behram da AKP'nin dümen suyuna girmedi!...
Birkaç soru ve yorumsuz aktarılan yazı...
Edebiyata türban takılmak isteniyor!...

15 Ekim 2008 Çarşamba

Dostlar alışverişte gördü!...

Yada bir kilo Gül mü daha ağır, bir kilo Pamuk mu?!...

Renkleri hızla solan ve pembeyle beyaz arasında gidip gelen Frankfurt Kitap Fuarı, basına da magazinel boyutuyla konu oluyor. Milliyet gazetesinden aktarıyoruz:

Frankfurt'ta Gül ile Pamuk atışması..

Türkiye, bu yıl onur konuğu olduğu 60'ıncı Frankfurt Kitap Fuarı başladı. Fuarın açılışında konuşan yazar Orhan Pamuk, Türkiye'de son yüz yılda yazarlara yönelik baskıların Türk kültürünü zenginleştirmediğini, aksine fakirleştirdiğini söyledi. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ise yazarlar ve kitaplar üzerindeki baskıların ortadan kalktığını savundu.

Orhan Pamuk baskıdan yakındı

Nobel ödüllü yazar Orhan Pamuk, Türkiye'de son yüz yılda yazarlara yönelik baskıların Türk kültürünü zenginleştirmediğini, aksine fakirleştirdiğini söyledi.

Pamuk, bugün Cumhurbaşkanı Abdullah Gül'ün de katıldığı 60'ıncı Frankfurt Kitap Fuarı'nda yaptığı konuşmasında, "Son yüz yılda kitapları yasaklamak, yakmak, yazarları öldürmek, hapse atmak, onları vatan haini ilan edip sürgüne yollamak, basında hep bir ağızdan yazarları aşağılamak Türk kültürünü zenginleştirmedi, tam aksine fakirleştirdi. Devleten yazar ve kitap cezalandırma alışkanlığı hala devam ediyor. Benim gibi pek çok yazarı susturmak, sindirmek için kullanılan Türk Ceza Kanunu'nun 301 numaralı maddesi yüzünden, yüzlerce yazar ve gazeteci şu anda mahkemelerde yargılanıyor, mahkum oluyor" dedi.

Pamuk, bu yıl yayımladığı roman için çalışırken, eski Türk filmlerini seyrettiğini ve eski şarkıları dinlediğini belirtirken, "Bu işi kolayca Youtube ile yapmıştım, ancak aynı şeyi şimdi yapamam. Çünkü Youtube ile birlikte yüzlerce yerli ve uluslararası web sitesine girmek siyasi nedenlerle Türkiye'de yaşayanlara yasak. Siyasi iktidar sahipleri tüm bu baskılardan memnun olabilirler, ancak biz yazarlar, yayıncılar, sanatçılar, Türkiye'nin kültürünü yaratan ve onu izleyen herkes, kültürümüzün, edebiyatımızın dünyaca tanınmasından bu baskıları anlamıyoruz" diye konuştu.

Sorunlara karşın Türkiye'deki yazarların hevesinin kırılmadığını, son 15 yılda Türk yayıncılığının şaşırtıcı bir hızla büyüdüğünü ifade eden Pamuk, günümüzde her zamankinden daha fazla kitap yayınlandığını, İstanbul kitapçılarının zenginliğinin de şehrin çok katmanlı, çok kültürlü tarihini temsil ettiğini kaydetti.

"Biz Türkler, özellikle son yüz yılda dünyaca kötü tanınmaktan o kadar şikayet etmişizdir ki, bu düşünceyi ulusal kimliğimizin bir parçası yapmışızdır" diyen Pamuk, Batı'nın geliştirdiği eşitlik, kadın hakları, demokrasi ve düşünce özgürlüğü gibi idealleri "yabancı" bulmanın herhangi bir milli kimliğe uymayacağını sözlerine ekledi.

Frankfurt Kitap Fuarı'na ilk katıldığında heyecanlandığını, ancak "Burada Türk yazarlarını kim tanır?" şeklinde düşündüğünü anlatan Pamuk, "Ancak artık Türkiye'nin genç yazarları, içlerine dönüp kendilerini ilginç bir yazar yapacak iç seslerini buldukları vakit, 'Kimse Türk bir yazarla ilgilenmez' diye karamsarlığa kapılmayacaklar" dedi.

Frankfurt'a gelerek böyle bir duyguya düşmeyecek bir yazar olamayacağını savunan Pamuk, "Yalnız kitapların kalıcı, bizlerin geçici olduğunu hissettirdiği için değil, tüm kitapların, insanlığın tüm hafızasının, tüm seslerinin yanında bizim yerimizin ne kadar küçük olduğunu hissettirdiği için de Frankfurt'ta bulunmanın, tıpkı bir camide, bir kilisede, bir tapınakta bulunmak gibi insanı alçak gönüllülüğe davet eden bir yanı var" şeklinde konuştu.

Abdullah Gül: "Baskı ve sınırlamalar kalktı"

Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, Türkiye'nin özellikle son yıllarda hızlanan ekonomik ve siyasi reformlar sayesinde fikir, ifade özgürlüğü ve kültürel çeşitliliğe saygı alanlarında AB kriterlerini büyük ölçüde gerçekleştirdiğini, yazarlar ve kitaplar üzerinde uygulanan bazı baskı ve sınırlamaların zaman içinde azaldığını ya da ortadan kalktığını söyledi.

Dünyanın birçok ülkesinde insan hakları standartlarının yükselmesinin, fikir ve ifade özgürlüğüne daha çok saygı gösterilmesinin, evrensel kültür hayatını doğrudan etkilediğini anlatan Gül, yazarların daha çok saygı görmeye ve onurlandırılmaya başlandığını, önlerindeki engellerin göreli olarak azaldığını belirtti.

Cumhurbaşkanı Gül, geçen 60 yıl içinde dünyanın yaşadığı ekonomik, sosyal veya siyasi krizlerin kültür hayatını da doğrudan ya da dolaylı olarak olumsuz etkilediğini işaret ederek, bu etkinin kültürel çatışmalar ve kimlik bunalımlarına ve kültürel yozlaşmaya yol açtığını söyledi.

"Savaş, şiddet ve terör kütüphaneleri ve yazarları da vurmaktan geri kalmamıştır" diyen Gül, Saraybosna ve Bağdat'taki milli kütüphanelerin başına gelenlerin hala hafızalarda yerini koruduğunu ifade etti. Gül, buralarda yüzlerce yıllık el yazmalarının yok edildiğini belirtti.

Törenden notlar

Uluslararası Franfurt Fuar Alanı'nda gerçekleşen açılış törenine, Cumhurbaşkanı Gül ve eşi Hayrünnisa Gül'ün yanı sıra Almanya Dışişleri Bakanı Frank-Walter Steinmeier, Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay, Türkiye'nin Berlin Büyükelçisi Ahmet Acet, Franfurt Belediye Başkanı Petra Roth, TÜSİAD Yönetim Kurulu Başkanı Arzuhan Doğan Yalçındağ, Doğan Holding Yönetim Kurulu Başkanı Aydın Doğan, Nobel Ödüllü yazar Orhan Pamuk ve çok sayıda yazar ve davetli katıldı.

Açılış törenine, Türk ve yabancı basın kuruluşları büyük ilgi gösterdi. Yaklaşık 2 bin kişilik kapasitesi bulunan Spectrum Salonu neredeyse tamamen doldu. Cumhurbaşkanı Gül, açılış töreni öncesinde üst düzey katılımcılarla fotoğraf çektirdi.

Türk pavyonunun açılışının ardından konuklara ikramda bulunuldu.

Etkinlikler

Fuar kapsamında, Yavuz Bahadıroğlu, Nalan Barbarosoğlu, Gündüz Vassaf ile Sezer Duru, Frankfurt Merkez Kütüphanesi'nde gerçekleştirilecek okuma programlarına konuk olacak. Halka açık olacak etkinliklerde, Bahadıroğlu ile Barbarosoğlu 17 Ekim'de, Vassaf ile Duru da 18 Ekim'de saat 19.30'da kitapseverlerle bir araya gelecek.

Kültür, sanat ve müziğini fuar süresince duyuracak olan Türkiye; Almanları, 15 Ekim'de ünlü neyzen Kudsi Ergüner, 16 Ekim'de Hasbıhal Topluluğu, 17 Ekim'de sanatçı Aynur, 18 Ekim'de de "İstanbul'un geceleri" ile buluşturacak.

Fuar kapsamında, Osmanlı'dan Cumhuriyet'e uzanan tarihi süreçte kitabın serüvenini konu alan, "Kitabın Yolculuğu-Book's Odyssey" adlı sergi yarın açılacak ve 19 Ekime kadar Frankfurt Kitap Fuarı'nda izlenime sunulacak.

Osmanlı modasının 500 yılını anlatan, "Lale, Kaftan ve Levni: Topkapı Sarayından Moda ve Minyatürler" adlı sergi ise 11 Ocak 2009'a, Türk sanatının çağdaş yüzünü yansıtan, "Made in Turkey" sergisi 15 Kasım'a, tanınmış yazar Yaşar Kemal'in eserlerindeki Çukurova tasvirlerini fotoğraf sanatçısı Lütfi Özgünaydın'ın objektifinden gösteren, "Çukurova Bayramlığını Giyerken" 21 Ekim'e, "Ahmet Haşim ile 1930'lar Frankfurt'unda Buluşma" sergisi 20 Ekim'e ve "Padişah'ın Burnu-Türkiye'den Karikatürler" adlı karikatür sergisi de 16 Kasım'a kadar açık kalacak.

Türk sinemasının en seçkin örnekleri

Fuarda, Türk sinemasının en seçkin örnekleri de sinemaseverlerle buluşacak.

Fuardaki Sinema TV Forumu bölümündeki Türkiye standında, 1970'den günümüze çekilmiş, önemli festivallerden ödül almış veya büyük gişe başarısı elde etmiş 22 uzun metrajlı film ile 6 belgesel Avrupalılara gösterilecek. Bu filmler şöyle:

Nuri Bilge Ceylan'ın "Üç Maymun", Abdullah Oğuz'un "Mutluluk", Ömer Kavur'un "Gizli Yüz", Özcan Alper'in "Sonbahar", Seyfi Teoman'ın "Tatil Kitabı", Ömer Vargı'nın "Kabadayı", Fatih Akın'ın "İstanbul Hatırası: Köprüyü Geçmek" ve Mahsun Kırmızıgül'ün "Beyaz Melek".

Ayrıca, Peyami Çelikcan'ın "Anadolu'nun Renkleri: Düğün, Doğum, Ölüm", Hüseyin Arus'un "Buçuk", Tuhfe Tezel'in "İnsanın Ağaçla Dansı: Kündekari", Coşkun Aral'ın "Bozkırın Gücü-Kangal", Süha Arın'ın "Kula'da Üç Gün" ve Rıza Baloğlu'nun "Troya" adlı belgeselleri de stantta izleyiciyle buluşacak.

Öte yandan, Türkiye'de 29 Ekim'de 175 kopyayla gösterime girecek Can Dündar'ın Ulu Önder Atatürk'ü konu alan "Mustafa" filminin yurt dışındaki ilk gösterimi, yönetmenin katılımıyla Frankfurt Kitap Fuarı'nda 16 Ekim'de yapılacak.

Türkiye filmleri toplu gösterimi de 26 Kasım'a kadar Frankfurt Film Müzesi'nde devam edecek.

(Kaynak: Milliyet)

19 Ekim 2008 Pazar

Enver Ercan, "yazarlık onuru"nu anımsadı!...

Frankfurt'ta şair protestosu


KAZIM DOĞAN Frankfurt


Frankfurt Kitap Fuarı’ndaki şiir akşamında sanatçılar işkenceyi gündeme getirirken, Alman konuklar da çeviri olmaması nedeniyle salonu terk etti

Frankfurt Kitap Fuarı'nda düzenlenen "Türk Şiiri Akşamı"na katılan sanatçıların bir bölümü organizasyon bozukluğunu, bir bölümü Türkiye’de işkenceyi ve baskıyı protesto ederken, dinletiye gelen Alman konuklar da şiirlerin Almancaya çevrilmemesi üzerine salonu terk ettiler.

Die Kaes'de gerçekleştirilen etkinliğe, küçük İskender, Nevzat Çelik, Haydar Ergülen, Lale Müldür, Ahmet Erhan, Ali Aktaş, Ali Nar, Deniz Durukan, Didem Madak ile Metin Cengiz katıldılar.

İlhan Berk'e adanan "Şiir Akşamı"na damgasını vuran ilk protesto, etkinliğin sunuculuğunu yapan Türkiye Yazarlar Sendikası Başkanı Enver Ercan’dan geldi. Ercan, Engin Ceber'in gözaltında öldürülmesinin, yayıncı Muzaffer Erdost'un da yayımladığı bir kitap nedeniyle ağır para cezasına mahkum edilmesinin kabul edilemez olduğunu belirterek, baskı ve şiddeti protesto ettiğini söyledi.

Ercan, "Frankfurt'ta Türkiye'nin kültürel mozaiği tanıtılırken bizler kıvanç ve onur duyuyoruz. Ama, devletin çağdışı yasalarına, resmi ve yasa dışı uygulamalarına karşı savaşım vermeyi de yazarlık onurumuzun ve yükümlülüğümüzün bir parçası olarak görüyoruz" dedi.

'Asker nöbet tutmaz'

Bir diğer protesto küçük İskender’den geldi. İskender şunları söyledi:

"Türk şiiri, Çin şiiri diye bir kavram tanımıyorum. Şair olmak ve duruşu vardır. İlhan Berk, Türk edebiyatının ciddi bir insanıydı. Halkın içinden gelen bir insandı. Hiç bir şairin evinin önünde asker nöbet tutmaz. Ama Fazıl Hüsnü Dağlarca'nın evinin önünde nöbet tutuluyordu. Bunu protesto ediyorum. Burada Türk şairi olarak değil, dünya şairi olarak eserlerimi okumak istiyorum."

küçük İskender'in konuşmasının ve şiirlerinin Almanca'ya çevrilmesini istememesi, bu kez Alman dinleyicilerin eyleme geçmesine yol açtı. İskender’in ısrarından vazgeçmemesini önce yüksek sesle protesto eden Alman dinleyiciler, eylemlerinin netice vermemesi üzerine salonu terk ettiler. Protestolar şair Nevzat Çelik’le devam etti. Çelik şöyle konuştu: "İdamla yargılandığım bir dava nedeniyle uzun yıllar yattığım Metris cezaevinde insanların öldürülmesini protesto ediyorum. Eğer bu etkinlik, fuar alanında yapılmış olsaydı, basın da orada olurdu ve çok şey söylerdim."

Geçen günlerde kaybettiğimiz İlhan Berk ile Fazıl Hüsnü Dağlarca'nın anısına şiirler okuyan Ercan ise, sitemlerinin iyi organizasyon yapamayan Kültür ve Turizm Bakanlığı yetkililerine yönelik olduğunu vurguladı.

(Kaynak: Milliyet)

***

Ayrıca bakınız:
Ayşe, bize de dava aç!...
AKP'yi protesto etmeyen, düzene karşı çıkamaz!
Behram da AKP'nin dümen suyuna girmedi!...
Yazarlık onuru AKP'yi yenecek!...
Birkaç soru ve yorumsuz aktarılan yazı...
Edebiyata türban takılmak isteniyor!...
Frankfurt Kitap Fuarı "Pamuk" ipliğine bağlı!...
İftiranın simgesi Nutku bugün Frankfurt'ta!
Dostlar alışverişte gördü!...
Alan razı, veren razı!...
Bir tutam Frankfurt, bir tutam Alkaya... vs...
Cumhuriyet, bunu hep yapıyor!...
Engizitör Enver Ercan'ın kulakları çınlamıştır!...
Günay, büyüklere küçük masallar anlatıyor!...
"BELLİ RENKLERİYLE TÜRKİYE"
Direnenler de var!...
Faşizm kol geziyor!...
Frankfurt Kitap Fuarı bir mihenk taşıdır!...
Renksizler, Frankfurt Kitap Fuarı'nı da kararttı!

24 Ekim 2008 Cuma

Frankfurt Kitap Fuarı yılışıklığı tartışılıyor!...

Devrimciler adlı romanının ikinci baskısını Bulunmaz Yayıncılık olarak yayınlamama karşın; yapıtlarını pek beğenmediğim, duruşunu pek önemsemediğim Kaan Arslanoğlu, soL gazetesinde yayınlanan ve aşağıya aktardığım yazısında önemli şeyler söylüyor. Özellikle "piyasacılık" kavramına yaklaşımını önemsiyorum. Okuyunuz... (HB)


Frankfurt Görgüsüzlük Fuarı


Kaan Arslanoğlu
24 Ekim 2008


Onca tartışma arasında başladı ve bitti. Edebiyat pazarı kendine yakışan bir isimle, Orhan Pamuk’la açıldı, edebiyat tüccarlarının yeni ince girişimleriyle devam etti…

Türkiye’deki liberaller sağcısıyla solcusuyla görgüsüzdür. Pamuk ve benzerlerinin katlanılmaz bayağılıkta romanlarına, tiksindiricilikte onları bile gölgede bırakan reklamcılıklarına çanak tutmakla bunu kerelerce kanıtlamışlardır. Avrupa entelijansiyası ise atalarının kültürel mirasını savurganlıkla yiyen sosyopatlardan oluşuyor. Son altmış yılda onları az çok hizaya getiren beğenmediğim-iz sosyalist bloktu, şimdi o da yok. Tüm sosyopatlar gibi bu süprüntüler de tüm olası potansiyel zekalarına, tüm bilgi birikimlerine karşın sonuçta cahil ve kısıtlıdırlar. Çünkü sosyopatlar zekalarını ve bilgilerini olumlu yönde kullanamazlar. Gerçekleri ve güzellikleri hakkıyla göremezler. İfade ettiğim şey bir hakaret değil, bilimsel bir gerçektir.

Fuara katılıp katılmama tartışmaları henüz başlamışken Leyla Erbil’in katılmayacağını açıklaması benim için iyi bir bahane yaratmıştı. Bahane diyorum; edebiyatçıların, yayıncıların yoğun bulunduğu ortamlar ruh durumuma iyi gelmiyor. Peki daveti kabul edip gitseydim ne kazanacaktım? İşin gerçeği onu da düşündüm. Bedava bir seyahat. İyi kötü seyahat edebilecek param var. Ayrıca ne kazanacaktım: Bir okuma etkinliği. Beni dinleyecek olası kişiler yazılarımı zaten okuyorlar, eğer Frankfurt’tan özel bir talep varsa, sonra da bana iletebilirler, giderim. Başka?? Belki birkaç yayınevi kitaplarımla ilgilenebilirdi. Boyuma posuma bakarak ilgileneceklerse bu bir saçmalık. Almanca’ya bir romanım çevrildi ve şimdiye dek 300 adet sattı satmadı. Avrupa okurunun düzeyi bu. Avrupa okurunun düzeyi Pamuk’un nobelinden belli. Sonuç olarak oraya gitsem Avrupa panayırındaki şaşkın bir doğulu küçük tacir gibi dolaşacaktım.
Ne kadar onur kırıcı!

Medyada ve edebiyatta toplumdaki sayılarıyla açıklanamaz oranda yoğun ve etkin bir liberal hakimiyeti kurulu. Dürüst insanlar bu gerçeği görüyor ve yorumlamaya çalışıyorlar. Doğrudan CIA ve Avrupa gizli servislerinin işidir diyenleri duyuyorum. Bazen insana abartılı geliyor, fakat serinkanlı düşününce de en büyük olasılık bu. Söz konusu servislerin yönlendirmesiyle gönüllü işbirlikçilik hali: O da büyük etmen ve bu ruh halini “Karşıdevrimciler” romanında açımlamaya çalıştım. Yalçın Küçük’ün Sabetaycılar açıklaması?! Saptırıcı ve patolojik, ama onun bile gerçeklik payı mevcut.

Benim yeni bir açıklamam var: Görgüsüzler dayanışması. Evet, şaka değil, üstünde düşünün. Şimdi bu çok bilmiş, çok kültürlü görünen liberal güruha bir bakın. Aslında acınacak haldeler. Edebiyatı seviyorlar, ama anlamıyorlar. Felsefeye heves ediyorlar, kafaları basmıyor. Siyaseti deniyorlar, hep yanlış yerde duruyorlar. Çünkü sosyopatlar. Çünkü ruhlarında habis yanlar ağır basıyor. Habis ruhlu insanlar, yineliyorum, olası potansiyel zekalarına, üst üste yığılmış bilgi kalıplarına karşın onları kullanmaktan acizdirler. Toplumcu söylem kullanırlar, toplumcu olamazlar. Estetik derler, güzelliğe ulaşamazlar. Cin zekalı ve derin birikimli görünürler, ama donuk zekalı ve cahildirler. Eğitilmek için her türlü imkan önlerindedir, lakin görgüsüz kalırlar. İnsanların tek tek bu küçük küçük görgüsüzlükleri piyasaca birleştirildiğinde ortaya devasa bir görgüsüzlük kütlesi çıkar. En kötüsü tüm cahil ve donuk akıllılarda görüldüğü üzere bu incitici gerçeği söz konusu kesime anlatmanızın da bir olanağı bulunmaz. Her şeyi gördüğünü, her şeyi bildiğini sanan bir insanı ikna etmeniz pek zordur. Ama onlar birbirlerini iyi tanır ve aralarında pek iyi anlaşırlar.

Enver Aysever fuar pazarlamacılarına karşı etkin bir kampanya yürüttü. Onu ve fuara tepkisel nedenle katılmayan tüm edebiyatçıları (Latife Tekin dahil) kutluyorum, hepsine sevgilerimi, saygılarımı yolluyorum. Tabii bu katılmamada AKP’ye karşı tepki gerekçesi öne çıkarıldı. O da bana göre doğru ve haklı, ama ben bu öne çıkarmaya da katılmıyorum.

Edebiyatı asıl zehirleyen piyasacılıktır. Liberal piyasacılık, dinci piyasacılık olduğu gibi cumhuriyetçi piyasacılık, hatta radikal sol, sosyalist piyasacılık da piyasacılıktır. Piyasacı edebiyatçıyla gerçek edebiyatçı arasındaki fark nedir öyleyse? İyi yazar, iyi eleştirmen, iyi okur yazıya bakar, yazının evrensel ve felsefi duruşuna, kalitesine… Ötekiler yazara bakar, yazarın ilişkilerine, dönemsel duruşuna. İyi edebiyat en iyiye erişme gayretiyle yaratılır, ötekiler büyük ya da küçük herhangi bir piyasanın talebine karşılık gelsin diye...

(Kaynak: soL)

***

Ayrıca bakınız:
Ayşe, bize de dava aç!...
AKP'yi protesto etmeyen, düzene karşı çıkamaz!
Behram da AKP'nin dümen suyuna girmedi!...
Yazarlık onuru AKP'yi yenecek!...
Birkaç soru ve yorumsuz aktarılan yazı...
Edebiyata türban takılmak isteniyor!...
Frankfurt Kitap Fuarı "Pamuk" ipliğine bağlı!...
İftiranın simgesi Nutku bugün Frankfurt'ta!
Dostlar alışverişte gördü!...
Alan razı, veren razı!...
Bir tutam Frankfurt, bir tutam Alkaya... vs...
Cumhuriyet, bunu hep yapıyor!...
Engizitör Enver Ercan'ın kulakları çınlamıştır!...
Günay, büyüklere küçük masallar anlatıyor!...
"BELLİ RENKLERİYLE TÜRKİYE"
Direnenler de var!...Faşizm kol geziyor!...
Frankfurt Kitap Fuarı bir mihenk taşıdır!...
Renksizler, Frankfurt Kitap Fuarı'nı da kararttı!
Enver Ercan, "yazarlık onuru"nu anımsadı!...
Renksizlerden kızıllara bayrak teslimi!...

14 Ekim 2009 Çarşamba

Türkiye, 40 yayınevi ile Frankfurt'ta


Bu yıl 61. kez düzenlenen dünyanın en büyük kitap etkinliği Uluslararası Frankfurt Kitap Fuarı bugün başlıyor. 18 Ekim'e kadar sürecek fuarın bu yılki onur konuğu Çin. Frankfurt Kitap Fuarı'nı, ülkesini tanıtabilmenin en önemli araçlarından biri olarak gören Çin, resmî ve özel kurumları ile Frankfurt'u mesken tuttu.

Pekin yönetiminin, Çin'in muhalif iki yazarı Bei Ling ve Dai Qing'in etkinlik listesinden çıkarılmasını istemesi, fuar yönetimi ile Pekin arasından yapılan anlaşmanın 'ifade özgürlüğü' ilkesine gölge düşürdü.

Frankfurt Kitap Fuarı'na bu yıl da çok sayıda yazar, yayınevi ve telif ajansı katılacak. Geçtiğimiz yıl fuarın onur konuğu olan Türkiye, bu yılki fuara 40 yayıncı ve 22 yazarla katılıyor. Fuarda 5.1 salonda yer alan Türkiye standı 350 metrekareden oluşuyor. Türkiye, ulusal standında 34, çocuk kitapları standı bölümünde ise 6 yayınevi olmak üzere 40 yayıncı ile temsil edilecek. Fuar alanında, paneller, okuma etkinlikleri ile söyleşilerden oluşan 20 etkinlik gerçekleştirilecek. İlber Ortaylı, bugün saat 14.00'te Çin Seddi'nden İstanbul'a adlı bilgilendirme toplantısında söz alacak. İskender Pala ve Beşir Ayvazoğlu ise 17 Ekim Cumartesi günü saat 16.00'da Türkiye Ulusal Standı'nda okurları ile buluşacak. Frankfurt Kitap Fuarı'na Türkiye'den katılacak yazarlardan bazıları ise şöyle: Oya Baydar, Gülten Dayıoğlu, Ayşe Kulin, Mario Levi, Deniz Kavukçuoğlu, Gül İrepoğlu, Mine Soysal, Melike Günyüz, Aytül Akal, Esmahan Aykol, Sibel Eraslan, Jaklin Çelik. ZAMAN
SEYFİ ALP FRANKFURT

8 Ekim 2008 Çarşamba

İftiranın simgesi Nutku bugün Frankfurt'ta!

Foto: Özdemir Nutku (Tuncer Cücenoğlu'nun üstünde...)


Hilmi Bulunmaz
9 Ekim 2008


İftirası CD'yle saptanan Özdemir Nutku, Türkiye Tiyatrolar Birliği'nin İzmir / Güzelbahçe'de düzenlediği "2. Tiyatro Buluşması"na konuşmacı olarak çağrılmış (Bakınız: İftiranın simgesi Özdemir Nutku, "Tiyatro Buluşması"nda!...) ve yaptığımız ısrarlı iftira karşıtı yayıncılık sonucu, o etkinliğe katılmaktan son anda vazgeçmişti...

İzmir / Güzelbahçe'deki kaytarmacılığından bir buçuk yıl önce de, OYÇED'in İstanbul'da düzenlediği bir etkinliğe katılacağı duyurulan Özdemir Nutku, Coşkun Büktel'in eleştirileri sonucu o etkinliğe de katılamamıştı. (Bakınız: Büktel, OYÇED'in onurdan anladığı)...

İftiracı Nutku, şimdi daha uzakta, Almanya'da bir etkinliğe katılmaya niyetleniyor. Özdemir Nutku, bugün (9 Ekim 2008) saat 18.30'da, niyetlendiği gibi, aşağıdaki programa konuşmacı olarak katılabilecek mi? Yoksa, İzmir / Güzelbahçe'de katılmaktan son anda vazgeçtiği gibi, sudan bahane mi uydurulacak? Malunumuz, Nutku, haftalar önce saptanan İzmir'deki konuşmasına, üniversitede o tarihte, o saatte sınavı olduğunu son anda anımsadığı için katılamamış!...

İftiranın simgesi Özdemir Nutku, Coşkun Büktel'in değindiği "15 Nisan Saat 15.00’te Arama Tiyatrosu’nda" toplantıya katılamadığı gibi (Bakınız: Büktel, OYÇED'in onurdan anladığı), Almanya'daki toplantıya da katılamayacak mı? Yada "Sırtımı Frankfurt Kitap Fuarı'nın kaloriferli duvarlarına yaslayıp, sınırötesi operasyon yapacağım. Kimse beni kararımdan döndüremez. Nasıl olsa Türkiye tiyatrosu, iftiracılığımı görmek istemeyen körlerden oluşuyor." diyebilir!...

Bakalım bu kez, Almanya gibi uzak bir yerde ve Frankfurt Kitap Fuarı gibi büyük bir etkinlikte konuşabilecek mi Özdemir Nutku?!... Yoksa, Almanya'da onurlu insanlar çıkıp, iftiranın hesabını sorabilecekler mi?...

Aşağıdaki haberi tiyatronline sitesinden aktarıyoruz:


Frankfurt Kültürlerarası Tiyatro Günleri "Türkiye"!...


Türkiye´nin 2008 Frankfurt Kitap Fuarı´na Onur Konuğu olarak katılım programı kapsamında gerçekleşecek olan “Frankfurt Kültürlerarası Tiyatro Günleri - Türkiye” başlıklı etkinlikler dizisi Alman sanatseverlere Türkiye´deki tiyatro dünyasına bir bakış olanağı sunacak.

Türk Tiyatro tarihi 3000 yıllık bir geçmişe sahiptir. Bir AB projesi olan ve bu yıl 2008 Frankfurt Kitap Fuarı Onur Konuğu Türkiye Ulusal Yürütme Komitesi işbirliği ile gerçekleşen Kültürlerarası Tiyatro Günleri, sanat ve kültürün birlikte üretilmesi ve yaşanmasına yönelik bir platform.

Frankfurt Kültürlerarası Tiyatro Günleri, onlarca yıldır yanyana yaşayan komşulardan birine diğerinin renklerini, seslerini, acılarını-sevinçlerini, ihtiraslarını, özlemlerini, geçmişini ve düşlerini gösterecek. Konuk grupların sergileyeceği oyunlar, tartışma programları ve atölye çalışmaları ile Avrupalı izleyiciye Türkiye´deki tiyatro dünyasına bir bakış olanağı sunacak olan etkinlikler dizisi 2-12 Ekim 2008 tarihleri arasında gerçekleşecek.

Etkinlik Programı:

Türkiye'de Modern Tiyatronun Kuruluşu ve Avrupamerkezcilik (Konferans-Semih Çelenk) / 2 Ekim Saat: 18:30, Gallus Theater
Güneşli Şarkılar (Açılış Konseri) / 2 Ekim Saat: 21:00, Gallus Theater
Karl Erbert (Sergi)/ 2-17 Ekim, Gallus Theater
Kurban - Ankara Devlet Tiyatrosu / 3 Ekim Saat 20:00, Theaterstück
Misafir - Etno Theater / 4 Ekim Saat 20:00, Gallus Theater
Elma Şekeri (Çocuk Oyunu) - Katibim Karagöz Evi / 5 Ekim Saat 15:00, Gallus Theater
Karagöz (Atölye Çalışması) / 6-17 Ekim Saat 13:00-16:00, Sonnenhaus
Karşılaşmalar (Yaratıcı Drama Atölesi) / 6-7 Ekim Saat 15:30-19:30, Sonnenhaus
Anadolu ve Tragedya (Konferans-Güngör Dilmen) / 5 Ekim Saat 17:00, Schauspielfrankfurt
Ben Anadolu - Kenter Tiyatrosu / 5 Ekim Saat 19:30, Theaterstück
Kadının Feryadı-Arslanköy Kadın Grubu Çadır Tiyatrosu/7 Ekim Saat 20:00, Gallus Theater
Almanya'da Anadil ve Tiyatro (Tartışma) / 8 Ekim Saat 18:30, Gallus Theater
Topladığım Suskunluklar-Devinim Tiyatrosu (Pandomim)/8 Ekim Saat 20:30, Gallus Theater
“Osmanlı Şenlikleri” ve Avrupa'daki Etkinliklerle Karşılaştırması (Konferans-Özdemir Nutku) / 9 Ekim Saat 18:30, Museum für Angewandte Kunst
Ters Evlenme - Katibim Karagöz Evi / 9 Ekim Saat 20:00, Museum für Angewandte Kunst
60'larda Avangard Akımlar ve Avrupa ile Karşılaştırması (Konferans-Müjdat Albak) / 10 Ekim Saat 18:30, Gallus Theater
Güneşli Pazartesi - Garajistanbulpro(Performans Tiyatrosu)/10 Ekim Saat 20:00, Gallus Theater
Tek Kişilik Şehir - Ankara Devlet Tiyatrosu / 11 Ekim Saat 20:00, Gallus Theater
Postdramatik Tiyatroda Kültürlerarasılık (Tartışma)/12 Ekim Saat 17:30, Schauspielfrankfurt
Aşura - Garajistanbulpro (Müzikli oyun) / 12 Ekim Saat 20:00, Schauspielfrankfurt
Abdalların Gecesi (Etkinlik) / 2-10 Ekim, Sonnenhaus
Kapanış Töreni / 12 Ekim Saat 10:00, Sonnenhaus
Kar - Theater Freiburg (Konuk Oyun) / 15 Ekim Saat 20:00, Theater Willy Praml

(Kaynak: tiyatronline.com)

***

Ayrıca bakınız:
İftiranın simgesi Özdemir Nutku, "Tiyatro Buluşması"nda!...
3 GÜN KALDI: İftiracı Özdemir Nutku, insan içine rahatça çıkabilecek mi?!...
Özdemir Nutku yine insan içine çıkamadı!...

24 Eylül 2008 Çarşamba

Cumhuriyet, bunu hep yapıyor!...

Foto: Onur Behramoğlu


Hilmi Bulunmaz
24 Eylül 2008


Frankfurt Kitap Fuarı'na her zaman ilgi duyan biriyim. Bu yıl, Frankfurt Kitap Fuarı Türkiye'yi "Konuk Ülke" statüsünde ağırlamak isteyince, ilgim bir kat daha arttı. Hele, ülkenin iktidarını işgal eden AKP olunca, bu durum beni iyiden iyiye düşündürmeye başladı. Ama ben bu sunuş yazımda, Frankfurt Kitap Fuarı üzerinde durmayacağım...

Yıl 1995... Çok sevdiğim Tahir Özçelik öldü... Acımı, biraz olsun hafifletmek için, Cumhuriyet gazetesinin "ARADA BİR" sütununa, Tahir Özçelik'in ölümüyle ilgili bir yazı gönderdim. Günlerce yayınlanmadı. Yazının yayınlanmasından umudumu kestiğim için, unutmaya çalıştım. Hem, koskoca Cumhuriyet'çiler yayınlamıyorlarsa, bir nedeni olmalıydı. Aklıma en yakın neden olarak da; "yazınsal düzeysizlik" geliyordu. Yazımın yayınlanmaması olarak, Cumhuriyet'çileri değil, kendimi suçluyordum. Unutmak istiyor, bir türlü unutamıyordum. Aradan haftalar geçti ve en alt düzeyden başlayarak Cumhuriyet'çileri "rahatsız" etmeye başladım. Bir ay geçmesine karşın, yazım yayınlanmayınca, bu kez gazetenin makalelerden sorumlu kişisi Sami Karaören'i aradım ve biraz "sert" konuştum. Sami Karaören, yayınlanacağı sözünü verdi. Yazımı teslim etmemden yaklaşık iki ay sonra yayınlatabilmiştim. Ama, hiç de acımı hafifletememiştim. Aksine, acım artmıştı...

Cumhuriyet gazetesine olan sempatim, acımın artmasının yanı sıra, başka nedenlerle de giderek azalmaya başlamıştı. Acımı artıran bu durumdan sonra iyice soğdum. Her sabah gazete kuyruğuna girip, sıcağı sıcağına alma yerine, öncelikle öğleye dek almamaya ve ardından birkaç günde bir almaya başladım. Şimdi, sadece perşembe ve pazar günleri alıyorum. Perşembe günleri Ahmet Cemal'in yazısı ve KİTAP EKİ için ve pazar günleri de tiyatromuzun reklamını "denetlemek" için...

Cumhuriyet gazetesini her bulduğum ortamda eleştirmeye başlamıştım. Bu süreç devam ediyor. Yaklaşık 10 yıl önce, bu gazeteyi eleştiren bir yazımı, İsmet Arslan'ın sahibi olduğu Berfin Bahar'a verdim. Daha önce, onlarca kez yazılarımı yayınlamasına karşın, İsmet Arslan, Cumhuriyet gazetesini eleştiren yazıma katlanamadı ve sansür koydu. Cumhuriyet gazetesi, hem sansür koyuyordu ve hem de etki alanıyla, İsmet Arslan örneğinde görüldüğü gibi, sansürü "legalize" ediyordu. Sansürü meşrulaştırıyordu. Aynı zamanda kitap yayıncılığı yapan İsmet Arslan, bence, yayınlarının Cumhuriyet gazetesinde tanıtılamayabileceği korkusuyla hareket etmişti...

Bugün, hemen hergün olduğu gibi, soL gazetesini okudum. Aşağıdaki haberi ilginç bularak, okurlarımın görüşlerine sunma gereksinimi duydum:


Nazım Hikmet, Frankfurt ve Sevdalı Bulut


Nihat Behram
24 Eylül 2008


Girişine yazdığım bu not dışında başlık ve okuyacağınız yazı Onur Behramoğlu’na aittir. Yazı, yayınlanması için verildiği Cumhuriyet Gazetesi’nde sansür edilmiştir. Aydınlar arasında tartışılmasını gerekli gördüğüm bir konuda, ciddi ve düzeyli bulduğum yazıyı gazeteye ben ilettim. ‘Yayınlanmayacağını bildirme inceliği’nden yoksun olmaları nedeniyle, beş hafta gibi ‘makûl!’ bir süre bekledikten sonra, yazıyı ileten kişi olarak, ‘hiç olmazsa fuar öncesinde yayınlanabilmesi’ için ‘kaderini’ yine ben sordum... Bu yılki Frankfurt Kitap Fuarı’na ‘onur konuğu ülke’ seçilen Türkiye’nin, bu fuara ‘Nâzım Hikmet’in vatan haini konumu’ gibi yaralı bir onurla gidişini aydın katlarda tartışmaya çalışan ve katılımcı yazarlar ve kuruluşlarının ‘geçiştirmeci’ ve ‘suskun’ tavırlarını sorgulayan bu yazının sansür edildiğini öğrendim. Bu sansür, Cumhuriyet’in uyuşuk, yeniliğe kapalı, genç ve dinamik atılımların önüne takoz olan, diri ve mücadeleci tavra tahammülsüz, okuruna lâyık olmayan yapısının, konuya yaklaşımlarındaki çapsızlıklarına rağmen kendi yazarlarını koruma anlayışının bir sonucudur. Ülkedeki kültür erezyonu ve hafıza kaybını ‘dokunulmazlık güvencesi’ olarak sarınan Cumhuriyet, bu yapısıyla ‘ehvenişer’ sıfatından fazlasını hak etmiyor. Frankfurt konusunda öne çıkardıkları tavır çekirdek-çerez misali çıtlandıkları yerde kalacak fakat Onur’un ‘cumhuriyetci sansür’ün mağduru yazısı, hayattaki kökleri ve konuya kattığı boyutuyla anımsanacaktır. Bu hafta köşemi Onur Behramoğlu’na bırakıyorum:


25 Temmuz 1951 tarihli Bakanlar Kurulu kararına göre: “Pasaportsuz olarak İstanbul’dan Romanya’ya kaçan ve oradan da Moskova’ya giderek havaalanında memleketi aleyhinde beyanatta bulunduğu ve müteakiben radyo yayınlarında Türkiye’nin hükümet şekli ve hükümeti idare edenler aleyhinde geniş propaganda kampanyasına girişerek, komünizmi yaymak maksadını güden neşriyatiyle Sovyet Hükümetinin verdiği hizmeti ifa etmekte olan maruf komünist Nâzım Hikmet Ran’ın kendisine bu hizmeti terk etmesi hususunda yapılacak tebligatın da bir fayda vermeyeceği mülahaza edildiğinden Türk Vatandaşlığı’ndan çıkarılması Bakanlar Kurulunca kararlaştırılmıştır.”

Romanya’nın bir köyünden geçerken, onun adını işiten bir köylü, Nâzım Hikmet’e yaklaşarak: “Sen Türk şairi Hikmet misin?” diye sorar ve gülümseyerek, “Neden serbest olduğunu biliyor musun?” sorusunu ekleyip, yanıt beklemeden devam eder: “Biz, köyümüzde geçen hafta senin için bir protesto toplantısı yaptık.”

‘Nâzım’ın memleketi’ olarak bilinen Türkiye’nin edebiyatını temsil etmek üzere Frankfurt’a resmî davetli olarak gitmeyi kabul eden şair ve yazarlarımız, Romen köylüsünün saf, tertemiz, içtenlikli yüreğinin terazisinde tartılacaklar elbet. Nâzım Hikmet Oratoryosu’nun, ‘10 milyon YTL’lik bütçede ağır yük oluşturacağı ve Rusya’ya uygunken Almanya’ya o kadar da uygun olmadığı’ gerekçelerini kabullenip, Alman koronun Almanca söyleyeceği Yunus Emre Oratoryosu’nu sessizce dinleyeceklerin karşısında, “Dünyanın dört bir yanında ismi Türkiye anlamına gelen şairi vatan haini sayanların alnımıza sürdüğü bu kara leke temizlenmediği sürece, Türk edebiyatının onur konuğu olduğu bir edebiyat etkinliğinde yer almayı reddediyoruz” diyerek dikilenler de olmalı. “Bize bu bilinç, bu coğrafyada, yüzyıllardan süzülüp gelmiş Nâzım’ın yazarlık onurundan mirastır. Onun sansürüne duyulan öfke de kında paslanır.(*)Nihat Behram” Her konuda iş bitiriciliğiyle ve kerameti kendinden menkûl demokratlığıyla övünen hükümet, Nâzım Hikmet’in yurttaşlığa alınması konusunda harekete geçmek bir yana, şairin isminin ‘Almanya’ya pek de uygun düşmeyeceği’ kanaatini taşıyorsa, bunu Frankfurt’ta değil, hemen şimdi ve burada en sert biçimde protesto etmesi gerekenler, ‘Nâzım’ın memleketlisi’ şair ve yazarlardır.

Vera anlatır: “Cenaze günü bütün Müslüman ülke elçiliklerinin bayrakları yarıya indirilmişti. Kendim gördüm. Bir şair ölmüştü. Törende, bizim büyük doğu bilimcilerimizden birinin söylediklerini anımsıyorum: Doğunun üç büyük şairi vardı: Ömer Hayyam, Hâfız, Sâdi. Şimdi dört oldu onlar!” 1950’lerden başlayarak bir elde bayrak bir elde Kur’an siyaset yaparken, aslında bu ülke bayrağını sistem karşısında yarıya inik kalmaya mahkûm eden zihniyetin Nâzım Hikmet’i yurttaşlıktan atması ve bugün de sansürlemesinde iç tutarlılık varken; şairin yaşamı boyunca savunduğu tüm değerlere karşıt tutum içindeki hükümetin ayıbını suratına vurmak yerine, bu konuda tek söz etmeden Frankfurt için valizlerini hazırlayanların kendilerine ‘turist’ değil de ‘şair’-‘yazar’ demeye devam etmelerinde tutarsızlık var. Nâzım, “Vera, bensiz, yalnız kaldığında, bir şey isteme benim için...Korkunç küçük düşürürsün beni. Hatta benim için çok büyük bir acı da duysan yüreğinde, hiç kimseden hiçbir şey isteme. Bugün unutulacak bile olsam, fark etmez, yarın beni arayıp bulacaklarından emin olmalısın...” der. Kimseden bir şey istemiyoruz, kimsenin kapısını çalmıyor, bekleme odalarındaki koltuklarına oturmuyoruz. Bir erik ağacı tanırdım / bir cezaevinde, avluda / sırlarımı bilirdi. / Kara günlerimde tuttu elimden. İşte o erik ağacı mertebesine ulaşmaya çağırıyoruz namusluları.

Lev Tolstoy’un son sekreteri Gusev, Tolstoy’un gençliğinde nasıl Türkçe öğrendiğini, bu dilin güzelliğine nasıl hayran kaldığını ve hatta Kazan Üniversitesi’nin çok zor sınavında Türkçeden nasıl beş almayı başardığını anlattığında Nâzım Hikmet’in gözlerinin bir anda ışıl ışıl olduğu, herkese, Tolstoy’un Türkçe hayranlığını anlata anlata bitiremediği bilinir. O günden sonra çalışma odasında mutlaka bir Tolstoy portresinin bulunmasını ister.

Nâzım’ın Türkçe ve Türkiye aşkı, pasaportlardaki Almanya vizelerini solduracaktır.
‘Sevdalı Bulut’undan yapılan kukla filmini gördükten sonra Nâzım’ın söylediği ilk sözü şudur: “Bu bulut sevdalı değil!”

Söylenecek başka ne kalmıştır?! Bu şartlarda bu fuardaki onur konukluğu sevdalı değil, şiirli değil, onurlu değil...

06.08.2008

(Kaynak: soL)

10 Kasım 2008 Pazartesi

"Yasak"ın olağanlaştığı süreci anlatan bir yazı

Demokrasinin bir oyuncak olarak algılandığı coğrafyada, "yasak" sözcüğünün olağanlaşması denli doğal bir şey olamaz. "Azınlık için demokrasi, çoğunluk için faşizm" anlamı taşıyan, içinde bulunduğumuz süreci anlatabilen tiyatrocular, ne yazık ki çok az. Bu "çok az" içindekilerden Orhan Aydın, "yasak" sözcüğünü olağanlaştıranlara, haftada bir gün yazsa da, ısrarla karşı çıkıyor. Her salı günü, kendi gazetesi soL'da yazılarını yayımlayan Orhan Aydın'ın, bir gün önce bize yollama inceliğini gösterdiği yazılarını, hemen yayınlıyoruz. Aydın'ın bu haftaki yazısını severek okuyacaksınız:


“Yassağ hemşerim yassağ…”


Orhan Aydın
10 Kasım 2008


itap yasaklayan, film yasaklayan, türkü, şiir, resim, oyun yasaklayanlar, çizerleri mahkemelere veren, muhalif basını sürekli denetim altında inleten, gazetecilere bağırıp çağıran, yurtsever dergi ve gazetelerin genel yayın yönetmenlerini tutuklayıp, cezaevlerine atan kaç siyaset gelecekte yer bulabilir?


.
Yasaklar mahkeme kararları olarak uygulanmaya başlandı mı, anlayın ki o memleketteki haktan hukuktan sual olunmaz.

12 Mart ve 12 Eylül darbe dönemlerinde herhangi bir sıkıyönetim mahkemesinin aldığı karar, anında bütün komutanlıklara ve valiliklere iletilir, ‘gereği emir’ edilirdi.

İstanbul ya da Ankara'da suç sayılan bir sanatsal etkinlik, bütün yurtta yasak edilmeye çalışılırdı.

Ama, bir üst mahkemenin aldığı kararları uygulamayan yerel mahkemelere ben tanığım.

1979 yılının Niğde / Aksaray Savcılığı, Ankara Cumhuriyet Savcılığı’nın ‘Halkın Gücü’ adlı oyun üstünden kaldırdığı yasağı tanımamıştı.

“Ben onu bunu anlamam ne yazıyor burada. Yassağ hemşerim yassağ… hadi başka kapıya”

Belgenin aslını sunmamıza karşın, Aksaray kapılarını üstümüze kapatmış, gece barındığımız otelin önünde sabaha kadar polis bekletmiş, kör karanlıkta da silahlar eşliğinde ilçeyi terk etmemizi sağlamıştı!

Aynı yıl aynı uygulamayı Urfa / Birecik'te yaşadık.

Oyun akşamı izinden dönen savcı, oyunun ikinci perdesinin oynanmasına izin vermemiş, asker ve polis zoru ile seyirciyi dışarı çıkartmış, bizleri de emniyetin bir odasına tıkarak, sabaha kadar mehter marşı dinletmeye kalkmıştı.

Türkiye tiyatrosu bu ve benzeri bir çok zorluğu yaşadığı için, yasakçılık ve sansürle mücadele ederek bu güne gelmiştir.

Yayıncılık yaşamımız bu anlamıyla, birçok kara günle anılır.

Darbeler döneminde bu ülkede yakılan kitaplar, Hitler’in Almanya’sında sokak ortalarında yakılan kitaplardan fazladır.

İlginçtir, nedenleri arasında “Ailelerin kitapları devletten önce ateşe vermesi” de sayılır.

Çocuklarını ateşe atmak istemeyen aileler, aynı çocukların kitaplarını ateşe vermişlerdir!

Aslında bu ülkede kitabın yolculuğu hep dertli ve belalı olmuştur.

Yazarlar, yayıncılar, editörler, çevirmenler, dağıtıcılar ve giderek okuyucular bir kitap yüzünden hapsi boylamak durumunda kalmışlardır.

Nazım, Aziz Nesin, Sabahattin Ali kitaplarının hemen hepsi için bunu rahatlıkla söyleyebiliriz.

Marksist klasikler bahsi açıldığında bu örnek daha da zenginleşir!

12 Mart ve 12 Eylül'de “yasak yayın yayınlamak, bulundurmak ve dağıtmaktan” yargılanan insanlarımızın sayısı yüz binin üstündedir.

O süreçte faşist cuntalarca “düşman” ilan edilip, üstünden tanklarla geçilen örgütlerin her bireyinin evindeki kitaplar, bu ülkenin geleceği idiler.

Hele 68 ve 78 yıllarının, bu ülkenin en çok kitap okunan yılları olduğu gerçeğini düşünürsek, kitap katliamının ne anlama geldiğini daha iyi algılayabiliriz.

Yasakçı uygulamaların, toplumsal gerginliği artıcı etkenlerden biri olduğu ise açıktır.

Nitekim, insanları ana dillerinden men edip, birbirleri ile konuşmayı, yazmayı, okumayı yasaklarsan, günü gelir bu yasak önce senin karşında durur.

AKP hükümetinin yasakçılık karnesi ise olamayacak kadar zengindir. Şimdiye kadar ki hükümetlerin uygulamalarını aratacak kadar zengin!

İşçiler grev yapmak ister. Yasak.

Gençler basın açıklaması yapmak ister. Yasak.

Çalışanlar yürüyüş yapıp, haklarını haykırmak ister. Yasak.

Miting yapıp sesini duyurmak istersin. Yasak.

Meydan’a çıkıp bayram kutlamak istersiniz. Yasak.

Hem de tanklı, tüfekli, helikopterli, coplu ve de biber gazlı bir yasak.

Hele, AKP'li belediyelerin uygulamaları evlere şenliktir.

Film yasaklayan, yazar kovan, etkinlik iptal eden belediye başkanları yakın tarihlerde basında yer aldılar.

Yasak denince, bu yıl adı skandallarla anılan Frankfurt Kitap Fuarı başladığı gibi bitti. Ardından TÜYAP.

İstanbul'da insan yaşamından bu kadar uzak bir diyarda kitap fuarı düzenlenmesi, henüz benim alışabildiğim bir durum değil.

Kitabın ve insanın kitapla olan ilişkisinin yalnızlaştırılması da bu olsa gerek.

Frankfurt Kitap Fuarı öncesi yaşananlar, AKP’nin gerçek yüzünü ve niyetini bir kez daha ortaya çıkarmıştı.

Nazım Hikmet karşıtlığını açıkça dile getiren bakanlık, yeni bir yasağa daha imza attı.

Bizler de, Nazım olmaksızın bir uluslararası kitap fuarında ‘onur konuğu’ ülke olmak, kimlerin içine sindirebildiği bir durumdur anlayabildik!

TYS, PEN ve Edebiyatçılar Birliği’nden bir çok yazar, Nazım yasağını basın açıklamaları ve demeçlerle aştılar!

Sundukları gerekçelerden anladık ki; bu beylerin ve hanımların hemen hepsi, AKP’nin kültür adamları üstünde oynadığı çirkin oyunun birer parçası oldular!

Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ile yemeklerde buluşup ‘memleleket ve edebiyat’ konuşanlar ve onları destekleyenler, Frankfurt Kitap Fuarı’nın baş konukları mı oldular?

AKP, sanat ve kültür alanlarında yarılmayı daha da derinleştiriyor.

Türkiye Edebiyatı’nın en önemli yaratıcılarından biri olan Yaşar Kemal, A. Gül den “hayırlara vesile olur” diye ödül almaya hazırlanıyor!

Ben ve benim gibi düşünenler ise, Karınca’nın su içtiği yerde bekliyoruz.

oaydinoaydin@gmail.com

30 Temmuz 2008 Çarşamba

Frankfurt Kitap Fuarı bir mihenk taşıdır!...

Biz, bize yapılmasa bile, her türlü haksızlığa karşıyız. Örnekse, Coşkun Büktel ve onun soylu yapıtı Theope'ye iftira atıldığında, bu iftiraya karşı çıktık, çıkıyoruz, çıkacağız. Frankfurt Kitap Fuarı tartışmalarında da Nihat Behram'ın tavrını destekliyoruz. Tarafsız kalmak hiç hoşumuza gitmiyor. Behram'ın soL gazetesinde yayımlanan yazısını, olduğu gibi okurlarımızın dikkatine sunuyoruz:


Kında Duran Onur Paslanır


Nihat Behram
30 Temmuz 2008


Uluslararası Frankfurt Kitap Fuarı öncesinde ‘Fuara katılıp katılmama yada katılıp katılmama biçimleri’ yönündeki tartışma, belli ki kimi kişi ve çevreleri tedirgin etti. Duruma tepki veren de oldu, sessiz geçirmeye çalışan da. Daha bir iki yazar ‘katılmama’ yönündeki kararlarını açıklamışlardı ki, Fuar Ulusal Yürütme Komitesi alelacele bir bildiri yayımlayarak, ‘katılmama’ yönündeki eğilimin ‘önünü kesme’ çabası içine girdi. Bildiriyi tüm basın organlarına ilettiler. soL’un konuya ilişkin sorularını büyük kesim yanıtsız bıraktı. Bazı yazarlar, katılma yönünde görüş açıkladı. Bazıları ise, ‘katılmama’ yönünde tavır koyan yazarlara, ‘hükümet ile ülkeyi karıştırmak, sığlık yapmak’ gibi tanımlarla tepki gösterdiler. Katılmama yönünde tavır koyan yazarlara, sadece iki yazardan, son derece net destek geldi. Yurdakul Er, soL’daki yazısında ‘Boykot tek onurlu yoldur!’; Enver Aysever ise Cumhuriyet Dergi’deki yazısında, ‘Gün onurlu olmak yada olmamak günüdür!’ diyordu.

Bütün yazar ve sanatçılar beni ilgilendirmiyor; fakat, kendini ‘devrimci-demokrat safta’ sayan yazar ve sanatçılar için, bu konunun tartışılması kaçınılmazdır. Daveti geri çeviren yazarlar kararlarını gerekçelendirdiler. Sordukları sorular oldu. Katılma savunucularının da, örtüsüz ve açık olmaları gerekir.

Tartışmanın yapılması her şeyden önce bu ülkedeki demokrasi mücadelesini ilgilendiriyor. Sorunumuz, bu fuardan kimin ne ‘kişisel menfaat’ sağlayacağı değil. Sorunumuz, ülkenin içinde boğuştuğu karanlıktır ve aydınlığa çıkma yönündeki demokrasi mücadelesidir. Bunun menfaati, bütün menfaatlerin üstündedir.

Siyasi tarihimizin ‘en üst düzey dönekliği’ gibi bir rekor kırmış olan, Devletin Kültür Bakanı, devletin TV’sinde “Fazıl Say’ın Nâzım Hikmet Oratoryosu’nun programdan çıkarıldığını” bu oratoryonun, “ Nâzım’ın ideolojik yakınlığı açısından Rusya için anlamlı olabilir ama Almanya’ya uygun düşmez” sözleriyle açıkladı. Tek tepki ‘katılmama’ yönünde görüş belirten birkaç yazar ve Fazıl Say’dan geldi. Bakanlık yetkilileri, her zamanki ‘takiyye’ yöntemiyle, ‘bütçe nedeniyle’ bu kararın alındığını söyledi! Başta TYS ve yazar kuruluşlarına, devrimci demokrat yazarlara, bu karar karşısındaki görüşlerini açıklamaları gerektiğini, konunun geçiştirmeye gelemeyecek ciddiyette olduğunu söyledik. TYS yaptığı açıklamada, “Kararın AKP ve Bakanlık etkisiyle değil, Ulusal Komite’ce ve bütçe nedeniyle alındığını, ayrıca Bakan'ın sözlerinde anıt şairimiz Nazım Hikmet’e yönelik bir hakaret bulunmadığını” belirtti. Bir futbol turnuvasında ‘Türkiye’nin dünyaya tanıtımı’ gerekçesiyle kesenin ağzını açanların, uluslararası bir kitap fuarında Ulusal Komite’nin bütçesini sınırlı tutmaları da, Bakan’ın ‘haddini aşan’ sözlerinin ‘hakaret içermediği’ görüşü de ayrıca değerlendirilmelidir.

“Türkiye’ye konuk ülke davetinin bu hükümetten önce geldiği; sorunun hükümetin temsili değil ülkenin temsil ve tanıtımı olduğu; ‘katılmama çağrısı’nın sığlık olduğu, katılma yönünde çalışmalar yapan kuruluşların birçok konuda hükümetten tavizler kopardığı ve ülke kültürünün dünyaya tanıtımı konusunda önemli toplantılar düzenlendiği” söyleniyor.

Fuara katılmama çağrısını ‘sığlık’ diye niteleyenler ‘Ülkenin dünyaya tanıtılması'nın ‘derinliği’nden ne anlıyorlar? Bunu açıklamaları gerekir. Demokratikleşme konusunda anlaşıp, demokratikleşmenin ne olduğu konusunda asla ve asla anlaşamadığımız, kafa yapıları nedeniyle anlaşmamızın mümkünü olmayan insanlarla, bu kez ‘dünya vitrininde barış içinde bir fotoğraf’ vermek mi, bu ‘derin ülke tanıtımı’nın özü? Daha da ötesi, tarihinde hiçbir zaman olmadığı kadar güçlü ve kalabalık bir kadroyla bu vitrinde yer alacak olan dinci, şeriatçı kesimce, ülkenin onuru olan devrimci demokrat yazar ve sanatçıların figüran olarak kullanılmayacaklarının garantisi ne? Bundan kuşkulanmamak için de çok derin düşünceler taşımaya gerek yok. Yazar ve sanatçı kuruluşları, konuları belirlenmiş okuma, söyleşi, imza gibi etkinlikler dışında, bu ülkedeki karanlık hesaplara karşı ne gibi eylem hazırlıkları içinde oldular? Sözgelimi, yazar kuruluşları stantlarında ‘Sivas Kıyımı’nda katledilen yazar ve sanatçılarını anacaklar mı? Türkiye’yi dünyaya tanıtma perspektifleri ne? Hâlâ Türk vatandaşı sayılmayan, yani ‘vatan haini’ statüsü devam eden Nâzım Hikmet’le ilgili, yine tüm dünyada tanınan F. Say’ın bir eseri olan ve çok değerli sanatçımız Genco Erkal’ın da yer aldığı gösterinin fuar programından çıkarılma ‘özrü’nü, kendilerine bu konuda soru soranlara, Kültür Bakanı gibi, yada ‘bütçe sınırı’yla mı açıklayacaklar? Türkiye’nin Konuk Ülke davetiyle ilgili toplantıda, Fuar’ın Alman yetkilisi konuşmasında Türkiye’den “Nazım Hikmet’in ülkesi” diye söz edip, Nazım’dan dizeler söylerken, Türk yetkili, konuşmasını Kuran’dan sözlerle yapmıştı. Bu ‘kafa’nın, Nazım’ın fuara damga vurmasından rahatsız olacağını görmek çok mu zor? Kanayan bir yaramız olan ‘diller, kültürler’ yanımız, fuarda mirasımızdaki derinliğiyle mi işlenecek? Bu konu da yine ‘Bakanlıktan koparılmış bir taviz’ olarak, göstermelik, yüzeysel mi geçilecek? Yoksa işin, ‘Bu fuar sadece bir ülke tanıtımı ve ticari bağlantılar mekânı!’ gibi ticari ve turisttik bir stratejisi mi var? Yada, kitap fuarına da ‘spor turnuvalarına’ baktığımız gözle mi bakacağız? O zaman, kendini devrimci demokrat sayan yazarlarla, devrimci demokrat yazarlığın bu türden stratejilerdeki yerini tartışalım. Bu yılın 1 Mayıs’ında yaşadıklarımızdan başlayarak.

Sözü çayır bayır dolaştırmanın alemi yok! Geçtiğimiz ayda ‘Sultanahmet Kitap Günleri’ düzenlendi. ‘Hayrinnüsa Gül’ün Himayesi'nde’ diye açıklandı. Ticari yayınevleri konumuz değil, fakat kendilerini ‘devrimci demokrat’ diye niteleyen, yazılarında ‘keskinliği’ kimseye bırakmayan yazarlar, yayın politikalarını ‘devrimcilik’ olarak belirleyen yayınevleri bu etkinlikte yer almalarını, merak ediyorum, nasıl açıklıyorlar? Ticari çıkar, kariyer hesabı, popülerlik gibi durumlarda devrimci tavır, demokrasi mücadelesi ‘hesap’ işi mi oluyor? Hele ki yurdumuzda, bu türden etkinlik ve davetlerde bir saflaşma yaşanırken. İşte, Cumhurbaşkanı’nın davetine katılan sanatçılar, işte katılmayan Erkan Oğur; işte AKP organizasyonlarında yer alan sanatçılar, işte ‘bir milyon dolar da verseler yokum’ diyen Edip Akbayram. Kitapları ticari yayınevlerinde çıktığı halde ‘dincilik, gericilik, liberalleştirme manevralı’ bu türden etkinliklere katılmayan, benim de dahil olduğum yazarlar da aynı tavrı sergilemektedir. Bu saflaşma, yazar sanatçı kuruluşlarını, kendilerini devrimci demokrat sayan yazar ve sanatçıları ilgilendirmemeli mi? Liberalizmin tatlı zehri kimin ruhunda ne kadar etkili? ‘Dostlar kırılır’ diye bakmayalım mı?

Türkiye’nin temsili! Hayrinnüsa Gül, Avrupa’da Türkiye’yi temsil ediyor! “Beynimi değil saçımı örttüm; siz benden korkuyor musunuz!” diyor. Korkunç bir temsil değil mi? Saçını örtmesinin beyninin kara bir örtü altında olduğu korkunç gerçeğinden habersiz mi? Hadi o habersiz, ya haberli olanlar, suskunları, davetlileri, protokolünde yer alanlar, himayesinde şiir okuyup kitap imzalayanlar? Kara örtü altında bir oyunun figüranları değiller mi? Böyle bir korkunç manzara altında kalma durumunda devrimci yazarlar ne yapacaklar? Bu manzaraya figüran olmaktan kurtulmak için bir ortak hazırlıkları var mı? ‘Olabilecek olumsuz durumlara’göre, kendi adlarına bir çıkış mı arayacaklar? Bu güvenin kaynağı ne?

Evet, bir ülkenin hayatında an olur, böyle kesin ve keskin saflaşmalar, kendini dayatır.

Bu fuar yıllardır düzenleniyor. Önceki yıllarda katıldığım, izlediğim bir fuardır. Kenan Evren Dönemi’nde de, Türkiye’nin katılacağı, daha öncesinden belliydi ve resmi stantlar öteden beri bu fuarda açılmıştır. Fuarlara katılmama biçimleri kadar katılma biçimleri de önemlidir. Söz gelimi, ben bu fuara 1989 yılında da katıldım. O yılki katılma biçimim ‘baskın’ türüydü. ‘Sorun hükümetin değil ülkenin tanıtımı’ diye savunanlara karşı, bir örnek olarak açıklıyorum: 1989 yılındaki Frankfurt Fuarı’na, 40 devrimci militanla katıldım. Türkiye’nin kitap cehennemi olduğu, 12 Eylül despotizmiyle, cezaevlerinin yazar ve sanatçılarla dolu olduğu bir dönemdi. Birlikte geldiğim devrimciler açılış kokteyli sırasında Türkiye Kültür Bakanlığı resmi stantını çevrelediler. Bakanlık yetkilileri ve birçoğu kendini devrimci demokrat sayan yazar ve yayıncılar, ‘patlak veren olay’ karşısında şaşkına döndüler. Ses sadece, servis yapan garsonların korkudan ellerinde titreyen tepsilerindeki içecek bardaklarının zangırtısı ve her biri dünyanın bir ülkesinden basın mensuplarının fotoğraf ve kamera tıkırtısıydı. Öyle bir ortamda, Türkiye’deki demokrasi düşmanlığından söz ettim, cezaevlerindeki yazar ve sanatçı arkadaşlarım adına konuştum. Arkadaşlarım konuşma metnimin değişik dillerdeki basılmış halini basına dağıttılar. Evet fuara katıldım. O günün koşullarında bu katılma biçimiyle. Bir gün sonraki Türkiye gazetelerinde ‘Bir grup terörist Türk standını basıp, hadise çıkardı!’ diye yazsa da, o akşam dünya televizyonlarına, ‘Bir grup demokrasi savaşçısı demokrasi oyununu bozdu!’ diye verdi. O gün o stantdaki kokteylde kendilerini devrimci demokrat olarak niteleyen yazarlar ve yayıncılar da vardı. Ama korkularına yenik düştüler ve bir teki bile Türk Gazeteleri’nin ‘kansızlar, vatan hainleri’ türlü yayınlarına bir tepki açıklaması getirmediler.

Bu yıl, Frankfurt Kitap Fuarı’na katılan ve kendilerini devrimci demokrat sayan yazar ve sanatçılara, sormaya hakkım var: Türkiye tanıtımını hangi temel ölçüler belirliyor? Dünyada Türkiye’nin onurlu temsilcilerin en önde geleni Nâzım Hikmet değil mi? Ve o ‘hâlâ vatan haini’ statüsünde değil mi? Onur konuğu ülkenin onuru yaralı değil mi? ‘Frankfur’tan onurumu sakınıyorum’ diyerek ‘oyunda yer almayı reddeden’ bir yazarın çağrısını ‘sığlık’ saymak, ‘kendi ayağına kurşun sıkmak’ diye nitelemek, ‘Türkiyenin tanıtımını bu arenada zayıflatmak’ diye tanımlamak, alelacele bildiriler yayınlamak, Bakanlık’ın ‘takiyye’ açıklamalarına, Kuran’dan sözlerle ülke sunuşlarına sessiz kalışa tepkiyi ‘oyun bozanlık’ saymak işin kolayı. İkna edici değil. Ülkenin yaralı onurunun acısıyla birşeyler yapmayı düşünüyor musunuz? Ne? Herkesten aynı ‘sivil itaatsizlik’ tavrı beklemiyorum; sadece ‘Ne?’ diye soruyorum! ‘Oyun bozanlık’sa oyun bozanlık! Kaldı ki, ‘sanatçılar dünyası’nda her türden ‘bireysel fantaziler’e, ‘hoşgörü’yle bakanların, devrimci düşüncelerle yapılan bu türden ‘oyun bozanlık’lara, tahammülsüzlükleri de ayrıca değerlendirme gerektirir.

Fuar Ulusal Yürütme Komitesi içinde çalışan kuşkusuz ki çok değerli arkadaşlarımız var. Onlar, bildirilerinde, ‘çok zor koşullarda mücadele verdiklerini’ söylüyorlar ve bizi ‘mücadele ile elde ettikleri kazanımlara sahip çıkmaya’ çağırıyorlar. Duyguları anlaşılmaz değil. Elbette ki mücadeleleri saygı da gerektirir. Ama onlar da, sorunun can aldığı ve kaçınılmaz olarak da gelip dayandığı ilkeler ve saflaşmalarda, safını ‘bu siyasi iktidar ve onun Kültür Bakanı’yla hele ki ülkeyi temsil konusunda her türden işbirliğine kesin mesafe’ olarak belirlemiş insanlardan, duygularıyla hareket etmesini beklememelidir.

Frankfurt’ta her yıl düzenlenen bu fuarda, devrimci kuruluşlar, fuara alternatif olarak, hemen fuar çevresinde, devrimci demokrat gösteriler yaparlar. Standlar açarlar. Küresel vahşetten, dünyayı, insanlığı tehtit eden kapitalist emperyalist saldırıya dek, tepkilerini sergilerler. Bu yıl da olacaktır. En azından, devrimci yazar ve yayıncıların o cephede yer alma konusunda bir hazırlıkları var mı?

Batı Basını, İlhan Selçuk’un alınma haberini, “En büyük Türk yazarı olan Nobel ödüllü Orhan Pamuk’a suikast girişimi planlayan örgütün elebaşısı yakalandı!” diye verdi. Bulunduğum ülkede haberi böyle veren yayını ‘Kaynağınız, belgeniz ne?’ diye aradığımda, ‘Haberi doğrulattıklarını!’ söylediler. Doğrulatma kaynakları, bilinen liberal kesimler! Ve zaten, dinci ve tarikatçıların dışında, Batı’nın son dönem gözdesi yazarlar da onlar. ‘Liberalizmin tatlı zehiri’ Batı’nın da ‘demokrasi, özgürlük’ silahı! Bu ‘onur konukluğu’ bir de bunlar için bir başka büyük fırsat olacak. Kendilerini ‘devrimci demokrat’ diye niteleyen yazarlar bu konuda ne düşünmektedirler? Sadece düşünmenin yetmediği, kuru sıkı yanıtların yetmediği bilinciyle yanıtlamalılar.

Bakanlığın, ‘yabancı dillere çevrilen kitaplara 10 bin dolara’ varan maddi destek kararı nasıl uygulanıyor? Hangi yazarlar, hangi kitaplar bu fondan yararlandırıldı? Arkasında dolaylı Soros vakıflar, AB fonları olan ‘yabancı dillere çeviri-yayın’ kurumları var. ‘Ne olursa ve kim olursa olsun bir Türkçe ürün çevirilip yayınlansın!’ diye mi bakmalıyız? Kendilerini devrimci demokrat sayan yazarların bu konudaki düşünceleri ne?

‘Davetin hükümete değil, Türkiye ve onun yazar ve yayın kuruluşlarına yapıldığını’ söylüyorlar. O zaman, kendini ‘devrimci-demokrat’ diye niteleyen kişi ve kuruluşların, her fırsatı ülkede kararmanın zemini olarak kullanan hükümete karşı, sisteme karşı mücadele inisiyatifiyle hareket etmesi gerekmez mi? ‘Hükümetten bu tavizi kopardık, şu hakkı elde ettik!’ türünden açıklamalarla değil. Dost düşman, yerli, yabancı herkes bilir ki, bu coğrafyanın kültür temsilcileri, bugünkü ve benzeri sistem temsilcisi hükümetlerce katledilmiş, yok edilmek istenmiş yazar ve sanatçılardır. Bu fuarda uluslararası boyutta ‘temsil’ edilecek olan bu gerçeklik değildir. Dinci gericilik, bu fırsatı da kararmanın zemini olarak kullanacaktır. Liberalizmin tatlı zehiriyle birlikte.

Kimse, demokrasi mücadelesine, yurduna, halkına olan devrimci bağlılıkla hareket eden, yazarlığını, sanatçılığını bununla özleştirmiş insanlara, hele ki ‘solculuk’ sıfatıyla ‘usluluk’ çağrısı yapmasın.

Fuara davet alıp da katılmayacağını açıklayan yazarlar son derece açık net bir biçimde ve bu karara götüren sorunlar ve soruların altını çizerek görüş belirttiler. Katılanın da katılma gerekçesini, çayır bayır dolanmadan belirtmesi gerekir. Ve bu sorun sadece fuara davet alan yazarların sorunu da değildir. Ülkenin, tarihindeki en karanlık dönemlerden birini yaşadığını düşünen ve bu konuyu dile getiren, onur sahibi bütün yazarların, sanatçıların, aydınların bu tartışmaya dahil olmaları, görüş belirtmeleri gerekir. Kında duran onurun paslandığı bilinciyle. Bize bu bilinç, bu coğrafyada, yüzyıllardan süzülüp gelmiş Nâzım’ın yazarlık onurundan mirastır. Onun sansürüne duyulan öfke de kında paslanır.

(Kaynak: soL)

***

Ayrıca bakınız:
Ayşe, bize de dava aç!...
AKP'yi protesto etmeyen, düzene karşı çıkamaz!
Behram da AKP'nin dümen suyuna girmedi!...
Yazarlık onuru AKP'yi yenecek!...
Birkaç soru ve yorumsuz aktarılan yazı...
Edebiyata türban takılmak isteniyor!...
Frankfurt Kitap Fuarı "Pamuk" ipliğine bağlı!...