18 Eylül 2008 Perşembe

Hülya Karakaş, tiyatral faşizmi sorguluyor!...

Hülya Karakaş (d. 1963) Tiyatro ve sinema sanatçısı, yönetmen.
İstanbul Üniversitesi, Orman Fakültesi Yüksek bölümü mezunu olan sanatçı, aynı zamanda Norveç - Oslo Üniversitesi'nin oyunculuk ve yönetmenlik bölümünü bitirmiştir. Sinema ve tiyatroda oyunculuk ve yönetmenlik yapmakta olan Karakaş, İstanbul Şehir Tiyatroları kadrosundadır. (Kaynak: Vikipedi)


Orhan Alkaya, içinde bulunduğu durum nedeniyle, AKP'nin dümen suyundan gitmek zorunda. AKP'nin hoşuna gitmeyen biri olsaydı, zaten AKP'li yönetim tarafından Şehir Tiyatroları Genel Sanat Yönetmenliği'ne atanmazdı. Madem ki AKP'li zihniyet tarafından atandı; o halde AKP'nin isteği doğrultusunda işler yapmalıydı. O da öyle yapıyor. Alkaya, Şehir Tiyatroları'nda sosyalist davranış geliştiremez. Orhan Alkaya'nın Özgürlük ve Dayanışma Partisi destekli BirGün gazetesinde yazı yazması, Şehir Tiyatroları'nda sosyalist eylem yapmasını doğurmaz. Doğuramaz. AKP'nin egemenliğinde bulunan herhangi bir kurumda, AKP'nin atadığı bir yönetici, sosyalist eylemlilik yapamaz. Yaparsa yada yapmaya yeltenirse, kapıyı gösterirler. En azından yöneticiliğini elinden alırlar...

Hülya Karakaş, yüzlerce memur ve işçinin çalıştığı Şehir Tiyatroları'nda sesini çıkarabilen, yazı yazma isteği duyan ender insanlardan biri. Seyrek de olsa yazı yayımlayan Karakaş'ın tüm yazılarını okuyup değerlendiriyoruz. Ne var ki, aşağıda sunduğumuz yazısında belirsizlikler ve eksiklikler var. Yürekli bir çıkış yapmak isteyen Karakaş'ın belirsizlik içinde olması ve eksiklik bırakması, yazısının gücünü azaltıyor. AKP'nin Şehir Tiyatroları'nda memur ettiği kişilerin eleştirilerini daha net yaparsa, hem Karakaş ve hem de okurlar için daha iyi olacak. Hülya Karakaş, Orhan Alkaya'yla ilgili Coşkun Büktel ve Hilmi Bulunmaz'ın değerlendirmelerine bir göz atarsa, bundan sonra yazacağı yazılarda, belirsizlik ve eksiklikten kurtulabilir...

Tüm zayıflıklarına karşın, "içeriden" bir eleştiri getirmesi nedeniyle yüreğe su serpen bu Hülya Karakaş yazısını Tiyatro Dünyası sitesinden aktarıyoruz:


SİLAH ARKADAŞLARI… PARDON SAHNE ARKADAŞLARIM İBO CAN GİBİ OLSUN…


Hülya Karakaş
19 Eylül 2008


Birileri sefilleştikçe diğerleri yiğitleşiyor bu tiyatro… pardon bu toplumda. Birileri kalleşleştikçe diğerleri sağlamlaşıyor, birileri alçaldıkça, diğerleri yüceliyor, birileri sustukça mecburen hep aynı diğerleri konuşuyor, birileri onursuzlaştıkça diğerleri onura sahip çıkıyor, birileri korktukça, korkmayı bir alışkanlık haline getirdikçe, diğerleri cesurlaşıyor.

Kendilerinden başka herkese dokunanlar, kendilerini ise dokunulmaz zanneden güçlere cesurca kafa tutan kimse kalmadı mı aramızda ki; bir oyuncuyu nasıl ve nereden vuracaklarını çok iyi bilen, vahşi kurmaylarıyla türlü entrikalar çeviren, ardından timsah göz yaşlarını dökenlere karşı omuz omuza dayanabileceğimiz sağlam kaleler kuramıyoruz?

Dedikodunun çamurunda debelenip, yaptıkları alçaklığa bahaneler ararken o birileri, diğerleri gerçekleri dümdüz, eğilip bükülmeden söylemeyecekler mi? Bu rezillikleri yapanlara “siz kimsiniz, kendinizi ne sanıyorsunuz” diye sormayacak mı? Yanlış sanat politikaları, akılsızlıkları, hesapsızlıkları yüzünden tiyatroyu bir çıkmaza doğru sürükleyenler, bu çıkmazı gösterenleri karalamak için de zehirli dedikodular yayanlara diğerleri dur demeyecek mi? Belki diyecekler de zamanını mı bekliyorlar? Zamanı bugün, çünkü yarın çok geç olabilir.

22 Eylül sabahı, elde kalan son tiyatrolardan biri olan Fatih Sahnesin de toplandığınızda yanınızdaki koltukta oturan arkadaşınıza iyice bakın, bakmayın görün onu, çünkü belki son defa görüyor olabilirsiniz. Bir de on yılı aşkın bir zamandır sahneye çıktığınız, sırtınızı dayadığınız, elini tuttuğunuz, birlikte güldüğünüz o yeşil gözlü adamı arayın, nerede o, artık aranızda değil mi, neden peki, cılız seslerinizle değil, bağırarak nerede olduğunu sorun. İbrahim Can’ın neden artık bu koltuklardan birinde oturmadığını hep bir ağızdan tiyatro şarkısı söyler gibi merak edin ve arayın onu. Konuşulacak en önemli konunun bu olduğunu düşünün. Biz bütün önemsediklerimizi yok sayarak, erteleyerek, öteleyerek toplumca hata yaptığımızı bugün geldiğimiz noktada çok net görüyoruz. Aramızdan birileri kayıp gittikçe; bu toplumun daha önemli sorunları var deyip hep sustuk. Hata yaptık. Tiyatromuzda da öyle yapmayalım. Hele İbocan gibi adamlar gidince daha çok bağıralım.

Bir kavganın içine atsam kendimi, yanıma “silah arkadaşı” olarak İbocan’ı seçerdim. Bilirim ki beni arkadan vurmaz,ölürsem cesedimi yerlerde sürüklemez. Sahneye çıktığımda yanımda hep İbocan gibi oyuncular olsun isterim. Çünkü onun gibi sahne arkadaşları beni şefkatle ve cesaretle korurlar sahnede. Hayatımı olduğu gibi ölümümü de onun gibi adamlara emanet edebileceğimi bilirim.

Onlarca oyunda (Ben Anadolu, Divane Ağaç, Düş Oyuncakları) asistanlık yaparak sizlere hizmet etmiş bir meslektaşınızın, nedeni ne olursa olsun gitmesi bu denli kolay hazmedilir mi?Tozlu Çizmeler’de ki Yüzbaşı Cevat’ı aramayacak mısınız? Ya Dosya oyununda ki “Polis”i, bırakalım gitsin,sokaklara mı karışsın? Eskici Dükkanında ki “Memur”u hiç hatırlamayalım mı,ne oldu peki, hafızamızı mı kaybettik?”Çocuk Oyunu…” sözcük olarak bile bizi ürkütürken, o meslektaşımız bunca yıl onlarca “Çocuk Oyunu”nda (Keloğlan,Çevreci Prens,Lay Lay Lom…)oynadı.” Hayır oynamak istemiyorum,çok yorgunum, rahatsızım…”deme hakkı yok mu? Biz ciğerlerimizi söke söke “Hayırrrr” diye bağırırken,onun en efendice bu hakkını kullanması neden gözümüze battı?Peki bundan sonra seçenek kutucuğuna “hayır” şıkkını işaretleyenler olursa ne yapacağız,asacak mıyız onları da? Sakın bana “Asmayalım da besleyelim mi” demeyin…Derseniz…Oyuncu olarak onunla çalışmayı seçmiş yönetmenlerin bu konuda seslerini yükseltmelerini bekliyor insan.

Şu anda Genel Sanat Yönetmeni koltuğunda oturan Orhan Alkaya’nın aslında nasıl böyle bir kararın altına imza attığını anlayabilmiş değilim. Çünkü elimde ki tiyatro ile ilgili basın dosyasında (Yaşasın arşivcilik..!) çeşitli dönemlerde, çeşitli gazetelerde çıkan demeçlerine bakıyorum da…Örneğin 2002 yılında Milliyet gazetesinden Ayça Tezer imzalı yazıda şöyle diyor:”İstanbul Şehir Tiyatroları,Cumhuriyet’e hediye edilmiş bir büyük kapitaldir.Kötü yönetimlerle, darbelerle,dış müdahalelerle örselenmiş Cumhuriyet idealimizin,hala ayakta durmayı başaran nadir kurumlarındandır. Bürokratik müdahalelerin tarih boyunca Şehir Tiyatroları’nda sadece zaman yitimine ve kargaşaya yol açtığı hususuna da dikkat çekmek zorundayım…”Bence de Orhan Alkaya. Bürokratik müdahaleler bir sanat kurumunda hiç de şık durmuyor. Bakın 2002 yılında Cumhuriyet’i bu denli önemseyen bir sanatçı arkadaşımızmışsınız, bugün sular tersine mi akmaya başladı da tam tersi durumlar oluştu?Yazı şöyle devam ediyor…”Tiyatroya sanatçıların fikri sorulmadan yapılan her türlü atama belediyenin tiyatroyu denetlemek istediği yönünde kuşkular uyandırmaktadır…” Gerçekten çok doğru şeyler söylemişsiniz,bu satırların altına imzamı atmak istiyorum da üzerinden altı yıl geçtiği için o şansımı kaybetmiş bulunuyorum. Ama siz bu verdiğiniz demeçlerin (gelecek diğer yazılarımda bunlardan çok örnek vereceğimi bilmenizi isterim.) bellek kaybı yaşayan topluluklarda unutulduğunu düşünmüş olmalısınız ki aynı yöntemle atandınız ve bir sanatçı arkadaşımızı da kapının önüne koymaktan beter ettiniz.”Kendi mi gitti” Çok affedersiniz sizi duyamadım da.Ne yapalım kendi gittiyse, korkmuş olamaz mı başına geleceklerden. Zaten bu tiyatroda çoğu genç sanatçı arkadaşım gelecek kaygısı yaşadıklarından ötürü korkuyor. Güvencesi yok, sendikası yok, nereye gideceği konusunda bilgi sahibi değil. Herkesin kaderi Genel Sanat Yönetmeni koltuğunda oturan kişinin iki dudağı arasında.

Biz İbrahim Can’ı aramaya devam edelim. Ona sesimizi duyuralım. Sesimiz ne kadar gür çıkarsa kendini o kadar güçlü hissedecektir. En sevmediğimiz, en görmek istemediğimiz sanatçı arkadaşınız kim diye düşünmeyin bile, birinin gitmesi, diğerinin bitmesi anlamına gelir.

(Kaynak: Tiyatro Dünyası)