23 Ocak 2012 Pazartesi

Değil dünyaya, değil dünya tiyatrosuna; değil Türkiye'ye, değil Türkiye Tiyatrosu'na; değil Türklere, değil Türk Tiyatrosu'na; değil Kürtlere, değil Kürt Tiyatrosu'na; kendilerine bile bir tutam yararı, zerre kadar faydası bulunmayan LİNÇÇİ tiyatro esnafı, LİNÇ KAMPANYASI düzenlemelerinin verdiği dayanılmaz paslanmışlıkla, havanda su dövmeye devam ediyorlar hâlâ!

Devlet Tiyatroları’nda Sezuan’ın İyi İnsanı


Duygu Dalyanoğlu


14 Ocak Cumartesi akşamı İstanbul’daki genel elektrik kesintisinden dolayı metronun çalışmamasından muzdarip (!) koştura koştura Devlet Tiyatrosu Cevahir Sahnesi’ne ulaştım. Soluk soluğa da olsa koltuklarımıza kurulma nedenimiz birkaç gün öne prömiyerini yapmış olan Sezuan'ın İyi İnsanı'nı izlemek…

Oyunu bilmeyenler için oyunu kısaca özetlemek gerekirse hikayemiz üç tanrının dünyada hala emirlerini uygulayan, tanrılara olan inancını kaybetmemiş “iyi” bir insan bulmak amacıyla yeryüzüne inmeleri ile başlar. Tanrılar, geceyi geçirebilecekleri bir yer arayışındadırlar. Eğer onları karşılık beklemeksizin ağırlayacak birilerini bulurlarsa “iyi insan” da bulunmuş olacaktır. Uzun bir arayışın sonunda tanrıları evine kabul eden tek kişi, bir fahişe olan Shen Te olur. Tanrılar yaptığı bu iyilikten dolayı onun aradıkları iyi insan olduğunu söylerler ve iyiliklerine devam edebilmesi için ona bir miktar para yardımında bulunurlar. Shen Te aldığı parayla bir tütüncü dükkânı açar, böylece hem iyilik yapmaya devam edecek hem de “günahkâr” yaşantısına son verecektir. Ancak yaşadığı mahallede yoksulluk çekenler o kadar çoktur ki Shen Te’nin bunlarla tek başına başa çıkabilmesi mümkün değildir. Bu nedenle, amcaoğlu Shui Ta kılığına girerek gerektiğinde sorunları zorbalıkla çözer. Fakat Sun adında işsiz bir pilota aşık olmasıyla işler tekrar sarpa sarar. Oyunda tanrıların Shen Te ile ilgili haberleri almasını sağlayan kişi şehirdeki üretim ilişkilerinden bir nebze olsun uzak bir yaşantı sürdüren sucu Wang’dır. Wang oyunun başında tanrıları Sezuan için tek kurtuluş yolu olara görürken zamanla onların yetersizliğinden ve acizliğinden şikâyet etmeye başlar. İşler sapa sardıkça Shen Te giderek daha çok Shui Ta kılığına başvurmak durumunda kalır. Shui Ta, Shen Te’yi alıkoymakla suçlanır ve mahkemeye verilir. Shen Te’nin ortadan kaybolduğunu öğrenen tanrılar yargıç kılığında mahkemeye gelirler. Shui Ta, Shen Te ile aynı kişi olduğunu itiraf eder ve bu yola neden başvurmak zorunda kaldığını açıklar. Tanrılar bu açmaza Shen Te’nin arada bir Shui Ta olmasına karar vererek çare bulurlar. Oyun, hikayenin çözümsüzlüğünü ve tanrıların acizliğini betimleyip sonucu ve alınacak tavrı seyirciye bırakan bir son deyişle biter.

Brecht’in üzerinde oldukça uzun yıllar çalıştığı bir oyun olan Sezuan'ın İyi İnsanı'nın yazımı 1940 yılında tamamlanmıştır. Yazımının bu kadar uzun sürmesinin bir nedeni oyun yazımının Brecht’in sürgün yıllarına denk düşmesi nedeniyle sahne üstü ile neredeyse hiç paslaşamamış olmasıdır. Bir yandan da üzerinde bu kadar uzun yıllar çalışmış olması ortaya oldukça sağlam ve şaşmaz bir sahne matematiğine sahip ve iyilik/kötülük tartışmasını birçok farklı karakter üzerinden çok yönlü bir biçimde yürüten bir metin çıkarmıştır. Bu arada unutmadan şunu da not düşeyim: Bu oyun, diğer oyunlarından farklı olarak, Brecht’in, hayattayken sahneleme fırsatı bulamadığı nadir oyunlardan biridir. Hatta günlüklerini incelediğinizde bu konuda dert yandığını görebilirsiniz…

Gelelim DT’nin bu oyunu nasıl sahnelediğine… 2011-2012 sezonu programı açıklandığından bu yana izlemeyi bekliyordum oyunu. Ocak ayında sahneleneceği duyurulduğunda ise izlemeden önce Milliyet Sanat’ın son sayısında Ece Baktıaya tarafından yapılan özel haberi okudum. Yönetmen Yücel Erten ve oyuncular Zeynep Ekin Öner ve Reha Özcan ile yapılan söyleşiden hareketle yapılan haber doğrultusunda izlenimlerim oyunun Brecht’in metnini bir klasik olarak ele alma ve oyunun günümüzde de güncelliğini koruyan temel tartışmasını ön plana çıkaracak bir tasarımla sahnelenecek olduğu idi. Zaten Ece Baktıaya yazısını şöyle bitiriyordu: “Sert bir metin Sezuan’ın İyi İnsanı. Eğmeden bükmeden Brecht’e yakışır bir yorumla gerektiği gibi sahnelenecek. İyi insan olmak üzerine sorular sorduracak. Hep bildiğimiz gerçekleri sahnede gördüğümüzde belki de iyilik olduğundan biraz uzak görünecek. Tablo ise biraz daha umutsuz.”

Metni bilen ve son dönemde bu metin ile haşır neşir olmuş bir tiyatrocu olarak genel değerlendirmem oyunun gerekli kısaltmalarla ve yaptığı belirli sahneleme tercihleri ile Brecht’in “zekice” yazmış olduğu bu metni aslına uygun ve oyunun iyilik ve kötülük arasında gidip gelen gelgitli olay örgüsünü anlaşılır kılan bir sahneleme olduğu yönünde. Zaten Yücel Erten uzun yıllar boyunca epik tiyatro üzerine çalışmalar yürütmüş ve başka Brecht oyunları sahnelemiş bir yönetmen. Dolayısıyla oyunu birçok açıdan iyi çözümlediği ve sahneleme aşamasında kafasının oldukça net olduğu hissediliyor.

Fakat Brecht oyunları üzerine çalışan ve geçmişte birkaç farklı Brecht oyununda oyunculuk yapmış ya da rejisel faaliyet yürütmüş biri olarak deneyimim Brecht’in “ayrıntılarda” gizli olduğu şeklinde. Dolayısıyla bir Brecht sahnelemesini değerlendirirken ayrıntılar üzerine eğilmeden genel bir yorumda bulunmanın çok da anlamlı olmayacağına inanıyorum.

Sezuan’ın İyi İnsanı’nda Shen Te’nin içerisine düştüğü ilişkiler ağı oldukça karmaşıktır, hatta oyun ilerledikçe de karmaşıklaşır. Küçük de olsa bir sermaye sahibi olan Shen Te’nin karşı karşıya kaldığı her talep ve karşılığında vermek zorunda kaldığı her karar içerisinde bir çelişkiyi barındırır. Her yeni durum seyirci açısından bir tartışma açar. Ve oyun boyunca kimin haklı kimin haksız olduğu konusunda seyircinin kafası pek çok kere karışabilir. Shen Te zorba kuzen Shui Ta’ya başvurmak konusunda haklı mıdır? Marangoz hakkını mı istemektedir yoksa karşısındakini kazıklamaya mı çalışmaktadır? Sun hayallerinin gerçekleştirmek isterken Shen Te’yi kullanmakta mıdır? Vs vs. Bunların hepsine dair görüşleriniz sahneler ilerledikçe değişkenlik gösterecektir. Çünkü oyunda gördüğümüz pek çok karakter Brecht tarafından çelişkili bir biçimde çizilmiştir ve sürekli bir “değişim”e tabidir. Ne salt iyi ne de salt kötü olarak yorumlayabiliriz onları çünkü yoksulluğun kol gezdiği bir kentte hayatta kalmak için sürekli olarak tavır değiştirmek gerekmektedir.

Böyle bir metnin ve bu metnin içinde devinen karakterleri canlandırmak ise oyuncular için biraz “zahmetli” bir iş bence. Neden? Çünkü oynadığınız karakterin koşullar içinde tabi olduğu “değişimi” seyirciye net bir biçimde yansıtmalısınız. Bir Brecht metnini oynayan oyuncu, canlandırdığı karakter ile oyuncu kimliği arasında durduğunu hep hatırlamalı. Hatırlamadan oynayamaz. Hatırlamadan karakterin değişimini analiz edemez ve seyirciye aktaramaz.

DT’nin yorumunda belirli oyuncuların metnin talep ettiği bu ihtiyacı oldukça iyi cevap verdiklerini düşünüyorum. Özellikle Shen Te/Shui Ta karakterini oynayan Zeynep Ekin Öner ve Shin’i oynayan Zeynep Erkekli, karakterlerin içinde bulundukları koşulları doğru yorumlamış ve seyirciye aktarma konusunda başarı elde etmişler. Oyunda önemli bir yere sahip bu iki kadın karakterin iyi icra ediliyor olması ise oyunun çıtasını yükseltmiş. Özellikle Shen Te/Shui Ta gibi uzun soluklu bir rolü 2 perde boyunca taşıması Zeynep Ekin Öner’in önemli bir başarısı. Sanırım bu başarı metinde bu karakterin farklı yönlerine dair ipuçlarını keşfetmesinde gizli. Fakat unutmadan ekleyeyim Shen Te’yi Tanrıların karşısında gördüğümüz ön oyunda, bize karakterin “kim” olduğu ile ilgili çok fazla ipucu vermeye çalışıyor oyuncu. Daha sade ve ekonomik oynaması ve onu ilerleyen sahnelerde tanımamıza izin vermesi seyri rahatlatacaktır diye düşünüyorum.

Gelelim diğer karakterin nasıl yorumlandığına, açıkçası Shen Te ve Shin rollerinin yorumundaki başarının diğer karakterlerin yorumunda yakalanamadığını düşünüyorum. Diğer karakterlerin “tek yönlü” bir biçimde icra edildiğini söyleyebilirim. Örneğin Shen Te’nin dükkanına yerleşen aile toplumsal konumu, sahnedeki tavırları belli ve belirli bir seyir zevki oluşturan tiplemeler olarak değerlendirilebilir. Hikayedeki işlevleri de gayet anlaşılır. Fakat oyun bittiğinde oyun karakterlerinin değişimi ya da çelişkilerinden öte yoksul bir aileye yönelik genel bir imge akılda kalıyor seyircinin aklında. Ya da seyircinin Sun tiplemesi ile tanıştığı park sahnesinde hayal kırıklığına uğramış ve umutsuz, işsiz pilot yorumu güçlü olmakla beraber oyunun geri kalanında metinde Sun’un geçirdiği dönüşüm seyirci nezdinde gerçekleşmiyor. Bunda oyunculuk yorumunun dışında 8. Sahne’nin sahneleme sürecinde metinden çıkarılmış olmasının da etkisi var muhakkak. Çünkü o sahnede Sun’un Shui Ta’nın kurmuş olduğu atölyede diğer işçileri ezerek yükselmesi gibi bir gestusun varlığı söz konusu. Ama yine de oyunun finalindeki mahkeme sahnesindeki Sun ile park sahnesindeki Sun imgesi benzerse ortada bir sorun vardır diye düşünüyorum.

Yapılan metin kısaltmasını kendi içinde tutarlı ve anlaşılır buldum. Bazı bölümlerde yapılan kısaltmalar vurucu sahnelemeler sayesinde anlam bulmuştu. Oyundaki şarkı kullanımını ise etkin bulmadım. Bunun en önemli sebebinin müzik tasarımı olduğunu düşünüyorum. Bence Paul Dessau’nun müzikleri şarkı sözleri ile bir uyum içinde değildi. Bunun nedeni müziklerin Almanca metninin fonetiğine göre tasarlanmış olması bence. Aynı hissiyatı birkaç yıl önce Semaver Kumpanya’dan “Cesaret Ana ve Çocukları” oyununu izlediğimde de yaşamıştım. Müzik ve sözler arasındaki uyumsuzluk şarkıların temel aksiyonun anlaşılmasına dahi engel oluyordu bence. Tabii “Tanrılarla İyilerin Güçsüzlüğü” adlı şarkıyı biraz daha ayrı tutmak gerekiyor, bu şarkının icrası ve sahnelemesi oldukça güçlü bir etki oluşturuyordu. Ama yine de metnin anlamından esinlenerek bestelenmiş şarkılar olsaydı çok daha etkili olacağına eminim. Son olarak kostüm, dekor ve ışık tasarımı oyunun yorumu ile tutarlı ve yalın olduğuna değineceğim. Yücel Erten’in “yarı Avrupalılaşmış eyalet başkent”in bir kenar mahallesi tasarımına gayet uygundu bence.

Özetle Sezuan’ın İyi İnsanı’nın, bir Brecht klasiğinin Türkiye seyircisi ile buluşturulması misyonunu belirli açılardan yerine getiren, belirli açılardan ise bu misyonun gerisinde kalan bir prodüksiyon olduğunu düşünüyorum. Yine de tiyatro seyircisinin beğenerek izleyeceğini ve takip edeceğine eminim. Benim gittiğim seansta üç saatlik oyunu ilgi ile takip eden bir seyirci kitlesinin varlığı bunun göstergesiydi. Kurum tiyatrolarında daha çok Brecht oyunu sahnelenmesi dileğiyle…

***

Okuyucu Yorumları


"Devlet Tiyatroları’nda Sezuan’ın İyi İnsanı" yazısına yorum var.

Ali Canciğer diyor ki:
18/01/2012, 09:01

Duygu Hanım’ı bir oyun eleştrisi yazarken görmek sevindirdi beni. Sadece oyuncu olarak değil, farklı oyunlar izleyip, hakim olduğuğu konularda oyun hakkında derinliğine analiz yapabilmesi ve bunu bizlere sunması,
bir izleyici olarak bakış açımızı genişletiyor. 29 Ocak’ta Beykoz bölgesindeki sahnede izleyecek olduğum bu oyundan önce, yazısını okumak iyi geldi. Duygu Hanımın değişik oyunlar izlemesini ve yorumlarını bizlerle bu ortamda paylaşmasını bekliyoruz.


Yücel Erten diyor ki:
18/01/2012, 18:22

Şu iki soru değerlendirme yazısını beğenip beğenmememle ilgili değil. Beğendim desem, başım da ağrımaz. Ama yine de iki soru:

1. Duygu Dalyanoğlu’nun profesyonel anlamda oyunculuk yapmakta olduğu anlaşılıyor. Yani biletleri biletix’te satılan bir oyunun oyuncusu ve giysi tasarımcısı. Öte yandan “rejisel faaliyet yürütmüş biri olduğunu” belirtmekte… Bu durumda değerlendirme yazısı yazmak, “Hem ermeydanına çıkar güreşirim, hem de hakem heyetinde otururum” anlamına gelmez mi? Birinden birini tercih etmek daha tutarlı bir davranış olmaz mı?…

2. Dalyanoğlu “Brecht oyunları üzerine çalışan ve geçmişte birkaç farklı Brecht oyununda oyunculuk yapmış ya da rejisel faaliyet yürütmüş biri olarak” şeklinde bir ifade kullanarak eleştiri alanında kendine yer açmak ister gibi. Yani Brecht konusundaki çalışma ve deneyimlerini önemsememiz öngörülüyor. Önemsiyorum ve bilmek istiyorum: Bunlar nelerdir acaba?…

Salih Dernek diyor ki:
18/01/2012, 20:28

Ben de katılıyorum, Duygu Hanım’ın daha çok yazması bizi yönlendirecektir. Bekliyoruz.

Uluç Esen diyor ki:
19/01/2012, 00:56

Sanırım 22 – 23 yıl kadar önceydi… D.T. de izlediğim, sayın Yücel Erten’in rejisiyle sahnelenmiş “Üç Kuruşluk Opera” bana unutulmaz bir deneyim yaşatmıştı. Oyun sürerken yitip giden enerjimi toplayıp yeniden oyuna odaklanmak için bir kaç kez fuayeye çıkıp şınav çekmek mecburiyetinde kalmıştım. Bazı sahneleri hala zihnimin köşelerinde beni dürter durur en bunalımlı anlarımda.

Velhasıl-ı kelam, bu oyun D.T.’den izlediğim son Brecht olmuştu. Velakin yazıdan anladığım kadarıyla aradan geçen zaman, deneyimleri geliştirmiş, pekiştirmiş; ortaya seyre değer bir oyun çıkmış. Demek ki zaman her şeyin ilacı.

Öykü Gürpınar diyor ki:
19/01/2012, 01:30

Yücel Bey’in sorularını anlamlandırmakta güçlük çektim açıkçası. Neden oyunculuk yapan biri tiyatro ya da oyun eleştirisi yazamasın ki? Neden birini tercih etmek durumunda olalım? Verilen örnek aslında eleştirmenliğe nasıl bakıldığını da çok güzel anlatıyor: Yücel Bey’in örneğinde eleştirmen bir “hakeme” benzetilmiş; hangi oyunun iyi hangisinin kötü olduğuna karar veren bir jüri adeta. Jürinin işi yargı belirtmektir; eleştirmen ise kendi görüşlerini ve alımlayışını sunarak oyuna tutarlı bir bakış geliştirmeye çalışır. Herhangi bir oyunla ilgili bir yazı yazmak illa bir “yargı” belirtmek anlamına gelmez; Duygu Hanım’ın yazısında da kişisel görüşünü belirttiğini ve herhangi bir yargıda bulunmadığını görmek mümkün. Bu noktada Yücel Bey eleştiri yazılarına dair kendi görüşünü Duygu Hanım’ın yazısına dayatarak, yazıyı yazanın ne demek istediğini anlama çabasına girmeden okumuş gibi görünüyor.

Ayrıca eleştiri yazısı kaleme alan kişilerin oyunculuk ya da reji deneyimi olması, bana sorarsanız, yazının içeriğini ve bakış açısını genişletip zenginleştiren bir etken olarak karşımıza çıkıyor. Özellikle oyunculuk tecrübesinin bir oyunu alımlamakta oldukça büyük rol oynadığını düşünüyorum.

Bu noktada Yücel Bey’in ikinci sorusu anlamlı olabilir; yazarın hangi bakış açısına sahip olduğunu anlayabilmek için deneyimini bilmemiz fena olmayabilir. Fakat Duygu Hanım kendi yazısında kafi gördüğü şekilde nasıl bir deneyimi olduğunu zaten aktarıyor; Yücel Bey’in Brecht konusundaki yeterliliğini kanıtlamasını istermiş gibi görünen tavrı oldukça sevimsiz. Böyle bir tavır gösteren bir kişinin eleştiriye açık olduğuna inanmak gerçekten zor.

Son olarak, tiyatro alanında eleştiri ve oyun yazılarının artması tiyatronun gelişimine önemli bir katkıdır. Bence de Duygu Hanım yazı yazsın, herkes yazsın, hepimiz yazalım. Ama bu yazıları nasıl okuduğumuz da bir o kadar önemli. Eğer eleştiri yazılarının herhangi bir şeye faydası olacaksa, önce yazarın derdini anlamaya çalışarak başlamamız gerekir.


Fırat Gullu diyor ki:
19/01/2012, 04:07

Ben Yücel Bey’in oluşturduğu cv’ye bir şey daha ekleyeyim: Duygu Dalyanoğlu 22 yıldır kesintisiz yayınlanan Mimesis Dergisi’nin de önemli bileşenlerinden birisidir. Kendisi özellikle Boğaziçi Üniversite’sinde tiyatro yapan genç insanlarla birlikte hazirlanmiş birçok dosyada editörlük yapmıştır. Arzu edenler ve bilmeyenler bizimle iletişime geçerek dergileri edinebilir ve Türkiye’de Brecht ile ilgili literatüre yapılan katkıları oradan da takip edebilirler.

İkinci bir nokta Brecht kendi oyuncusunun düşünme yetisini her daim uyanık tutmasını talep ederdi ve donemin “piyasa oyuncularının” yaptigi gibi iradelerini bir yazara ya da bir yönetmene terk etmelerini istemezdi. Bence Duygu Dalyanoğlu eylemekle yetinmeyip düşünen ve hatta bu düşüncelerini kamuoyuyla paylaşan bir oyuncu olarak tiyatro ortamımızda daha sık görmeyi arzuladığımız bir model davranış sergiliyor. Eline sağlık Duygu, bence de daha fazla yazmalısın.


Mustafa Demirkanlı diyor ki:
21/01/2012, 17:01

Yücel Erten, çok önemli bir konuyu gündeme getirmiş. Kıymetini bilelim.

Duygu Dalyanoğlu’nun “Sezuan’ın İyi İnsanı” eleştirisi bağlamında bu konunun tartışılması çok yararlı olacaktır kanısındayım. Ben, Tiyatro… Tiyatro… Dergisi’nde bu ilişki içindeki (yönetmen-oyuncu-eleştiri) eleştiri yazılarına -polemiklerine- yer vermeyi hep istemişimdir, ancak başaramadım.

Türkiye’de eleştiri ve eleştirmen gerçeği; sürekli belirli sıkıntıları, hafifsemeyi, bünyesinde yetersizlikleri de taşıyarak yaşanmaktadır. Dünden çok daha ileri gidemediğimiz gerçeği karşısında eleştirmen niceliğinin yanında, niteliğinin aynı oranda gelişmemesi karşısında, tiyatronun olmazlarından bir olarak düşündüğüm eleştiri mekanizmasının zaafları ortadayken, bu tartışmanın çok daha verimli olacağını düşünüyorum.

Duygu Dalyanoğlu, kendi uzmanlık alanından hareketle -uzmanlık alanını açıklayarak- birikimlerini paylaşmış, aynı alanda birikimine inandığım, uzmanlığını çok önemsediğim Yücel Erten, haklı gibi görünen sorularını sormadan, -gerekiyorsa sorduktan sonra- Sayın Dalyanoğlu ile “Sezuan’ın İyi İnsanı”nın sahnelenmesi üzerine doyumsuz bir polemiğe girseler ne kadar verimli olur.

Bu polemikten, tarafların yararlanmasından çok, bizlerin (Okuyucu-izleyici) yararlanacağı düşünüldüğünde ise tadı daha da lezzetli olmaz mı?

Oyun metni bile okunmadan oluşturulan eleştiri yazılarının havalarda uçuştuğu günümüzde, polemik diye; hakaretlerin dolaşımda olduğu, kayıkçı kavgalarının yapıldığı, savruklukların önü alınmazken… Bırakalım bir oyun; birikimine güvenen bir oyuncu tarafından, yönetmen tarafından eleştiri masasına yatırılsın, inanın incir çekirdeğini doldurmayan onlarca eleştiri yazısından çok daha kıymetli, çok daha yararlı olacaktır, bakarsınız eleştiri yazmaya soyunmuş arkadaşlara bile yararı olur çıtanın yükselmesi.

ulaş diyor ki:
22/01/2012, 12:31

Merhaba,
Oyunla ilgili bir eleştiri yazısı, “Bertolt Brecht ve Sezuan’ın İyi İnsanı”
http://www.militan.net/?p=2237

Yücel Erten diyor ki:
22/01/2012, 19:09

Sayın Uluç Esen,

1979′da Ankara’da sahnelediğim “Arturo Ui’nin Önlenebilir Tırmanışı” o sırada 30 yılını doldurmuş olan Devlet Tiyatroları’nın ilk Brecht sahneleyişidir. 22-23 yıl önce izlediğiniz “Üç Kuruşluk Opera” da, ancak 40. yılında Devlet Tiyatroları’ndaki ikinci ve İstanbul Devlet Tiyatrosu’ndaki ilk Brecht sahneleyişidir. Kurt Weill’ın müziğinin de Türkiye’de ilk kez aslına uygun uygulamasıdır. Brecht’in 6 oyununu 8 kez sahnelemiş, 4 oyununu da Türkçe’ye çevirmişim. Zaman perspektifinden baktığımda, küçümsemenize dudak bükmekten öte bir yanıt veremem. Haklısınız, zaman her şeyin ilacıdır. Sizin de…

Sayın Öykü Gürpınar,

Siz de benim itirazımı “ne demek istediğimi anlama çabasına girmeden okumuş gibi görünüyor”sunuz.
“Herhangi bir oyunla ilgili bir yazı yazmak illa bir “yargı” belirtmek anlamına gelmez; Duygu Hanım’ın yazısında da kişisel görüşünü belirttiğini ve herhangi bir yargıda bulunmadığını görmek mümkün.” diyorsunuz.
Yanılıyorsunuz: Kişisel blogunuzda değilsiniz. Mimesis gibi önemli bir yayın organında yazıyorsanız, yargı koyuyorsunuz demektir. Olumlu ya da olumsuz olması farketmez. Ama aynı anda profesyonel anlamda tiyatro yapıyorsanız, bunun meslek ahlâkına sığıp sığmayacağı tartışmaya değer bir sorudur. Sizin dilçabukluğuyla sığdırmaya çalışmanız “oldukça sevimsiz.”

Portalde çeviri-araştırma editörlüğü yaptığınız anlaşılıyor. Yine sizin ifadenizle, bu sorun karşısında “böyle bir tavır gösteren bir kişinin eleştiriye açık olduğuna inanmak gerçekten zor.”

Sayın Fırat Gullu,

“Yücel Bey’in oluşturduğu cv” ne demek, anlamadım? Bunu nereden uydurdunuz? Ben bir cv falan oluşturmadım. Dalyanoğlu kendini “Brecht oyunları üzerine çalışan ve geçmişte birkaç farklı Brecht oyununda oyunculuk yapmış ya da rejisel faaliyet yürütmüş biri olarak” tanıtmıştı. Ben de bunların neler olduğunu sormuştum.

Yanıtlanmayan bu soruya sizin katkınız şöyle: “Mimesis Dergisi’nin de önemli bileşenlerinden birisidir. Kendisi özellikle Boğaziçi Üniversite’sinde tiyatro yapan genç insanlarla birlikte hazirlanmiş birçok dosyada editörlük yapmıştır.”

Dosya editörlüğünü anladım, sizin yazar editörü olduğunuzu da anladım. Ama ben “oyunculuk yaptığı ya da rejisel faaliyet yürüttüğü birkaç farklı Brecht oyununu” sormuştum. Keşke editör olarak genç arkadaşımın bu ifadesine dikkat çekseydiniz. Daha anlamlı olurdu.

Genel olarak: Tiyatroya gönül verdikleri anlaşılan bu arkadaşlarımın yetiştiriverdikleri bu yanıtlarda sorularıma yanıt bulamadım. Hanım koş, Boğaziçililer dayanışma sergiliyorlar?…

Metin Göksel diyor ki:
23/01/2012, 15:24

Selamlar, Yücel Bey’in yorumuna dair dayanışma güdüsüyle hareket edilmesi doğru bir davranış değil bence de. Ancak kendini açıklama derdi olduğunu düşünüyorum editör arkadaşların.

Kimin eleştiri yazması gerektiği, eleştiriye nasıl yaklaşmalıyız meselesi bir süredir sanatçılar ve yazarlar arasında da gündem olmaya başladı. Son olarak geçtiğimiz haftasonu Kadir Has Üniversitesi’nde düzenlenen yuvarlak masa toplantısının da konusu buydu. Orada da ifade ettiğim gibi bir grup yazar veya sanatçı eleştirinin sadece eleştirmen ünvanı almış kişiler tarafından yazılmasını öneriyor. Ancak bu ünvanı verecek bir merci yok. Böyle düşünüldüğünde “Durkheim”cı korporatist bir anlayışla ancak loncalardan onay alanlar o mesleği icra edebilir hale geliyor. Radikal modernist olarak adlandırabilceğim ve had safhada uzmanlaşma yanlısı bu görüş günümüzde artık geçerliliğini yitirmiş durumda. Disiplinlerarası anlayışın bilimden sanata yaygınlaştığı, internet sayesinde “vatandaş gazeteciliği” kavramının ortaya çıktığı günümüzde artık yazarları kontrol etmenin imkanı kalmadı. Bence kimin yazdığından ziyade yazının içeriğini ve Mustafa Demirkanlı’nın ifade ettiği boyutları gözetmek lazım.

Ayrıca bir oyuncunun teatral birikiminin önemini ve bu alanda sadece oyunculukla kendini tanımlanın yarattığı dar anlayışla ortaya çıkan sorunları yine en iyi anlayacak kişilerden birinin Sayın Erten olduğunu düşünüyorum.

Bu görüşlerimin Sayın Erten’e birebir eleştiri gibi algılanması yerine daha derinlikli bir tartışmanın başlangıcı olarak ele alınmasını dilerim. Sayın Erten’in tiyatro dünyamıza katkılarını ve yıllardır süren emekçi yaklaşımını görmezden gelme veya küçümseme gibi bir anlayışa kimsenin sahip olacağına da inanmıyorum.


Fırat Güllü diyor ki:
23/01/2012, 16:29

İçinden geçtiğimiz dönemin gerekleri nedeniyle önce kriterleri koyalım sonra eleştiri yazısı yazalım şeklinde bir işleyişin çok da mümkün olmadığını düşünüyorum Ayrıca buna gerçekten gerek var mı? Onun yerine kervan biraz da yolda düzülecek. Yenilikçiliğin ağır bastığı her dönemde olduğu gibi tiyatro eleştirisi alanında yeni bir evrenin tarifi de bu konuda sorumluluk alanlarca yapılacak. Bence kriter şudur: Oyuna emek vermiş kadroya ve kişilere hakaret etmediği ve gerçekten izlediği şeyi somut verilerle açıklamaya çalıştığı sürece her yazı eleştiri olarak ele alınabilir. Tabii ilkesel düzeyde oyunun okunması, oyunu çıkaran kadroyla belli konuların önceden tartışılmış olması gibi bazı noktaların önemine vurgu yapılabilir. Ama bu oyun okunmadan eleştiri yazılamaz gibi sığ bir noktaya da evrilmemelidir. Oyun okunmadan da izlenen gösteri üzerine yazma hakkını kimse engelleyemez. Bence soyut bir kriter tartışması yerine Duygu Dalyanoğlu’nun somut verilere dayanan argümanları üzerine tartışmak daha anlamlı. Buna eleştirmenlerle laf yarıştırmak olarak bakmamak lazım. Bu anlamda Demirkanlı’nın çizdiği çerçevede bir tartışma yaşanması bence de gerçekten iyi bir örnek olur. Yücel Erten’in tiyatromuza ve Brecht literatürümüze katkılarını tartışmak kimsenin haddi değil. Ama tiyatro yaşayan bir sanatsa ve her gün yeniden tanımlanması gerekiyorsa yeni solukların ortaya çıkması da kaçınılmaz olacaktır.

(Kaynak: Mimesis)