15 Eylül 2009 Salı

Hilmi Bulunmaz’a açık mektuptur

Bu yazımla ilgili cevabınızı veya cevaplarınızı ne zaman sitenizin başına çekerseniz; aynı şekilde bu yazımı da hemen peşinden başa çekmenizi rica ediyorum. Bu bütünlük içinde yazışırsak memnun olurum.
Sizden talep ettiğim ricamı henüz dikkate almadınız! Ricamı önemsemenizi ve saygı göstermenizi bekliyorum. Blog sitenizde yayınladığınız bu açık mektubum artık sitenizin en altlarında kalmaya başladı. Ama kendinizce yapmış olduğunuz açıklamalar her zaman blog sitenizin en üstünde oluyorlar.
Sitenizi her zaman takip edemiyorum, mektubunuzu ayrıca bana e-posta olarak atarsanız memnun olurum.

Çarpıtmayınız!
12 Eylül tarihinde size yazmış olduğum bu açık mektubuma da henüz bir cevap alamadım! Elbette ki acele etmeyiniz, düşünerek ve çok dikkatle yazınız. Fakat mektubumun içeriğiyle ilgili cevap saydığınız, tuhaf/garip, içi boş sloganlarınızla dolu kesin doğrular olarak sunduğunuz o“şeylerle” yazı karmaşası ve bilgi kirliliği yaratmaya başladınız. Bir bütünlük içinde kaleme aldığım samimi mektubumu, bir bütünlük içinde cevaplandırmanızı rica ediyorum.
Siz, her canınız istediğinde bizim hakkımızda yazılar yazacak, video söyleşileri yapacaksınız… Ama cevap haklarımız olan yazılarımız, blog sitenizin diğer sayfalarında kalarak görünmez ve okunmaz bir hale gelecekler. Bunu şiddetle reddediyorum. Tiyatro Oyun dergisini yasaklamış olmak size yeterli gelmemiş olmalı ki, tuhaf bir hırsla, tuhaf bir açlık ve saldırganlıkla hareket etmeye başladınız. Bize yapmış olduğunuz bu kötülük yeterli gelmedi mi? Ayıptır, yapmayın bunu Bulunmaz, bizi yasaklamak/engellemek/sansürlemek yetmedi mi size? Bir de idam mı etmeye çalışıyorsunuz? Daha ne istiyorsunuz?.. alkış mı? Yoksa size aferin denmesini mi bekliyorsunuz? Peki… aferin Bulunmaz… aferin size!
Yaptığınız her karşı açıklama sonrası, bizim yazılarımızı da hemen peşinden yayınlamanızı bekliyorum. Bu benim talebim olarak kalırsa değer bulmayabilir Sayın Bulunmaz. Öyleyse size, sosyalizmin eşitlik ilkesi üzerinden, sizin Leninist vicdanınıza seslenmek istiyorum. Siz emeğe değer vermeyen biri olduğunuz için, sizi Lenin’e değer vermeye davet ediyorum.

Ayrıca bu tartışmanın inisiyatifinin sizin elinizde olduğunu düşünmenize ve böyle davranmanıza sebep olan şey nedir? Kendinizi ifade etme olanaklarınızın benden çok daha fazla olması mı?!
Mektubuma cevap vermek zorundasınız veya isterseniz bundan kaçma hakkına da sahipsiniz. Siz kaçtığını söylemiyorsunuz elbette, ama kaçan bir adamın tehditlerini savuruyorsunuz siz. Yerden toz kaldıran topuklarınız o tozları üzerinize bulaştırıyor, ama siz ortada toz olmadığını iddia ediyorsunuz. Fakat topuklarınız sizinle aynı fikirde değiller Sayın Bulunmaz.

Çarpıtmayınız!
Siz kendinize ne işe yarayacağını bilemediğim bir savunma yolu seçmeye başladınız. Ve şunu diyorsunuz: Tiyatro Oyun dergisi “12 Eylül özel sayısı değil… dergide böyle bir başlık yok!” Bunu sanrılarınız ve hayali mealleriniz üzerinde dile getirmeye çalışıyorsunuz, ama komik görünüyorsunuz!

Şimdi buraya bir başlık atıyorum. Başlık şu:
Başlık değil biraz da yazıları okuyunuz. Şekilciliğin zirvelerinde dolanmayınız.

Çarpıtıyorsunuz!
Başlıklar içeriği tam olarak yansıtmak zorunda değillerdir!!!

DERGİMİZ 12 EYLÜL ÖZEL SAYISIDIR VE SİZİN TARAFINIZDAN YASAKLANMIŞTIR!

Tiyatro Oyun dergisinde başlık olarak 12 Eylül özel sayısı yazmaması bir şeyi değiştirmez!

DERGİMİZ 12 EYLÜL ÖZEL SAYISIDIR VE SİZİN TARAFINIZDAN SANSÜRLENMİŞTİR!

Başlıklar ve içerikler üzerine
Kuzuların Sessizliği: Bu başlığa bakarak yola çıkarsak, bu roman/film kırsal bir bölgedeki hasta olan koyunlarına üzülen bir çobanın hikâyesi bile olabilir!!! Oysa Kuzuların Sessizliği romanı/filmi bir polisiye-gerilimdir. Yani bu saçma başlık(!) polisiye-gerilim romanla çok alakalı değildir.

DERGİMİZ 12 EYLÜL ÖZEL SAYISIDIR VE SİZİN TARAFINIZDAN KATLEDİLMİŞTİR!

Savaş ve Barış’ın başlığına bakarsanız olayın Rusya’da bile geçtiğini anlayamazsınız.
Başlıklarla yaşarsanız Üç Kızkardeş’in Moskova hayallerini bilemezseniz.
Başlıklarla düşünürseniz Denizden Gelen Kadın’ın sahiden de denizden geldiğini zannedersiniz. Onu denizkızı bile sanabilirsiniz.
Başlıklarla anlamaya çalışırsanız 1980’i roman olarak değil, takvim olarak algılayabilirsiniz.
Başlıklarla haklılığınızı ispat yollarına giderseniz Suç ve Ceza’yı basit bir adli dava olarak hükme bağlayabilirsiniz. Ve gerçek suçun ne olduğunu hiçbir zaman kavrayamazsınız.
Başlıklarla kendinizi ispata çalışırsanız Ionesco’nun Gergedanlar oyununu… kim bilir ne sanırsınız.
Başlıklarla ideoloji oluşturursanız Marks’ın Lenin’in öğrencisi bile olduğunu düşünebilirsiniz.
Siz okumadığınız için ya da sadece başlıkları okuduğunuz için okumuyor ve okutmuyorsunuz.
Bunu söylemek bile oldukça gülünç ama başlıkları okumak yeterli değildir. Haklı olabilmek uğruna gülünç bir duruma düştüğünüzün farkında bile değilsiniz. Bu söylemi bir an önce terk etmeniz sizin için iyi olacaktır. Çünkü bu söylemle hareket ederek gülünç görünüyorsunuz.

Yasakladığınız Tiyatro Oyun dergimizdeki Gergedanlar yazımı okumanızı size şiddetle tavsiye ediyorum. Sezgisel bir tespit içinde olduğumu o yazıda da göreceksiniz, yazımın ortalarında bir yerde “Gergedanlar” yazıma darbe yapılıyor. Ve darbeyi yapan kişi yazının devamını kendisi yazıyor. Emeği hiçe sayarak yapmış olduğunuz darbeden sonra daha da anlamlı bir hale gelen yazımı okuyunuz/okutunuz. Gergedanlar yazımın yerini tarif etmeme müsaade edin, Gergedanlar yazım başlığın hemen altından başlamaktadır.

DERGİMİZ 12 EYLÜL ÖZEL SAYISIDIR VE SİZİN TARAFINIZDAN DARBE YAPILARAK YASAKLANMIŞTIR.

Sizi, mektubumu önemsemeniz ve cevaplamanız konusunda son kez uyarmış olmayı umuyor ve mektubumda dile getirdiklerimi bir bütünlük içinde yanıtlamanızı bekliyorum.

Olmuşa ve ölmüşe çare bulunmaz kendinizi çok fazla zorlamayın ve işlediğiniz vahşi emek cinayetinin hesabını verin.

SANSÜR VE SADAKAT

Mağdur olabilmek için savaşmak


Tiyatro Oyun dergisinin genel yayın yönetmenliğini bana teklif ettiğiniz zaman, genel yayın yönetmenliğini kabul etmemim tek şartını da kabul etmiştiniz Hilmi Bulunmaz. Şartım şuydu: Tiyatro Oyun dergisinde –özellikle sizin yazılarınızı örnek göstererek– küfür, hakaret ve kanıtsız suçlamalar içeren tarzda yazıları yayınlamayacağımı, eğer bu şartımı kabul etmezseniz genel yayın yönetmenliği teklifinizi kabul etmeyeceğimi söyledim! Ve siz Sayın Bulunmaz benim bu şartımı kabul etmiştiniz.

Şimdilerde ise yazılarınızı Tiyatro Oyun dergisinde yayınlamama “sansürcülük” diyorsunuz!.. O zaman nasıl oldu da siz bu sansürcülüğümü (!) bile bile onaylayıp beni genel yayın yönetmeni yaptınız?! Bu tarzdaki yazıları yayınlamayacağını en başta söyleyen bir adamı genel yayın yönetmeni yapmakla aslında kendisini sansürleyen biri olmadınız mı?
Öyleyse şimdi neden mağdur biri gibi davranmaya çalışıyorsunuz?
Mağdurluğunuz nereden geliyor. Yoksa şöyle bir şey mi düşündünüz:
“Yok canım, Toprak böyle demiş olsa bile derginin matbaa masraflarını karşılayan adamın yazılarını yayınlamak zorunda kalacaktır!” böyle mi, düşündünüz? Sözünü tutan bir adamı görmek size tuhaf mı geldi? Yoksa zaten amacınız mağdur olmak mıydı?

Eğer bunun sansürcülük olduğuna bu kadar çok inanıyorsanız, daha en başından “bir sansürcünün (!) Tiyatro Oyun dergisinin genel yayın yönetmeni olmasını istedim,” diye saçma ve komik bir açıklamayı ta en başından neden yapmadınız? Bu tarzdaki yazıların yayınlanmayacağımı en başından beri bildiğiniz halde neden o zaman şöyle bir şey söylemediniz:
“İleride bir gün Tiyatro Oyun dergisi beni sansürleyecek…” Böyle söyleyemezdiniz elbette, saçma olurdu. Böyle söylemiş olsaydınız insanlar sizin çok zeki olmadığınızı düşünürlerdi. Fakat siz kurnaz bir adam olduğunuz için… sansüre uğramış mağdur olabilmek için… beklediniz.

Sansür ve Sansürün Nimetleri

İyi de, bir insan neden kendisini sansürleyebilmek adına böylesine tuhaf yola başvursun ki? Ancak bir budala bu şartlar altında “sansüre” uğramayacağını düşünür ve siz Sayın Bulunmaz birçok şey olabilirsiniz belki ama kesinlikle bir budala değilsiniz –siz çok kurnaz bir adamsınız. Sansür mağduru olma hevesinizi çok iyi anlıyorum sizin.

Ne kadar da saçmalıyorum değil mi? Sansürün ne faydası olurmuş ki, çok saçma… değil mi? Hayır değil! Herhangi bir şeye sansür uygulanması, nedense o şeyin doğru olduğunu ya da bir şekilde doğru olabileceğini düşündürtüyor ve insanların meraklarını tetikliyor. Bu ülkede “sansürlenmiş” olan bazı şeyler zamanla söylenceye dönüşerek her nedense sorgulanmaz doğrular olup çıkıyor. Ve sansürlenmek de doğal olarak o yazılara ve o yazıları kaleme alanlara yararlı oluyor.
Sonuç olarak sansürlenmeye değmeyecek “sansür,” sansürleyenin değil, sansürlenenin işine yarayan bir silah oluyor. Kendinizi neden sansürlediğinizi ve bundan nemalanmak arzunuzu anlayabiliyorum. Küfür içeren metinlerinizi edebi metinlerle bir tutmaya ve gerçek anlamda sansüre uğramış gerçek aydınlarla kendiniz bir tutmaya hakkınız yok. Siz sansürlenmek uğruna, mağdur olmak uğruna beni genel yayın yönetmeni yaptınız. Mağdur olmak doğru ellerde çok işe yarar bir silahtır!!! Ve siz mağduriyetinizin meyvelerini toplamaya başladınız bile. Sansürlendiğiniz gerekçesiyle bir radyo programına katılma daveti aldığınızı yazmışsınız sitenizde. Çıkın radyolara Bulunmaz, mağduriyetinizi paylaşın insanlarla. Ama ne iyi olurdu samimiyetiniz kabarsaydı da, bu sansürcü genel yayın yönetmeni, beni sansürleyeceğini söylediği halde, ben derginin tüm yetkilerini en başından ona devrettim diyebilseydiniz. Sansürün açtığı kapılar ve sansürün nimetleri çok çeşitlidir Bulunmaz. Ve siz bunların farkındasınız.

Siz sansürlenme silahına sığınmaya çalışan mağdur gibi görünmek istiyorsunuz, çünkü biliyorsunuz ki sansürlenmiş olmak sizi haklı/mağdur (!) yapacak ve sizi olduğunuzdan daha değerli gösterecek. İnsanlar yasaklı şeylere her zaman daha fazla ilgi gösterirler, ama ta ki insanlar bu sansürlü yazılarınızı okuyana kadar. Merakları söndüren ve mağduriyetinizi değersiz kılacak olan tek şey yine sizin o yazılarınız olacaktır.

Sansür bu ülkenin en temel sorunu, bu ülkede ota-boka sansür uygulandı ve bizler otu-boku gerçekten bir bok sandık.
Aslında sansür onu uygulayanın amacı için bir silahtır. Devletimizin geçmişte ve günümüzde uyguladığı sansürü biraz da bu açıdan düşünelim mi?
Bu ülkede bazı “seçilmiş” kişilere sansür uygulanıyor ve sansür uygulanan bu seçilmiş kişiyi de bizler toplum olarak önemli sayıyoruz. Yani devlet kendisine en az zarar veren insanları parlatarak göz önüne koyuyor ve daha sonra da o kişiye sansür uyguluyor. Aptalca görünüyor olabilir bu, ama değil. Devlet, sansür uyguladığı bu kişinin devlet için yetersiz ya da kendisine en az zararı verecek kişi olduğunu çok iyi biliyor. Böylece halk o sansüre uğramış mağdurun arkasına takılabiliyor. Ve devlet biliyor ki, o sansür uyguladığı “seçilmiş” kişiden ona bir zarar gelmeyecek. Nasıl gelsin, sansürleyeceği kişiyi o seçiyor zaten –tıpkı sizin gibi Bulunmaz! Siz, sansürlenecek seçilmiş kişi olarak kendinizi seçiyorsunuz. Ve sansüre uğruyorsunuz (!) ve her türlü kazancı zahmetsizce elde etmiş oluyor.

Devlet için sansürün faydaları:
Devlet “seçilmiş” kişileri sansürleyerek, gerçekten canını yaktığı ve gerçekten sansürlediği aydınlarımızı da böylece arada kaynatmış oluyor. Bu sansür kalabalığında gerçekten sansüre uğramış olan, insanlara bir şeyler verebilecek aydınlarımızın sesi de böylece arada kaynatılmış oluyor. Sansüre uğrayan seçilmiş mağdurların gerisinde kalıyor gerçek aydınlar ve hak ettikleri ilgiyi ve değeri çoğu zaman göremiyorlar.

Ve Sayın Bulunmaz benim sizi parlatmak gibi bir düşüncem yok.
Ve ben sizin gerçekten sansür mağduru olan aydınlarımızla aynı başlık altında anılmanızdan rahatsızlık duyuyorum. Umarım günün birinde sansürlenmeyi hak edecek (!) yazılar yazmayı başarırsınız. Küfür değil tabii ki, birilerine küfür etmek ne yazınsal bir değer taşır ne de bunları yayınlamamak sansürcülük olur. Birine küfür etmeye başladığınız zaman, karşınızdaki kişi size küfür etmiyor ve size “küfür etmeyi bırak” diyorsa… çok komik ama o kişi sizin ifade olanaklarınızı mı kısıtlamış olacak –sansürcü mü olacak?
İnsanlara küfür etmek özgürlük değildir, kötü bir şeydir, ayıptır, insanlık dışıdır. Ve bu durumun oluşmasına izin vermemek ise insana yakışan bir harekettir.

Ah bir sansürlensem!..
Halkımız canı yanan, mağdur edilen insanlara daha bir gönülden bağlanmayı seviyor, nerden çıkardınız bunu diyecek olursanız, zamanında çeşitli baskılara uğrayan (!) AKP’yi halkın nasıl bağrına bastığını görün. Zamanında baskı gören, mağdur AKP şimdi nerede ve şimdi AKP kimlere baskı yapıyor ve kimler mağdur görünüyor, dikkat edin!
Sizin mağdur olmanıza asla izin vermeyeceğim ve hak etmediğiniz bu değeri size sunmayacağım.

Yapay sansürlerden gerçek yasaklamalara/engellemelere

Tiyatro Oyun dergimizde Lenin fotoğrafı yok diye darbe yapmanıza rağmen, mağdurluk sevdasıyla yanıp tutuşmayacağımı bilmenizi isterim.

Tiyatro Oyun dergisine yaptığınız darbe ve gerekçeniz olan Lenin konusuna tekrar değinmek istiyorum. Sermaye gücünüzle gerçekleştirdiğiniz Lenin fotoğrafı darbesinin gülünçlüğünü biraz daha detaylıca anlatmak istiyorum.

Tiyatro Oyun dergisinde Lenin fotoğrafı yoktu, bu yüzden darbe yaptım, dediniz. Yo hayır ben darbe yaptığımı söylemedim, ben sadece satışını durdurdum da diyebilirsiniz. Söyleminiz bu olsa bile yaptığınız tam anlamıyla bir darbedir. Dergi yönetiminin iradesi dışında kendi iradenizi ortaya koyarak ve parasal gücünüzü kullanarak emek hırsızlığı yaptığınız.

“Lenin fotoğrafı yoktu darbe yaptım!”
Aferin size Sayın Bulunmaz. Yalnız isterseniz sosyalist gözlerinizle dergimizin son sayısına bakın ve tekrar bir karıştırın isterseniz –sosyalist ellerinizle elbette! Çok fazla karıştırmanızı da gerek yok. İlk sayfayı açmanız yeterli olur. Ne gördüğünüzü söyler misiniz? Blog sitenizin reklamını mı gördünüz?..
“Evet!”
Peki, şimdi blog reklamınıza biraz daha dikkatle bakın, ne görüyorsunuz?

“Hiii!.. Lenin!”
“Nerde?”
“Orada Tiyatro Oyun dergisinin hemen ön iç kapağında duruyor.”
“Eyvah Lenin! Hiii!.. Hilmi derginin satışını durduramayacak!”
“Ama durdurdu!”
“Eyvah Hilmi’nin bahanesi sırıtıyor! Keşke başka bir şey uydursaydı! Ya da gerçek düşüncesini açıkça söyleseydi”
“Nerdeee?..”
“Hiii!.. Lenin! Cenin Lenin!
“Nerde?!”
“İşte orada, sosyalist paracıkların arasında!”

Tiyatro Oyun dergisinde kendi blog sitenizin reklamı olduğu ilk sayfada Lenin resmi vardır Bulunmaz. O halde nasıl olurda Tiyatro Oyun dergisine “bu dergide Lenin fotoğrafı olmadığı için, satışını durduruyorum,” dersiniz? Gördüğünüz gibi bu dergide Lenin fotoğrafı var ve siz “yok” diyerek dergiyi satışa çıkarmadınız. A evet siz onu fotoğraftan saymıyorsunuz, ilk zamanlarda yaptığımız bir konuşma sırasında o fotoğrafın ufak olduğu için sayılmayacağını söylemiştiniz.
“Cenin Lenin daha o!.. ufacık bir şey!..”
İnsanların gözüne sokmak istediğiniz dev Leninler lazım derginize, A4 boyutu da yetmez, A3 boyutunda vermek lazım. Hatta Lenin posterleri, Lenin çıkartmaları verelim dergiyle birlikte. Gerekçe olarak “Lenin fotoğrafı yok” bahanesi size bile komik ve yetersiz gelmeye başlamış olmalı ki, şimdilerde o fotoğraftaki yazıyı ön plana çıkartıyorsunuz. Yeni yeni mi düşünmeye başlıyorsunuz bunları? Sizin sosyalizm anlayışınız bu mu Sayın Bulunmaz? Lenin fotoğraflarının büyüklüğü mü sosyalizminizi belirleyen? O zaman bu dergide 64 sayfada da Lenin fotoğrafı olsaydı dergi sosyalizmin padişahı mı olacaktı? Sosyalizmin padişahı!!!

Fotoğraflarla düşünceler yayılamaz/paylaşılamaz Sayın Bulunmaz, fotoğraflarla sosyalist bilinç pay-la-şı-la-maz! Sadece şekilcilik yapılır. Şekilcilik üzerinden de düşünceler geliştirilebilir, ama o zaman emeği harcarsınız; bizim emeğimizi harcadığınız gibi, yok saydığınız gibi. “Benim için emek değil Lenin önemlidir,” dediğiniz gibi.

Hayat benim için bir soru işaretidir, insan ise cümlenin kendisidir. İnsanlar doğru cümlelerini oluşturmadığı sürece soru işaretleri boşlukta asılı kalmaya devam edecektir. Ve ben kendimle ilgili cümlenin uzunluğundan dolayı kısa özetler yazamıyorum.

Ama siz Sayın Bulunmaz sadece soru işaretleri içinde yaşıyor, cümlelerinizi içinize atıyorsunuz.

Şunu diyorsunuz Sayın Bulunmaz:
Ancak, Toprak Karaoğlu'ndan izin aldığına ve Karaoğlu da, Demirkanlı'nın bu "geçiştirircesine yayımlamış" tanımlamasına karşı çıkmadığına göre, daha düşünülecek çok şey var, daha yürünecek çok yol var, daha mücadele edilecek çok durum var demektir. Düşünmeyi, yürümeyi ve mücadele etmeyi seviyoruz. Yeter ki, "Truva Atı" sendromuyla karşı karşıya gelmeyelim!

Beni yapmadığım şeylerle suçluyorsunuz, üstelik açıkça bile suçlayamadan sadece lekeliyorsunuz. Theope’deki kör kâhin gibi davranıyorsunuz… ama ben sizin çömeziniz değilim ve siz de kâhin değilsiniz, siz sadece tuhaf bir körlük yaşıyorsunuz. Sayın Bulunmaz, siz geleceği söylemiyor-görmüyor, siz geleceği körlüğünüz ve elbette parasal gücünüz üzerinden belirlemek istiyorsunuz.

Benim işbirlikçilik yaparak sizi içerden çökertmeye çalıştığımı söylüyorsunuz, ama bunu açıkça söylemiyorsunuz bile, yuvarlak cümleler kurarak ima ederek söylüyorsunuz ve çok ama çok büyük bir ayıp ediyorsunuz Bulunmaz.
Truva Atı sendromu!!! Yaratıcı olduğunuzu sanıyorsunuz, ama yanılıyorsunuz. Eğer ki siz kendinizi Truva’nızda düşman tarafından zapt edilmiş olarak görüyorsanız çok ama çok yanılıyorsunuz. Belki düşmanlarınız vardır… bu olabilir, ama sadece dışarıya değil biraz da içeriye bakın. Hayır hayır ajan aramayın etrafınızda, kendi içinize bakın, kendi sesinize kulak verin. Düşman bazen bize en yakın olandan bile daha yakında olabilir. Düşmanlarımız bazen kendi gözlerimizden bakarlar dünyaya ve sizin gözleriniz Bulunmaz, sizin gözleriniz gerçek düşmanınıza ait olabilir… göz içini görmez ve siz düşmanınızı hep yanınızda/içinizde taşıyorsunuz. Kendi bakış açınızı tarafsız bir gözle kendinizde yakalasaydınız emin olun düşman olurdunuz kendinize. Evet, Truva’nızın etrafını çevirmiş olan kalın ve yüksek surlar olabilir, ama bu duvarları ören yine sizsiniz… peki düşmanlarınız neredeler? Boşuna örmüş olmak var o surları. Ama kafanızı o kalın surlardan bir dışarıya çıkartın hele, etrafınıza bakın… iyice bakın! Bakın ama orada kimseyi göremeyeceksiniz. Üzgünüm ama üzerinize gelen ordular yok, düşman olarak görebileceğiniz tek şey yüksek ve kalın duvarların üzerinden kafasını çıkartmış bir adamın gölgesi olacaktır. Eğer bir düşman arıyorsanız Bulunmaz, gölgenizi takip edin!..
Siz yüksek surlarınız ardına gizlenmiş bekliyorsunuz; mağdur olmak için uğraşıyor, mağdur olmak için can atıyorsunuz.

Truva Atı sendromu!!!
Eğer bu suçlama size yapılsaydı!.. Sizin bir ajan, bir işbirlikçi olduğunuz söylense ya da daha kötüsü tıpkı sizin yaptığınız gibi bu ima edilseydi!!!?
Ne yapardınız? Bir kere sadece ima edildiği için, açıkça suçlanmadığınız içi köpürürdünüz ve bunu ancak alçaklar yapar derdiniz.

İnsanların size iftiralar attığını haykıran bir adam olarak şimdi ne diye haykırıyorsunuz bu iftirayı atarken?

Hepimiz insan olarak doğarız, ama zor olan insanca yaşamak ve insan kalarak ölebilmektir. İşte bunu doğan tüm insanlar başaramazlar. İnsanlar şunu hiç düşünmezler; zannederler ki insan doğdukları için ne yaparlarsa yapsınlar hep insan kalacaklardır.

Truva Atı hastalığınız!
Belki de Truva’nızın surları sizin diğerlerine zarar vermemek için ördüğünüz sosyalist surlarınız olabilir –mi!? Belki de bu sosyalist surların tepesine çıkarak oradan geçenlerin üstüne tükürmek gibi çocukça bir oyunun peşindesiniz. Bir Truva Atı olmasa bile o atı siz inşa edersiniz Bulunmaz, Truva Atı sendromu lafını inşa ettiğiniz gibi… Kendinize bir eğlence arıyorsanız eğer başka şeyler yapın. Sosyalist paralarınızla yeni ve yararlı şeyler inşa edin, insanları suçlayarak ölümsüzlüğe kavuşamazsınız.
Ölümsüzlüğün yolları:
“Hiç kimse beni tanımaz; ben hiç kimseyim. Bütün yaşamım boyunca da hep hiç kimse olarak kaldım. Hiçbir zaman varlığımı kanıtlayacak, beni başkalarından ayıracak bir şey yapmadım. Öyle bir şey yapayım ki dedim, insanlar beni tanısınlar ve unutmasınlar. Ancak unutulan kimseler ölür. Bence ölüm, ölümsüzlüğe ödenen küçük bir bedeldir.” (Lajos Egri, Piyes Yazma Sanatı)

Bana karşı nasıl Truva Atı gibi bir imada bulunabilirsiniz?.. Nasıl bir vicdana sahipsiniz ki sizi öfkelendiren şeyleri yine sizin yapıyor olmanızdan rahatsız olmazsınız? Nasıl böylesine çirkin bir imada bulunabilirsiniz? Nasıl dürüstçe mertçe beni suçlayamazsınız? Nasıl? En azından dürüstçe suçlanmayı hak ediyorum ben. Ama siz bunu bile yapamıyorsunuz. İma yumakları arasında nasıl bir oyun peşindesiniz? Vicdanınız sızlamadan böylesini ciddi bir suçlamada nasıl bulanabilirsiniz?
Belli ki bulunursunuz, bulunuyorsunuz ve bulunmaz da değilsiniz, çünkü siz bir soru işaretisiniz. Her cümleniz sorular üzerine kurulmuş ve ağzınızdan çıkan her söz birilerine yönelik ithamlarla, imalarla dolu.
İnsanları sürekli olarak suçlamak gerçek suçların değerini düşürür Bulunmaz.
Bir kuyumcu olarak bunu iyi bilmeniz gerekir, dağ taş altın olsaydı eğer ne değeri kalırdı altının? Sizden başka herkes suçluysa eğer, ne değeri kalır gerçek suçun?

Siz mağdur olmaya hazırsınız; bir düşman –bir düşmana bütün Truva’nızı vermeye hazırsınız. Ve mağdur olmaya can atıyorsunuz siz. Sizin, sevgisiz ve sadece suçlamalarla dolu Truva’nızı değil işgal etmek, orayı düşünmekten bile rahatsız oluyorum.
Kendinizi tutsak ettiğiniz Truva’nızdan kurtulmanızı diler; hiç göremediği yerleri unutmayan gözlerinizi gerçek hayata çevirmenizi isterim.

Herkes bir diğerine göre suçlu olabilir, ama cezaya çarptırılanlar her zaman diğerine göre daha zayıf olanlardır.
İnsanları suçlamak olağan bir hal, bunu reddetmek de daha da olağan bir hal almaya başlıyor. Siz Sayın Bulunmaz Truva Atı suçlamanızı kanıtlamak zorundasınız!!!
Siz Sayın Bulunmaz herkesi ama herkesi suçlayarak “suç” kavramını değersiz kılıyorsunuz.
Sizin gibi düşünmeyenleri suçlamak faşistçe bir anlayıştır… ya da en azından faşistlerde bu şekilde hareket ederler, size yine de faşist demeyi istemem, istemiyorum. Her insanın içinde olan insan sevgisi kırıntılarınızın içinizde bir yerlerde olduğunu umuyorum, bu biriktirdiğiniz şeyi kullanın artık. Sosyalist paralarınıza benzemez o, insan sevgisi kullanıldıkça çoğalır. Ama eğer herkesin yine de suçlu olduğuna inanıyorsanız, durup sakin olmanızı ve biraz da olsa kendinizde hata aramanızı salık veririm.

Her zaman haklı olmak! Aslında bu konuda çok başarılısınız!!??
İnsanlarla ne konuşursanız konuşun, ne tartışırsanız tartışın sizin fikriniz asla değişmiyor ve hep aynı şeyleri söylüyorsunuz. Sizi eleştiren bu yazı da bu anlamda bir şey ifade etmeyecek ve siz yine bildiğinizi okuyacaksınız.
Bir şeyin ne kadar doğru olduğu önemli değildir, önemli olan onu ne kadar sıklıkla söylediğinizdir.
Bunu özellikle faşist yönetimler çok kullandılar.
Siz de hep aynı şeyi söylüyorsunuz. Sosyalizmin ruhuna aykırı tavırlarınız ifşa edilse bile siz bir süre sonra tekrar başa saracak ve aynı şeyleri dillendireceksiniz. Böylece gerçekler bile değersiz kalacak ve siz yine sosyalist olacaksınız.

Doğruları yanlış insanlara söyletin, o zaman doğruların bir değeri kalmaz.
Siz Bulunmaz, doğruları o kadar farklı bir şekilde ele alıyorsunuz ki benim baktığım yerden çok da doğru gibi durmuyorlar. Benim nerden baktığıma gelecek olursak. Ben olaylara dürüst bir adam olarak bakıyorum.

Dürüst insanlar darbelere devrim demezler, dürüst insanlar sizin duymak istediğiniz sözcükleri değil kendi sözcüklerini söylerler. Her darbeci gibi siz de devrim yaptığınızı sanıyorsunuz. Faşist Kenan’a 12 Eylül darbesini neden yaptığını bir sorun bakalım, “Atatürk devrimlerini korumak adına falan filan,” diye zırvalayacaktır o ve hâlâ onu alkışlayanlar da aynı şeyleri söyleyecektir. Kenan’ın “sadıkları” Atatürk devrimlerinin ruhunu koruduğu için bu adamı destekleyeceklerdir.

“12 Eylül faşizmi de sansürlemişti,” Marks ve Lenin fotoğraflarını diyorsunuz. Aynı şeyi siz de yapıyor ve12 Eylül ruhuna uygun hareket ediyorsunuz. Dergimizin yasakladığınız sayısında da Lenin fotoğrafı vardı ve siz o dergiyi yasaklayarak cenin Lenin’i sansürlemiş oldunuz. Darbe yaptınız Bulunmaz devrim değil. Bunu ancak size sadık insanlar ve her devrimin adamları devrim olarak dile getirirler.
Cenin Lenin!.. Ama evet o fotoğraf sayılmaz haklısınız, oradaki Lenin fotoğrafı da sizin sosyalizminiz gibi… daha cenin. Ama keşke darbenize daha başka, daha makul bir gerekçe uydursaydınız. Ya da içerikten rahatsız olduğunuzu açıkça dile getirseydiniz keşke. Belki de Fethullah Gülen Hazretlerini eleştirmem ve onun sivil darbesini komik bir biçimde ele almam hoşunuza gitmemiştir –tövbe hâşâ çarpılabiliriz belki. Ya da gerçek yüzlerini saklayan insanları… Belki de tek tipleşen duygularla gergedanlaşan insanların eleştirilmesinden hoşlanmadınız. Belki de kim bilir ne?.. Beni uğraştırmayın ve sizi gerçekten rahatsız eden “gerçek” sebebinizi itiraf edin artık.
Fotoğraf albümü değil, dergi çıkartıyoruz biz, tiyatro dergisi!

Size sadık olan insanlara ya da çıkar ilişkileriniz olan insanlara her zaman güvenebilirsiniz. Onlar da sizin devrimci olduğunuzu bile söyleyebilirler.
Ama dürüst insanlar, işte onlara sakın güvenmeyin; dürüst insanlar bu anlamda en güvenilmez insanlardır!!!
Dürüst olmayan “sadık” insanlar kendi değerlerini bir çıkar uğruna satarlar ve böylece her zaman için sadık olurlar –olmak zorundadırlar. Yoksa ayıpları ortaya dökülürse “sahipleri” tarafından gerçek yüzleri ortaya çıkartılırsa utanç içinde yaşamak zorunda kalırlar.
Fakat dürüst birine bu anlamda asla güvenemezsin, çünkü dürüst olan insanların saklayacağı bir ayıbı yoktur. Dürüst insanlar, hayallerini gerçekleştirmek uğruna kendi değerlerini satmazlar. Dürüst insanlar, karşındaki insanla aynı fikirde olmadığı zaman… o fikre inanmadığı zaman size karşı gelebilirler.
Ola ki günün birinde dürüst olmayan, değerlerini satmış ve bir zamanlar size sadık olan birisi çıkıp da “hizmetinde” çalıştığı kişiyi, sizi suçlamaya başlarsa… İşte o kişinin sözleri, dürüst olmayan ve kendini satmış bir hırsızın sözleri olacaktır. Bir hırsızın sözleri, patronun parasını çalan, patronuna iftira atan bir hırsızın sözleri… Doğruyu yanlış bir insan söylediği için doğru olmayacak değersiz sözcükler olacaktır söyleyecekleri. Bu “sadık” insanlarla ters düşmeniz bile sorun olmaz. Çünkü bu eskiden sadık insanların sözlerini değerlerini satmış hırsızların sözleri olacaktır. Bu kadarını bile ispatlamanız sizi haklı yapmaya yetecektir –haksız olsanız bile!
Koşulsuz sadık insanlar, insani değerleri satmış, kendi öz değerlerini kendi insanlıklarından çalmış hırsızlardır; bu tarz insanlar her şeye koşulsuz sadık olurlar, çünkü maskelerinin düşmemesi için sadık olmak zorundadırlar.
Sadık olmak zorunda kalan ve değerlerini satmış hırsızlara istediğinizi söyleyebilirsiniz, onlar hiçbir zaman size karşı gelemezler, en fazla içlerinde yaşatmış oldukları suçlara bir yenisini daha eklerler. Ama dürüst bir insana istediğinizi söyleyemezsiniz, durun bakalım orada! Sermayenizin sadakatini çevrenizden görmeye alışmış biri olmaktan kurtulmanız gerekiyor. Siz kendinizi kuyum görmeye alışmış olabilirisiniz, ben kuyum işinden anlamadığım için, anlamak istemediğim için bu anlamda benim gözümde hiçbir değeriniz yok.

İki türlü yalnız insan vardır bu dünyada: Bir sizin gibi insanlar…
Bir de yalnız kaldım diye bağırmayan, yalnızlıklarını seyirlik hale getirmeyen, bu uğurda alkış beklemeyen, idealleri uğruna çarpışan insanlar. Yalnızım diye bağırmaz böyle insanlar, onlar inançları uğruna bunu en başından göze alırlar. Onlar yalnızım diye seyirci çekmek için uğraşmazlar.
Temaşa ediyorsunuz Bulunmaz, kendinizi sansürleyerek, “sansürlendim,” çığlıklarınızla parlatmaya çalışıyorsunuz kendinizi, yalnızım diye kalabalıklara dalıyorsunuz. İnsanlar sizin egolarınız için yaşamıyorlar. Üretin Bulunmaz, ölümsüz olmak uğruna yakıp yıkmayın. Büktel’i örnek alın kendinize, o öldüğü zaman bile yaşayacak, onu bu dünyada yaşatacak Theope’si olacak. Siz ne bırakacaksınız geriye miras olarak?.. Sosyalist altınlarınız ve paracıklarınızın dışında!
Ve siz Bulunmaz, sosyalist paralarınızla sürekli olarak hırsız olamaya müsait sadık insanlar arıyor, sosyalizminizi sadakatin dudaklarından duymayı bekliyorsunuz.

Sizin insanları hırsız yapacak paralarınız var; ama paranız olduğu için hırsız olamayacağınıza göre!.. İyi ama sizi hırsız yapan ne peki?.. Mağdur olma azminiz mi? Ölümsüzlük arzunuz mu? Suçların en ağırlarından biri olan emek hırsızlığınızı sosyalist paralarınız mı temizleyecek? İnsanları suçlamayı erdem sayan zihniyetinizi oluşturan ne? İnsanlar düşündükleri sözcükleri dile getirirler çoğu zaman ya da içlerinde yaşadıklarıyla bakarlar dünyaya. Bir insana Truva Atı diye lekelemek içinizdeki hangi duyguya karşılık geliyor. Karşınızda hergele yok, hergelecilik yapmaya soyunmayın sakın. Belki de bir tavlanız vardır ve siz Truva atlarınızı sosyalist yemlerinizle besliyor olabilirsiniz. İma ettiğiniz bu ayıplanacak davranışınız ve sizin sosyalizminiz bir Truva Atına çok benziyor –insanların emeklerini yağmalayan ve acımasız sahibini gizleyen bir ata!

Nur içinde yatsın sosyalizminiz ve insanlığınız.
Kendinizi elhamdülillah sosyalistim diye tanımlıyor ve Tiyatro Oyun dergisin sahibi olduğunuzu iddia ediyor olabilirsiniz? Peki, hangi düşünceyle veya hangi sosyalist söylemi arkanıza alarak bunu söyleyebiliyorsunuz? A evet paranız var sizin haklısınız!
Sosyalizmin neresinde paracıklarınızı vererek bir şeye sahip olmak vardır? Lenin fotoğraflarınızın arkasında mı yazıyor bu? Siz kapitalist içgüdünüzü kabullenirseniz Bulunmaz, ben de bu derginin sahipliğini size iade ederim. Siz kapitalizmin nimetleri içinde sosyalizm şarkıları dillendiriyorsunuz. Bir sôl’cu olduğunuzu söylüyorsunuz... Olabilir, tabii ki insanlar her şeyi söyleyebilirler, bunun önünde bir engel yok!

Böyle bir sosyalist olduğunuz sürece kapitalizm bayrakları Truva’nızın surlarında dalgalanacaktır Sayın Bulunmaz! Ve bu anlamda bir kapitalist her zaman sizden çok daha dürüst olacaktır. Onlar en azından oldukları gibi görünüyorlar, sosyalizm maskeleriyle dolaşmıyorlar.

Sosyalist paracıklarınızla sahibi olduğunuzu (!) iddia ettiğiniz Tiyatro Oyun dergisinin “sahibi” olamadığınızın deneyi:
Eliniz sôl cebinize atın… boş mu çıktı, hadi ya!.. Pekâlâ, elinizi sağ cebinize atın o zaman. Tamam, şimdi elinize gelen ilk parayı cebinizden çıkartın. Paranızın ön yüzüne bakın!.. Baktınız mı?.. Şimdi de sosyalist paranızın arkasına bakın!.. Tamam mı?.. Baktınız mı?.. Şimdi o tatlı paracığınızı hava kaldırın!.. Korkmayın kimse alamaz o sosyalist parayı sizin elinizden. Kaldırdınız mı parayı, mutlu ettiniz mi onu? Şimdi sôl gözünüzle paranın içindeki resme bakın. Bir şey göremediniz mi? O zaman sağ gözünüzle bakın… evet, paranın içindeki o resmi artık görmüş olmalısınız… Bu kadar yeterli, o tatlı paracığınızı cebinize koyarak sosyalist paylaşımınıza bir son verebilirsiniz artık. Şimdi bu deneyin ilk sorusuna gelelim:
Sayın Hilmi Bulunmaz baktığınız o paranın üzerinde sizin resminiz var mı, gördünüz mü öyle bir şey? O paranın size ait olduğuna dair en ufak bir işaret ya da herhangi bir şey gördünüz mü parada? Sanırım böyle bir şey göremediniz, para kimseye ait değildir, onun tek sahibi kapitalizmin kendisidir.
Şimdi oradan Tiyatro Oyun dergisine darbe yaptığınız sayıyı alın. Sayfalarını karıştırın, önüne arkasına, sağına soluna, her bir yerine bakın. Sahibi olduğunu iddia ettiğiniz Tiyatro Oyun dergisinin her köşesinin, her satırının arasında benim ve diğer yazar arkadaşlarımın emekleri olduğunu göreceksiniz. Hangi derginin sahibisiniz siz? Sosyalist olduğunuzu iddia ederek, sadece matbaa giderlerini karşıladığınız bu derginin nasıl sahibi olduğunuzu zannedebilirsiniz?
Bunu elbette söyleyebilirsiniz, ama bunu söyleyen ve bunu iddia eden biri sosyalist olamaz, parayla bir şeye sahip olduğuna inanmaz sosyalistler… ya da samimi sosyalistler inanmazlar buna. Sadece para vererek bir derginin sosyalist “sahibi” olamazsınız, ancak emek harcayarak onun bir parçası olabilirsiniz ve size ait bu parça artık beni rahatsız etmeye başlıyor.
Hiçbir sosyalist paracığınızın üstünde kendi resminizi göremezsiniz Bulunmaz; ama Tiyatro Oyun dergisinde benim ve diğer yazar arkadaşlarımı çok rahatlıkla görebilirsiniz. Sadece dergimizin matbaa giderlerini karşılamakla bir şeyin sahibi olduğunu iddia etmeniz, sermaye içgüdüsünün ruhunuzu kaplamış olduğuna işarettir. Acil şifalar dilerim. Bunun tedavisini yapabilecek çok pahalı sosyalist hastaneler olduğunu da bilmenizi isterim.

Para Para Para!
Sosyalizminizin üç temel kuralıdır bu!!! Eğer siz bir sosyalistseniz Bulunmaz, ben değilim, hatırlarsanız dergimiz kurulduğu zaman genel yayın yönetmenliği görevi için teklif ettiğiniz sosyalist paracıklarınızı da reddetmiştim.

Ben, sizi Tiyatro Oyun dergisin sahipliğinden men ediyorum ve dergimizi kapatıyorum.

Size sosyalist paracıklarınızla mutluluklar dilerim.
Sôl’cu sloganlarınızla ve Lenin fotoğraflarınızla yaşamaya devam edin, sosyalizme en büyük zararı veren kapitalizm değil sizin zihniyetinizdeki sôl anlayıştır.

Tiyatro Oyun dergisini artık çıkartmayarak sizi bu derginin “sahipliğinden” men ediyorum ve Tiyatro Oyun dergisini kapatıyorum. “Asıl ben seni men ediyorum,” diyebilirsiniz elbette; öyle ya parayı veren siz olduğunuza göre bu öncelik siz ait olmalı. Şaşırmayın, bazen de karşı taraf sizin sosyalist paracıklarınızı Lenin’in tersiyle iter. Para veriyor olmak kararı sizin veriyor olmanızı gerektirmez. Sizinle aramızdaki temel fark, siz düşüncelerinizi arkamdan dile getiriyorsunuz, ben ise her dürüst insanın yapacağı gibi bunu sizin yüzünüze vuruyorum.

Ben bu oyunda tokum Sayın Bulunmaz, çünkü böyle bir açlık hiçbir zaman yaşamadım!
Sayın Hilmi Bulunmaz!.. Sizin Tiyatro Oyun dergisinin matbaa giderlerini karşılayan paracıklarınızı reddediyorum!

Dedikodu
Arkadan konuşan insanlar bir şey üretmek/paylaşmak derdi taşımayan, sadece zevklerinin tatmini peşinde koşturan insan adaylarıdırlar.
Orçun Masatçı ve Zafer Gecegörür’e benim genel yayın yönetmenliğimi ve Ozan Akgül’ün editörlüğünü beğenmediğinizi dile getirmişsiniz. Orçun Masatçı size: “Öyleyse çalışmayın onlarla, çıkartın” demiş. Siz Hilmi Bulunmaz cevap olarak da: “karşı tarafa geçerler diye endişe ediyorum” demişsiniz. Bu çirkin dedikoduyu Orçun Masatçı’yla yaptığım telefon konuşmasıyla öğrendim. (Masatçıya, bunun hesabını Hilmi’ye soracağım, bunu bana söylediğini ona söyleyebilir miyim dediğim zaman Masatçı: “elbette,” dedi. Orçun Masatçı’ya ve Mustafa Demirkanlı’ya beni bu olaydan haberdar ederek olayı dedikodu olmaktan çıkarttıkları için ayrıca teşekkür ederim.)

Sayın Bulunmaz! Siz insanların arkalarından konuşanlardan nefret ettiğini söyleyen bir insansınız – öyle mi? Ama bu sizin erdeminiz falan değil, emin olun bundan herkes nefret eder. O halde nasıl olur da benim arkamdan konuşur ve beni karalarsınız? Nasıl olur da “karşı tarafa geçerler diye endişe ediyorum” diye kişiliği zayıf bir düşünce geliştirip, düşüncelerinizi içinize gömüp, arkamdan konuşup daha sonra yüzüme gülebilirsiniz? Siz bu dedikoduyu yaptıktan sonra da görüştük sizinle. Ve her zamanki gibi samimi bir görüşmeydi bu da. Ama anlaşılıyor ki, bu samimiyet sadece benim için geçerliymiş. Bunu neden açıkça ve mertçe benimle paylaşmadınız, neden bunu yüzüme söylemediniz? Sizinle anlaşmak zorunda değildik. El sıkışır ve ayrılırdık en fazla. (Ama dergimiz çıktıktan sonra. Bir aydır emek verdiğimiz dergiyi son anda paranızın gücüyle durdurmaya hakkınız yok.) Nasıl olurda böyle bir çirkinliği yapar ve dedikodumu yaparsınız?

Şu üç ayıbınızı ve soru işaretlerinizi günahınızın gibi boynunuzda taşıyacaksınız Hilmi Bulunmaz.
Lenin Fotoğrafı bahanesiyle nasıl dergimizi yasaklarsınız?
Suçsuz insanları zan altında bırakan Truva Atı imasını nasıl kanıtlayacaksınız?
Dedikoduculuğunuzu nasıl izah edeceksiniz, nasıl benim arkamdan konuşursunuz ve nasıl olurda daha sonra hiçbir şey olmamış gibi yüzüme gülebilirsiniz?

Siz Bulunmaz, gerçek sorulardan kaçmak için hayali meallerinizi saçın ortalığa, kelime kalabalıkları yaratın ve gerçek sorulardan kaçın o kalabalığın içine saklanarak.
Çatal dilli yalanlar çoğunlukla doğruları söylerler; ama o doğruları söyleyecekleri asıl büyük yalanlarına alet etmek için söylerler. Kanatları olmayan, uçamayan üçayaklı yalan hayallerdir bunlar…İki ayak yürümek ve koşmak içindir, üçüncü ayak ise sadece zıplamak içindir. Zıpladığı zaman uçtuğu sanrısına kapılan hayallerdir bunlar; ta ki tekrar ayakları yere değinceye kadar!.. O yüzden öfke ve nefret eksik olmaz üçayaklı hayallerden? O yüzden yükseklerde yaşamayı severler, sırf uçabildiklerini hayal edebilmek için.

Sayın Bulunmaz umarım size yazmış olduğum bu açık mektubu samimiyetle yanıtlarsınız. Umarım ki elinizdeki cımbızla yazımı ayna gibi kullanmadan dünya umurunuzda değilmiş gibi davranmazsınız. Sizden isteğim mektubuma samimi bir cevaptır ve aynı şekilde sizin açık mektuplarınızı ben de tüm samimiyetimle cevaplandıracağım. Ama yazımın içinden gönlünüzü eğlendirecek kelimeler seçerek, çocukça hayali-meali oyunlar oynarsanız, tekrar yazı yazmaya değmeyecek bir insan olduğunuzu düşünürüm. Sözcüklerin arkasına saklanmadan, cımbızladığınız kelimelerden oluşturmuş olduğunuz yazı kalabalığının içine kaçmaya çalışmazsanız memnun olurum.

Ben Toprak Karaoğlu olarak… size Hilmi Bulunmaz, yanlış işler yaptığınız için, iyi insan davranışları gösteremediğiniz için, açıkça ve mertçe meydan okuyorum! Tek başıma ve dimdik karşınızda durarak size meydan okuyor ve açık mektuplarıma samimi cevaplar bekliyorum. Sorularımdan kaçmadan cevaplamanızı ve benim yanlışlarımı ispatlamanızı bekliyorum. Yazımdan cımbızınızla kelimeler çekmeden tüm sorularıma ve tüm tespitlerime vereceğiniz samimi yanıtlarınızı bekliyorum.

Hayale-meale sığınmadan, açık yüreklilikle sizi koparmaya çalıştığınız bu insanlık savaşının içine davet ediyorum. Çıkın Truva’nızdan dışarı, ama tanrılarınız cebinizde kalsın; alın kaleminizi elinize ve çıkın dışarı! Bekliyorum sizi yüksek surları olan Truva’nızın gölgesinde, bir insan olarak bekliyorum sizi, bir düşman olarak değil.
Böylece Homeroslar belki sizi de fark ederler ve sizin kendinize yazdığınız destanlar dışında, belki de birileri sizin hakkınızda iki satır yazarlar.
Karşınızda haklı olduğunu bilen/inanan ve kalemine güvenen bir adam var ve bu adam sizi kaybedeceğiniz bir çarpışmaya davet ediyor. Kaleminize yeterince güvenemiyorsanız istediğiniz kadar insanla beraber bana karşı yazabilirsiniz, hatta ortak yazılar geliştirebilirsiniz.
Çıkın dışarı bildiğiniz tüm sözcüklerinizi yanınıza alarak, tiyatroya başladığınızı söylediğiniz yıl doğmuş olan bu adamın karşısına çıkın yenilgiye hazır olarak. Size sözcüklerimle öyle bir yenilgi tattıracağım ki, mağdur olmak aklınıza bile gelemeyecek. Haksızlıklarınızın aynasından yansıyan suçlarınızın ışığını dolduracağım gözlerinize. Yenilgiye hazır olun ve yeni baştan başlayarak – ama düşman aramadan– insan biriktirerek, bu güçlü “sermayeyle” temiz bir sayfa açın önünüzde. Ve yenildiğiniz anda sizi yerden kaldıracak ilk elin benim elim olacağını da bilin.

Savaşları kıymetli ve güzel yapan kahramanlar ve onların hikâyeleridir; kahramanları yaratıp kıymetli yapanlar ise bu savaşları başlatanlardır.
Ve ben asla bir kahraman olmadım, sadece başlatılmak istenilen bu savaştan kaçmıyorum! Ve ben, sizin bu yaratmak istediğiniz savaşın kahramanı olmadığınızı/olamayacağınızı göstermek istiyorum.

Saygılar
Toprak Karaoğlu