19 Eylül 2008 Cuma

“CHE’NİN İNTİKAMI”: BAŞKALDIRAN BOLİVYA![*]


Sibel Özbudun - Temel Demirer


“Siyaset, sahneye yeni nesnelerin
ve öznelerin çıkarılması, görünmez
olanın görünür kılınmasıdır.”[1]


XXI. yüzyılın başında tarihin tanık olduğu kapsamlı değişim ve dönüşümleri, taban hareketlerinin doğrudan karar ve katılımıyla yaşayan Bolivya’da çok önemli şeyler oluyor; ve daha da olacağa benziyor...

“Benziyor” çünkü; Latin Amerika’da yükselen “sol dalga”nın devrim/ karşı-devrim ikilemini güçlendirdiği güzergâhta, daha kesin ve keskin kapışmaların kristalize olduğu Bolivya sınıf mücadelelerinin somut örneğini sunmaya aday bir coğrafyadır.

“Che’nin ülkesi” olarak da anılmayı hak eden bu coğrafyada olanlar, Che’nin yığınlarla geriye dönmesi ya da isyanının kitleselleşmesidir.

Tarık Ali’nin, “Geçenlerde birisi Bolivya hakkında ne düşündüğümü sordu ve ona ‘Che’nin intikamı’ diye cevap verdim. İktidarda Che’ye ve mücadelesine saygısını kamuoyu önünde ilan etmiş bir hükümet var,”[2] ifadesiyle betimlenen toprakların “bu günlere” ulaşmasında belirleyici olan bir yanda Che ise, diğer yanda da İnti (Guido Peredo Leigue) ve Coco (Roberto Peredo Leigue) kardeşlerdir...

Gerçekten de o günleri yaşayan Karen Wachtel’in, “Ben Camiri’de büyüdüm ve Ernesto’nun genç askerlerinin ölü bedenlerinin asılı olduğu helikopterlerin evlerimizin üzerinden geçişini asla unutamam,”[3] dediği vahşet, yığınları bugünlere, asi kıtadaki yeni ve devasa bir hesaplaşmanın eşiğine getirmiştir.

DERSİMİZ TARİH

Geçmişin aksine “Bolivya artık vardır”; bu varlığın ardında, elbette boylu boyunca bir tarihin birikimi vardır.

ERKEN TARİH

İÖ 1500 dolaylarında olasılıkla bugünkü Peru’nun dağlarından gelen Aymara halkı Bolivya Andlarını geçerek Altiplano’yu işgal etti. İS 500-900 yılları, Tiahuanaco (ya da Tiwanaku) kültürünün emperyal yayılması ve artan gücüyle karakterize olmaktadır. Bu kültürün Titicaca Gölü yakınlarındaki tören merkezi, kısa sürede yayla bölgesinin dinsel ve siyasal merkezi hâline gelecektir.

Ne ki Tiahuanaco, IX. yy.da gerilemeye başladı. Titicaca gölünde bu çöküşün nedenlerini anlama çabasıyla hâlen araştırmalar sürdürülmektedir.

İspanyol fethinden önce Bolivya altiplano’su Kollasuyo’nun güney bölgesi olarak İnka İmparatorluğu’na bağlandı. Günümüzde Titicaca Gölü dolaylarında yaşayan Quechua dili konuşanlar, İnka’ların fethettikleri toprakları Quechua dili konuşanlarla nüfuslandırma siyasası sonucu bölgeye göç edenlerin torunlarıdırlar.

CONQUİSTADORE’LER

1520’lerin sonlarına doğru İnka İmparatorluğu iç çatışmalar içindeydi. İspanyollar İnka İmparatoru Atahualpa’yı 1532’de ele geçirdi; 1537’ye gelindiğinde İspanyollar Peru’daki iktidarlarını tahkim etmiş, Cuzco’ya sahip olmuşlardı.

İnkaların yenilgisinin ardından, İspanyolların verdiği adla Alto Perú, yani Bolivya, kısa bir süre için fatih Diego de Almagro’nun eline geçti. Ancak bir süre sonra Francisco Pizarro kardeşi Gonzalo’yu gümüş açısından zengin bu güney ülkesini ele geçirmek üzere gönderdi. Pedro de Anzures, 1538’de İspanya’nın doğu topraklarının siyasal merkezi olacak olan La Plata (sonradan Chuquisaca, ardından Sucre)’yı kurdu.

1545’de Potosí’de bol miktarda yüksek kalite maden içeren gümüş yatakları keşfedildi. Yerleşim kısa sürede, angarya temelinde dünyanın en zengin kentlerinden biri hâline geldi: bu süre içerisinde sekiz milyon kadar Afrikalı ve yerli köle madenlerde hayatını yitirecekti. 1548’de Alonsa de Mendoza Pasifik kıyısına giden gümüş yolu üzerinde La Paz’ı kurdu.

1574’de İspanyollar isyancı Chiriguano halkını denetim altına almak üzere, sonradan tahıl ambarı hâline gelecek olan Cochabamba ve Tarija kentlerini kurdular. Bundan sonra sömürgecilik ve Cizvit misyonerlerin faaliyetleri, Bolivya halkının gidişatına damga vuracak yerleşim örüntülerini tesis ettiler.

Yani Bolivya’nın yerli halkları, Quechua, Aymara, Guarani ve diğerleri, Kristof Kolomb ve takipçilerinin gelişinden sonra artık hiçbir şeye kolay kolay şaşırmamayı öğrendiler. Binlerce yıllık medeniyetlerinin, hiç bilmedikleri bir dünyadan, hiç tanımadıkları bir barbarlıkla aniden gelen istilacılar tarafından yerle bir edilmesinden daha şaşırtıcı ne olabilirdi artık onlar için?
Ancak bu istila yalnızca bir başlangıçtı. Gasp edilen sadece toprakları değil, emek güçleri ve hatta bedenleri oldu. Köleliğin her iki türüyle aynı anda tanışma şerefine eriştiler. Tarımda, klasik Avrupa tipi derebeylik sistemiyle ırkçılığın bütünleşmesinden oluşan pongueaje düzeni altında birçoğu Avrupalı yeni efendilerinin malı hâline gelirken, bu sistemden kaçabilenler, toprakları altındaki zengin gümüş yataklarının istilacılar için neden bu kadar önemli olduğunu daha anlayamadan madenlerde ücretli köleler hâline geldiler. Ancak conquistadores[4] And Dağları’nın bütün zirvelerini fethedemedi. Yerli halkların kendi medeniyetlerinden kalma tarımsal komünler (comunidades), giderek azalan ölçüde de olsa günümüze kadar varlıklarını sürdürebildi.

NİHAÎ DARBELER

1781’de İspanyolları bozguna uğratma ve İnka İmparatorluğunu yeniden tesis etmek üzere gerçekleştirilen yerli ayaklanmaları başarısızlıkla sonuçlandı. 30 yıl kadar sonra bağımsızlık hareketinin kalesi Chuquisaca (Sucre)’da yerel bir hükümet kuruldu. Chuquisaca’nın liberal politikaları tüm İspanyol Amerika’sını etkileyecekti.

Bugün Bolivya’nın kurulu bulunduğu alandaki Potosi bölgesi, zengin gümüş yatakları dolayısıyla, Amerika çapında XVIII. yüzyılın en kalabalık ve en zengin merkezlerinden biri hâlinde geldi. Köle emeğinin yanı sıra modern ücret sistemlerinin ve karmaşık mühendislik faaliyetlerinin bir arada yürüdüğü merkez, kapitalizmin çağdaş şehirlerinden biri görünümündeydi. 1800 yılında Bolivya’nın nüfusu Güney Amerika’da Brezilya’dan sonra ikinciydi ve Arjantin’in beş katıydı.
1824’de Peru, 15 yıllık kanlı mücadelelerin ardından İspanyol boyunduruğundan kurtuldu. Ancak Alto Perú’da (Bolivya) kraliyetçi general Pedro Antonio de Olañeta kurtuluş güçlerine karşı direnmekteydi. 1825’de, müzakere girişimleri sonuç vermeyince Simón Bolívar, General Antonio José de Sucre komutasındaki bir keşif kolunu Alto Perú’ya gönderdi. 6 Ağustos 1825’de bağımsızlık ilan edilecek, ülke kurtarıcının adına atfen Bolivya adını alacaktı. Bolívar ile Sucre ülkenin ilk ve ikinci devlet başkanları oldular.

1828’de mestizo Andrés de Santa Cruz iktidarı ele geçirerek Peru’yla bir konfederasyon oluşturdu. Bu Şili’nin tepkilerine yol açtı; 1839’da Şili ordusu Santa Cruz’u yenilgiye uğrattı; konfederasyon parçalandı; Bolivya siyasal kaosa sürüklendi. 1841’de üç farklı hükümetin iktidar iddia etmesiyse kaosu derinleştirecekti.

Yani 1825’te gelen bağımsızlık ülkeye huzur getirmedi. XIX. yüzyıl boyunca gümüşün önemini kaybetmesine, sık sık yaşan darbeler, komşu ülkelerle art arda girilen savaşlarda alınan yenilgiler ve muazzam bir toprak kaybı eşlik etti. 1879’da Şili ile yapılan Pasifik Savaşı neticesinde denize kıyısını kaybederek bir kara ülkesi hâline gelişi, Bolivya’nın talihinde önemli bir dönüm noktasıdır ve ülkenin en acı hatıralarından biridir.

Böylelikle birbirini izleyen, kendiliğinden ve cezasız kalan hükümet değişiklikleri, darbeler, askeri müdahaleler 1980’lere dek Bolivya siyasetinde süregitti. 2003 yılına gelindiğinde Bolivya 178 yıllık cumhuriyet tarihinde 192 hükümet görmüştü.

KRONİK TOPRAK KAYIPLARI

XIX. yüzyıl ortalarında Atacama Çölü’nde zengin guano ve nitrat yataklarının bulunması bu metruk bölgeyi iktisadi açıdan stratejik bir merkeze dönüştürdü. Bolivya Atacama’yı işletecek kaynaklardan yoksun olduğundan, Şili şirketleriyle anlaşacaktı. 1879’da Bolivya hükümeti madenleri vergilendirmeyi önerince Şili Bolivya’nın kıyı bölgesini işgal etti; Bolivya ve Peru Şili’ye savaş açtı.

Tarihe Pasifik Savaşı (1879-83) olarak geçen savaş sırasında Şili Bolivya’nın 350 km.lik sahil şeridini ilhak etti. Telafi için Antofagasta’dan Oruro’ya bir demiryolu inşa etmeyi ve gümrüksüz ihracat olanakları önermesine karşın Bolivya hükümeti bu enclaustramiento (karaya kapanma) durumunu kabule yanaşmadı. Bolivya devleti hâlen kıyı şeridi üzerindeki taleplerinde ısrarlıdır, ancak Şili ile diplomatik ilişkiler biraz daha düzelmiş durumdadır.

Bolivya 1903’te de Brezilya’nın kauçuk zengini Acre bölgesini ilhakıyla karşılaştı.

1932-35 arasında Bolivya bu kez de Chaco bölgesinin denetimi için Paraguay’la giriştiği savaşı yitirdi. Gerilim, yabancı petrol şirketlerinin Chaco’da zengin petrol rezervleri bulunduğu yolunda spekülasyonları yaymaya başlamasıyla patlak vermişti. Standard Oil’in Bolivya, Shell’in Paraguay’ı desteklediği, 80.000 kişinin hayatına mal olan “şirketler savaşı”nı Paraguay kazanınca 1928’deki antlaşmayla Chaco’nun 225.000 km2’lik alanı Paraguay’a geçti.

UZUN BİR PARANTEZ: SÖMÜRÜNÜN PENÇESİNDE

XX. yüzyılın şafağına hızla yıpranmış ve iç karışıklıklardan harap olmuş bir cumhuriyetle giren Bolivya’nın talihini döndüren haber yine madenlerden gelecekti. Bir gümüş madeninde yüzey işçisi olarak çalışan Simon Iturri Patiňo, 1894’te Llallagua yakınlarında borçla aldığı küçük bir toprak parçası altında yatan zengin kalay damarlarını keşfettiğinde yalnız kendisinin değil ülkenin de kaderi değişmişti. 40 yıl içinde dünyanın en zengin beş insanından biri hâline gelerek “And’ların Rockefeller’i” olarak anılmaya başlanan Patino’nun yükselişine, yine madencilikten gelen Aramayo ve Yahudi göçmeni Mauricio Hochschild eşlik etti. 1920’lerle birlikte bu üçü, ülkenin kalay ihracatının yüzde 80’ini elinde tutuyordu ve Bolivya, Malezya’dan sonra dünyanın ikinci büyük kalay üreticisi olacaktı.

Kalay baronlarının bu hızlı zenginleşmesinde elbette ki maden işçilerinin aşırı sömürüsünün payı büyüktü. 4000-5000 metreye varan yüksekliklerde kurulan bir madene giren işçinin önünde en fazla 10-15 yıllık bir ömür kalmış demekti. Catavi madenlerinde sendika, işçiler için artık bir asgari ücret belirlenmesini istediğinde talep ettiği miktar günlük 32 cent’ti! Nem oranının yüzde 95’lere vardığı madenlerde, tüberküloz, belsoğukluğu gibi hastalıklarla burun buruna yaşayan, hayvanca koşullarda barınan ve beslenen maden işçilerinin kaybedecek pek bir şeyleri yoktu. İnsanın dayanma gücünü aşan bu ağır şartlara, kokainin hammaddesi ve bölgenin geleneksel tarım ürünü olan koka yaprağı ve alkol sayesinde güç bela göğüs gerebiliyorlardı. Tabii çiğnedikleri koka yaprağı uyuşturucu etkisini gösterince işçiler mücadelelerinde daha da korkusuzlaşıyordu. Böylece bu bitki en azından dünyanın bu bölgesinde, devrimci bir işlev kazanmış oldu!

Çalışabilir nüfusun yalnızca yüzde 3.5’unu istihdam eden madenlerin GSYİH’nın yüzde 25’ini sağlamasına karşılık çalışan nüfusun yüzde 75’ini barındıran, ancak ekilebilir arazilerin yalnızca yüzde 2’si üzerinde gerçekleştirilen tarım üretimi, GSYİH’nın yüzde 33’ünü karşılayabiliyordu. 3 milyonluk ülkede 2 milyon köylü, ırkçı-feodal sistem pongueaje altında kölelik koşullarında ve para ekonomisinin tamamen dışında yaşarken, tarıma ayrılan toprakların yarısından fazlası yalnızca 615 aile arasında dağılmış durumdaydı.[5] Bunların en tepesinde ise ağırlıklı payı elinde tutan sekiz derebeyi bulunuyordu. Devrim öncesinde Bolivya’nın sahibi esas olarak bu sekiz derebeyi ve üç kalay baronundan oluşan ve Roaca olarak anılan iktidar bloğu idi. Hepsinin üzerindeki esas figür olarak ise, sadece Bolivya değil, dünya çapındaki ekonomik gücüyle Patino yükseliyordu.

Öte yandan ülkede imalat sektörü yok denecek kadar küçüktü. Dolayısıyla işçi sınıfının stratejik kolu madenciler ve köylüler dağlık bölgelere yığılmışken kent sakinlerinin ağırlıklı bölümünü küçük burjuvazi, esnaf, zanaatkârlar, küçük mülk sahipleri, küçük tüccarlar, vs.[6] oluşturuyordu. Böylece, ekonominin aşırı çelişkilerden örülmüş yapısı ve sert iniş ve çıkışlarla belirlenen bir tarihin yarattığı patlayıcı bileşime, nüfusun bu özgün dağılımı ve küçük burjuvazinin nüfus içindeki belirleyici ağırlığı da katkıda bulunacaktı.

Toplumsal sınıflar arasındaki bu keskin sosyo-ekonomik ve coğrafi ayrılığa ırk ayrımı eşlik ediyordu. Derebeylerinin kölelerine resmi dil İspanyolca’yı öğretmeye niyetleri yoktu, çünkü bu dili öğrenen bir yerlinin iş bulmak için soluğu şehirde alacağını biliyorlardı. Bir milyondan fazla insan yalnızca Quechua, 600.000’den fazlası yalnızca Aymara konuşuyordu ve nüfusun yüzde 60’tan fazlası İspanyolca bilmiyordu. Okuma yazma oranı ise yüzde 10 civarındaydı. Böylece, İspanyolca okuma-yazma bilen ve askerlik hizmetini tamamlamış erkeklere tanınan oy kullanma hakkı yalnızca 150.000 kişinin yararlandığı bir ayrıcalık olarak kalmıştı.

DÖNÜM NOKTASI: CHACO SAVAŞI

Latin Amerika çapında XIX. yüzyılın ikinci yarısından itibaren yükselen ve serbest ticaretin önünü açan liberal rejimler 1930’lardaki dünya kriziyle birlikte tıkanma evresine giriyorlar, ezilen kitlelerde yükselen dinamizm ve küçük burjuvazi içinde gelişen radikal düşünce akımlarının basıncı karşısında düzeni ayakta tutma zorunluluğu, Bonapartist girişimleri gündeme getiriyordu. Ve bu yöndeki ilk inisiyatifler, pek çok örnekte silahlı kuvvetler bünyesinden çıktı.
Bolivya’da da yüzyılın başından 1930’lara kadar kalay baronları nispeten istikrarlı bir siyasi dönemin gölgesi altında büyük bir birikim elde edebildiler. Ancak Bolivya’nın 1932’de Paraguay’a açtığı savaş, ülkenin kaderini değiştiren gelişmeleri tetikleyecekti. İç politikada sıkışan başkan Salamanca’nın yardımına, ülkesinde faaliyet yürüten ABD’li petrol şirketi Standard Oil koştu. Emperyalist şirketin Bolivya ile Paraguay arasında uzanan Chaco ovasındaki çıkarları, rakip ülkede üs kurmuş olan Shell ile çatışınca, iki dev tekelin savaşı iki yarı-sömürge ülkenin savaşına dönüştü. O dönemin Bolivya solunun tamamının üzerinde birleştiği nokta, Chaco Savaşı’nın ülke tarihinde bir dönüm noktası ve 1952 devriminin temel tetikleyicisi olduğudur.
Üç yıl süren savaşta 250.000 Bolivyalı yer aldı. En az 50.000 kişi öldü, 20.000 kişi kayboldu. Savaş Bolivyalılar için aynı zamanda bir tanışma merasimi gibiydi. Topraklarından ilk defa ayrılan on binlerce yerli, maden işçileri, kentli işçiler, rütbeli askerleri oluşturan küçük burjuvalar ve öğrenciler, ülkelerinin hiç bilmedikleri ve savaş sonunda Paraguay’a kaptıracakları bu uzak köşesinde, sert bir iklim ve zorlu savaş koşulları altında birbirlerini tanıma olanağı buluyorlardı. Quechualar, Aymaralar ve diğer yerliler, kentlerden gelip kendilerini savaşa süren bu beyaz insanların “biz aynı ulustanız” dediklerini işitiyor, onlarla bu fikri tartışıyor, kulakları İspanyolca’ya alışıyordu. Farklı etnik grup ve sınıflardan askerler arasındaki kader birliği düşüncesini, Bolivya’nın savaşta aldığı yenilgi ve komutanlarının yüz kızartıcı başarısızlıkları karşısında duydukları öfke tetikleyecekti.

Savaş bitip, Bolivya bir kez daha büyük bir toprak kaybına uğradığında, ülkenin eski düzenle devam edemeyeceği artık belliydi. Cepheden dönen kitlelerin inisiyatifi kendi ellerine almalarını engellemek orduya düşüyordu. Savaş gazisi Albay David Toro’nun 1936’daki darbesi bu şartlar altında gerçekleşti. “Askeri sosyalizm” söylemine Nazi tipi faşist motifler de ekleyen Toro’nun ilk icraatı Standard Oil’i kamulaştırmak oldu. Bu aynı zamanda Latin Amerika tarihinin de ilk kamulaştırmasıydı.[7] Yıllar sonra bugünlerde tekrar gündeme gelen petrolün kamulaştırılması mücadelesinde belirleyici önemi bulunan devlet petrol şirketi de bu dönemde kurulacaktı. İleriki yıllarda PIR’in kuruluşunda yer alacak olan Waldo Âlvarez, Toro’nun hükümetinde ülkenin ilk işçi kökenli bakanı olarak, devrimden sonra işçi hareketine büyük zarar verecek bir geleneğin başlatıcısı oluyordu. Toro’nun ardından gelen ve genç yaşına rağmen ondan daha güçlü bir şahsiyet olan savaş kahramanı Yarbay Germán Busen, Toro’nun çizgisini sürdürürken, etrafına, birkaç yıl sonra MNR’yi kurarak ülke tarihinde büyük rol oynayacak isimleri toplamıştı. 1939’a kadar iktidarda kalan Busch’un en önemli adımı, kalay baronlarını ihracattan elde ettikleri dövizin tamamını devlet bankasında bozdurmaya zorlayan kararı oldu. Ancak Busch’un bundan birkaç ay sonra gizemli bir biçimde intihar etmesi, kararın hayata geçişini engelledi.
1940’ta yapılan seçimleri, PIR’in kurucusu Jose Antonio Árze’ye karşı yarışan bir başka savaş gazisi, Enrique Peñaranda kazandı. Eski General Peñaranda, genç ve ateşli astları Toro ve Busch’un aşırılıklarını telafiye girişerek Rosca’nın sarsılan iktidarını yeniden tesis etmeye çalıştı. İkinci Dünya Savaşı başlamıştı ve Penaranda ile Bolivya, ABD ve müttefiklerinin safına geçiyor, Toro’nun kamulaştırdığı Standard Oil’e tazminat ödeyerek emperyalist patronundan özür diliyordu.

1930’lardaki ekonomik krizden büyük bir yara almadan kurtulan kalay baronları, II. Dünya Savaşı’nın başlamasıyla, Malezya’nın Japonya denetiminde kalması sonucunda, müttefik kuvvetlerin tek büyük kalay tedarikçisi durumuna geldiler. Kendi topraklarında kalay eritme tesisi kuran ABD, Patino’yu kalayı düşük fiyattan kendisine satmaya zorladı ve böylece stokunu artırarak pazar fiyatını belirleme avantajını elde etti. Patlayan kalay talebini ve fiyattaki düşüşü telafi etme zorunluluğu, madenlerdeki istihdamda hızlı bir artışa ve çalışma şartlarının daha da ağırlaşmasına yol açtı. Böylece Avrupa’nın göbeğinde patlayan savaşın bir cephesi de And Dağları’nda açılmış oluyordu. 1942’de Catavi madeninde başlayan grev, Patino’nun direktifi doğrultusunda görülmemiş şiddetle bastırılacak, yüzlerce işçi aileleriyle birlikte katledilecekti.[8]

DEVRİM VE KARŞI-DEVRİM

Chaco savaşının ardından maden işçileriyle patronları arasında sürtüşmeler, böylelikle yoğunlaşmıştı. Özellikle Oruro bölgesinde radikaller Movimiento Nacional Revolucionario (Ulusal Devrimci Hareket - MNR) sancağı altında toplandılar. 1951 başkanlık seçimlerini MNR’den Victor Paz Estenssoro’nun kazanmasına karşın, göreve gelmesi askeri darbeyle engellendi. 1952’de patlak veren ayaklanma sonucu ordu geri adım atarak Estenssoro’nun başkanlığının yolunu açtı.

Yeni hükümet, tüm toplumsal sektörlerin katılımını hedefleyen bir dizi reforma girişti. Madenler millileştirildi, maden ihracatı devlet tekeline verildi. Genel oy, eğitim ve tarım reformları, campesino’lara toprak dağıtımı ve zorunlu ilköğretim bu dönemde kazanılan haklar arasındadır. Yanı sıra, Bolivya yerlileri ilk kez hükümette temsil edilecekti.

MNR 12 yıl boyunca çeşitli başkanlarla iktidarda kaldı, ancak hükümet yaşam standartlarını yükseltmede zorluklarla karşılaşmaktaydı. Estenssoro artan ölçüde otokratikleştikçe MNR içinde hoşnutsuzluklar baş gösterdi. 1964’de yeniden seçilmesinin hemen ardından, Başkan Yardımcısı General René Barrientos tarafından devrildi; bunu bir siyasal karmaşa dönemi izleyecekti.

DEVRİM TARİHİNDEN: CHE İLE İNTİ VE COCO KARDEŞLER

Ernesto Che Guevara 1967 başında Bolivya’ya gelip Coco kardeşler ve İnti Peredo ile Ulusal Kurtuluş Ordusu ELN’yi kurup, Santa Cruz eyaletindeki Nancahuazu’ya çıktılar ve burada silahlı kuvvetlerle çarpışmalara girdiler. 10 Nisan 1967’de burada Albay Ruhen Sanchez’i tutsak ettiler, ve Che kendisini silahıyla birlikte yeniden serbest bırakıncaya kadar saatlerce onunla tartıştı. ABD’li askeri uzmanlar Bolivya ordusunu isyana karşı mücadelede eğitmiş ve modern silah ve teçhizatla donatmışlardı. Che etrafındaki gerilla çekirdeğinin, halkla ilişkileri azdı ve giderek tecrit edildi. 8 Ekim 1967de Che yakalandı ve kurşuna dizildi.

Sadece 6 ELN savaşçısının ölümden kurtulabildiği Nancahuazu’da Coco Peredo da ölmüştü, yaşayan altı savaşçıdan birisi, İnti Peredo’dur. İnti yeniden gerillanın başına geçti ve “yeniden dağlara” sloganını ortaya attı. Maden işçileri ELN’nin yeniden oluşturulması için bir günlük ücretlerini bağışladılar.

İnti iki yıl sonra. 9 Eylül 1969’da kendisini büyük bir olasılıkla polise ihbar etmiş olan yüksek dereceli bir KP yöneticisinin La Paz’daki evinde tutuklandı ve kurşunlanarak öldürüldü. Sendika konfederasyonu COB İnti’yi ulusal kahraman ilan etti. Onun ölümü ELN’nin La Paz ve Cochahamba’daki şehir yapıları için ağır bir darbe oldu. İnti’nin kardeşi Chatohu arada tıp okuduğu Sovyetler Birliği’nden geri dönmüştü, kardeşinin ölümünden sonra ELN’nin önderliğini üstlenip aile geleneğini sürdürdü.[9]

Burada durup İnti ve Coco kardeşler konusunda birkaç noktaya işaret etmek gerek:
“İnti ve Coco’nun sağlam asker ve devrimci kadrolar olarak gittikçe sivrildiklerine de işaret etmek gerekir”; Che Guevara “Bolivya Günlüğü”nde bir aylık değerlendirme raporunda böyle der.

Burada sözü edilen kişilerden İnti, Guido Peredo Leigue’dir; Coco ise onun kardeşi Roberto Peredo Leigue... Bu iki kardeş, hem Che’nin hayatında, hem de Bolivya ve Latin Amerika devrim tarihinde unutulmaz bir yere sahiptirler. 1938 ve 1939 yıllarında her ikisi de Trinidad’da doğan kardeşlerden Coco 11 yaşında, İnti ise 12 yaşında Bolivya Komünist Partisi ile tanıştılar. Her ikisi de önce çocuklar ve gençlerle ilgili örgütlerde yöneticilik yaptıktan sonra parti sorumlusu olarak görevler aldılar. İnti, son olarak başkent La Paz’da parti bölge sekreteridir. Bu arada artık ikisi de evlidir ve Coco’nun üç, İnti’nin iki çocuğu vardır. Daha sonra ikisi de sağcı bir çizgiye kayan Bolivya Komünist Partisi’nden ayrılarak Bolivya Ulusal Kurtuluş Ordusu (ELN)’de yer alırlar. Vietnam ve Küba’da gerilla eğitimi aldıkları dönem tam da bu yıllardır ve başından beri Che Guevara ile ilişkileri vardır. Böylece Bolivya gerillasının bir parçası olurlar. Savaş sırasında Che’nin en gelişkin yardımcıları da onlardır. İnti, ELN’nin politik komiseridir. Bu arada düşman da özellikle İnti ile uğraşmakta ve ortalığa onun öldürüldüğü yalanlarını yaymaktadır. Öyle ki, sonunda ELN, özel bir bildiriyle “İnti Peredo ordumuzun komutasında görevli olup politik komiser unvanına sahiptir. Son zamanlarda birçok harekâtı o yönetmiştir. Sağlığı yerinde olup yaralı da değildir; onun ölümüyle ilgili haber, ordumuza karşı savaşta güçsüzlüğünün bilincinde olan silahlı kuvvetlerin uydurduğu bir yalandır,” açıklamasını yapmak zorunda kalacaktır.
Bu arada kardeşlerden Coco, 27 Eylül 1967’de bir çarpışmada şehit düşer. Ve daha sonra 8 Ekim 1967’de Che Guevara düşman tarafından yaralı ele geçirildikten sonra kurşunlanarak öldürülür. Bütün bu ağır darbeler ve ordunun saldırılarından sonra sağ kalan gerillalardan biri de İnti’dir. O güne dek Che’nin yönetimi altında görevlerini hep titizlikle yerine getiren İnti, her şeyi yeniden inşa etmek zorunda kalacaktır. Ve o bu zor görevin üstesinden gelir. Che’nin ölümünün üstünden daha bir yıl geçmeden Bolivya gerillasının manifestosu İnti’nin kaleminden Latin Amerika ve dünya halklarına yeniden ulaşır: “Bolivya gerillası ölmedi; o daha yeni başlıyor!”
O günlerde Asya-Afrika-Latin Amerika’nın devrimci örgütlerinden oluşan Üç Kıta Konferansı (Tricontinantal) “İnti yoldaşa sonsuz dayanışmamızı ve desteğimizi sunuyoruz” diyerek mücadeleyi selamlamaktadır. Bolivya gerillası İnti’nin önderliğinde ve Bolivya Komünist Partisi’nin tavrına karşın yine de başlamış ve gelişmektedir.

Ancak bir süre sonra, 9 Eylül 1969 tarihinde İnti, yoldaşı David Adriazola ile birlikte başkent La Paz’da düşman güçleri tarafından sıkıştırılır ve çatışma sonrasında her ikisi de şehit düşer. Sonunda birlikte savaştığı Commandante’si Che ile yeniden buluşmuş ve onun gibi ölümsüzlüğe kavuşmuştur.

Ünlü manifestosunda kendilerini “hayalperest” küçük bir grup denildiğini belirten İnti, kaba bir özetle şöyle yanıtlıyordu bu spekülasyonu: “Hayalperest. Evet! Ama bu hayalperestler Bolivya’da bir güç yaratıyorlar.”

Tania (Haydee Tamara Bunke Bider), Joaquin, Juan Pablo Chang, Moisés, Che Guevara, Jorge Vázquez, Aniceto Reynaga, Antonio Jiménez, Coco Peredo, İnti Peredo, David Adriazola ve diğerleri...[10]

ASKERİ DİKTATÖRLÜK VE ÖTESİ

Sağcı General Hugo Banzer Suárez (1971-1978) ile başlayan ve 60’ların kargaşa dönemi kapatan süreçte, bir dizi askeri hükümet birbirini izleyecekti. Bu durum, 1982’de Movimiento de la Izquierda Revolucionario (Devrimci Sol Hareket - MIR)’dan Hernán Siles Zuazo başkanlığında sivil bir hükümetin işbaşına gelmesine dek sürdü; ancak işçi mücadeleleri, devalüasyon ve enflasyon süregitmekteydi.

Bolivya Anayasası’na göre başkanın oyların yüzde 50’sini alması gerekmektedir. Hiçbir aday bu çoğunluğu sağlayamadığında kongre, genellikle en güçlü adaylar arasındaki pazarlıklar sonucu başkanı tayin eder. 1989’da sağcı Acción Democrática Nacionalista (Milliyetçi Demokratik Eylem - ADN) MIR’le anlaştı ve MIR’in lideri Jaime Paz Zamora Başkanlığa atandı. 1993’teyse MNR lideri Gonzalo Sánchez de Lozada (“Goni”, Gringo) oyların çoğunu elde etti, ancak başkanlığı almak için campesino (köylü) partisiyle ittifak kurdu. Goni’nin başlattığı özelleştirme programı protesto ve grevleri tetikleyecekti; ABD’nin dayattığı ve And bölgesindeki köylülerin temel geçim maddelerinden olan koka ekimiyle mücadele programları da huzursuzluk kaynağını oluşturmaktaydı.

1997 seçimlerinde Hugo Banzer Suárez ve sağcı ADN oyların yüzde 23’ünü elde etti. IMF’nin baskılarıyla neo-liberal ekonomik reformlar gerçekleştirildi, kurda istikrar sağlandı ve pek çok sanayi kolu özelleştirildi. Ağustos 2001’de Banzer kanser nedeniyle istifa edecek ve görevi yardımcısı Jorge Quiroga Ramirez’e bırakacaktı. 2002 seçimlerini Sánchez de Lozada güçlü bir ABD desteğiyle kazandı, ancak Şubat 2003’te halk ayaklanması sonucu istifa etmek zorunda kaldı.

Bolivya Güney Amerika kıtasının en yoksul ulusudur. IMF baskıları, ABD’nin Uyuşturucuya Karşı Savaş’ı durumu büsbütün güçleştirmektedir. Altyapı yetersizlikleri ve yüksek enflasyon, ülkenin süregiden sıkıntılarıdır.

SOSYO-EKONOMİK YAPI

Güney Amerika’nın orta kesiminde, Brezilya (kuzey ve doğu), Paraguay, Arjantin (güney); Peru, Şili (batı) ile çevrili Bolivya’nın yüzölçümü: 1.098.580 km2’dir.

Başkenti La Paz (1.576.100) olan ülkenin nüfusu 9.119.152 kişi ve nüfus artış hızı yüzde 1.4’dir...
Bebek ölüm oranı 1000’de 50.43 olan Bolivya’da ortalama yaşam 66.19 yıl (kadın: 68.97, erkek: 63.53)’dır.

Bolivya’nın 9.3 milyonluk nüfusunun yüzde 51’ini kadınlar oluşturuyor. 1.8 milyon çalışan kadının yüzde 37’si tarım ve balıkçılık, 25.7’si hizmet, 11.4’ü üretim ve sanayi sektörlerinde çalışırken yüzde 15.2’si de vasıfsız işçi konumundadır.

Etnik dağılım ise şöyledir: Quechua (Keçua) yüzde 30, mestizo yüzde 30, Aymara yüzde 25, beyaz yüzde 15.

Konuşulan diller: İspanyolca, Quechua, Aymara ve Guaraní’dir

Yaşam tarzı: Toprak Ana Pachamama’ya ritüel sunulardan koka çiğnemeye dek Bolivya geleneksel bir kültürdür. Bir dizi tanrı ve ruh hasat, yolculuk ve çöpçatanlıktan sorumlu sayılır. İspanyol fethinden bu yana ülkede Katolisizm başat din sayılmakla birlikte, dinsel senkretizm egemendir, Aymara bolluk tanrıçası Ekeko’ya adanan Alasitas’lar ve Copacabana katedralinde araçların kutsanması, senkretizmin açığa çıktığı örnekleri oluşturmaktadır.

Bolivya nüfusunun yarıdan fazlası yerlilerden oluşmaktadır. Çoğu campesino, Quechua ya da Aymara dillerini konuşmaktadır, bunların bir kısmı hayatını hâlen geleneksel ay takvimi uyarınca düzenler. Nüfusun yüzde 70’den fazlası, Altiplano bölgesinde yaşamaktadır.
Bolivya, yaşam standartlarının kıtada en düşük seyrettiği ülkedir; bebek ölüm oranı 1000’de 57’yi bulurken; bu durum yüksek doğurganlık oranıyla dengelenir. Ülkede kadın başına 3.3 çocuk düşmektedir; kadın okuryazarlığı ise yüzde 77 dolaylarındadır.

Bolivya ekonomisi geniş bir enformel sektöre dayanır. Koka ihracatından elde edilen gelir, tüm tarımsal ürünlerin toplam ihracatından fazladır.

Ulusal gelir (2006’da): 27.87 milyar dolar; kişi başına gelir: 3.100 dolar; Enflasyon: yüzde 4.3; İşsizlik: yüzde 7.8; Yoksulluk sınırı altında yaşam: yüzde 64 (2004); İşgücü: 4.3 milyon kişi (sektörel dağılım bilinmiyor)...

Son devlet başkanlığı seçimleri (18 Aralık 2005) Juan Evo Morales Ayma ‘Movimiento al Socialismo/ MAS/ Sosyalizme Doğru Hareket’ yüzde 53.7 oy aldı. Jorge Fernando Quiroga Ramfrez (merkez sağ) ‘Poder Democratico y Socia/ Sosyal ve Demokratik Güç’ de yüzde 28.6...
Bu görünüm içinde Güney Amerika’nın en yoksul ülkelerinden biri olan Bolivya’nın 1940’dan sonra artan ve bugün 3 milyar doları ancak bulan ticaret hacmi, ekonomik durumun iyileşmesini sağlayamamış. 1825 yılında bağımsızlığını ilan ettiğinden beri yılda ortalama bir darbenin yaşanması da ekonomik gerilemeyi körüklemiştir. Ülkede yaşanan istikrarsızlıkların büyük rol oynadığı ekonomik yapının düzeltilmesi için yirmi yıldır kötü yönetilen özelleştirme sürecinde aynı argüman öne sürülüyor: Ulusallaştırma ya da Bolivyalıların deyimiyle “doğallaştırma”...
Halkın yüzde 60’dan fazlası yoksulluk sınırının altında, yarısı ise günde bir dolardan az kazanıyor. AB’de her inek için verilen günlük 2.50 dolarlık sübvansiyon dikkate alındığında halkın satın alma gücünün düşüklüğü daha iyi anlaşılacaktır.

Kişi başına düşen gelirin 1000 doların altında kaldığı Bolivya’da işsizlikle beraber gelen yoksulluğu önlemenin tek yolunun bu firmaları tekrar kamulaştırmak olduğu tüm iktidarlar tarafından dile getiriliyor. Morales’in, bu beklenen atağı, “Yeter Artık” (Ya Basta) sloganlarının ve protestoların güçlendiği bir dönemde gerçekleştirmesi de “kamulaştırma olmasaydı ülke bölünecekti” iddialarının gerçekliğini gösteriyor.

Morales, ticaret yaptığı komşularını rahatsız etme riskini göze almanın yanında en büyük ticaret ortaklarının yaptırımlarını da kabullenmiş gibi gözüküyor. Kamulaştırmaların devamı durumunda ise tehdit ve yaptırımlar artacaktır. Çünkü kaynakların yabancı şirketler tarafından yağmalandığına inanılan ülkede doğalgaz sektörü 26 çok uluslu şirketin elinde. En büyük ihracat ortağı olan İngiltere’nin sahip olduğu BG Group Petrol ve Doğalgaz Şirketi ile Bolivya ekonomisi üzerinde oldukça etkili bir rol oynayan Brezilya’ya ait olan Petrobas Şirketi, kamulaştırmadan en büyük darbeyi alacak olan şirketler. İktidara geldiği günlerde, ülkeyi Brezilya’nın kampına sokacağı söylenen Morales’in bu sayede muhaliflerin elini zayıflatacağı da bir gerçek. Bunun yanında birinci ithalat ve ikinci ihracat ortağı olan ABD ile zaten siyasi olarak çatışma hâlinde olan Bolivya, ekonomik yaptırım riskini de göze alıyor. Gerçi Güney Amerika’nın ikinci büyük doğalgaz rezervine sahip olan (Doğalgaz rezervinin 40 trilyon m3 olduğu tahmin ediliyor. Ancak bilinen rezerv 1.5 trilyon m3) Bolivya üzerinde stratejik çıkarları kesişen ABD ve Brezilya’nın bu bölgeden vazgeçmek gibi bir niyeti bulunmuyor.

Bolivya, 1550 milyar metreküp olarak tahmin edilen doğalgazıyla Venezüella’nın ardından ikinci büyük rezervin sahibi. Günlük 40 bin varillik petrol üretimine ve onca yeraltı zenginliğine karşın Bolivya halkının yüzde 70’i yoksul. Bu ise son derecede doğal. Çünkü ülkenin zenginliklerinin üzerine aralarında İspanya’dan Repsol, Fransa’dan Total, Birleşik Devletler’den Exxon, İngiltere’den British Gaz’ın da üşüştüğü 26’yı aşkın yırtıcı petrol devinden Bolivya’ya kalan, ne yazık ki, fazla bir şey yok. Ama bu artık tersine dönmek üzere...

JUAN EVO MORALES AYMA

Evet Bolivya, “Böyle gelmiş ama böyle gitmeyecek” denilen bir eşiktedir...

Bu eşiğinde öne çıkan simgesi de Bolivya devlet başkanı, sendikacı, koka çiftçisi, tam adı Juan Evo Morales Ayma olan Morales’tir...

Aymara yerlisi yoksul bir ailenin yedi çocuğundan biri olarak, ülkenin batısındaki Oruro eyaletinin Carangas kentinde doğdu (26 Ekim 1959). Çocukluğunda, şekerkamışı tarlalarında çalıştı, lama çobanlığı yaptı. 14 yaşında futbol oynamaya başladı. 16 yaşında, Oruro’da başladığı ortaöğrenimine, parasızlıktan 11. sınıfta son verdi. Bu süreçte duvar işçiliği, fırıncılık ve Kraliyet Orkestrasında trompetçilik yaptı.

1980’de Evo 20 yaşındayken, El Nino kasırgasının Oruro’da yarattığı büyük tarımsal felaketten sonra ailesi doğuya, Cochabamba’ya göç etti. Burada ailesiyle birlikte portakal, greyfurt, papaya ve koka üreticiliği yaptı. 1981’de Koka Çiftçileri Sendikası’na üye oldu. 1985’te sendikanın genel sekreterliğine getirildi.

1997’de, MAS’ın adayı olarak katıldığı seçimlerde yüzde 70 oyla milletvekili seçildi. Ancak, Ocak 2002’de, Birleşik Devletler’in dayattığı koka sökümüne karşı düzenlenen kitlesel gösterilere katıldığı gerekçesiyle parlamentodan ihraç edildi. Aynı yıl haziranda yapılan devlet başkanlığı seçimlerine MAS’ın adayı olarak katıldı ve yüzde 20.9 ile ikinci oldu.

2005 seçimlerinde ise yüzde 53.7 oy oranı ile ilk turda devlet başkanı seçildi. Böylelikle 470 yıl önceki İspanyol işgalinden sonra Bolivya’nın ilk yerli devlet başkanı oldu.

Morales yerli halktan, onların içinden çıkmış biri...

Örneğin, koka üreticiliği yaptığı dönemde ABD’li ajanların kontrolündeki narkotik polisin birçok kez dayağını yediğini anlatan Morales, polisin dayak attıktan sonra kendisini ormana attığını, bir gün sonra koka sendikası liderleri tarafından bulunup kurtarıldığından söz edecek kadar da mücadelenin içinden çıkıp gelen birisi... Ya da ikinci ligde bir futbolcu... Bilindiği üzere Morales, bir ikinci lig futbol takımıyla anlaşma yaptı. Ulusal polis tarafından kurulan amatör ikinci lig takımlarından Litoral’le anlaşma imzalayan 47 yaşındaki Morales’in yedek oyuncu olarak takıma alındığı açıklandı.

Evet Morales gerçekten de halktan birisi; mesela Devlet Başkanı seçildikten sonra da mavi-kırmızı-beyaz renklerden oluşan çizgili kazağını üzerinden çıkarmayacak kadar “sıradan” ve halktan birisi...

Bunlarla birlikte yani halkçı-devrimci politikalarıyla ABD emperyalizminin de boy hedefine dönüşen Morales, Bolivya’daki ABD Büyükelçisi Philip Goldberg’i, hükümetine karşı komplo hazırlamakla suçlayıp, “ABD’nin beni öldürmek için nasıl timler kurduğunu öğrendim” açıklaması yaptı.

Sözünü ettiğimiz “kuruntu” falan değil; Bolivya hükümeti, bavulunda 500 mermiyle ülkeye girmeye çalışırken yakalanan Amerikalı bir kadının Miami’deki güvenlik kontrolünden nasıl geçtiği konusunda ABD’den bilgi istedi. Başkent La Paz’da çarşamba gecesi yakalanan 20 yaşındaki Dihn Donna Thi’nin, havaalanında ABD’li bir irtibat subayının eşiyle buluşacak olması Bolivya yönetimi tarafından şüpheyle karşılandı...

Kıta ölçeğinde barışçı politikaları öne çıkarmasına karşın ABD’nin boy hedefine dönüşen Morales’in karşısında Santa Cruz oligarşisi de var.

Konuya bağıntılı olarak Morales, Havana’daki basın toplantısında politikalarına yönelik itirazların sınırlı bir kesimden geldiğini ve bunların da eski düzenden çıkarı olan kesimler olduğunu vurguladı. Morales, ülke içinde kendisine yönelik muhalefetin en kritik ayağını medyanın oluşturduğunu söyledi ve bir medya diktatörlüğü altında yaşadıklarını, medyanın terörist saldırılarına maruz kaldıklarını belirtti.

Bağlantısızlar Zirvesi’nde düzenlediği basın toplantısında, “dönüşüm sürecinden rahatsız olan çıkar çevrelerini” suçlayan ve zenginlerin tekelinde olan medyayı bir kez daha hedef tahtasına oturtan Morales, “Açık bir medya diktatörlüğüyle karşı karşıyayız” dedi. Morales “Halkı bilinçlendirmeye ve birlik içinde tutmaya çalışıyoruz. Beni bile öldürebilirler, çok badireler atlattık, çok tehditler alıyoruz. Önemli olan birliğin bozulmamasıdır,” diye sürdürdü konuşmasını.
Toparlarsak; 2005’te Morales bir koka işçisi olarak Bolivya’da kıtanın ilk yerli devlet başkanı oldu. Hem sendikacı geçmişi, hem de 2003’de doğalgazın devletleştirilmesi talebiyle başlayan genel grev sonrası ABD işbirlikçisi Sanchez Lozoda’nın ülkeden kaçması ile sonuçlanan süreçte Carlos Mesa’nın başkanlığa gelmesi ve MAS’in tanıdığı sürede Kurucu Meclis’i hayata geçirememesi, Morales’in Başkan seçilmesi beklentilerini de beraberinde getirdi. Bolivya’nın doğal gaz kaynakları açısından zenginliğine karşın kıtanın en yoksul ülkesi olması ve ülke içinde yoksullukla yüz yüze yaşayan kesimlerin önemli bir kısmının yerli olması sorunların iç içe geçmişliğinin tipik bir örneğidir.

Bolivya toplumsal hareketi Morales üzerinde bir kontrol mekanizmasına da sahiptir. Dinamitli Quevhua madencileri ve koka yetiştiricilerinin pratikleriyle toplumsal yaşama müdahale eden Bolivya emekçileri, Evo Morales’in başkan seçilmesiyle tüm pratiklerini askıya almış değildir. Evo Morales’in dayandığı kitle olan bu kesimler aynı zamanda, onun denetçisidir de. Bu denetimi sürekli hissettiren emekçilerin yaklaşımı, “Eğer yalan söylerse, sokaklarda yaptığımız, küçük şenlikli, dinamitli gösterileri tekrarlayacağız” sözleriyle bir madenci tarafından dile getiriliyor.
Kurucu meclis seçimlerinin yapıldığı Bolivya’da MAS az farkla da olsa çoğunluğu aldı ve yeni anayasa için kolları sıvadı. Doğalgazın devletleştirilmesi yolunda ilk adımlar atılırken kapsamlı bir toprak reformu programı da oluşturulmuştur. Bolivya, Venezüella ve Küba ile dayanışma içinde hareket ediyor. Toplumsal dönüşüm için çalışmalar yürütüyor. Morales’e sorulan “Sizin modeliniz kim?” sorusuna “Che Guevara, Tupac Amaru ve bir de Fidel ve Chávez var” yanıtı izlenecek politikaları da az çok görünür kılmaktadır.

Kıtada hükümet ekseninde gelişen ulusalcı, anti-emperyalist dalganın etkileri, öncü rolü oynayan Chávez ve Morales dışında da yansımalar buluyor. ABD işbirlikçisi hükümetlerin belirgin bir üstünlük yitimi var. Kolombiya dışında direk ABD güdümünde hükümetler artık kıtada yok...[11]
Bu kıta ölçeğinde bir “değişim” modelidir...

TOPLUMSAL REFORM(LAR)

Görülmesi gerek; “ayakların baş olduğu” Bolivya’da devasa toplumsal reform(lar) ya da muazzam bir dönüşüm yaşanıyor...

Bu toplumsal pratiğin öznesini, Latin Amerika tarihinin “dışlanmışları” yani yerliler oluşturuyor...
Bunun ilk adımı da “toprak ve özgürlük programı”dır.

Bolivya, yoksulların toprak sahibi olmasını sağlamak için uygulanacak toprak reformu planını açıkladı. Hükümet, ilk aşamada devlete ait 5 milyon hektar toprağın yoksul köylülere dağıtılacağını, sonra özel mülke ait tarım yapılmayan alanların istimlak edileceğini bildirdi. 250 bin yoksulu çatısında toplayan Topraksızlar Hareketi, 1996 tarihli Toprak Yasası’nda reform istiyordu.

Morales, enerji sektörünü devletleştirmesinin ardından yoksulların toprak sahibi olmasını amaçlayan “tarım devrimi”ni de başlattı. Morales, Santa Cruz kentinde toplanan binlerce yoksul yerliye 7 bin 700 kilometrekarelik devlet toprağının tapusunu dağıttı. Ancak ülke toprağının yüzde 90’ına sahip büyük ağalar, hükümete bayrak açıp “topraklarına el konulacağı” gerekçesiyle milis güçleri kuracaklarını açıkladı.

Morales, devrimle tüm doğal kaynakları geri alacaklarını söyledi. Beş yılda 200 bin kilometrekare toprağı 3 milyon köylüye dağıtacak olan hükümet, “Verimli arazilere el koymayacağız” dese de, verimsiz, yasadışı ele geçirilen ve spekülatif amaçlarla kullanılan özel toprakları da istimlak edecek.

Hükümetle görüşmeleri durduran ağalar ise, milis güçleri kuruyor. Ulusal Çiftlik Konfederasyonu Başkanı Jose Cespedes, “Yasa bizi savunmazsa, biz kendimizi savunma mekanizmalarımızı oluştururuz,” dedi.

“Topraklara sahip olmak, doğal kaynaklara sahip olmaktır,” diyen Morales, ülkedeki tüm doğal kaynakların kamulaştırılacağını belirtirken; Guarani yerlilerinin liderlerinden Wilson Chacaray de “Toprak ağaları, yabancı şirketler ve bu ülkeye daima egemen olan siyasi partiler, topraklarımızı bizden aldı. İşte bu yüzden yoksulluk içinde yaşıyoruz” dedi.

Bolivya’nın verimli tarım arazilerinin yüzde 90’ına yakını, büyük toprak sahibi 50 bin ailenin elinde bulunuyor.

KAMULAŞTIRMA, ULUSALLAŞTIRMA

Morales, kapitalizmi “insanlığın en büyük düşmanı” ilan ederken; Bolivya’nın doğalgaz ve petrol kaynaklarını kamulaştıran ilk yerli başkan, “Ulusötesi şirketler, sermayelerini artırmak için çatışmaları kışkırtıyorlar. Sermayenin az sayıda kişinin elinde olması, insanlık için bir çözüm değil. Daha fazla silah üretmek yerine, daha fazla yiyecek üretmek için uğraşmalıyız,” diyor.
Yani günümüzde Bolivya’yı betimleyen, kamulaştırma ile anti-emperyalist bir ulusallaştırmadır; ve de neo-liberal serbest piyasa çılgınlığında bu hamle tüm dünyadaki devrimci hareket(ler) için çok önemlidir...

Kolay mı? Güney Amerika’nın en büyük ikinci gaz rezervlerine sahip olmasına karşın, bölgenin en yoksulu olan ülkede, doğalgaz kaynaklarını kamulaştırma süreci başladı.

Madenlerin de kamulaştırılacağı açıklanırken, uygulamanın bölgesel yansımaları oluyor. Örneğin Ekvator ABD’li petrol firması ile anlaşmasını iptal etti.

Morales’in hedefi, doğalgazın ardından madenler... Bu doğrultuda Bolivya’da, petrol ve doğalgaz kaynaklarının millileştirilmesine ilişkin anlaşmalar, La Paz’da imzalandı. Anlaşmalar doğrultusunda Bolivya artık, kendi doğal kaynaklarının mülkiyet sahibi olarak hareket edebilecek.

Bolivya petrol ve doğalgazı esas olarak yabancı petrol şirketleri tarafından işletiliyordu. Doğalgazın yüzde 47’sini denetleyen Brezilya petrol devi Petrobras ile yüzde 27’sini denetleyen İspanyol şirketi Repsol bunların en önemlileri. Fransız Total tekeli ise yüzde 15.9 ile üçüncü sırada bulunuyor.

Evet Bolivya, doğalgaz ve petrol sanayiini millileştirme kararı aldı. Bolivya lideri, doğalgazdan sonra sıranın orman ve tarıma geleceğini açıkladı.

Morales, devletin telekomünikasyon ve petrol alanlarında kontrolü ele almak amacıyla millileştirme kararları aldığını belirterek, “1 Mayıs İşçi ve Emekçilerin Birlik Mücadele Dayanışma Günü” konuşmasında, “Bolivyalılar sahipler değil, ortaklar istiyor” dedi. İtalyan Euro Telecom International idaresinde bulunan Ulusal Telekomünikasyon Şirketi’nin (ENTEL) millileştirildiğini ilan eden Morales, “Bugün ENTEL’i millileştiriyoruz, bugünden itibaren ENTEL’in kontrolü tamamen Bolivya halkının ellerindedir” dedi.

Morales, millileştirme hareketinin, İngiliz petrol şirketi BP’nin şubesi olan Chaco, Hollandalı Shell’in şubesi Transredes ve Alman-Peru sermayeli CLHB firmalarını da kapsadığını belirtti.
Morales, 1 Mayıs işçi bayramında enerji sektörünü devletleştirerek halkına vaadini tutarken, “Devletleştirmeye doğalgaz ve petrol ile başlıyoruz, yarın dedelerimizin uğruna savaştığı maden, orman ve tüm kaynakları ekleyeceğiz” diye ekleyip, “vatanseverlere devletleştirmeyi sabote etmeye kalkacak firmalara karşı seferber olma” çağrısı yaptı.

Yani Morales, iktidara gelmesinin ardından başlattığı halkçı programı millileştirme hamleleriyle sürdürdü, derinleştirdi...

1996’da özelleştirilen ulusal demiryolu şirketi ENFE’yi millileştireceğini açıklayan Morales, göreve geldikten sonra ilk önce petrol ve doğal gaz sektörünü kamulaştırmış ve maden ile diğer doğal kaynaklarını da yeniden devlet kontrolüne alacağını açıklamıştı.

Telekomünikasyon şirketi Entel’i, “Telecom İtalya”dan geri alabilmek için görüşmeleri sürdüren La Paz yönetimi, geçen senelerde Toprak Reformu’nu da yasalaştırmıştı. Toprak Reformu; yasa dışı olarak ele geçirilmiş toprakların, toprak yoksullarına dağıtılmasını öngörüyor.

Diğer yandan La Paz yönetimi, ülkede rüşvet ve yolsuzlukla mücadele için hazırlanan “Rüşvet, Suiistimal ve Servet Tahkikatı Yasası”nı onayladı.

SOSYAL DEĞİŞİM(LER)

Bolivya tarihinin tanık ve taraf olduğu en büyük sosyal değişim(ler)den birisini, yoğunlaşıp, yaygınlaşan sınıf mücadelesiyle iç içe yaşıyor...

Yaşanan süreç geleneksel yaşam tarzını interkültürel çeşitlilik içinde devrimcileştiriyor; “tarihin lanetlileri”ni ya da “dışlanmışları”nı yeniden tarihin aktif öznelerine dönüştürüyor.

Kolay mı? Yakın geçmişe ilişkin olarak Amerikalı Rahip Charles Hardy’in, “Bolivya’da İspanyolca kursundan bir öğrencinin yerli bir kadını restorana götürdüğünü, ama kadını içeriye almadıklarını hatırlarım. Çünkü yerliler yerel kıyafetleriyle o tip yerlere giremezlerdi,”[12] dediği Bolivya artık eski Bolivya değil...

Kapsamlı kamulaştırma ve anti-emperyalist ulusallaştırmaların yanında örneğin Bolivya’da çiftçiler, ABD meşrubat devi Coca Cola’ya karşı ayaklandı. Çiftçiler, And ulusunun kültürel mirasının simgesi ve kutsal bir bitki olduğu için Coca Cola’nın, adından “coca” kelimesini çıkarmasını istedi.

Emperyalizmin ekonomik boyutu yanında “kültürel” boyutuna da yönelen bu itiraz ve meydan okuma çok önemlidir.

Bunun yanında ABD vatandaşlarına vize alma zorunluluğu getiren Bolivya Hükümetinin 1 Ocak 2007’de aldığı kararla ilgili yaptığı açıklamada Morales, “Küçük bir ülkeyiz ama bizim de başkaları kadar gururumuz var. Bu bir onur meselesi olarak, karşılıklılık ilkesine göre alınması gereken bir karardır” dedi.

Ayrıca Morales, çeşitli elçiliklere geleneğin aksine İspanyol kökenli olmayan kişilikleri atayarak Bolivya’nın çokkültürlü bir ülke olduğunu dünyaya gösteriyor. Fransa elçiliğine yerli dili Quechua’ca şarkı söyleyen Luzmila Carpio’yu atayan Morales, kilit önemdeki ABD elçiliğine de çok az İngilizce konuşan, eylemci gazeteci ve atkuyruklu Gustavo Guzman’ı atamakta bir sakınca görmedi...

Ve en önemlisi, 60 yaşın üzerindeki yaklaşık 660 bin kişiye maaş bağladıktan sonra, “görevini yerine getirdiğini, artık rakiplerinin kendisini devirebileceklerini” açıklayan Morales, Bolivya’nın ‘Fort Benning Birleşik Devletler Amerikalar Ordu Okulu’na asker göndermeme kararı aldı. Darbeci generaller yetiştirmesiyle ünlü okulla ilişkisini kesen Latin Amerika ülkeleri listesine Kosta Rika, Arjantin, Uruguay ve Venezüela’nın ardından Bolivya da katılmış oldu.
Morales, hükümetin okulla ilişkiyi kesme kararını ABD’li kumandan Gilberto Perez’e yazdığı mektupta resmen beyan etti. Morales böylece 2007 Ekim ayında yaptığı “Gelecek yıldan itibaren okula asker göndermeyi keseceğiz. Bolivya ordusu bundan böyle barışa hizmet edecek” açıklamasını gerçekleştirmiş oldu.

Dört Latin ülkesinden sonra Bolivya’nın da Amerikalar Okulu’yla ilişkisini kesmesi Latin Amerika’daki siyasal yaşamın ve orduların siyaset içindeki yerinin değişmesi açısından büyük önem taşıyor. Zira okul, Latin Amerika’daki siyasal yaşamı önemli oranda etkileyen darbeci generalleri yetiştirmesiyle tanınıyordu!

KARŞI DEVRİM ODAĞI: SANTA CRUZ

‘Santa Cruz Yurttaşlar Komitesi’ avukatı Juan Carlos Urenda Díaz’ın, La Epoca’ya verdiği demeçte, “Anayasal Meclis’e sunmak için daha fazla yasal tartışmalara girmeyeceğimiz bir noktaya geliyoruz. Eğer Anayasal meclis, yasaya ve Santa Cruz seçmenlerinin yüzde 72’sinin isteklerine saygı göstermezse ülke bölünecektir,” diye haykırdığı Bolivya, ABD ve Kolombiya destekli Santa Cruz oligarşisinin komplolarıyla karşı karşıya...

Raul Zibechi’nin, “Faşizan eğilimli kesimleri de barındıran darbeci, ırkçı Santa Cruz oligarşisi, Kolombiyalı paramiliterlerce eğitilen askeri aygıtlara da dayanıyor. Santa Cruz Yurttaşlar Komitesi etrafında örgütlenen bu toplumsal kesimin, II. Dünya Savaşı’nda Nazizmin yenilgisinin ardından Bolivya’ya kaçan Avrupa kökenlilerden (Hırvat, Alman, Sırp...) ve Brezilyalı koka üreticilerinden oluşuyor,”[13] diye tanımladığı bir karşı-devrim odağı olarak Santa Cruz, Bolivya’nın kanını emen neo-liberal bir kenedir...

Kaynaklarını merkezi hükümetle paylaşmak istemeyen doğalgaz zengini eyaletlerin tehdidi karşısında Morales, “her yaşlıya maaş” planını hayata geçirip, 60 yaşın üzerinde 700 bin vatandaşa 26 dolarlık maaş bağladıktan sonra, söz konusu maaşların enerji fonlarından ödenmesini eleştiren zengin eyaletlerin valilerine meydan okuyup, “Görevimi yerine getirdim. ‘Artık muhafazakâr gruplar beni fiziken ya da siyaseten devirebilir’ diyebilirim” dedi. Ülkenin doğal kaynaklarının valilere ait olmadığını belirten yerli kökenli lider, “Bu para Bolivya halkına ait, yeniden halka dönmeli” vurgusu yaptı.

Chávez’in yoldaşı Morales’in, çoğunluktaki yoksul yerlilere daha fazla yetki ve gelir transferi içeren yeni anayasası Bolivya’yı bölünmenin eşiğine getirdi. Dört zengin eyalet özerklik ilan etti. Morales yerlilerle anayasayı kutlayıp, “Ülkeyi böldürtmeyiz” resti çekti
Bir başka deyişle Morales’in hazırlattığı anayasa ülkenin petrol zengini eyaletlerini isyan ettirdi. Eyaletler, merkezi yönetimden bağımsızlık yolunda ilk adımı attı... 2005’te devlet başkanı olarak seçilen Morales’in “zenginden al fakire ver” prensibini anayasaya geçirme arzusu ülkenin en güçlü 4 eyaletinin tepkisini çekmesine yol açtı...

Kurucu meclis tarafından hazırlanıp dengesizlikleri düzeltmek için refahı yeniden dağıtmayı öngören yeni anayasa, zenginlerin tepkisine yol açtı. 9 milyonluk nüfusun 1.5 milyonunun yaşadığı, en büyük ve zengin eyalet Santa Cruz’da, sokağa dökülen 100 bin kişi, eyaletin yeşil-beyaz bayraklarını alıp “Artık özerkiz” yazılı tişört ve bandanalar giydi.

Santa Cruz Valisi Ruben Costas, kalabalığa “Bolivya’ya evet, zorbalığa hayır diyoruz. Bizi istila etmeye ya da üzerimize asker göndermeye cüret edemezler” diye seslendi. Costas taraftarları, Morales’i And Dağları’nda yaşayan yerlilerle (collas) aşağı bölgelerin Avrupa kökenli ya da melez sakinleri (cambas) arasında ırk ayrımcılığı yaratarak bölücülük yapmakla suçladı.
Evet on milyon kişinin yaşadığı, ortalama ücretin ayda 100 dolar olduğu, Güney Amerika’nın en yoksul ülkesi Bolivya’da, Santa Cruz eyaleti öteki Bolivya’yı temsil ediyor. İki buçuk milyon kişinin yaşadığı Santa Cruz, verimli tropikal topraklara, petrol rezervlerine sahip, en zengin eyalet. Resmi veri olmamasına rağmen, katılımın o kadar da düşük olmadığı anlaşılan referandumda, çoğunluk özerklik fikrini onaylamış. Bunun hayata nasıl geçirileceği ise, başka bir konu.

Pando, Beni ve Tarija eyaletleri de benzer bir referandum düzenleyecek. Bunlar da, Bolivya ortalamasının üstünde zengin eyaletler. Özerklikçi dört eyalet, Bolivya’nın ulusal gelirinin yüzde 65’ini yaratıyor. Aynı zamanda, Bolivya’daki dokuz eyalet arasında, seçimlerde Morales’in azınlıkta kaldığı eyaletler bunlar.

Özetin özeti Hugo José Suarez’in, “Morales’in planı amacına ulaşırsa ülke, dünyada farklı kültürel yapıların eşit biçimde yer aldığı üniter ve çağdaş bir ulus projesini başaran ilk ülke olacak. Eğer seçkinlerin girişimi başarılı olursa ülke iki yüzyıl geriye gidecek... Bolivya’da birbirine karşıt iki proje sahnede: Santa Cruz elitlerinin oyununa karşı çokkültürlü ülke tasarımı,”[14] diye betimlediği yol ayrımında Bolivya’nın ilk yerli Devlet Başkanı olan Evo Morales, dokuz aylık iktidarının en büyük sınavıyla karşı karşıya. Morales’in, yerlilere 500 yıl sonra haklarını iade edecek ve sosyalist politikalarını uygulayabileceği yeni bir anayasa yazılması planı, ülkenin özerklik peşindeki en zengin dört doğu eyaleti Santa Cruz, Tarija, Pando ve Beni’de sağcı muhalefetin düzenlediği grevle protesto edildi. Okullar ile işyerlerinin kapandığı 24 saatlik grevde, yollar kapatılıp toplu ulaşım engellendi. Morales yandaşları ile karşıtları arasındaki çatışmalarda 10 kişi yaralandı.

Yeni anayasa taslağını kabul etmesinin ardından Sucre kentinde de muhalefetle polis arasında çıkan çatışmalarda biri polis 4 kişi öldü, 130’dan fazla kişi yaralandı. Göstericilerin, karakollara saldırdıkları, bir cezaevini ateşe vermeleri sonucu çıkan isyanda yaklaşık 100 mahkûmun kaçtığı bildirildi. Olayların büyümemesi için polisin Sucre sokaklarından çekilmesi talimatı verilirken, Morales şiddet olaylarını başlatanların cezalandırılacağını açıkladı.

ABD destekli muhalefet ile halkçı hükümet arasında anayasa nedeniyle süren gerilim, üç eyaletin provokatif “özerklik” kararı ile daha da arttı. Morales, muhalefetin, Bolivya’yı bölmesine izin vermeyeceğini ilan etti.

Castro da, ABD’yi Bolivya’yı parçalamak ve istihdamı azaltarak insanları açlığa mahkûm etmekle suçladı. “Bir Asit Testi” başlıklı yazısında, ABD’nin Güney Amerika üzerindeki yaptırımlarına ve ambargolarına değinerek ABD’yi açık bir dille suçlarken, “Santa Cruz oligarşisinin liderliğindeki ülkenin en zengin dört eyaleti, bağımsızlıklarını ilan etmeyi ve imparatorluğun (ABD) da desteğiyle kendi referandumlarını düzenlemeyi umuyor. Bu arada, medya da seçmenlerin kararlarını etkilemek için çeşitli yalan haberler yapmaya hazırlanıyor” ifadesini kullandı.
Chávez de, Santa Cruz’daki yasadışı girişimlerin Bolivya halkını ve Morales hükümetini daha güçlendireceğini savundu ve ekledi: “Devrimlerin karşı devrimin kamçısına ihtiyacı vardır, çünkü halklarımızın vicdanını diri tutar ve toplumun tüm kesimlerinin imparatorluğun saldırılarının farkına varmasını sağlar...”

Görünen köy kılavuz istemez: Bolivya’da zenginlik kaynaklarını kaybetmek istemeyen valiler, referandumla ülkeyi bölünmeye doğru sürüklüyor.

Evet görülmesi ve kavranması gerek: Bolivya’nın parçalanması ABD’nin ve doğal kaynaklara göz diken çokuluslu şirketlerin işine geliyor; Israel Lopez Montano’nun da işaret ettiği gibi, “Morales ve sosyal hareketlerce sürdürülen değişim, oligarşiyi iktidardan ve böylece zenginliğini arttıran ayrıcalıklarından kopardı.Morales hükümetine karşı yürütülen istikrarsızlaştırma kampanyası, huzursuzluk çıkarma ve Bolivya topraklarını bölme amacını taşıyor.

Bolivya oligarşisinin elindeki riskli kart, Bolivya’nın Balkanlaştırılması ile politik ve yönetim olarak cumhuriyetin güçsüzleştirilmesi. Pando, Beni, Santa Cruz ve Tarija’da (oligarşinin, büyük toprak sahiplerinin ve Bolivya sağının kaleleri), bölgedeki enerji kaynaklarını ve mineralleri kontrol altında tutabilmek için bölgesel özerklik önerdiler. Aynı zamanda kendi bütçelerini yönetmeyi, bağımsız güvenlik güçlerini oluşturmayı ve bölgedeki yurttaşlara yeni bir kimlik vermeyi istiyorlardı. Stratejileri açıkça yeni bir devlet kurmak ve 1825’te kurulmuş olan Bolivya’yı parçalamak...”[15]

Ancak Bolivya’nın gerçek sahipleri yerliler, buna izin vermeyecek...

Mevcut gelişmeler karşısında Bolivya Kongresi, Morales’in 90 gün içinde kendisi ve yardımcısı ile ülkenin 9 bölgesindeki valilerin iktidarının devam edip etmemesine yönelik referandum teklifini kabul etti...

OLANAK(LAR) VE OLASILIK(LAR)

Buraya kadar belirtildiği kapsamda, Bolivya’da gelecek hâlâ belirsizliklerle dolu; Morales ise zor ve somut tercihler yapması gereken bir noktaya kadar birbirine zıt yönlerde ilerlemeye devam edecek.

“Bu belirsizliğin ortasında, değinilmesi gereken beş nokta var,” diyen Aijaz Ahmad şu saptamaları hâlâ güncelliğini koruyor:

“Birincisi, Moralese iyi niyetle yaklaşmalı, suçu sabit olmadıkça onu masum saymaya devam etmeliyiz. Fidel ve Chávez’in ateş yutan çırağı olduğuna dair aleyhinde yürütülen propaganda öyle şiddetli, Bolivya’daki ekonomik durum öyle korkunç, Lula’nın Brezilyası gibi ‘dostları’ da dahil olmak üzere dış dünyaya bağımlılığı öyle gerçek ve bu durumu değiştirmek öyle zor ki, Morales gerçekten ihtiyatlı davranmak zorunda. Fidel’in bir zamanlar dediği gibi: ‘Eylem yaparken radikal, konuşurken ılımlı olmalıyız.’

İkincisi, Chávez Venezüella’da ilk kez boy gösterdiğinde, yalnızca Robin Hood türünde iyiliksever bir kişilikti. Ancak zaman içinde, adım adım, hatalarından ve yarım yamalak tedbirlerinden ders alarak, halkına hizmet etmek için kendi azminin ardından kendi yöntemiyle giderek bir devrimci hâline geldi; ve ancak son birkaç ay içinde Marks, Lenin, Mao, Troçki, Rosa Luksemburg ve Che Guevara’dan alıntılarla süslediği doğaçlama konuşmalarında ‘XXI. yüzyılın sosyalizminden’ söz etmeye başladı. Morales, Chávez’in şu anda geldiği konuma hayranlıkla bakıyor olsa da, en azından konuşma düzeyinde, onun başlangıç çizgisini daha şimdiden aşmış durumda.
Üçüncüsü, Morales yeni ortaya çıkmış bir isim değil, aksine ülkesinin ve kıtasının siyasi hayatında bilinen bir yüz. Fidel, Morales’in geleceğin Chávez’i olacağını tahmin etmemiş olsaydı, seçimlerin ne öncesinde, ne de sonrasında onunla ilgilenmezdi; Morales’in ardında, Chávez’inki gibi bir ordu değil, Allende’nin bile hiçbir zaman ulaşamadığı büyüklükte kitlesel bir hareket vardı. Fidel ve Chávez, yardım sağlayarak ve tavsiyelerde bulunarak Morales’le yapıcı bir şekilde işbirliğine girmeye, böylece ülkesini güdüm altına almaya çalışanlara karşı direnebilmesi için Bolivya’ya nefes alacak bir alan ve maddi güç kazandırmaya karar verdiler. Bu arada, Morales Castro’nun gönderdiği bir uçakla Küba’ya gitti ve şu anda Chávez’in ödünç verdiği bir uçakla altı ülkeyi dolaşmakta; çünkü başkanlığı devralana kadar makam uçağını kullanma hakkı yok. Morales’in İran’a (ya da aynı şekilde Fransa’ya) bir Venezüella uçağıyla gitmesinin ABD’de uyandırdığı çağrışımların izi kolay kolay silinmeyecek.

Dördüncüsü, silahlı kuvvetleri denetim altına almadan devrim diye bir şey olmaz. Bolivya silahlı kuvvetleri Amerika’ya ait bir güçtür; ayrıca, Morales seçimleri kazandıktan sonra ABD birlikleri Paraguay-Bolivya sınırında tatbikat yaptılar. Dünya Bankası’nın vereceği yardım havucu, ABD eğitiminden geçmiş silahlı kuvvetler sopasıyla beraber geliyor. Chávez’in elindeki en büyük koz, askeri gelenekten gelen bir lider olarak subaylarının büyük çoğunluğunun sadakati konusunda içinin rahat olması, buna rağmen ABD’nin tezgâhladığı askeri bir darbe Chávez’i yıkmaya epey yaklaşmıştı. Geçen yaz Caracas’ta oynanan bazı oyunlar sonucu işler öyle ciddi bir hâl almıştı ki, darbenin yaklaştığını ve köşeye sıkıştığını hisseden Chávez, Fidel’i öğüt vermesi için aradığında, Fidel, ‘Ne yaparsan yap, ama sakın bize Allende’nin yaptığını yapma’ demişti. Bu cümle, içinde çeşitli anlamlar barındıran bir öğüt; şöyle de yorumlanabilir örneğin: Düşmanın askeri gücüyle başa çıkamayacağını hissettiğinde yapman gereken şey, devrimci bir intihar değil, bir dahaki sefere savaşmak için hayatta kalmaktır. Morales’i eleştirenlerin hepsi olmasa da bazıları, böyle bir durumda Morales’in hayatta kalıp 500 yıllık güç dengesini tersine çevirmek için gerekli olan uzun vadeli bir cesaret ve kurnazlık savaşına girişmesini değil, derhâl intihar etmesini yeğlerlerdi. Fidel’in Morales’e verdiği öğüt, Lenin’in de kullandığı bir söz aslında: ‘devrimci sabır’. Morales yine de devrime ihanet ederse, bırakın etsin.

Beşinci ve son nokta, genel bir değerlendirme yapmak açısından önem taşıyor. Bu yazar, 1989’dan beri pek çok yazısında Sovyetler Birliği’nde ve müttefiki olduğu ülkelerde sosyalizmin çöküşünün tam anlamıyla tarihi bir yenilgiyi temsil ettiğini ve bu durumun şimdilerde yapılmakta olan devrimler üzerinde ister istemez küresel yankıları olacağını iddia etmiştir. Dahası bu yenilgi, pek çok Üçüncü Dünya ülkesindeki sınıfsal yapının tanınmayacak ölçüde değiştiği bir zamanda gerçekleşti. Bu durumda devrimci kuvvetler ortadan kaybolmayacak; aksine, yeni devrim biçimlerini deneyebilecek kadar güçlü oldukları her yerde kesinlikle uzun bir deneme döneminden geçeceklerdir. Ancak bu şekilde yapılacak uzun denemelerden sonra XXI. yüzyılın devrimlerinin nasıl şekilleneceğini gerçekten anlayabiliriz. Ayrıca, tıpkı XX. yüzyıldaki büyük sosyalist devrimlerin ancak XIX. yüzyılın devrimlerinin eleştirel bir gözle değerlendirilmesinden sonra ortaya çıkması gibi, günümüzde yapılacak denemeler de XX. yüzyılın devrimlerinin eleştirel bir değerlendirmesini de içermelidir. Morales’i, mahkûmiyeti gerçekten hak ettiğini daha kendi yaptıklarıyla kendisi ortaya koymadan önce, sırf Bolşevikler gibi davranmıyor diye mahkûm etmek mantıksızlık olur; Morales zaten hiçbir zaman böyle bir iddiada bulunmadı.”[16]

1 Haziran 2008 21:19:41, Ankara.

N O T L A R
[*] Odak, No:2008/20 (SN:20), Eylül 2008…
[1] Jacques Ranciere.
[2] Tarık Ali, “Yeni Bir Radikal Politikaya Doğru”, Yeni Yol, No:23, Güz 2006, s.119.
[3] “... ‘Che Turizm’e Hoş Geldiniz”, Radikal, 12 Haziran 2006, s.24.
[4] Conquistadores: Fatihler, Güney Amerika’yı fetheden İspanyol istilacılara verilen ad.
[5] James Dunkerley, Rebellion in the Veins, Political Struggle in Bolivia, 1952-82, Verso Editions, Londra, 1984, s.19.
[6] Guillenno Lora, “Revolution and Counter Revolution in Bolivia - The Great Decade of Class Struggles”, Şubat 1952, http://www.marxists.org/history/etol/writers/lora/1952/02/bolivial.htm.
[7] Carlos D. Mesa Gisbert, “Historia de Bolivia-Epoca Republicana (l900-2000)”, http://www.bolivia.gov.bo/BOLIVIA/paginas/historia6.htm.
[8] Selim Karlı, “Bolivya: And Dağları’nda Bir Devrim Laboratuvarı”, Devrimci Marksizm, No:5, Kış 2007-2008, s.149-153.
[9] Gaby Weber, Gerilla Bilanço Çıkarıyor: Arjantin, Bolivya, Şili ve Uruguay, çev: Gazi Çağlar, Belge Yay., 2’inci baskı, 2000, s.278-279.
[10] “Bolivya Gerillasının Efsane İsmi: İnti Peredo”, Sosyalist Barikat, No:48, Şubat 2007, s.64.
[11] Süleyman Bulduruç, “Bizim Amerika”, Odak Dergisi, No:2006-09 (SN:37), 8 Eylül 2006, s.20-23.
[12] Charles Hardy, “Chávez İdeallerimizin Takipçisi”, Express, No:2006/4, 10 Nisan-10 Mayıs 2006, s.47.
[13] Raul Zibechi, “Evo Tıkanmış Durumda”, Atılım, Yıl:2, No:2007 02 (139), 13 Ocak 2007, s.13.
[14] Hugo José Suarez, “Bolivya: İki Proje Sahnede”, La Jornada 29 Kasım 2007.
[15] Israel Lopez Montano, “Bolivya’yı Balkanlaştırma Çabası”, Telesur, 6 Mayıs 2008.
[16] Aijaz Ahmad, “Bolivya’da Sosyalizm Mümkün mü?”, Ürün, No:21, Mayıs-Haziran 2007, s.208-209.