Orhan Aydın sorgusu için yayınlar tarihe göre sıralanmış olarak gösteriliyor. Alaka düzeyine göre sırala Tüm yayınları göster
Orhan Aydın sorgusu için yayınlar tarihe göre sıralanmış olarak gösteriliyor. Alaka düzeyine göre sırala Tüm yayınları göster

24 Temmuz 2016 Pazar

Avukat Abdurrahim Dede FETHULLAH GÜLEN'den övgüyle bahsediyor!


   Batı Trakya ve Yunanistan Gezisinin Düşündürdükleri

Batı Trakya ve Yunanistan
gezisinin düşündürdükleri
                                               > Hüseyin Gökçe
 Batı Trakya ve Yunanistan’a doğru yolculuğumuz Edirne’de Serhat Koleji’ni ziyaretle başladı. Daha sonra Şükrü Paşa Müzesini ziyaret ettik.
Yol arkadaşım Abdullah Aymaz hocamız, burada da kısa bir not düştü: “Amerika'da yaşayan bir arkadaşım, geçen sene yazın eşiyle beraber ziyarete gelince başı örtülü olduğu için "yasak" diye engel olmak istemişler. Arkadaşımız ‘Bunun sebebini eşime nasıl anlatayım? Türkiye'yi seven bu Amerikalı bana ne oldu der? Amerika'da millete ne anlatır?’ demiş. Gerçekten; biyoloji doktorası yapmış, ABD'de ileri gelen şirketlerde görev yapmış ve Müslüman olduktan sonra tesettüre girmiş bu hanımefendi hiçbir demokratik ülkede rastlanmayan, bu gayri insanî durumu nasıl anlayacak? Ülkemizin durumu bir anda hangi seviyeye düşecek, onun gözünde? Tabii bu endişeler içinde görevlilere derdini anlatmaya çalışmış... ‘Zaten bu bir Türk vatandaşı değil; bunlara böyle bir dayatmanın olmaması gerek’ deyince, ‘Üstlerimize soralım’ diye gitmişler ve sonra ziyaret etmelerine izin vermişler.”
Kaldığımız otel Edirne’nin en özel konaklama tesislerinden biri. Fatih Sultan Mehmet’in sütannesinin evi imiş, çok güzel restore edip“Taş Odalar” adıyla butik otel yapmışlar. “Müze-Otel” gibi bir yer olmuş. Her adımda tarih... Zaten hemen bitiğinde bir açık hava müzesi: “Mezar taşları Müzesi”.
Taş Odalar ya da “Tarih kokulu odalar”, Selimiye Camii’nin kuzey duvarına neredeyse bitişik. Kaldığım odadan minarelerden birini o kadar yakından temaşa ediyordum ki, kendimi caminin bahçesinde yatıyor hissettim sabaha kadar. Geç yatmamıza rağmen kolayca uyandık sabah ezanının o harika nağmeleriyle… İçimiz huzur dolu…
Edirne’de gördüğüm güzelliklerden biri de, Fethullah Gülen Hocaefendi’nin 1960’lı yıllarda bir süre yaşadığı ev oldu. Şükrü Paşa Eğitim ve Kültür Vakfı tarafından mükemmel biçimde restore edilerek ve genişletilerek çok hoş bir kültür merkezine dönüştürülmüş. 2008’de rest0rasyonu tamamlanan Kaleiçi bölgesindeki bu yapıya bayıldım. Hele eski resimlerini görünce ne kadar emek harcandığını ve olaya nasıl içtenlikle sahip çıkıldığını anladım.
Yapılan güzel, bina göz alıcı, gayretler harika ama en önemlisi vefa, vefa…
Edirne'den Pazarkule kapısından geçtik. Bizim taraftaki tavus kuşlarının çokluğu dikkatimizi çekti. Eski yıllarda, bu kapıdan Yunanistan toprağına girer girmez göstere göstere takip edilirmiş Türk turistler... Şimdi peşimizde bir araba yoktu, bir sivil polis adım adım kaldığımız yere kadar gelip beklemiyordu.

Osmanlı’nın bilinmeyen başkenti
Dimetoka'daki şaheserlerimiz

Yunanistan'a giriş yaptıktan sonra doğruca Dimetoka'ya gittik. Belediye Başkanı Hiristos Tokamanis'i ziyaret ettik. Bizimle çok ilgilendi. Belki iki saat Dimetoka tarihini ve içindeki önemli ve bilhassa Osmanlı'dan kalma tarihî eserleri tafsilatlı olarak anlattı. "Bilinmeyen Başkent Dimetoka" isimli kitaptan bilgi aktardı:  
Çelebi Mehmet Camiî bir şaheser. İnşaat bitmiş tam kubbeye gelmişler... Yıldırım Bayazıd zamanı... Timur istilası baş gösterince kubbeyi istedikleri gibi tamamlayamayıp acele ile ahşap-kurşun bir şeyler yapıp savaşa katılmışlar. Aslında bu caminin ikinci bir örneği de yok. “Züğürtlükten zerafet” örneği tam… Meşe ağacından ve kurşundan kaplı olan üzeri, 1996'da sökülmüş. Zaten kurşunun kanserojen özelliği var. Şimdi sentetik bir madde konulmuş. Hem zaten rutubetle kurşunlar meşe tahtaları çürütmüş ve tahtalar ağaç kurtları tarafından yenmeye başlamış. Bütün bunlar için 320.000 Euro'luk bir proje yapılıp belediye tarafından onaylanmış. Bu insanî ve tarihi miras korunacak. Avrupa Birliği'nden 6-7 milyon Euro'luk bir destek bekliyor. Bu caminin içinde hiçbir camide bulunmayan ve duvarlara işlenmiş manzaralar var. Bu benzersiz manzara taşa işlenmiş... Bu bir Michel Angelo tekniği... Ama bunu Osmanlı kullanmış. Gökyüzü ve Cennet tasvirleri... Daha sonra üzerleri kapatılmış ama şimdi tekrar ortaya çıkarılmış.
          Gazi Ferhat Bey'e ait eserler var. Oruç Paşa'nın çok eserleri var. Bilhassa hamamları meşhur. Şimdi aslına uygun şekilde restore ediliyor. Bilhassa Fısıltı Hamamı... Sanki şimdiki "Dinleme böcekleri" gibi, o zaman "Dinleme boruları" yapılmış... Konuşmalar çok rahat dinlenebiliyor... Rutubetin çıkması için de bunlar yapılmış olabilirler... Ayrıca çeşitli renkte camlar var... Medrese, Rüşdiye Mektebi, Askerî Okul, Binicilik Okulu gibi Osmanlı eserleri...
          Dimetoka'yı Osmanlı savaşarak almamış. Çünkü o zamanki Bizans Kralı Kantakuzinos, Orhan Gazi'ye kızını verdiği için, burasını da vermiş. Yıldırım Beyazıd de burada dünyaya gelmiş.
          Belediyenin şu andaki binası da o zamandan kalma bir Osmanlı idare binası... Belediye başkanının resimlerini göstererek anlattığı bu uzun bilgilendirme, karşılıklı nezaketimizden bizim, "Yunan Kahvesi",onların "Türk Kahvesi" dediği kahveler ve tam damak tadımıza uygun börek, çörek ve tatlılar mükemmel diyaloğa dönüştü.
         Çok verimli ve hızlandırılmış bir tarih dersi gibi geçen Belediye başkanı ziyaretinden sonra bir şehir turu yaparak muhteşem eser Mehmet Çelebi Camii'nin yanına geldik. Restorasyondan dolayı içine giremedik ama dıştan o haşmeti seyrettik. Koskoca bir medeniyetin kalbi, Osmanlı eserleri olarak Batı Trakya ve Balkanlarda atıyor. Dedelerimizin şaheser imzalarını seyretmek büyük bir haz veriyor. 
Bi dakka, kitabın adı niçin “Bilinmeyen Başkent Dimetoka”  merak etmediniz mi?                                                                  
          Çünkü Dimetoka, 1. Murat döneminde Bursa ile birlikte iki sene (bir hesaba göre beş yıl) kadar başkentlik yapmış Osmanlı Devleti’ne.
          Bu arada hemen belirteyim, sınırımıza sadece 12 kilometremesafedeki Dimetoka’nın belediye başkan yardımcısı Türk. Şehirde 2.000 kadar Türk yaşıyor.   Köylerini saymazsak ilçenin nüfusu 10 bin.  

Dedeağaç’da bir Rum dostun evinde
kumru sesleriyle uyanmak sabaha…

          Dimetoka’dan sonra durağımız Büyük Derbent (Dar bent’ten bozma). Bu bölgenin bilgili ve sevimli evladı Aydın bey eşliğinde bölgeyi tanımaya çalışıyoruz. Ruşenler Köyü, Çilingir Köyü… Köyler bizim gelişmiş şehirlerimizin köylerinden bir gömlek daha bakımlı ve daha şık geldi bana. İnsanları da sıcak mı sıcak…
            Çevre görüntüsü, evler, evlerin duvarları, evlerin içi, insanların siması aynı Türkiye… Fark yok… Hele doğduğum Honaz’a ne kadar benziyor…
 Ve, Dedeağaç…
Gezi grubumuzu ikiye ayırdık. Aymaz Hoca, başka yere gitmek zorunda kaldı. Beş kişiyiz. Kiraz satılan bir büyük serginin önünde durduk. Arkadaşlardan biri, alışkanlıkla kirazların tadına bakmaya başladı. Nasıl olsa Türkçe anlamazlar diye “Tatmaya izin almadık, helâllık dileyelim” dedim yarı şaka…
Hemen cevap geldi: “Helâl helâl yiyin…”  Meğer sahipleri Türkmüş.
Sahilde, deniz fenerinin dibinde oturup bir güzel dondurma yiyoruz. Denizfenerini 2. Abdülhamid Han yaptırmış. Sahili, Ayvalık’a benzetiyorum.
Küçük bir şehir turu… Yine bir Osmanlı eseri camide namaz… 1. Dünya Savaşı’nda bu caminin önemli bir bölümünü yakmış yıkmış Bulgarlar. Sonra Yunanlılar tamir ettirmiş. “Yunanlılar daha insancıldır Bulgarlara göre” diyor camidekiler. Oysa Bulgarlar ile kan kardeşliğimizi konuşurduk hep.
Yine Aydın başrolde burada. Bir yerlere telefonlar ediyor. Mükemmel Türkçesi, Rumcası, Osmanlıcası ve Arapçası var.  Ayrıca İngilizce…
“Rum bir dostum var” diye girdi söze. “Israrla bizi evinde kalmaya davet ediyor. Akşam yemeği içinde güzel bir balık lokantasına gideriz diyor. Ne cevap vereyim?” Bir ağızdan “Beş kişiyiz, zahmet veririz, otele gidelim” diyoruz.  Cevabımız karşıya aktarılıyor. Rumca ateşli konuşmalar cep telefonundan taşıyor.
Aydın, “Ne dediysem ikna olmuyor arkadaşım. Ne yap et onları bana getir, misafir etmezsem çok üzülürüm. Evim 200 metreye yakın büyüklükte, rahat ettiririm, diyor. Ne yapalım?” Tek tek yüzümüze bakıyor.
“Gidelim o zaman” diyorum. Arkadaşlar da beni onaylıyor. İlk defa Rum bir ailenin evinde kalacağım için hayli sevinçliyim.
Balık lokantası, eski balık halinin hemen yanı başında. Hoş bir Rum lokantası… Az sonra balıklar arzı endam ediyor masamızda. Tabii nefis meze ve salatalar eşliğinde. Tatları doyumsuz… Neler yediğimiz saymayayım ki, sizin de benim de ağzımızın suyu akmasın. Ama bir olay var ki, onun mutlaka anlatmalıyım:
Üç saate yakın süren yemeğin ortasında yan masadan bir bey elinde tabak yaklaşıyor bize. Son derece kibar, “Kabul ederseniz bu tabağı masanıza bırakmak istiyorum” diyor. Merakla tabağa bakarken komşunun açıklamasını Aydın anında tercüme ediyor, “Bu özel bir sucuk, kendi elimle yaptım. Dana eti ve koyun eti karışımı, asla domuz yok içinde. Lütfen gönül ferahlığı ile yiyin…”
Hepimiz duygulanıyoruz, teşekkürler ediyoruz. Güzel jest doğrusu…
Masadan kalkarken bizi evine davet eden Rum dostumuz Panayotis’e bir kere seni rahatsız etmeyelim, diyoruz hep bir ağızdan.
Evde her şeyin hazır olduğunu, eşinden boşandığını, tek kızının da başka bir yere gittiğini, evin bizi beklediğini tekrarlayınca bütün içtenliğiyle, yola düşüyoruz. Aslında içimden can atıyorum gitmek için. Gezgin yanım, bir ülkeyi ve insanlarını tanımanın en iyi yolunun ara sokaklara dalmak ve evlerde aynı sofrayı paylaşmak olduğunu söyler hep.
Geniş bir ev gerçekten… Çift banyo tuvaleti var. Altı katlı apartmanı kendi inşa etmiş dostumuz. Mesleği inşaat mühendisliği ve müteahhitlik. Beşinci kattayız. Dip temel temizlik yapılmış, bekâr evine benzemiyor… Havlular belli ki bugün alınmış. Üstelik, Denizli malı. Geniş bir salonu var. Kocaman bir LCD televizyon… Salonun bir köşesi Amerikan bar, değişik içkiler…
Bizim Aydın, yatsı namazı kılmak mümkün mü der demez içeri koştu ev sahibi Panayotis. Güzel bir seccade ve iki pike ile döndü. Bunları bile düşünmüş. Helal olsun sana Panayotis!..
Komşusu papazmış, “Yarın ona hava atarım, bizim evde de âyin yapıldı diye” diyor.
Herkese bir oda düştü nerdeyse. Erken uyuduk, sabah 06.00’da Gümülcine yolu bizi bekliyor çünkü.
Şu güzelliğe bakar mısınız, kumru sesleri ile uyandım…
İstanbul’da bile bulamadığım bu ses eskiden beri çok etkiler beni. Balkona çıkıp içime çektim kumru seslerini Dedeağaç’ın sabah serinliğinde… Gönlüm ve içim bir hoş oldu… Sevindim, duygulandım…
Biraz daha yakınlık hissettim Panayotis’e, kalktım bir kere daha elini sıkarak teşekkür ettim. Keşke İngilizce veya Türkçe bilse ya da ben Rumca konuşabilseydim de bir güzel kaynatsaydım bu adamla. Yaşı da bana yakın hani…
Yine Aydın yetişti imdada, duygularıma aracılık ve tercümanlık etti. Son kitabım “Surları Aşan Müjde Fatih” kitabımı hediye etmiştim anı niyetine. Gece kitabı epey karıştırmış Panayotis. “Türkçe bilmiyorum ama epey anladım” dedi. “Çünkü bizim de tarihimiz Fatih’in hayatı. İsimler bizim, şehirler bizim…” Baktım o da mutlu… Meğer dedesinin İstanbul’da, Taksim meydanına yakın bir yerde helva fabrikası varmış 80 sene önce…
Dedesi ve babası dermiş ki, “Türklere bir iyilik yapan 5 iyilik bulur.” İşte olay bu! Bunu dedirtebilmek bir asır sonra bile… Biz dünden beri Panayoti’nin ikramı kadar dedelerimizin de mirasını, güzel mirasını yiyormuşuz meğer.
Biraz daha samimi olunca içini açtı Panayotis. Mevlâna ve Fethullah Gülen’i incelediğini söyledi. Hatta Mevlâna zikirlerine gitmiş birkaç kere, çok etkilenmiş. Gülen’in diyalog ve hoşgörü çabalarının dünya için çok önemli olduğunu vurguladı. Yakında Mısır’a gideceğini söylemeyi de unutmadı. Ezan sesinden ve zikirlerden etkilendiği için daha önce de gitmiş bu ülkeye.
Biz de İstanbul’a davet ettik tabii… “Yakında geleceğim” dedi.
Bu arada, Yunan insanının bildiğimizden daha dindar olduğunu gözlemledim. Trafik ya da başka bir nedenle kazalarda hayatını kaybetmiş Yunanlılar için kaza alanına en yakın yol kenarında “Dua noktaları” inşa edilmesi bunun göstergelerinden biri. Yüz kilometrelik bir karayolunda belki 25 tane bunlardan görmek mümkün. Bazı dua noktaları neredeyse minik bir mescit büyüklüğünde.
           
            Ve işte, Gümülcine ya da Komotini…

Çocukluğundan beri duyduğum, merak etiğim efsane şehirlerden biriydi Gümülcine… Burada olmak çok güzel…
Biz hep Gümülcine diyoruz ama Yunanlalar Komotini adını kullanıyor haklı olarak. Çünkü buralar Yunan Cumhuriyeti sınırları içinde. Burada tarihten tanıdığımız diğer Türk illerinin resmi adı hep Yunanca. Türkler de yadırgamıyor ve takılmıyor bunlara.
            Sabahın ilk saatlerinde girdik Gümülcine’ye…
Daha dükkânlar açılmamış ama ünlü Çukur Kahve’nin önündeki masalarda insanlar çaylarını veya kahvelerini yudumluyor. Başbakan R. Tayyip Erdoğan’ın da eşiyle geldiği bu yerde biz de bir şeyler içmeliydik. Buranın kahvesi pek ünlüdür, denilince hepimiz kahve söyledik. Bu arada diğer esnaf da dükkanlarını açmaya başladı. Anadolu şehir çarşılarının bire bir aynısı bu sokaklar da insanlar da. Türkiye’den gitme çok sayıda ürünleri hemen fark ettik.
            Daha önceden konuştuğumuz gibi tam 08.00’de Evren Dede’nin evinde kahvaltıya oturduk. Maşallah zengin bir sofra; yok, yok… Evren, gezi liderimiz Abdürrahim Dede’nin oğlu. Burada gazete çıkarıyor, radyo programları yapıyor. Bazen de ticaret… Bizim Aydın’ın evi ile yan yana ve ikiz villa tarzında bir evi var.
            Kahvaltı sırasında  “Bilge avukat” Abdürrahim Dede’nin söylediği bir söz çok dikkatimizi çekiyor. Sadece dikkatimizi çekmekle kalmıyor, beynimizde yeni şimşeklerim çakmasına yol açıyor. Burada doğup büyümüş, liseyi tamamlamış Dede dedi ki:
            “Bu bölgede bilmem kaç yıldır Rumlarla iç içe yaşıyoruz. Günlük ve zaruri diyalogların dışında onlarla hiçbir yakınlığımız olmadı. Onlara bir şeyler anlatma gayreti taşımadık. Ta ki, Fethullah Gülen’in bize diyalog ve hoşgörü ufuklarını göstermesine kadar… O nasıl bir anlayış ve şuurdur ki, on yıldır burada Rumlar’la aramızda inanılmaz güzellikler yaşanıyor. Eğer biz bu havayı 70 yıl önce yakalayabilmiş olsaydık buraların rengi çok daha güzel olurdu.”
            Nitekim, Gümülcine’de daha yedi yıllık bir geçmişe ve üç şubeye sahip Elit Dil Eğitim Merkezi öyle güzelliklere imza atmış, kültürler arası öyle köprüler kurmuş ki…
            İskeçe gibi diğer eski Türk illerine uğrayıp, mini ziyaretler yapıp Kavala’ya doğrulttuk otomobilimizin burnunu.
Buralarla ilgili son bir not:
            Batı Trakya’nın bu bölgesinde Osmanlı Devleti hala soluk alıp veriyor. Devlet-i Âli Osmanî yıkılmamış gibi… Çünkü Medrese eğitimi güçlü bir şekilde olmasa da hala devam ediyor, Osmanlıca öğrenmek serbest ve bir çok aile çocuklarına Osmanlıca öğretiyor.
            Osmanlı hukuk sistemi Mecelle ya da “İslama dayalı hukuk”resmen uygulanıyor. Yani, Batı Trakya’nın bu bölgesindeki Türklerin bazı hukuki sorunlarını Şer’i mahkeme gibi işleyen imamlar çözüyor. Mirasta, kişisel uyuşmazlıklarda hüküm şer’i ölçülere göre veriliyor. Tabii adam öldürme gibi ağır suçlarda Yunan Mahkemeleri devrede oluyor.
            Aramızda bulunan muzip biri sordu "O zaman buralarda dört evlilik de geçerlidir!” Cevap verdiler: “Evet, buna da izin var, Yunan makamları engel olmuyor ama bu hakkı kullananlar Türkiye’dekinden daha az.”

            Kavala veya Mehmet Ali Paşa’nın yurdu

            Birçoğumuz için Kavala adı Kavalalı Mehmet Ali Paşa ile birlikte hazırlanır. Tarihe geçen en ünlü paşalardan biridir Kavalalı Mehmet Ali Paşa (1769 – 1849).
Her ne kadar Osmanlılar'a bağlı olsa da, o dönem, Sudan, Mısır,Filistin ve Suriye'nin gerçek hükümdarı kabul edilmiş ve 150 yıl boyunca oğulları tarafından yönetimini sürdürmüş güçlü biri validir Mehmet Ali Paşa. Kavala’ya yakın bir köyde doğmuştur. İstanbul’daki ünlü Hidiv Kasrı da onun torununa aittir.
İskeçe çıkışında Türkiye’nin neredeyse yarı fiyatına bir bedelle otomobilimizin deposunu fulleyip Kavala’nın ünlü su kemerlerine vardığımızda güneş, şehrin taş kaldırımlarını iyice ısıtmıştı.
Taş döşeli ve güneşten kızmış yokuşları tırmanarak vardık Kavalalı Mehmet Ali Paşa’nın ünlü külliyesine. “İmaret” adıyla dünya çapında butik bir otel şimdilerde. Burayı yapan ve işleten patronun davetlisiyiz.
Görkemli otele girdikten sadece üç dakika sonra patron, daha doğrusu patroniçe Anna’yı karşımızda bulmak bizi hem şaşırttı hem sevindirdi. Oldukça zengin ve karizmatik bir bayan Anna.
Bizi otelde bekleyenlerden biri de Yunanisan’ın İstanbul Eski Başkonsolosu Büyükelçi Aleksis Andris ile sempatik eşi Efi. Trabzon kökenli ve İstanbul-Moda doğumlu Efi. Aleksis bey de Bornova veya İstanbul doğumlu sanırım.
Dünyanın en güzel, en fantastik 100 otelinden biri kabul edilen bu Osmanlı külliyesini geziyoruz önce. Mükemmel bir dikkat ve işçilikle yenilenmiş her şey. Mümkün olduğunca eski korunmuş, tarihe dokunulmamış. Külliyede hamam, medrese, mescit, Osmanlı mutfağı, kütüphane, öğrenci odaları var. Denize sıfır… Karşıda bütün alımıyla Kavala ışıldıyor Ege güneşinin keskin ışıkları altında. Deniz kokuları doluyor evlerin açık kapılarından içeri…
Tarihe yolculuktan günümüze dönüşü terasta kurulan muhteşem yemek masasında yaşadık… Otelin en küçük odasının geceliği 360 Avro. 1500 Avroya kadar çıkıyor oda fiyatları. “Bu parayı veren herkesi yine de kabul etmem otelime” diyor Anna. “Önce tarihe saygısı olmalı burada kalacak müşterinin.”
Bu yüzden olsa gerek otel büyük zararlar ediyormuş. “Nasıl karşılıyorsunuz bunca zararı?” dediğimizde önce söylemek istemiyor ama biraz üstüne gidince “Ben” diyor “Philip Morris’in ortaklarından birinin işiyim. Kocam destekliyor beni. Anlayacağınız ve  maalesef Marlboro’nun ortaklarından sayılırım.”
 Entelektüel birikime sahip, tarih okumaları olan ve düşünen biri bayan Anna. Mısır doğumlu olduğu için Kur’anı-ı Kerim’i okuyup anlayabiliyormuş. Sık sık Kur’an okuduğunu gören annesi “Sen galiba Müslüman oldun da benden gizliyorsun” diyormuş. Tam bir Kavalalı Mehmet Ali Paşa ve Osmanlı hayranı…
Söz dönüp dolaşıyor Fethullah Gülen’e geliyor… Hocaefendinin İngilizce “Sofizm” isimli kitabını hediye ediyoruz. Öpüp başının üzerine koyduktan sonra alıyor ve saygıyla tutuyor elinde. “Vicdanım Gülen’e çok yakın” diyor.
İster istemez şu geçiyor içimden “Galiba, Gülen hoşgörüsünü ve dünyaya verdiği mesajı en az anlayan biziz, yani Türkiye’dekiler…” (Bu yazıyı kaleme aldığım günlerde, İngiltere’nin 30 bin öğrencili ünlü üniversitesi Leeds Metropolitan, Gülen’e fahri doktora unvanı vermişti ki, oralarda bu sık rastlanan bir durum değildir.)
Sohbetin ilerleyen bölümlerinde Anna hanım, Mevlana’ya hayranlığını dile getirirken sözü yine Fethullah Gülen’e getiriyor ve Mevlana ile onun arasında körü kurmaya çalışıyor.
Anna, “Fethullah Hoca’nın çalışmalarına ben de katkıda bulunmak istiyorum” deyince neler olabilir diye düşünmeye başlıyoruz.“Abant Toplantıları”ndan biri burada niye yapılmasın, diye bir görüş düşüyor masaya.  Benimseniyor bu görüş.
Hep birlikte kalkıp otelin ya da külliyenin salonlarını dolaşmaya başlıyoruz, nerede ne yapılabilir diye...
Nasıl da gelişiyor olaylar… Yeter ki, düşün yollara… İlk adımlarınızı atın…
Niyetiniz içten, hedefiniz temiz olsun. Allah açıyor yolunuzu, melekler döşüyor yolların taşını da asfaltını da…
(15 Aralık 2011)

21 Mayıs 2015 Perşembe

LİNÇÇİ Yücel Erten dişine göre bulduğu Birkan Görgün'ü fena hırpaladı!








Devlet Tiyatrolarının bölge müdürlerine ilişkin paylaşımıma Trabzon DT müdürü Birkan Görgün (Birkan Gorgun) yorumlar yapmış, sorular sormuş. Yanıtlarım:

1- şimdi durup dururken isimlerimizi deşifre edip, dandirik müdür demek koca yücel ertene ne kadar yakışıyor?
1- ‘Durup dururken’ değil, Devlet Tiyatroları karanlık bir sona doğru yürürken Birkan...
‘İsimlerinizi deşifre etmek’ ne demek? Siz gizli müdür müsünüz? Şifreli misiniz ki deşifre etmiş olayım? Yoksa gizli kalmak mı istiyorsunuz? Tutumunuzun kamuoyu önünde dile getirilmesi, işinize gelmiyor anlaşılan?...
‘Koca’ mıdır, değil midir, bilemem ama; Yücel Erten ömrü boyunca, dandik ya da dandirik gördüğü şeyleri öyle adlandırmaktan kaçınmamıştır. Şimdi başka türlü davranması için bir neden mi var?...

2- neden bütün tartışmalarımız facebook gibi, herkesin görebildiği bir platform üzerinden yapılıyor. Nedir bu facebook manyaklığı. Bu da büyük Yücel Erten'e pek yakışmıyor.
2- Bu devletin en büyük tiyatro kuruluşundaki yönetime ilişkin eleştirilerin, gizli gizli mi yapılmasını istiyorsun?... Yoksa Devlet Tiyatrolarının düzenli bir yayın organı var da; benim bu düşüncelerimi orada mı yayınlamak istiyorsun?... Çalıştığın yer bir kamu kurumu. Sorunları elbette açıktan tartışacağız.
Sık sık yararlandığın bu sosyal paylaşım ortamından ‘facebook manyaklığı’ diyerek kaçmaya hazırlanıyorsun gibime geldi...

3- ne bakan tanırım ne genel müdür beni 60000 seyircim ilgilendiriyor dediğim zaman hakkımda bakanlık soruşturması açıldığında neredeydi büyük Yücel Erten hocam.
3- Şaşkın kardeşim, işte facebook gibi ortamlar bunun için var. 2 satır yazsaydın, boyuna ‘büyük’ diyerek aklınca kinaye yaptığın Yücel Erten’i de etiketleseydin; belki de onun küçümsenmeyecek bir katkısı olabilirdi. Öyle işlerden istihareye yatarak haberdar olunmuyor?!

4- balım müzikali sırasında yanınıza geldim, özlemiştim çünkü, birlikte kahve içtik, konuştuk. Çok da güzel ayrıldık. Ne değişti o zamandan bu zamana Büyük Yücel Erten hocamda...
4- ‘Özlemiştim’ lafını samimi bulmuyorum. Son 10 yılda beni ne zaman özlemiştin ki?...
Sana Trabzon uluslararası festivali için doğru ve haklı bir öneride bulunmuştum. Türkiye-Polonya diplomatik ilişkilerinin 600. yıldönümü için Polonya’ya davet edilmiş, Güngör Dilmen’in “Deli Dumrul”unu sahnelemiştim. Türk tarafı (Kültür Bakanlığı, Dışişleri Bakanlığı, Büyükelçilik, ITI, Devlet Tiyatroları) katkıda bulunmak bir yana, olayı görmezden geldi. Oysa Polonya’da ilk kez bir Türk yazarı, bir Türk yönetmen tarafından sahneleniyordu. Oyunun festivale davet edilmesi, hem daha önce Trabzon’da sahnelediğim için aşina olan Trabzon seyircisine yeni bir tad verir; hem de bu projeyi tümüyle sırtlayan Polonya tarafına bir cemile, bir kadirşinaslık olurdu. Ve sen de bu düşünceyi benimsediğini ve gerçekleştireceğini yazmıştın. Anlaşmıştık.
Ama provama bir kahve içimi uğradığında, aradan aylar geçmişti; bunun gerçekleşmeyeceğini biliyordun ve bu konuda tek söz etmedin. Benim sormamı bekledinse, yanıldın. Ben koltuğunun altında projesiyle kapı kapı dolaşanlardan, iş takibi yapanlardan değilim. Benim işim değildi ki, sonuçta senin işindi, senin projendi. Sonucu, yönetici olarak senin bildirmen gerekirdi...
Yanımdan neden o kadar sevindirik ayrıldığına, sonradan anlam verebildim: ‘Oh, o konuyu sormadı!’ sevinciydi bu.
Ve sonunda ancak festival başladığı gün ben facebookta sorunca: ‘Olmadı hocam. Sizin DT’na karşı tutumunuz, oyun sahnelememe kararınız’ gevelemeleri. Düzayak ‘Bir özür dilerim, olur biter’ mantığı. Artık kimin(!) kavrayış kapasitesine göre karar verilmişse; uygun görülmemiş. Hatta Polonya’daki tiyatroya bir yazı bile yazılmamış...
Sonuçta benim sadece güvenimi çaldın. Önemli değil, ben bundan ölmem. Ama Türk Tiyatrosunun uluslararası bir başarısına mezarcılık yaptın Birkan. Bu önemli...
Başkaları için neler değişti bilemem, ama benim tanıdığım Birkan Görgün’de bu değişti işte...

5- trabzon belediyesi ile girdiğim rant mücadelesinde ( sahne durumu) canıma okudular. İsterdim ki Büyük Yücel Erten hocam da arkamda olsun, bit kaç söz söylesin. Olmadı...
5- ‘Olmadı’ lafı bulanık. Ben sevmem öyle bulanık lafları. Sordun da birkaç söz söylemedik mi?...

6- biz gençler olarak - sayımız gittikçe artıyor- artık tiyatronun karar mekanizması olmaya karar verdik. Artık biz alıyoruz devlet tiyatrosunu... Yanlış anlamayın ama, artık abiler amcalar müsade edin bize... Gidip bölgelerde oyun izleyin, neler yapıldığını bir görün. Bizler artık büyüdük, bırakın elimizden tutmayı. Karşıdan karşıya yanlız geçebiliyoruz artık.
6- TÜSAK tetikçisi istepne bir genel müdürün emir erleri olarak, ‘tiyatronun karar mekanizması olmaya karar verdiniz’ demek? Mübarek olsun! Elinizi, ayağınızı tutan mı var?...
Yoksa DT üzerinde bir vesayetim olduğunu mu ima etmek istiyorsun? Bak bakayım pencereden, Trabzon’daki kargalar gülüyor mu? Ben kendimi Devlet Tiyatrosundan emekli edeli 15 yıl oldu. Ama yurttaş olarak sanatımla, yurdum ve yuvamla ilgili her türlü görüşümü, eleştirimi ve önerimi açıklamaktan kaçınmam. Böyle biline!...
Ayrıca: Karşıdan karşıya geçerken salçaya dönüşürseniz, sorarım ben size abiyi amcayı!

7- şu an bunları facebook üzerinden tartışıyor olmaktan utanıyorum. Çünkü facebook tartışmalarını niteliksiz olarak değerlendiriyorum. Kendi özelimizi, yatak odamızı insanlara açmanın anlamsız olduğunu düşünüyorum. Ve bu platformdaki tartışmaların da, kuruma zarar verdiği düşüncesindeyim. İtibar kaybettiriyor.
7- Ben utanmak için bir neden göremiyorum. Senin nedenlerin varsa, onu bilemem tabii?…
Her şeyin niteliklisi ve niteliksizi vardır: İnsanların, yöneticilerin, düşüncelerin, tartışmaların…
Özelimiz?... Yatak odamız?... Hayrola, böyle karyola?... Şunu unutma: Tiyatro yapıyoruz diye yatağa falan girmiyoruz. Tiyatro sanatının ve kurumlarının bir tek özeli vardır: Prova! Onun dışındaki herşey tartışmaya, görüş bildirmeye açıktır…
Ayrıca kurumda itibar mı kaldı ki?... Varlığı iki dudak arasından çıkacak bir sözcüğe asılı duran yöneticilerin, kendi kendine vehmettiği bir itibara, itibar etmek mecburiyetinde değilim. Kol kırılsın yen içinde kalsın budalalığına prim vermeyeceğim…

8- tüsak taslağına gelince, karşı olduğumuzu bildiren imzalarımız orada duruyor. İsimlerini saydığınız müdür arkadaşlarımızın da imzaları kapı gibi duruyor orada. Bu arkadaşlarımızı tüsakçı olarak addetmek, özür dilerim ama ahmaklıktır. Necat birecik ile dert varsa onunla konuşulsun, bölgelerini ayakta tutmaya çalışan arkadaşlarımın emeklerine yanlış anlamayın ama hocam, büyük yücel Erten bile söz söyleyemez. Neler çektiklerini belki siz oturduğunuz yerden göremiyor olabilirsiniz ama bizler görebiliyoruz.
8- İmzalar kapı gibi duruyorsa da, sahipleri gitgide kapıkulu gibi duruyor Birkan! Somut örnek için bkz yukarıdaki cevap 4... ‘Ahmaklık’ demişsin de: Asıl bunu görmeyip, buradan bir kahramanlık tevatürü çıkarmaya çalışmaktır ahmaklık...
Hem sonra TÜSAK’çının yaverleri ve emir erlerinin, ‘bölgelerini ayakta tutmaya çalışmaları’ ne kadar beylik ve ne kadar saçma bir laf. O nasıl bir tiyatroymuş öyle ki, müdür çekilse yıkılıverecek? Müdürler mi Samson, tiyatrolar mı karton?...
Daha iyi görebilmek için, siz oturduğunuz yeri değiştirseniz?...)

9- bu son cevabımdır. Daha da bu saçmasapan facebook üzerinden konuşmayacağım. Çünkü facebook üzerinden tartışarak kendimi küçük düşürdüğümü fark ediyorum. Daha ciddi mecralarda konuşulması gereken konular bunlar diye düşünüyorum.
9- Tamam sen sıkışınca facebooktan kaçabilirsin. Onda dokuz demişler... Ama bildiğin ‘konuşulacak-tartışılacak daha ciddi mecralar’ var ise kaçmazdan önce haber ver de; biz de yurttaş olarak yararlanalım...

10- Ben ne genel müdürün, ne bakanın adamıyım... Siz de genel müdürlük yaptınız. Müdürleri genel müdürün emrinde çalışan insanlar olarak görmemişsinizdir sanırım. Bu pek demokratik bir tutum olmaz çünkü. O zaman kukla olur müdürler, dandirik olur doğru. Sizin de döneminizde böyle yapmadığınızı düşünüyorum. Ben devletin, tiyatromun müdürüyüm. Şahısların değil. Şahıslar üzerinden devlet tiyatrosunu idare etmek anlayışının artık gerilerde kalması gerektiğine inanıyorum. Eskiden böyle yapılmış doğru, ama artık biz böyle düşünmüyoruz.
Son olarak, lütfen ama lütfen, bu kurumu biz gençlere bırakın. Genel müdürler değişir, bakanlar değişir, ama şu kurumun yakasını bırakmayan, bize tepeden bakan abikerimiz de bıraksın artık... Biz gençler olarak buradayız. Bu kurumu da sonsuza kadar yaşatacağımızdan emin olabilirsiniz. Tüsak dediğiniz saçmalık, bizim için çocuk oyuncağı... Bir allahın kulu geçiremez onu merak etmeyin..,
Sevgi ve saygılarımla... Her şeye rağmen hala size olan sevgimin ve saygımın bilinmesi ümidiyle...
10- Etkili bir final yapayım derken, her şeyi birbirine karıştırmış, zinciri büsbütün dolaştırmışsın. Ben de zaten bu safsatalara yanıt vermekten sıkıldım. İstersen kitabımı oku...
Unutmadan: Saydım, 1 defa ‘koca Yücel Erten’, 5 defa da ‘büyük Yücel Erten’ demişsin. Bir yandan yağlarken bir yandan kinaye yaptığını sanıyorsun belki ama; daha çok sırıtkan ve kıvırtkan görünüyor. Uğurlar olsun!...

Like · Share · 9 hrs · Edited
  • 134 people like this.
  • Reyhan Salman Masklar şahane. Duruma uygun.
    Like · 2 · 9 hours ago
  • Birkan GorgunAnlamıyorsunuz...Anlamayacaksınız da... Benim ki boşa çaba, çünkü kafalar hala eski kafa... Çok şükür kimsenin adamı olmadım, olmayacağımda... İster inanın ister inanmayın... Sizi maziyle başbaşa bırakıyor, hala devam eden bu üstten bakışınızla mutluluklar diliyorum... Son olarak şunu da söyleyerek hoşçakalın diyorum: sevgili hocam sizin döneminiz bitti... Ha zannetmeyin ki necat birecik dönemini kastediyorum yeni dönem olarak... Ben mesaj kutuma düşen yüzlerce arkadaşımın yeter artık isyanından bahsediyorum... Ama sizin dönem öyleydi değil mi hocam? Hep biat etme üzerind kurulu bir mazi... Bitti artık hocam... Bunu kabul edin... Yarın bizim de biteceğimiz gibi... Bu bir süreç... Herkes toprağa girecek... Ben her zaman vicdanıma hesap verdim, vermeye de devam edeceğim... Üzgünüm hocam... Siz genel müdürle atışmaya devam edebilirsiniz... Bu her genel müdür döneminde böyle olmuş... Sizde de olmuştur mutlaka... Ama biz sıkıldık... Her yazımdan sonra saygımı dile getirdim... Madem samimiyetime inanmıyorsunuz, alın o saygı hakkı da sizin olsun... İnsanlar yaşkanınca kendilerini ortaya koyacak mecralar arıyorlar ya... Siz yapmayın... Bundan benden size bir tavsiye... Biz genç kuşak geliyoruz... Güçlenerek geliyoruz... Üzgünüm gerçek bu... Ve sizler bu gerçeğe alışsanız iyi olur... Yine de her şey için teşekkürler... Yolunuz açık, ömrünüz uzun olsun...
    Like · 1 · 9 hours ago
  • Yücel Erten Sağdan yürü, belki cüzdan bulursun...
    Like · 7 · 9 hours ago
  • Birkan Gorgun Olur yürürüm hocam... Denenmiş bir şey herhalde...
    Like · 1 · 9 hours ago
  • Tarık Erden Yücel Hocam biz sizi eski kafanızla mazinizle, kuşağınızla, bitmiş denilen döneminizle, alışamadığınız gerçeklerinizle... Hasılı her halinizle seviyor ve sayıyoruz... İyi ki varsınız smile emoticon Sizi seviyorum smile emoticon
    Like · 6 · 9 hours ago
  • Kemal Oruç Yücel Erten, iyi ki varsınız! Sevgiyle...
    Like · 8 · 9 hours ago
  • TC Nilgül Tüzün Yücel bey ,siz yinede o kimselerin begenmediği ,ama herkesin takip ettiği facebooktan yazmaya ve tartışmaya devam edin.Bizler ancak bu şekilde kimin ne olduğunu ,ne düşündüğünü,ne için ve kimler için çalıştığını anlıyoruz,gerçek yüzlerini görüyoruz..
    Like · 5 · 9 hours ago
  • Seval Gökçe Masklar muhteşem..Yanıtlarında muhteşem...
    Like · 5 · 9 hours ago
  • Georges Daniel Iyi ki varsin, Yücel !
    Like · 5 · 9 hours ago
  • Seyit Yöre Mutlu Son oyununu 5 defa izlediysem, Brecht'i öyle ve başka birçok oyunu yorumlayacak Türkiye'de kaç DENEYİMLİ rejisör var... Çırakların ustaları aşması gerekir ki yoksa o sanat ölür ama ustaları yok sayarak yaşarken öldürerek değil... Umarım bir projede buluşuruz... Yeniden saygılarımla Yücel Erten...
    Like · 5 · 8 hours ago · Edited
  • Talia Özlem Baltacılar İyi ki varsınız... Olmaya devam edin... Bana umut oluyor.. Bu ... camiada!..
    Like · 5 · 8 hours ago
  • Ismail Dede "genç "olmak ve "toy" olmak arasındaki farkı bize gösterdiğiniz için teşekkürler "yaşlı "Yücel hocam! Diğer konular zaten "züğürt tesellisi" sevgiyle
    Like · 4 · 8 hours ago
  • Serhat Nalbantoğlu yaa nıye bu kadar celanlendın agbı cahılılın cahıllıhıne ver ozgur olsunlar dedık osuruk ufluyorlar cevapta bulamadım yazdıklarına davul la dumdelek olmus ne dıyeyım
    Like · 5 · 8 hours ago
  • TC Ilhan Örenel Yüreğinize sağlık hocam.. Takipteyiz smile emoticon
    Like · 1 · 8 hours ago
  • Seyit YöreBir Anı: Ankara Devlet Konservatuvarı'nda öğrenciyken (1997-2001 arası) birgün Müzikoloji Bölümü kütüphanesinde Turgut Özakman'ın Oyun ve Senaryo Yazım Tekniği kitabını incelerken Turgay Erdener yanında Yücel Erten ile geldi ve Yücel hoca için Ankara Devlet Konservatuvarı 30. Yıl kitabını istediler ve kitabı bulup verdim. Adını ve işlerini bildiğim, ve şimdi rahat ulaşıp yazışabildiğimiz, Yücel hocayı karşımda görmek benim için heyecan ve onur vericiydi... Kıssadan hisse...
    Like · 3 · 8 hours ago
  • Pınar Mrtrk Yaaa bitmesin okumasi çok zevkli, bu arada ben de gencim nereye gidiyormuşuz tam olarak Konum bilgisi pls:))
    Like · 5 · 8 hours ago
  • Alev Kerimoglu Harbiden de bi düş yakamızdan abi'cim, işimizi yapıp usluca uslubumuzla, usulünce, usul usul yok olup gidiyoruz şunun şurasında..
    Like · 4 · 8 hours ago
  • Ozgehan Ustuk Biz varken bir allahın kulu geçiremez TÜSAK'ı mı demiş o? Bu safsataya bir okkalı cevap vermemişsiniz, büyüklük göstermişsiniz. Boşverin toy kinayeleri.
    Like · 2 · 8 hours ago
  • Füsun Oruç Akay Akıl yaşta değil başta derler. Bu vatandaş Yücel Ertengibi genç ve üretken bir beyinle neyin tartışmasını yapıyor ki?..
    Like · 1 · 8 hours ago
  • Çağdaş Sahne Sanatları Genç Müdürün Darbe Girişimi Başarısızlıkla Sonuçlandı.. smile emoticon

    https://youtu.be/b6n7afpLbBQ

  • Filiz Terzi Birkan Beyin argümanıyla her karşılaştığımda haliyle bu şarkı gelir aklıma : https://www.youtube.com/watch?v=F8wVyoJgvEU
    Like · 4 · 8 hours ago
  • Kübra Gülgel Yücel Erten muhteşemsiniz kesinlikle abartmıyorum.
    Like · 1 · 8 hours ago
  • TC Ufuk Ersan Tavityan Eksik olmayın hocam.....
    Like · 1 · 8 hours ago
  • Emel HuberBu metni, 
    - nedenleyen, açıklayan, gerekçelendiren, tartışan metin örneği olarak, 
    - cesur ve namuslu metinleştirme örneği olarak,

    - "bulanık laf kullanmadan" metin oluşturma örneği olarak,
    - dile egemenlik örneği olarak
    bütün eğitim kurumlarında ders olarak okutmak gerekir. 
    Hut ab!
    Like · 3 · 7 hours ago
  • Kadri Özcan Çalışan ve üreten ülkenin en değerli yönetmenine, tiyatro adamına ve sanatçı olmayı başarmış, saygı görmüş, hep haketmiş bir "değere" henüz başlamamış, yoluna bile girmemiş bir Çırağın (kimin çırağıysa ) bu sözlerini de tarihe yazalım. Fotoğrafını çekelim. Hayat göreceli kimine uzun kimine kısa. Bakalım o zirvede kim var kim yok.
    Like · 3 · 7 hours ago · Edited
  • TC Şule Sezener Sanatta usta çırak ilişkisi çok önemlidir.Tabii genç kuşak gelsin, ne güzel...Elbette biat etmeden ama ustaları bilerek, onlar ayakta durdukları sürece.Yarın siz de bitmeyin...
    Like · 2 · 7 hours ago
  • Kimiz Zeynep Var olun hocam, geçen ve gelecek zamanlarınızla.. bir dönem bitmesi gerekiyorsa o da bu ne idüğü belirsizlik dönemidir,,,, Biz sizi gençliğinizin duruşu ve birikimlerinizden bize düsenlerle tanıyor, seviyor ve şimdinizden güç alıyoruz..Umarım sizin gibi genç yaşayabiliriz, zaman mekan tanımadan üretim içinde olabiliriz...Çağın sorunlarına bana ne demeden tanıklığı sürdürebiliriz... Var olun smile emoticon
    Like · 1 · 7 hours ago
  • Tuncer Yığcı Bayrağı gencin böylesine teslim etmektense kafasına vurmalı? İşe yarar mı? Zor.
    Like · 2 · 6 hours ago
  • Orhan Aydın Şu TÜSAK nasıl bir sevda ..
    Like · 2 · 6 hours ago
  • Aydın Sigalı Temmuz ayında Matrakapoliste odacilardan başka kimse kalmaz ...bu da onlardan biri ...smile emoticon
    Like · 2 · 5 hours ago · Edited
  • Taner TuranBunca yıllık emeğim olduğunu düşünerek....Adama sorarlar; Sen bunca yılına ne sığdırdın ,ne için mücadele ettin, neye inandın,neyi var ettin,neyi ürettin, (mesleğin ve insanlık adına) neleri emanet bıraktın diye... Yakışmıyor emanetçi diye görünen Görgüsüz'lere.... (Bakkal çıraklığı yaparken bile bir görgünün manasını öğretmişti ustam ) Rahmetli Babamın bir lafını da paylaşmadan geçemeyeceğim, affınıza sığınarak ... "Götümden çıkmış bana yüzme öğretiyo " Saygılarımla Yücel Ustam (hocam olmamanız ve hiç beraber çalışmamamıza rağmen) iyi ki varsınız...
    Like · 2 · 2 hours ago · Edited
  • Selmin Fındıkoğlu yazdıklarınızı anlayabilecek mi acaba???