Coşkun Büktel, "gün yirmi dört saat" iddia ettiği gibi, "iki kere iki dört eder" kesinliğinde yazmamakla birlikte, asla korkusuz bir yazar değildir! Belki yazar bile değildir! "Belki" sözcüğü, geçici olarak işin içine katılmış ve düşünme sürecimiz tamamlanır tamamlanmaz "büyük bir olasılık"la çürük bir diş gibi işin içinden çıkartılıp gerçek yerine, çöpe atılacaktır!...
Coşkun Büktel, kaleme aldığı yazılarının, hattâ sanat yapıtı olduğunu iddia ettiği kitaplarının ezici çoğunluğunda "bilimsel yöntemler"le değil, karakuşi yöntem(sizlikler)le çiziktirme, karalama, müsvedde üretiyor... 418 yıl önce doğmuş Descartes'ın çok gerisinde soluk alıp veren Büktel, bir "Shakespeare Çocuğu" olarak, Lev Tolstoy gibi pırlanta değerindeki bir yazarın yazdıklarını içselleştirebilecek "donanım ve kültürel yapı"ya sahip olmadığı için, sahte duygular mimarı, hırsız, intihalci, oyunbozan (Kendisinden önce yazılmış önemli oyunları ç/alarak, oyunlara tecavüz edip, ölmüş yazarın kemiklerinin ırzına geçen...) Shakespeare'in rahle-î tedrisinden yetişmenin zorunlu hâlleriyle tiyatro piyasası yapabiliyor...
Coşkun Büktel, anlaşılabilir ve somut konuşmak yerine, anlaşılamaz ve soyut konuşuyor. Bu soyutluk, somut bir durumu ayrımsatmak için, kavramsal aşkınlık anlamında değil de, (kendisinin anlayacak dağarcığı, değerleri, deneyimleme alışkanlığı olmadığı için) içinden geldiği gibi, bir dışkı gibi fışkırtıyor! Şimdiye dek, "Türkiye tiyatro mahallesinin ayrıksı çocuğu, sivri dilli yazarı plakalarıyla donatılmış" olduğu için, karşısına hem yazar, hem de yiğit bir kişi çıkamamasının "rantını yiyen" Büktel'e, biz, "DUR" diyerek "rantiye" olarak kurduğu soyut "şantiye" binalarına saldırıp, kendisini "raptiye" ile kımıltısız hâle getireceğiz! Çok kararlıyız!
Sosyalist Sanatçı Hilmi Bulunmaz
***
"Bu illetin pençesine düşen tiyatrocular, tiyatroyu artık yalnızca bir sosyal prestij aracı, bir ekmek kapısı, ya da çapkınlığa müsait eğlenceli bir ortam olarak (ya da halk dilinde söylendiği biçimiyle, 'kerhane' olarak) değerlendirir; tiyatroculuğunu sırf bu değerlerin hatırına devam ettirir. Bu illete maruz kalan zavallılar, başkasının yaratıcılığından asla kıvanç duymaz, tiyatroda kendilerini sevdiklerinden, kendi vasatlarını egemen kılmak için her yolu meşru sayarlar. 'Sanatçı ruhu' dediğimiz şeye musallat olan bu şifasız illetin son perdesi, her zaman ve mutlaka, ruhun ölümüyle biter."
(Coşkun Büktel, Türk Tiyatrosundan İnsan Manzaraları, Dramatik Yayınlar, sf. 309)
Coşkun Büktel, kaleme aldığı yazılarının, hattâ sanat yapıtı olduğunu iddia ettiği kitaplarının ezici çoğunluğunda "bilimsel yöntemler"le değil, karakuşi yöntem(sizlikler)le çiziktirme, karalama, müsvedde üretiyor... 418 yıl önce doğmuş Descartes'ın çok gerisinde soluk alıp veren Büktel, bir "Shakespeare Çocuğu" olarak, Lev Tolstoy gibi pırlanta değerindeki bir yazarın yazdıklarını içselleştirebilecek "donanım ve kültürel yapı"ya sahip olmadığı için, sahte duygular mimarı, hırsız, intihalci, oyunbozan (Kendisinden önce yazılmış önemli oyunları ç/alarak, oyunlara tecavüz edip, ölmüş yazarın kemiklerinin ırzına geçen...) Shakespeare'in rahle-î tedrisinden yetişmenin zorunlu hâlleriyle tiyatro piyasası yapabiliyor...
Coşkun Büktel, anlaşılabilir ve somut konuşmak yerine, anlaşılamaz ve soyut konuşuyor. Bu soyutluk, somut bir durumu ayrımsatmak için, kavramsal aşkınlık anlamında değil de, (kendisinin anlayacak dağarcığı, değerleri, deneyimleme alışkanlığı olmadığı için) içinden geldiği gibi, bir dışkı gibi fışkırtıyor! Şimdiye dek, "Türkiye tiyatro mahallesinin ayrıksı çocuğu, sivri dilli yazarı plakalarıyla donatılmış" olduğu için, karşısına hem yazar, hem de yiğit bir kişi çıkamamasının "rantını yiyen" Büktel'e, biz, "DUR" diyerek "rantiye" olarak kurduğu soyut "şantiye" binalarına saldırıp, kendisini "raptiye" ile kımıltısız hâle getireceğiz! Çok kararlıyız!
Sosyalist Sanatçı Hilmi Bulunmaz
***
"Bu illetin pençesine düşen tiyatrocular, tiyatroyu artık yalnızca bir sosyal prestij aracı, bir ekmek kapısı, ya da çapkınlığa müsait eğlenceli bir ortam olarak (ya da halk dilinde söylendiği biçimiyle, 'kerhane' olarak) değerlendirir; tiyatroculuğunu sırf bu değerlerin hatırına devam ettirir. Bu illete maruz kalan zavallılar, başkasının yaratıcılığından asla kıvanç duymaz, tiyatroda kendilerini sevdiklerinden, kendi vasatlarını egemen kılmak için her yolu meşru sayarlar. 'Sanatçı ruhu' dediğimiz şeye musallat olan bu şifasız illetin son perdesi, her zaman ve mutlaka, ruhun ölümüyle biter."
(Coşkun Büktel, Türk Tiyatrosundan İnsan Manzaraları, Dramatik Yayınlar, sf. 309)