11 Eylül 2008 Perşembe

Aydın Orak, Araf oyununda...


Zorluklar içerisinde bir tutam soluk; Tiyatro Avesta


Röportaj: ROJDA DENİZ


Zorluklarla mücadeleden doğar bilinç. Zorluklardır bilinci köklü kılan. Zorluklardır hayalleri gerçekçi yapan... Böyle bir bilinçtir insanı insanlaştıran... İlk ana-atalarımız anlatımın gizemli gücünü keşfedene kadar kim bilir kaç yüzyıl geçti!... Acaba kaç bilinmeyen zaman kendi tasvirini yarattı? Ve yaşam zorlu mücadelesini, kutsadığı değerleri, ekinini, ürününü, üretmini yaşamın doğal bir parçası olarak sanatlaştırdı. Çünkü yaşamın kendisi doğal bir sanattı. Ve bu sanat anlatıma döküldü... Anlatma zorluğu, hareketin ve vücut dilinin farkına varmayı getirdi. İnsan anlam gücünü dile dökme ayrıcalığına kavuştu; ilk sesler ve hareketlerle... Zamanla yaşamın çelişkileri vücut buldu anlatımda... Yaşam karmaşıklaştı, anlatım derinleşti. Kimi zaman isyan, kimi zaman övgü, kimi zaman özlemler, kimi zaman zulüm, kimi zaman da acı dolu ölümsüz aşklar anlatımın gücüne sığındı. Ve anlatım bütün zamanlarda yazılı ve yazısız tarihin damarlarına tutunarak ruh bulmaya çalıştı...

Ve Kürtler... Anlatımın ana topraklarında, Mezopotamya’da anlam katledilmeye çalışılırken kendi anlam arayışına devam etti. Üstelik bedeller ödeyerek...Tiyatro bu anlam arayışının bir parçası olarak gelişti, gelişiyor. Tiyatro Avesta bu zorluklar içerisinde bir tutam soluk... Karşılarına çıkan sert ve gri duvarları aşmaya çalışarak el yordamıyla çabalamakta. Ama inanarak... Onlar da öncülleri gibi yaşamımıza anlam katmakta, anlamları hatırlatmakta... Tiyatro Avesta’nın kurucusu sayın Aydın Orak’la tiyatro ve Kürtler'in sanat arayışı üzerine görüştük...

Tiyatro Avesta’yı nasıl kurdunuz? Hangi ihtiyaçların bu kuruluşta etkili olduğunu düşünüyorsunuz?

2003 yılında Cihan Şan diye bir tiyatro yoldaşımla, tiyatroyla ilgili sohbetlerimiz ve tartışmalarımız sonucu böyle bir yapılanma zemini oluştu. Beraber bir oyun sahneledik. Ardından bu oluşuma bir isim takalım dedik. “Tiyatro Avesta” isminde hemfikir olduk. Tiyatronun çeşitli biçimlerini konuştuk, kulisler yaptık, oyunlar izledik, yorumlar yaptık. Bazı tiyatro akımlarını araştırdık. Kendimizce bir yapılanmaya gittik. “Tiyatro Avesta”yı biraz da proje grubu olarak formüle ettik. Yani sabit bir kadrosu olmaksızın, proje etrafında kümelenen kişilerden oluşuyor grubumuz. Bir projede kaç kişi varsa “Tiyatro Avesta” onlardan oluşuyor. Bizce tiyatro yapmak için, birçok anlamda kendi özgücüne dayanan ürünler ve çalışmalar sizin gerçek işçiliğinizi ve görüşünüzü yansıtır. Bu oluşumun bir ihtiyacın sonucu olmasından çok, bizim kendi ifade biçimimiz olduğunu söylersek daha doğru olur. Herkesin kendini ifade etme biçimi vardır. Bizim de ifade biçimimiz “Tiyatro Avesta”dır. Ürünlerimizi, sesimizi, ensemizi yakanı bu oluşum çerçevesinde elimizden geldiğince ifade etmeye çalışıyoruz. Bu bizi var eden bir oluşum. Bu oluşumda herkes doğru temelde kendini ifade edebilir. Herkese açık bir oluşumdur.

Otuz yıla aşkın bir zamandır Kürtler'de yaşanan önemli gelişmelere, toplumsal alt-üst oluşlara tanık oluyoruz, yaşıyoruz. Sanatsal oluşumlar da aynı paralelde gelişiyor diyebilir miyiz? Özelde tiyatro bu gelişmeler içinde nerede duruyor?

Aslında çok doğru ve bire bir paralellik var. Bu gelişmelerden kendimizi soyutlayamayız. Biz bu alt-üst oluşların içinde büyüdük, yaşıyoruz. Bunlardan etkilenmemek, tepkisiz kalmak, deve kuşu moduna geçmek hiç de doğru olan bir yaklaşım değil bence. Sanat yaşanan durumlara bire bir cevap olmak zorunda değildir. Her süreçte kendini ona göre şekillendirmek mecburiyetinde değildir. Fakat sanatçı kendini yaşananlardan soyutlayamaz. O sürecin bir parçasıdır. Ben ona inanmıyorum. Dünyamızda süreçler o kadar hızlı gelişiyor ki, süreçlere göre sanat yapmak sizi işin çıkılmazına götürür. Daha sağlam, ayağı yere sağlam basan işler yapmak daha doğru bence. Ve bu işler, ürünler gayet tabii politik de olabilir, kişisel de olabilir. Fakat kişi olarak bence, sanat yapan veya sanat yapmayan her insan bu yaşanan sosyal ve siyasal durumlara cevapsız kalmamalıdır. Sanatında bu durumları işlemesi gerekmiyor, ama bir şekilde tepkisini ortaya koymalı. Belki sokağa çıkar, imza kampanyası ve daha bir sürü şey yapabilir…

Kürt halkının kendi özgün sanat arayışını nasıl değerlendiriyorsunuz? Kimlik arayışı ve sanat arasında nasıl bir bağ kuruyorsunuz?

Bilindiği üzere Kürtlerin yaşadıkları ortada, coğrafyasındaki savaş ve mücadele ortada. Bir kimlik savaşı veriliyor. Bu savaş bir sanat gerçekliğini ortaya koydu. Kürtlerin kimlik mücadelesi ve sanat cephesi her şekilde birbirini besleyen olgulardır bence. Kürtlerin sanat arayışı zaman zaman bir dal (müzik) üzerinden şekillenmeye çalışılıyor. Bu da kendi içerisinde handikaplar yaratıyor ve Kürt kimliği sadece Kürt müziğiyle ifade edilmeye çalışılıyor. Bunun artılarının olduğu bir gerçeklik. Fakat Kürt sanatının kendi içindeki tek yönlülüğü diğer sanat dallarının yok oluşunu beraberinde getiriyor. Bir halkın kimliği sanat eserleriyle, sanatçılarıyla tanınıyor, o halkı insanlığa tanıtan sanatçıları, yazarları, şairleridir. Biz İngilizleri Shakespeare’den, Harold Pinter’den biliyoruz. Almanları Bertolt Brecht’ten, Goethe’den biliyoruz. Rusları Dostoyevski’den, Puşkîn’den, Çehov’dan biliyoruz. Peki, Kürtleri kimden biliyoruz? Tabii ki Ehmedê Xanî, Feqiyê Teyran, Cegerxwîn gibi insanlardan biliriz. Bu durumda Kürt sanatı ve Kürt kimliği aynı paralelde gittiğini söyleyebiliriz.

Savaş - barış ikileminde sanata nasıl bir rol biçiyorsunuz? Sanatı kurmak bir anlamda barışı kurmaktır diyebilir miyiz?

Çok doğru bir tanım. Bence barış sanatla sağlanabilir. Çünkü sanatın özü barıştır. İnsanlar daha güzel bir yaşam sürsünler diye sanat yapar, savaşın sanatını yapsanız bile o ibret olsun diye yapılır. Mutlak yine barıştır. Ve o sanat barış, hoşgörü için yapılır. Sanat halklar arasında bir köprü görevi görür, bu köprü de barışa giden yoldur. İnsanlar, halklar birbirlerini sanatın yoluyla tanıyarak birbirlerine sempati duyarlar ve aralarında bir hoşgörü havası oluşur. Eğer biz Kürtler sanatımızı sağlam temeller üzerine kurar ve geliştirirsek, bir şekilde çevremizi, dünyayı etkilersek yaptıklarımızla, barışa ve özgürlüğe daha hızlı ulaşırız. Fakat toplumumuzda daha sanatın değeri ve gerekliliği üzerinde kuşkularımız var. Onun ötesinde bu konuda kafa yormuyoruz. Bizim için sanat olmasa da olur mantığı çok yaygın. Sanata değer vermek sözle olabilecek şeyler değil, bunu pratikte göstermek ve gerçekleştirmektir.

Yasaklı bir dil olan Kürtçe’yle sanat yapmaya çalışıyorsunuz. Bundan kaynaklı yaşadığınız zorluklar, engeller var mı? Gerçekten istediğiniz koşullarda tiyatro yapabiliyor musunuz?

Türkiye gibi bir yerde Kürtçe tiyatro yapmanın ne kadar zor olduğunu bence bu işi icra edenler bilir. Zorluklar elbette vardır. Hepsini anlatmama gerek yok, ama bazı durumlardan bahsedebilirim. Biz İstanbul’da Kürtçe tiyatro yapan bir grubuz, her şeyden önce arkanızda bir ekonomik finansmanınız yoksa sizin bu işi yapmanız zorlaşır ki, öyle bir finansman yok. Bu sanatı Kürtçe yapıyorsanız devletin ve çoğu yerde belediyelerin salonlarını kullanamıyorsunuz. Basın sizi görmezlikten gelir. Bir bütün olarak sizin tiyatro yapma koşullarınız ortadan kalkmış olur. Prova yapacak salonunuz yok, finansmanınız yok… Bu koşullarda tiyatro yapmaktan bahsedemeyiz bence. Biz sahnelediğimiz her oyunun tüm boyutlarıyla kendi öz gücümüze ve el emeğimize dayanarak sahneliyoruz. Yaşanan fiili yasaklamaların yanı sıra, emniyet ve güvenlik adına engellemeler de had safhada…

Neden tek kişilik oyunları tercih ediyorsunuz?

Aslında hep tek kişilik oyunlar oynamıyoruz. Ama az kadrolu oyunlar tercih ediyoruz. Çünkü yukarıda da belirttiğim gibi, işin ekonomik boyutu bizi çok zorladığı için tek veya az kadrolu oyunları tercih ediyoruz. Onlarca oyuncuyu istihdam etme imkanımız söz konusu değil. Prova yapacak sahne bile yokken çok kadrolu oyunlar sahnelememiz olanaksız. Az kadrolu veya tek kişilik oyunları sahnelememizin en büyük nedeni ekonomik yetersizlik. Zorunlu olarak tercihimizi bu yönde yapıyoruz.

Koşullarınız olursa köylerde de gösteri yapmak istediğinizi belirtiyorsunuz. Genelde kırsal alanlar pek düşünülen alanlar değil. Sizin dillendirmeniz bu anlamda önemli. Köylere gitmekle tam olarak neyi yapmak istiyorsunuz?

Bence işin özü köylerdir. Varoşlardır. Kırsal alanlardır. Her zaman unutulan, olmazsa da olur yaklaşımlar… Kürtler daha çok köylü bir halktır. Kürtlerin büyük bir çoğunluğu köylerde yaşadı, daha sonra zorunlu veya isteyerek şehirlere yerleşti. Fakat her Kürt insanı bir şekilde köylülüğü yaşamış ve köy yaşamını biliyor. Hala köylerde yaşayan insanlar var ve bu büyük bir sayıdır. Kürt tiyatrosunun da köylerden çıktığına inanıyorum. Bizim köy seyirlik oyunlarımız, düğünlerde, Newrozlarda, yılbaşlarında hep oynanırdı. Ama şu an onlar neredeyse yok. Onları tekrardan biraz daha modernize ederek köy ve kırsal insanına hatırlatmak istiyoruz. Biz İstanbul’da merkezlerde oynamanın yanı sıra şimdiye kadar tiyatronun gitmediği yerlerde oyunlarımızı sahneledik. Ve her yeni oyunumuzu sahnelemeye devam edeceğiz. Onlar bize gelemiyorlarsa pekâlâ bizler gideriz dedik ve gittik. Ama bu yeterli miydi? Tabii ki, hayır! Yine başa döneceğiz, ekonomi. Bunun da bir şekilde desteklenmesi gerektiğine inanıyorum. Biri kalkıp bu işin finansmanını yapabilirim derse, bir proje dahilinde Kürtlerin yaşadığı tüm varoşlarda, tüm köylerde oyunlarımızı sahneleyeceğiz.

Sahnelediğiniz oyunları neye göre belirliyorsunuz?

Oyunlarımızı başta konusu ve dramatik yapısına göre daha sonra kadroya göre değerlendiriyoruz. Ardından ekonomik durumu ve projenin giderleri v.s. “Tiyatro Avesta” zaten bir proje grubudur. Grubun iki tane öznesi vardır. Benle Cihan Şan. Başta bir projeye karar veriyoruz. Ardından o projede yer alacak diğer özneler; oyuncu, ışıkçı, kostümcü, dekorcu, müzisyen, asistanlar vs. Yani o projede kaç kişi varsa Tiyatro Avesta onlardan oluşuyor. Tabii bir de kendi projesi olan gelip bizimle çalışmak isteyenler oluyor, kendi projesini “Tiyatro Avesta” yapımcılığında gerçekleştirebiliyor. Genç ve yeni oyuncular da istediklerinde bir şekilde projeye dahil olabiliyorlar. Bu da projenin içeriğine bağlıdır.

Tiyatro Avesta’nın önümüzdeki dönemde ne tür çalışmaları ve projeleri olacak?

Şu an hala sahnelenmesi devam eden “Rojnivîska Dînekî / Bir Delinin Güncesi” adlı oyunumuz var. Turneler yapılıyor. Provasında olduğumuz ve kısa sürede çıkarmayı planladığımız katledilen Kürt yazar Musa Anter’in yaşamını konu alan “Araf-İki Ülke Arasında” adlı oyunumuz var. Cihan Şan’ın kaleme aldığı oyunun gala gösterimini Musa Anter’in doğum yeri olan Nusaybin/Mardin’de gerçekleştireceğiz. Bunun yanı sıra finansman bulabilirsek Harold Pinter’in yazdığı ve Mehmet Uzun’un çevirdiği “Dağ Dili” adlı oyunu sahnelemek istiyoruz. Ayrıca genç bir arkadaşımızın tek kişilik oyun projesini hayata geçirmeyi planlıyoruz.

BİYOGRAFİ - Aydın Orak 1982 doğumlu. 2000’e kadar tekstil sektöründe çalıştı ve tiyatro çalışmalarına bu arada devam etti. Bunun sonrasında Mezopotamya Kültür Merkezi’nin düzenlediği tiyatro eğitimi kursu elemelerini geçerek katılmayı hak kazadı. Aydın Orak “Çemberimde Gül Oya”, “Ağa Kızı”, “Arka Sokaklar” gibi ondan fazla televizyon dizisinde rol aldı. Oynamaya başladığı bu rollerle kamera tecrübesini kazanan Orak, daha sonra Ahmet Soner’in çektiği Pervane, Aykut Düz’ün Çalsın Davullar, Erbay Gül’ün Vicdansızlar adlı televizyon filmlerinde rol aldı. Ve Kazım Öz’ün “Fırtına” ila Ulaş-Atıl İnaç’ın “Yaşar Yaşamaz” adlı sinema filmlerinde rol aldı. Aydın Orak, 2003’te birkaç arkadaşıyla Tiyatro Avesta’yı kurdu. Bu arada İstanbul Üniversitesi ÖKBK Tiyatro kolu öğrencilerine koçluk yapan Orak, Arzela Kültür Merkezi’inde oyunculuk alanında genç oyuncu adaylarına koçluk yaptı. 2006’da Bakırköy Halk Eğitim Merkezi Tiyatro Oyunculuk bölümünü bitirdi. En son kendi kurduğu Tiyatro Avesta’nın çıkardığı ve oynadığı tek kişilik Bir Delinin Güncesi ve Araf oyunlarının sahnelemesine devam ediyor. Ankara Uluslararası Tiyatro Festivali olmak üzere birçok festival, yurtiçi ve yurtdışında gösteriler yaptı. İstanbul Gösteri Sanatlar Merkezi Yönetmenlik Bölümünü bitirdi.