30 Kasım 2011 Çarşamba

Tüm oyuncuları yavşak yerine koyup, "Oyuncuların çoğu yavşaktır genellikle..." diyen Nihat Haluk Bilginer, Hilmi Bulunmaz'ın karşısına çıkabilecek mi?

"Oyuncuların çoğu yavşaktır genellikle..." dedikten sonra, gerçek anlamda hiçbir muhalefetle karşılaşmayan LİNÇÇİ Oyun Atölyesi'nin sahibi, LİNÇÇİ Kemal Aydoğan'ın patronu, televizyon dizileri oyuncusu ve Shakespeare çocuğu Nihat Haluk Bilginer'le 1 Aralık 2011 Perşembe günü hukuk maçına çıkacak olan Sosyalist Sanatçı Hilmi Bulunmaz, o gün yargıca sunacağı "YARDIMCI DİLEKÇE" metnini bile hazırladı. Şimdilik küçük bir tadımlık sunuyoruz:


........................................T.C.
...................................İSTANBUL
.......1. SULH CEZA MAHKEMESİ YARGIÇLIĞI'NA

DOSYA NO: 2010/8583


KONU: YARDIMCI DİLEKÇE

En sonda söyleyeceğim sözü, en başta söylemek istiyorum: Oyun Atölyesi, Kemal Aydoğan ve Nihat Haluk Bilginer'in vekili avukat Süleyman Anıl tarafından T.C. İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı Basın Bürosu'na verilmiş olan dilekçeyle birlikte "şüpheli" bir kişi olarak anılıp, hakkımda "Kamu Davası" açılması, bana göre, son derecede yanlış bir tutumdur.

(...)

Yargılama sonucunda, "Kim kime neler söylemiş?"in ötesine geçilip, tiyatro sanatını hızla, hem de şimşek hızıyla kirleten magazinleştirme ameliyesinin de hukuksal açıdan değerlendirilip, hukuk tarihinin gelecek kuşaklara kalabilecek nitelikteki kazınmaz sayfalarına olumlu bir karar eklenmesi gerekir. Yani, bir kişi, gayet sorumsuzca; "Oyuncuların çoğu yavşaktır genellikle..." dedikten, özne belirtmediği için yargılanmayacağı garantisini elde ettikten, özne belirtmediği için tüm oyuncuları aşağılayabilme kurnazlığında bulunduktan sonra, biri yada birileri bu oyuncuya "yavşak" demeliydi ve ben, her türlü hukuksal cezalandırılmayı göze alarak, toplumsal sorumluluğum, oyunculuk ahlâkını koruma refleksim sonucu, Nihat Haluk Bilginer'e "yavşak" dedim ve "yavşak" demeye devam ediyorum hâlâ.

(...)

Cemal Bulunmaz, Rusya'da bulunduğu için yayınımız aksıyor!

Hemen hemen her konuda en büyük yardımcım olan oğlum Cemal Bulunmaz, Rusya'da bulunduğu için, yayınımızda aksamalar, yavaşlamalar oluyor. Bu nedenle, okurlarımızdan ve izleyicilerimizden son derece özür dileriz.

Sosyalist Sanatçı Hilmi Bulunmaz

Alnında LİNÇ ışığını ilk hisseden orospu çocuğu Burak Caney'in, Coşkun Büktel'le Hilmi Bulunmaz'a karşı başlattığı iğrenç kampanyanın ilk adımı buydu!

Coşkun Büktel
İFTİRAYA KARŞI ÇIKTIĞIMIZ İÇİN ÜSTÜMÜZE SALINAN DÜZİNELERCE TAKMA İSİMLİ SAPIĞIN İLKİ BURAK CANEY'İ UNUTTURMAYACAĞIZ!

Boğaziçi Üniversitesi'nden sonra, İstanbul Teknik Üniversitesi de LİNÇ KAMPANYASI ana sponsorlarından Tiyatro Boğaziçi'ne "yardım ve yataklık" ediyor!

Oyun'un notu: LİNÇ KAMPANYASI ana sponsorlarından LİNÇÇİ Mimesis sitesinden alıp, olduğu gibi aşağıya aktardığımız haberde adı geçen LİNÇÇİ kişi ve LİNÇÇİ kuruluşların bu sıfatını biz eklemekle birlikte, bu LİNÇÇİ kişi ve LİNÇÇİ kuruluşların üzerini "maymungötürengi" ile belirgin hâle biz getirdik. Ayrıca, yazım yanlışlarını "maymungötürengi" ile biz belirtip, doğrularını "çimenrengi" ile biz yazdık


***


Henüz iki eliyle bir sözcüğü doğrultacak olgunluğa erişememiş ve alınlarında LİNÇ ışığını ilk hisseden kişilerden oluşmuş LİNÇÇİ Tiyatro Boğaziçi, ilk önce, "yan yana" belirtecinin "yanyana" yazılmayacağını öğrenmeli ki, ondan sonra iki eliyle doğrultacakları sözcüklerle tiyatronun uzun yoluna ilk acemi adımı atabilsinler. Daha dil bilinci bile edinememiş, değil Türkçe, değil Kürtçe, değil İngilizce, ancak Mimesisçe homurdanma aşamasındaki bu dangalaklar, tutmuş bir de "Üniversiteli Tiyatroculara Dönük Oyunculuk Atölyesi" düzenleyeceklermiş. Bu tür dangalak LİNÇÇİ kişilerden oluşmuş LİNÇÇİ Tiyatro Boğaziçi'ne güvenmek, ölüden göz istemekten farksızdır.

Sosyalist Sanatçı Hilmi Bulunmaz


***


Üniversiteli Tiyatroculara Dönük Oyunculuk Atölyesi


Geçmişte LİNÇÇİ İATP ve LİNÇÇİ TTB deneyimlerinde aktif rol almış ve hala (hâlâ) iletişim, dayanışma ve ortak etkinlikler düzenleme bağlamında yanyana (yan yana) durdurmayı (durmayı) sürdüren bir grup üniversite tiyatrosu, LİNÇÇİ Tiyatro Boğaziçi'nin yürütücülüğünde 3-4 Aralık tarihlerinde bir oyunculuk atölyesi düzenleyecek. Stanislavski’nin “Fiziksel Aksiyonlar Yöntemi” ile Brecht’in “Gestus Kuramı”nı, Sezuan’ın İyi İnsanı oyun metninden pasajlar eşliğinde sahne üzerinde birlikte tartışma amacını taşıyan bu atölyenin ilk günü genel izleyiciye açık olacak. İkinci gün ise sınırlı sayıda katılımcı ile gerçekleştirilecek. İTÜ Taşkışla 127 nolu anfide gerçekleştirilecek atölye’nin programı şöyle:

3 Aralık Cumartesi 15.00-18.00

Sunumlar:
Bertolt Brecht: Hayatı, Eserleri ve Temel Kavramlar / LİNÇÇİ Duygu Dalyanoğlu ve LİNÇÇİ Müge Uyar
Sezuan’ın İyi İnsanı Üzerine / Volkan Mantu
Fiziksel Aksiyonlar ve Gestuslar / LİNÇÇİ Cüneyt Yalaz ve LİNÇÇİ Fırat Güllü

4 Aralık Pazar 10.00-18.00

Atölye: Fiziksel Aksiyonlar ve Gestuslar
Yürütücüler: LİNÇÇİ Cüneyt Yalaz ve LİNÇÇİ Fırat Güllü

İletişim için: LİNÇÇİ Bilal Akar akar.asa@gmail.com

(Kaynak: Mimesis)

TAKSAV festivalinin düzeysizliğini görmek için mutlaka tıklayınız!

TAKSAV'ın düzeysiz organizasyonunu görmek için, lütfen, TIKLAYINIZ!


Yukarıdaki linki tıkladıktan sonra, üşenmeyip, bir de geçen yıllardaki TAKSAV organizyonlarını incelediğinizde, derhal göreceğiniz gibi, TAKSAV, 12 Mart Faşizmi Kültür Bakanı Talât Sait Halman'a "Emek Ödülü" verdikten bu yana, hızla, hem de şimşek hızıyla değer yitiriyor.

Ben, TAKSAV'ın, 12 Mart Faşizmi Kültür Bakanı Talât Sait Halman'a ödül verdiği an, derhal bu durumu protesto etmiş ve bir muhalefet örgütlemeye çalışmıştım. Böyle bir mücadele vermeye başlar başlamaz, benim başıma gelenlerin pişmiş tavuğun başına gelenlerden daha fazla olduğunu hemen anlamakta gecikmedim. TAKSAV'ın çöplüğünden çöplenen kişi ve kuruluşların hışmına uğramakla kalmadım ve üstüne üstlük LİNÇ KAMPANYASI ile de "ödüllendirildim"...

Sosyalist Sanatçı Hilmi Bulunmaz

29 Kasım 2011 Salı

Orospu çocuğu Burak Caney'in başlattığı BİRİNCİ LİNÇ KAMPANYASI ile Demirkanlı'nın başını çektiği İKİNCİ LİNÇ KAMPANYASI sürecini okurlarla bitirdik!

Ben, orospu çocuğu Burak Caney'in düzenlemiş olduğu BİRİNCİ LİNÇ KAMPANYASI, LİNÇÇİ Tiyatro... Tiyatro... Dergisi kurucusu Mustafa Şükrü Demirkanlı'nın başını çektiği İKİNCİ LİNÇ KAMPANYASI sürecine karşı müthiş derecede bir direnç gösterirken, benim güvendiğim en önemli insanlar, tabii ki, okurlarım oldu.

Ben, şu sıralar ÜÇÜNCÜ LİNÇ KAMPANYASI ile uğraşırken, "Ziyaretçi Sayısı" rakamlarını düzenli ve sürekli olarak yayınlayamasam da, fırsat buldukça bu rakamları yayınlamayı bir görev bilinci telâkki ediyorum.

Sosyalist Sanatçı Hilmi Bulunmaz

Melih Anık, kartvizit fetişisti dangalaklara "kılavuzluk" yapıyor!

Melih Anık
Öyle olmasanız bile ne olmak istiyorsanız kartınıza onu yazdırın ve yerli yersiz yineleyin. Bir süre sonra başkaları da sizi öyle tanıtacak.

"İğrenç" sözcüğünün bile sevimli kaldığı operasyonda ilginç nokta!

(Kaynak: Milliyet)

12 Mart Faşizmi Kültür Bakanı'na ödül veren TAKSAV'ın çanağını yalamayan Özgür Tiyatro, "gerçek sokak tiyatrosu" yapmak için yepyeni bir sürece girdi!

ÖZGÜR TİYATRO

25 ARALIK 2011 TARİHİNDE AYDIN'DA SOKAKTA YENİ OYUNUYLA SEYİRCİSİNE MERHABA DİYECEK..:

"VE ÖLÜMÜ ÜFLEDİ NÜKLEER..."
...
Yazan: Sibel Aduş
Yöneten: Özgür Başkaya
Yönetmen Yardımcısı: Ömürhan Soysal
Dekor-Kostüm : Tamer Gören
Oyuncular:
Taylan Öztürk
Çağrı Sansar
Özer Bulut
Deniz Erdem
Pınar Tosun
Ünsal Şaşkın
Sibel Aduş
Ömürhan Soysal

Solumtrak aydınımsılar, facebook bataklığında yüzerken, kârı muhafaza etmek için çalışan muhafazakârlar, ağaçlara bile propaganda afişleri asıyorlar!


Bu sabah, köpeklerim Tarçın'la Toprak'ı, Sultanahmet Parkı'nda gezdirirken, bir yandan da, roman demeye bin şahit gerektiren "UZUN ZAMANDAN BERİ" kitabını okuyordum. Gözlerimi dinlendirmek için, bir an olsun uzaklara bakma gereksinimi duydum. Ancak, gözlerim, uzak bir noktaya değil, hemen yanı başımdaki propaganda afişlerine takılıverdi. Adalet ve Kalkınma Partisi iktidarının beslediği entelektüellerin söyleşi duyurularıyla süslenmiş olan afişler, facebook bataklığı içerisindeki zavallı solumtrak aydınımsıları düşünmeme neden oldu. Deklanşöre basıp, sizlere sunduğum bu fotoğraflar, halkın sorunlarından uzaklaşmış kişilerin takkelerini önlerine koymalarına yararsa, çok mutlu olacağım.

Sosyalist Sanatçı Hilmi Bulunmaz

Küçük insanların, "büyük insan"ları diline dolaması hiç hoş değil!

Yaşam KAYA
Büyük insan Server Tanilli hayata veda etti...

Kültür Bakanlığı çanağı yalayan özel tiyatrolar bundan böyle "T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı Denetimindedir" etiketiyle damgalanarak teşhir edilmeli!

T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı, kültür ve turizm alanlarında haksız uygulamalar içerisinde. "ÖZEL TESİS" olarak kurulmuş turistik tesisler, sanırım, T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı'ndan bir avanta almamalarına, yani Kültür Bakanlığı çanağı yalamamalarına karşın, yine de bu bakanlık tarafından denetleniyorlar.

Ancak...

Benim, halkımın, tüyü bitmemiş yetimin verdiği vergilerle beslenen T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı'ndan aldıkları avantayla, yani yaladıkları Kültür Bakanlığı çanağı ile varlık gösteren özel tiyatrolar, bırakınız bu bakanlık tarafından denetlenmeyi, oynadıkları oyunların sayılarını bile doğru dürüst tutturup, yükümlülüklerini tam anlamıyla yerine getirme namusluluğu göstermiyorlar.

Benim, halkımın, tüyü bitmemiş yetimin verdiği vergilerle ayakta duran özel tiyatrolar, madem ki, Kültür Bakanlığı çanağı yalamayı kabul ediyorlar, öyleyse, seve seve olmasa da, söke söke denetlenmeye razı olmak zorundalar.

Sosyalist Sanatçı Hilmi Bulunmaz

Kültürel ve sanatsal etkinlikler yaparken, hiçbir çıkar gözetmeyip, estetik bilinç geliştirmek için çalışan Hilmi Bulunmaz'dan yepyeni bir öneri daha!

Coşkun Büktel "sıfır sansür" savunuculuğu yaparken, Kemal Başar "sıfır sorun" kavramıyla twitter'da; biz de "sıfır menfaat" kavramıyla bu kervana katılıyoruz.

Bizce, oyun yazarları, oyun yönetmenleri, resmî tiyatro kurumlarından menfaat elde etmek için değil, sadece ve sadece tiyatro sanatının yücelmesi için etkinlikte bulunmalı, yani "sıfır menfaat" ilkesiyle hareket etmeli.

Melih Anık, Ayşenil Şamlıoğlu ile Lemi Bilgin'den avanta elde etmek için değil, tamamıyla tiyatro sanatına katkı sunmak için tiyatro yazıları yazıyor!

Melih Anık'la dünya görüşlerimiz, tiyatro anlayışlarımız bire bir uyum içerisinde olmasa da, Anık'ın LİNÇÇİ olmaması nedeniyle, yazılarını zaman zaman yayınlıyoruz. Melih Anık, görebildiğimiz kadarıyla, tiyatro sanatını bir çıkar elde etmek için değil, yaşamı estetize etmek kullanıyor. Tiyatro yazıları yazan Melih Anık, Ayşenil Şamlıoğlu ve/ya Lemi Bilgin'den bir avanta beklemediğine göre, neden yazı yazmaya devam ediyor? "Sıfır menfaat" peşinde olmasına, yani hiçbir menfaat gözetmemesine karşın yazı yazmayı büyük bir coşkuyla sürdüren Melih Anık, en önemli empati araçlarından biri olan tiyatro sanatıyla toplumun tinsel olarak sağaltılabileceği kanısında. Yada biz, bu kanıda olduğu kanısındayız...

Melih Anık'ın aşağıdaki yazısına yüzde yüz katılmasak da, bu yazıya sonuna kadar kefil olmasak da, bu yazıyı mutlaka, ama mutlaka, hararetle, ısrarla ve inatla okumanızı öneririz!

Sosyalist Sanatçı Hilmi Bulunmaz


***


"Mutfak Söyleşileri (İBBŞT) Üzerine" Akif Çamlı’ya Açık Mektup


Melih Anık
20 Kasım 2011


İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları’nın sahnelediği "Mutfak Söyleşileri" isimli oyunla ilgili Yeni Akit gazetesinde bir yazı yazmışsınız. Ben, yazınızı Haber Vakti’nden okudum. (http://www.habervakti.com/?page=news_details&id=59577)

Bu mektubu "oyunun ne anlattığını biri çıkıp açıklasın" dediğiniz için yazıyorum. Daha önce oyunu seyrettiğimde bir yazı da yazmıştım. (http://melihanik.blogspot.com/2011/08/bir-damla-gozyas-ve-tebessumyesim.html) İlgi duyarsanız okuyun.

Yeni Akit’in künyesinden, spor müdürü olduğunuzu biliyorum ama tiyatroya gitme alışkanlığınızı bilmiyorum. Yani tiyatroyu ne kadar takip edersiniz, senede kaç oyun seyredersiniz, seyredeceğiniz oyunu nasıl seçersiniz, oyun ve eleştiri okuma alışkanlığınız var mıdır vb. hususları bilmiyorum. Daha önce yazmış olduğunuz bir tiyatro eleştirisine rastlamadım. "Mutfak Söyleşileri"ni nasıl seçtiniz merak ediyorum.

"Mutfak Söyleşileri", gerek yazarı ve gerekse yönetmeni ve de oyuncuları ile sezonun en önemli oyunlarından biri. İstanbul’da o kadar oyun varken, "Mutfak Söyleşileri"ni seçmenize bakacak olursam, siz, çok iyi bir tiyatro seyircisi olmalısınız. Bu nedenle, söylediklerinize kulak vermek gerekir diye düşünüyorum. Ben, oyunu seyrettiğim ve düşüncelerimi yazdığım için, gözlerimi sonuna kadar açarak yazınızı okudum; hem de bir defa değil, kerelerce, yanlış anlamamaya çalışarak.

"Oyunun dili Türkçe, lâkin ruhu bu toprakların mahsulü değil. İçinde işlenen tema da anlaşılır gibi değil... İnsan zihnini gereğinden fazla zorlamasına rağmen anlatmak istediği net olarak belli değil. Nefsin akıl almaz ve kabul edilemez isteklerini sıralayan oyunun ahlâk kriterleri de belli değil. Zorlamayla yazılmış ve sahnelenmiş oyunun sahne performansı eksinin de altında..." demişsiniz. Çok takdir ettim; zira bu cümleleri kuracak tiyatro eleştirmeni sayısı çok az ülkemde maalesef. (Düzenli tiyatro eleştirileri de yazıyor musunuz? Bence yazmalısınız.)

Tiyatroda bir ruh arıyorsunuz ki, bu mükemmel. Bu ruhun "kendi topraklarımızdan" alınmasını tercih etmek, kişisel bir tercih. Mesela ben, her oyunun ruhu olmasını yeterli bulurum. Tiyatromuzda yerli oyunların çoğalmasını istemeniz de, çok yerinde; zira tiyatromuzun kurtuluşu yerli yazarlarımızın artmasına bağlı.

Gerçi sizin eleştirdiğiniz "pornografik oyun" nasıl becerdi diye düşünüyorum, ama benim seyrettiğim sizinkiyle aynı ismi taşıyan oyunun "insan zihnini fazla zorlaması" tespitinize de katılmadan edemiyorum. Evet, zihni çok zorluyor ve buyurduğunuz gibi "anlatmak istediği net olarak belli değil"; metaforu çok, entelektüel seviyesi yüksek ve de seyircinin zihinsel katılımını istiyor. Bu türün tiyatro edebiyatındaki karşılığı “fantastik absürd”, yani “saçma bir hayâl ama olsa ne olur”. Örneğin bir annenin çocukları için kendini parçalayarak saçını süpürge etmesi, çocukların annenin beynini çıkarması olarak verilmiş. Hani bizde “beyninin etini yemek” diye bir tarif var ya onun gibi bir şey. Annenin “kalbini çıkarıp” kızına götürmesi de kutsal annelerimizin yapabileceği bir fedakârlık değil midir? Annenin çocukları için ölümü göze alması ne kadar ahlâklı bir davranış değil mi? Evleneceği erkeğe “elini veren” gelinin de yine kutsal bir davranış biçimi var: kadın erkeğine öylesine bağlı ki elini kesip veriyor. Bir kadın bundan daha öte ne yapabilir ki! Erkeğin önüne geçmek isteyen kadınlar ibret alsın! Karısı için mutfak tasarlayan kocanın “düşünceliliği” kimi duygulandırmaz. Karısı rahat etsin diye hiçbir fedakârlıktan kaçınmayan koca “yabancı” bir uzman bile getiriyor. Onun yaptıklarından tatmin olmayınca kendisi kolları sıvıyor. Bu da bize ne kadar “milliyetçi koca” dedirtiyor. Milliyetçılik, sanırım sizin gibi “yerli oyun yazarlarına olanak tanınsın ve edebî eserlerde bu toprakların ruhu olsun” düşüncesinde olan bir yazarın tasvip edeceği bir şeydir. Bir başka hikâyede komşularına caka yapalım diye evlerine borç harç pahalı taştan duvar yaptıran karı kocanın düştüğü acınası durum kimin içini sızlatmaz? Çevremizde mala mülke düşmüş maneviyatı terk etmiş insanlar yok mu! Son hikâyede de ölüm gününü bilen bir kadının hayatının son anına kadar dünyayı öğrenme telâşı var. Cahilliği ortadan kaldırma “oku”mak ile başlamaz mı? “Derya içinde olup deryayı bilmeyen balık”, tasavvuf edebiyatının ne güzel bir tarifidir, bilirsiniz. Bu kızcağız da okyanus içinde bir küçük yengeç. Sahneleri birbirine bağlayan Hamile Kadın ile verilen ‘doğum’ Allah’ın büyük mucizelerinden biri değil mi!

Hayatın akıl dışıymış gibi anlatılmasında ulaşılan sanatsal zirve yazarın becerisi elbette. Öte yandan idrak sınırlarını zorlayan durumlar üzerinde çaba harcayıp anlama niyet ve gayreti sarfedip samimiyetle düşününce hangisine kabul edilemez diyebiliriz! Seyirci bu gayreti göstermezse gördüğüne başka anlamlar yükleyebilir tabii. İnanıyor ve diliyorum ki her seyirci bu oyunun çok ulvi düşünce ve duyguları içerdiğini bir gün mutlaka görecektir. Oyunda “Ahlâki kriterlerin belli olmayışı” tespitinizi birden fazla kriterin olmasıyla yorumluyorum. Oyunun tek bir ahlâkî anlayış üstüne kurulmamış olması, bazı zihinlerde kaosa neden olabilir.

Oyunun yazarı dünyanın tanıdığı İzlandalı bir milletvekili ve hümanist bir kişi. Amerikan emperyalizmine karşı çıkmış, milliyetçi karakterini hayatı boyunca korumuş, feminizmin ilk öncülerinden biri sayılmış. Ama kendi eserini sahneye uyarlamamış. Belki kendisi yapmış olsa buyurduğunuz hataları düzeltirdi kim bilir. Oyun için “zorlamayla yazılmış” buyurmuşsunuz. Ne doğru bir tespit yapmışsınız. Zaten bu eser, oyun olarak yazılmamış, ölümünden çok sonraları yazarın hikâyelerinden oyun haline getirilmiş. Bir yazara sipariş edilmiş, zorlama olmuş tabii zira oyunlaştıran epey zorlanmış, kendi söylüyor.

“Sahne performansının eksinin altında olduğu” yolundaki ifadeniz inanın tiyatro eleştirisinde yepyeni bir söylem. Ben başarısız demek istediğinizi anladım ama muhtemelen siz çok daha derin bir ifadeyi bu söyleyiş içine gizlemişsiniz. Ama şu da var ki “sahne performansı” eksinin üstüne çıkarsa oyunun seyredilir olabilir imasını ne güzel buyurmuşsunuz. Bununla da tiyatronun bir gerçeğini dile getiriyorsunuz. Oyunların sahne performansı “eksinin altında” olmamalı, yoksa dondurur.

Oyunun “fuhşiyattan ve zararlı cümlelerden arınması, belden aşağı, ağdalı ve iğrenç tümcelerden ayıklanması, bir filtreden geçirilmesi, süzülmesi” ile oynanabileceği yolundaki tavsiyenize bakılacak olursa siz seyrettiğiniz oyundan umutlusunuz ve her şeye rağmen oyunda kurtarılacak bir şeyler buldunuz demek ki. Oyuncular tavsiyenizi dikkate alıp sizin buyurduğunuz tertemiz, “kırmızı noktasız” bir oyunu sahneleme şansları olmasına memnun olacaklardır.

“İstanbul’a yakışmayan yaklaşım” ifadenizi açmanızı rica ederim. Zira bu herkes için çok öğretici olacaktır. Ayrıca sahnede gösterilenlerin “16 yaş” üzerindekileri etkilediğini belirtmiş olduğunuza göre yazının diğer kısımlarında yazılan “16 yaş altındakiler oyunu seyrediyor” ifadesinin yanlış olduğuna şehadet ediyorsunuz. Zira salonda 16 yaş altındakiler olsa sizin bahsettiğiniz oyundan onlar daha çok etkilenmez miydi? Şimdi “Bunu seyreden bir de uygulamaya koyarsa...” ikazınıza binaen gereken ihtimam ve dikkati gösterip kendimi yeniden gözden geçirdim; daha önce oyunu seyreden biri olarak geçen altı aylık sürede oyunun üzerimde herhangi bir olumsuz etkisini görmedim ama ne olur ne olmaz, tuhaf bir durum görürlerse beni uyarmaları ve de zaptı rapta almaları için eşimi dostumu uyardım. Ne dersiniz daha ne kadar beklemeliyim? Bu süre daha ne kadar olabilir?

“Repliklerin havada uçuşması” da Haldun Taner’a ait bir cümle, siz iyi bir tiyatro okurusunuz da.. Repliklerin kesintiye uğraması da havada çarpışmalarından mütevellittir. Bu uyarınızla oyuncular buna dikkat edecekler ve replikleri havada yalnız bırakmayacaklar ve bu şekilde çığrından çıkma yaşanmayacaktır diye düşünüyorum. Zira hepsi tiyatromuzun genç ama çok deneyimli oyuncuları. Performansı ısıtmayı(eksiden artıya geçirmeyi ) becerirler diye düşünüyorum ki bu buyurduğunuz eksiler içinde bu en kolay olanıdır. Ama sizin seyrettiğiniz gün, sahne zaten çok “sıcak”mış!

Sanıyorum sizin seyrettiğiniz gün sahne biraz kalabalıkmış. Ben oyunu beş kadın bir erkek toplam altı oyuncudan seyrettim, siz tamamına yakını kadınlardan oluşan 10 kişiden seyretmişsiniz. Belki de onun için replikler havada çarpıştı, oyunun kadrosunda olmayan yeni kişiler sahneye girince, bu kalabalıkta kimin eli kimin cebinde belli olmayan bir durum ortaya çıktı ve buyurduğunuz gibi “oyun kırmızı noktalı”(pornografik) hale geldi. Bu arada benim seyrettiğim gün olmayan şey, siz seyrederken oldu, oyuncular içki şişelerini ellerine aldılar, küfürler ederek kendilerinden geçtiler, cinsel ilişki sahnelerinin benzerini teşhir ettiler ve sahnede âlem yaptılar herhalde. Ben insanları ailemden sayarım ve kızımı, kardeşimi korur gibi onların haysiyet, iffet ve faziletini korumaya aşırı dikkat ederim. Yazılarımda dikkat ettiğim en önemli husus budur. Tiyatrocu, mesleğinin onurunu düşünen insandır, kötü oynayabilir ama toplumun kutsal saydığı değerlerini sorgulasa bile ahlâkî erozyonun aracısı ve nedeni olmaz. Buna inanmak benim inancımın da bir gereğidir. Emin olmadığım konularda ahkâm kesmem. Yanılmış olmaktan korkar ve çekinirim. Aksi bir durumda vicdanıma cevap veremem aynaya bakamam. Hepimiz bir gün ölümü tadacak ve hesap vereceğiz değil mi! Benim için inanması güç olmakla beraber sizin gibi ahlâkî değerlere düşkün, (muhtemelen) inançlı biri tarafından yazılanları okuyunca ne yapacağımı şaşırıyorum. Doğrusunu isterseniz yazdıklarınız tiyatromuzda bir ilktir, yani sahnede oyuncunun yoldan ve oyunun çığrından çıkması. Hele hele oyunun bazı seanslarda farklı bir şekilde oynanması dünya tiyatrosu için bir ilktir. Ben kitabına uygun bir oyun seyrettim. Siz bir bakıma hiç kimsenin başına gelmemiş bir şey yaşamışsınız. 6 kişilik oyunu 10 kişilik yaparsanız olacak budur! Haklısınız “Ne günleri yaşıyoruz”
“Tiyatro milletin aynası” ifadenizle yaptığınız yeni yorum tiyatroyu daha anlamlı kılmıştır. “Tiyatro hayatın aynasıdır”ın ufkunu genişlettiniz.

“Reşat Nuri Sahnesi'nde oynanan Mutfak Söyleşileri her ne kadar bir perdelik oyun olsa da izleyene hiçbir şey vermediği gibi, belden aşağı içeriğiyle ahlâkî erozyonu gözler önüne sermiştir...” buyurmuşsunuz. Yazınız yayımlandığında onlar başka bir sahnede olacaklar, malûm turne yapıyorlar. “Her ne kadar bir perdelik de olsa ahlâkî erozyonu gözler önüne sermiştir” ifadenizden yola çıkarak tiyatronun gücünü ne kadar güzel ifade ediyorsunuz. Tiyatro böyle bir şeydir, söz bile söylemese, 5-10 dakika bile olsa “hiçbir şey vermez gibi yaparak” her seyredene kendine göre bir “gerçek” buldurur; düşünce ve algısına göre seyrettiğine anlam yükletir; bazısını kendisiyle yüzleştirir, yüzüne ayna tutar; kişilikleri deşifre eder, itiraf ettirir; kimine hayatı öğretir; kimini vurur, ne yaptığını ne yazdığını bilmez hale getirir. Gerçi ben çok yararını gördüm ama bazılarının, tiyatronun insanlık için “tehlikeli” bir şey olduğunu söylemesi, belki de bundan dolayıdır. Tiyatronun gücünü gösterme olanağı veren böyle bir oyuna, İBB Şehir Tiyatroları’nın oyun programında daha çok yer vermesi gerektiği hususunda benimle aynı fikirde olduğunuzu sanıyorum.

Anladığım kadarıyla siz İBB Şehir Tiyatroları’nı yönetenlerden memnun değilsiniz. Ne tesadüf ki ben de! Zira ben sizin seyrettiğiniz ve yazdığınız oyunun, İBBŞT’nu değiştirmek, ele geçirmek için bazı gurupların kendi adamına iş yaratma, kadrolaşma teşebbüslerinin sonucu olmasından kuşku duyuyorum. İşte bakın sahneye dört adamını birden soktu birileri! Birileri de “’Şehir’ mi olsun ‘Kent’ mi, Engin mi gelsin Nurettin mi?” tartışması yapıyormuş, ne demekse? Belki siz bilirsiniz, bir araya gelip konuşsak ne iyi olur.

Size açık ve samimi bir çağrı yapmak istiyorum: Yazıda adı geçen tiyatro eleştirmeni Birol Cürgül, Aile Sağlığı Uzmanı ve Teolog Prof. Dr. Mustafa Erdoğan Sürat, siz ve ben bir araya gelip oyuna gidelim ve kimseler uyanmadan cürm-ü meşut yapalım. Bu arada oyuncuların kulaklarını da çekeriz; biraz yanaklarını “okşarız”, faydamız olur.

Tiyatro ile ilgili gerçeklerinizi anlattığınız yazınızda anlamadığım tek ifade en son cümleniz:

“Hayret!.. Bunca yıldan sonra gelinen noktada demek ki tiyatro hiç yol katedememiş...” Sanki çok uzun bir aradan sonra tiyatroya gitmiş de karşınıza çıkan bu durumdan şaşırmış gibi bir haliniz var. Bu gibi durumlarda çözüm, daha çok tiyatro seyretmektir. Tiyatro seyretme alışkanlığı arttıkça reaksiyonlar azalır. Bilirsiniz, bünyenin yeni ilaca alışması ve tedaviye olumlu karşılık vermesi de zaman alır.

Önerim yazının sonunda da geçerli: Oyunu hep birlikte seyredelim, oyuna sonradan girmiş o dört kişiyi sahneden atarak temizliğe başlayalım ve bir yerlerde çay, kahve içip ahlâklı tiyatroyu konuşalım, tiyatronun “ayna”sını kırmadan...

(Kaynak: Melih Anık, "DÜŞÜNCELER")

facebook bataklığı içerisinde ancak bu düzeyde bir tartışma olur!

Biz, facebook bataklığı içerisinde yüzmeye hiçbir zaman için asla ve kesinlikle niyetlenmeyen, insan aklını çelmek için oluşturulmuş bu bataklıktan uzak durmaya çalışan kişiler olsak da, "FACEBOOK TARTIŞMALARI", facebook bataklığı dışına taşacak kadar hararet yapıp, "facebook motoru" su kaynattığında, bizim için anlamsız ve gereksiz olan bu tartışmalara ister istemez tanık oluyoruz.

Biz, hararet yapıp, motoru su kaynatan ve böylelikle, kendi yatağının dışına taşan "FACEBOOK TARTIŞMALARI" sürecine ne zaman tanık olsak, facebook bataklığı içerisinde yüzme talimleri yapmadığımız, böyle bir talim sonrası facebook terbiyesi kazanmadığımız için, hâlimize binlerce, ama binlerce kez şükrediyoruz.

Biz, facebook bataklığı ile Internet içerisindeki "diğer siteler" kavramının birebir aynılıkta olmadığını ve facebook bataklığı sanal mekânının, kişilerin özgünlük hâllerini tımar ettiğini bildiğimiz ve böylelikle "FACEBOOK TARTIŞMALARI" sürecine dahil olmadığımız için, insan aklına zarar veren bu sanal mekânda hesap açtırmıyor, özgünlüğümüzü imhâ ettirip ettirmeme ikilemini asla ve kesinlikle yaşamıyoruz.

Biz, facebook bataklığı içerisindeki hiçbir tartışmayı, hiçbir zaman için büyük bir ciddiyetle karşılamamış olsak da, "FACEBOOK TARTIŞMALARI" sürecinin, tiyatro sanatına verdiği zararın saptanması için, zaman zaman bu anlamsız tartışmaları okurlarımızın dikkatine sunuyoruz. Yine öyle yaptık...

Sosyalist Sanatçı Hilmi Bulunmaz


***


Fena dadandı!

MUSTAFA DEMİRKANLI, DÜN GECE DE KAFAMI SIKTI


MUSTAFA'NIN "SÖZ DÜELLOSU" TEKLİFİNE SONUNDA EVET DEDİM:


"Kap kukuletanı, gel!"


Coşkun Büktel
29 Kasım 2011


(...)

"Tamam, lan, madem o kadar ısrar ediyorsun, kabul! Seninle karşılıklı tartışalım! Ama talep senden geldiğine göre şartları ben belirlerim. Bir tek şartım var. Karşıma oturduğunda yüzünü görmek istemiyorum. Hatırlarsan, ben hep ne diyordum: 'Mustafa Demirkanlı'yı midesi kaldırabilen, Demirkanlı'dan iğrenmeyebilen herkesten iğreniyorum.' Herhalde bu sözümü çiğnememi beklemiyorsundur, değil mi? Şartım şu: Çekim sırasında sen karşıma bir kukuleta giyerek çıkacaksın! Hani şu Ku Klux Klan kukuletaları var ya, onlardan bir tane giyeceksin ki, yüzünü görmeyeyim. Niye ille Ku Klux Klan kukuletası? Bir kere biliyorsun, Ku Klux Klan da linççidir, o nedenle alakasız kaçmaz. Daha da önemlisi, Ku Klux Klan kukuletalarında yalnızca gözler için iki delik vardır, ağız için delik yoktur. Kukuletanda niye ağız deliği olmasın istiyorum? Şunun için: Eminim ki, dergine reklam alabilmek için yaladığın yerlerin kokusu yıllar boyunca ağzının içine iyice sinmiştir; konuşurken nefesinin yüzüme vurmasını istemem... O nedenle Ku Klux Klan kukuletası vazgeçilmez tek şartım.

(...)

TIKLAYINIZ!

(Kaynak: www.coskunbuktel.com)

"Uygarlık Tarihi", yazarını yitirmenin sancısıyla boğuşuyor!

LİNÇÇİ Mustafa Şükrü Demirkanlı Coşkun Büktel'in diline dolandı!


Coşkun Büktel
Mustafa, linç sayesinde reklam alarak menfaat sağlıyor, peki öbür linççiler ne oluyor? Mustafa'nın feda ettiği piyonlar oluyor

Coşkun Büktel'in "sıfır sansür" ilkesinden sonra, Kemal Başar da "sıfır sorun" kavramını sahipleniyor ve biz de "sıfır menfaat" önerisini sunuyoruz!


Kemâl Başar
Sıfır sorun politikası semeresini veriyor. Suriye de füzeleri bize çevirmiş. Füzeleri düşmana çevirecek yandaş şarkıcı, türkücü aranıyor.

Tiyatro çanağı yalatan hiçbir kişi, kuruluş ve kurumdan hiçbir menfaat gözetmeyecek kadar namuslu biri olan Melih Anık dangalaklara da yol gösteriyor!

Melih Anık
Yazını "GALA"dan sonra yaz ki sana ELEŞTİRMEN desinler. Ama önce kendini davet ettirme yolunu öğren.