31 Mayıs 2011 Salı

Cengiz Bulunmaz, Çehov'dan "Tütünün Zararları"nı okuyor!

Hayatın "başka" renkleri de var!


Bulunmaz, üç Fransız fotoğrafçıyı görüntüledi! bulunmaztiyatro

Türkçe düşünebilme, Türkçe konuşabilme, Türkçe yazabilme, Türkçe oyun oynayabilme özürlü LİNÇÇİ Gılman Kahyaoğlu Peremeci, dangalakça yazılar yazıyor!

Oyun'un notu: LİNÇ KAMPANYASI ana sponsorlarından www.tiyatrodunyasi.com sitesinden alıp olduğu gibi aşağıya aktardığımız LİNÇÇİ Gılman Kahyaoğlu Peremeci'nin yazısındaki(?!) yazım yanlışlarını "maymungötürengi" ile biz belirgin hâle getirerek, doğrularını yeşil harflerle biz yazdık. Ayrıca, kaleme aldığı yazıda(?!) LİNÇÇİ sıfatını kullanmayan Gılman Kahyaoğlu Peremeci'nin bu sıfatını, yazıya(?!) biz eklemekle birlikte, adının üzerini "maymungötürengi" ile biz belirginleştirdik!


***


Festivalle Bir Hafta - Antalya DT Uluslararası Tiyatro Festivali


LİNÇÇİ Gılman Kahyaoğlu Peremeci
31 Mayıs 2011


17 Mayıs Salı sabahı, eskilerin deyimiyle kuşluk vakti; Antalya Devlet Tiyatrosu Uluslarlararası Tiyatro Festivaline (Festivali'ne) gitmek için uçağa bindim. Yaklaşık bir saat sonra inişe geçildiğinde, bence olağan üstü (olağanüstü) bir güzellikle karşılaştım. gezmeyi (Gezmeyi) severim, bir çok (birçok) yer gördüm ama; masmavi suların üzerinden uzunca bir geçişle gökle denizin birleşmiş gibi gözüktüğü bir yolculuğum hiç olmamıştı... Genelde cam kenarında dider (gider) gelir, uçağın havalanışı ve inişe geçişi sırasında çevreyi izlemekten , gittiğim yer hakkında kuş bakışı fikir edinmekten keyiflenirim. Yine cam kenarındaydım. İniş anansu (anonsu) verildikten sonra karayolu ile gidip geldiğim Antalya'nın yükseklerden görüntüsüne yoğunlaştım. Aşağılarda başı karlı dağlar, bol yeşil alanlar hatta (hattâ) seralar gözüküyordu. Birden masmavi suların üstünden geçmeye başladık. Uçtuk uçtuk... Sanki bütün Akdenizi (Akdeniz'i) geçer gibiydik.. Zaman zaman uçağın gölgesi ters orantılı olarak denize vuruyor bu da çok hoş bir yanılsamaya neden oluyordu.. Dağlar, yeşillikler kayboldu; gök mavi, deniz masmaviydi.. Sonra bu maviliklerde bükülerek kıvrılarak ve yavaşça denizi arkada bırakarak iyice alçaldı uçağımız ve denizi görmeyen havalimanına indi...

Otele gelip eşyalarımı bırakıp bir soluklandıktan sonra biletlerimi almak üzere Haşim İşcan Kültür Merkezine (Merkezi'ne) gittim. Yapanların yaptıranların emeklerine sağlık dıştan ve içten adına layık bir yer. Yemek saati olduğundan gişe memuru hanım yerinde değildi ve biraz oyalanmam gerekiyordu. Bir sanatçı olarak sahneyi görmeden edemezdim. Aşağıya inip birim müdürüyle tanıştım ve bu isteğimi bildirdim. Birim müdürü gayet nazik bir şekilde beni karşıladı ve tam bir ev sahibi niteliği ile bana sahne ve kulisleri gösterdi. Biletlerimi alıp idari binaya; Devlet Tiyatrosu Müdürü Sayın Selim Gürata'yı ziyarete gittim. Kendisi beni büyük bir nezaketle kapıda karşıladı. Akşam açılışı yapılacak festivalin heyacanı (heyecanı) bir o kadar yorgunluğu kendisinin ve sekreterinin yüzlerinden okunuyordu. Yaklaşık bir saatlik zamanı; sorunlar, sorun olanları konuşarak geçirdik. Sonra kendisi Genel Müdürümüzle (Müdür'ümüzle) buluşmak üzere hazırlandı; ben de izin isteyip otelime döndüm. Otelim kale içinde (Kaleiçi'nde) eski bir konağın yapılandırılmasıyla oluşturulan bir oteldi. Kaleiçinin (Kaleiçi'nin) daracık sokaklarında bir otelin; arkasında vaha gibi çok çeşit (çeşitli) ağaçların bulunduğu kocaman bahçesi olabileceği doğrusu hiç aklıma gelmemişti. Bu görüntü beni çok mutlandırdı. Yukarıya çıkıp fotagraf (fotoğraf) makinemi aldım tekrar aşağı inip; malta eriği (yeni dünya) ile dalında kalmış limon ve portakalları, palmiyelerle sarmaş dolaş olmuş begonvilleri resimledim. Bu arada gellen (gelen) kahvemi bu hoş iç açıcı görüntüler ve kuş seseleri (sesleri) eşliğinde bitirdim.

Biletlerimi alırken ilk gösterinin Cumhuriyet caddesinde (Caddesi'nde) gerçekleşeceğini öğrendim ve ücretsiz olduğu için biraz erken gitmem konusunda uyarıldım. Saat 21 de (21.00'de) başlayacak bu gösteri için 20:15 te (20.15'te) sokağa çıktım. 5 -6 dakikalık bir mesafe sonrası etkinliğin yapılacağı Cumhuriyet meydanındaydım (Meydanı'ndaydım). Cadde oldukça kalablık (kalabalık) ve gürültülüydü . Gösterinin tam nerede yapılacağını öğrenmek için oradaki bir görevliye sordum "Burada yapılacak" dedi ve eliyle karşıyı işaret (işâret) ederek "karşı tarafa geçin daha iyi izlersiniz" demeyi ihmal etmedi. Çevrede bir gösterinin olabilmesi için gerekli ortamı göremiyordum, yani; alışkanlıkla sahne ya da bir yükselti arıyordum. İşaret edilen hafif rampa yere gittim, çimenler üzerinde kısa taş yükseltilerde zorlukla yer bulup oturdum. Bulunduğum yerden sahne yükseltisini görebiliyordum şimdi ve tam karşımda sular renklerle müziğe uyarak dans ediyordu. Kalpler çiziyor rengarenk fışkırıyor sonra munisleşip aşağılarada (aşağılarda) çiçeklere dönüşüyordu. Birden kırmızı beyaz oldu renkler, sular Türk bayrağı oluşturdu bu arada onuncu yıl marşı (Onuncu Yıl Marşı) çalınıyordu ve genelimiz bu marşı söylüyorduk. Sular duruldu, renkler pastelleşti, müzik sustu, ses tonu çok hoş bir sunucu

"Sevgili Antalyalı'lar (Antalyalılar) ve dünyanın farklı ülkelerinden ülkemizi ziyarete gelen değerli misafirler, sanatın ve sanat yoluyla insani değerlerin yüceltildiği Antalya'da ikincisini gerçekleştirdiğimiz Devlet tiyatroları (Tiyatroları) Antalya Uluslararası Tiyatro Festivali açılış gösterisine hoşgeldiniz" sözleriyle Bizleri (bizleri) selamladıktan sonra kısa bir konuşmayla festivale katılan toplulukları bildirdi ve
"Devlet Tiyatroları olarak festivale katılan tüm tiyatro guruplarına (gruplarına), festivalin gerçek sahibi olan siz değerli seyircilerimize teşekkür ediyor dünyaca ünlü İtalyan Grup Studio Festi'nin " DOĞAL YAPAYLIK" adlı gösterisi ile sizleri başbaşa bırakıyoruz " diyerek ayrıldı. aynı konuşma ingilizce (İngilizce) yapıldıktıktan sonra gösteri başladı .

Hazırlanan yükseltide önce kısa bir bale gösterisi izledik. Meydanın yanlarına konulmuş olan dev ekranlar herkesin her yerden görmesini sağladığı için; düşünenleri teşekkürlerimle alkışlıyorum. Bu kısa bale gösterisinin ardından venüsün (Venüs'ün) doğuşu resmedilmiş dev bir balon belirdi havada ve iki dev vincin arasına gerilmiş tel halat üzerinde kızlar dans etmeye başladı. Fıskiyenin suları yükseliyor iniyor sanki su perilerini taşıyordu. Bunlar olurken bir yandan konu anlatılıyordu. Balıkçısı, denizi, rüzgarı (rüzgârı), dev balonlara çizilmiş resimleri, havada süzülen yelkenlisi ve tabii ki biribirinden (birbirinden) maharetli (mahâretli) dasçıların (dansçıların) dansları ile mitolojik bu konu akşamın karanlığına bürünerek sergileniyordu. Rüya mı görüyorduk yoksa? Estetik dolu bu muhteşem gösteri ile hepimiz büyülenmiştik... Konuyla ilgili olarak resmedilmiş balonlardan biri havadayken rejisörden sanatçılardan habersiz kıpkızıl dolunay kendisini gösterdi sanırım "DOĞAL YAPAYLIK'ın görkeminden pay almak istedi. Havadaki anlatım daha sonra karada devam etti bir lunapark trenine benzer tarzda raylar üzerinde giden bir araç üstünde kızlar girdi mekana (mekâna) bu kez giysileriyle dikkatlerimizi çektiler Beyaz (beyaz) ve çok kabarık etekli giysileri çok kabarık saçları yıldızlar gibi ışıklar saçıyordu sonra araçtan inip kendileri için hazırlanmış yükseltide dans ettiler ve sonra her tarafında balonlar asılı kıza bıraktılar sahneyi dansetmesi için, Grup StudioFesti 25 yıldır tarihi ve doğal mekanlarda (mekânlarda) -Maniyerist bir tarzda (alışılmış şekilciliğin dışına çıkma çabası) gösterilerini sunuyorlar. Yaklaşık bir saat süren bu gösterinin ben hala (hâlâ) etkisindeyim

18 mayıs (Mayıs) Çarşamba - Sabah kahvaltı sonrası akşam gösterinin olacağı mekanı (mekânı) öğrenmek ve çevre gezisi yapmak için çıktım. limanın (Limanın) üstünde bir restorantta panoromik (panoramik) görüntü elde edebileceğimi söylediler otelden; oraya gidip Antalyayı (Antalya'yı) resimledim (fotoğrafladım). Yabancı resamlar duvar üstlerine oturmuş, limanı kendilerince yorumlayarak çiziyorlardı. Kimi karaklem kimi suluboya bu çalışmaları izledim bir zaman, sonra Yat Limanı Marina sahnesinin bulunduğu yere gittim. Otele oldukça yakın bu mekan (mekân) bir anfi tiyatro (amfitiyatro) olarak yapılmıştı ve limanın ucundaydı . Oradan kale çevresini resimlemek (fotoğraflamak) üzere ayrıldım. Yolumun üzerinde bir çocuk kalabalığı gördüm öğretmenleri denetiminde bu çocuklar nereye gidiyor ya da dönüyorlardı (dönüyorlardı.) Bir kaç (Birkaç) adım sonra bu kalabalığın OYUNCAK MÜZESİ'nden kaynaklandığını anladım . Çok kalabalık olduğu için gezmeyi bir sonraki güne bırakak (bırakarak) yoluma devam ettim. saat kulesi (Saat Kulesi), ne yazık (yazık ki) mavi çinilerin döküldüğü ya da söküldüğü Selcuklu (Selçuklu) yapısı Yivliminare (Yivli Minare Camii), Yivliminare (Yivli Minare) Medresesi sırasıyla makinemde (fotoğraf makinemde) yer aldılar. Yivliminare Medresesinde (Yivli Minare Medresesi'nde) ney eşliğinde gezinmek, alışveriş yapmak; iç dinginliği yaratıyor bende.

Akşam oldu. Yatlimanı Marina Sahnesi dışında kapının açılmasını bekliyoruz, kapının önünde gittikçe gittikçe (gittikçe) artan bir kalabalık oluştu (oluştu.) Bu akşam, Küba Habana compas Dans; "TUTKUNUN DANSI" adlı gösteriyi sunacaklar... Kapılar açıldığı zaman ilk dikkatimi çeken, "Devlet Tiyatrosu (Tiyatroları) Antalya 2. uluslararası (Uluslararası) Tiyatro Festivali" yazılmış ve bilet sayısı kadar konulmuş küçük yastıklar oldu. Bir akşam öncesi taşa oturduğum için sularında nemiyle biraz üşümüş ve bu nedenle bu akşam taş oturmalığa sermek üzere yanınmda (yanımda) örtü götürmüştüm. Bu küçük ama önemli ayrıntıyı düşünen ve gerçekleştirenleri teşkkürlerimle alkışlıyorum. Sahnenin ortasına konulmuş sandalyeler arkada duran vurmalı çalgılar bir de kalabalık hemen dikat çekiyordu. Gösteri iki erkeğin solo ve birlikte yaptıklarları ritimlerle başladı. Sonra bir hanım sanatçı vurmalıların başına geçti diğer hanımlar gelip sanedeki iskemlere (iskemlelere) oturdular." Sandalyelerde hanımhanımcık (hanım hanımcık) oturmalarına devam ettiler" diyeceğimi sanıyorsanız yanılıyorsunuz. Sandelyelerde oturarak başlayan dans ayakta devam etti sonra sandalyeler vurmalı çalgı gibi kullanılarak buna sahnede (sahne) tabanı da katılarak bir ritim coşkusu yaratıldı. Gösteri ilerledikçe diğer vurmalılar kastanyetler bu muhteşem gösteride yerlerini aldı . Afrika küba (Küba) flemenko dansları ritimleri büyük bir coşku yarattı. Bu gösteride beni en çok; on hanımın akılalmaz enerjileri etkiledi. Hem ritim yaratılarına hem danslarına ve hep yeni başlamışçasına enerjilerini korumalarına hayran oldum. Eserin adı gibi gibi bu onların tutkusu idi.

19 Mayıs Perşembe - Sabahtan bir gün önce gördüğüm oyuncak müzesine gittim; çocukluğumu yaşadım zaman zaman. Sunay Akın marifetiyle bu yıl 23 Nisan'da açılan müze çocuklara ve çocukuklarını (çocukluklarını) unutmayanlara keyifli anlar yaşatıyor. Oradan Çağatay Medresesine (Medresesi'ne) gittim yeni onarılmış ve hizmete açılmış bu iki katlı medrese Antalya sosyal yaşamından kesitler sunan bir çeşit etnografik müze olarak hizmet veriyor daha sonra Suna ve İnan Kıraç müzesini gezdim. İnan Kıraç eşi suna kıraç'ın (Suna Kıraç'ın) 50 (50.) yaş günü için, önceleri ibadethane (ibâdethâne) sonraları depo olarak kulanılan kiliseyi alarak kendi kolleksiyonlarının (koleksiyonlarının) sergilendiği bir müze haline (hâline) getirmiş. Kilisenin önünde bulunan iki katlı konağı ara duvarı yıktırtarak kilseyle (kiliseyle) birleştirmiş ve konağı çeşitli yazı resim, obje ve giysilerin yer aldığı Antalya sosyal yaşam müzesi haline dönüştürmüş. Akşam Slovakya Ulusal Tiyatrosu'nun gösterisini seyretmek üzere Haşim İşcan Kültür Merkezin'e gittim Eserin adı BALO SALONU'ydu. Hiç konuşmasız yalnız müzik ve dansla; yılları, yaşanmışlıkları, anıları bu kadar güzel anlatan bir ekip ayakta alkışlanmayı hak etti. Sahne dekoru masalar üzerinde ters çevrilmiş sandalyeler, sahnenin tam oratasında yarı saydam cam bir kapı, bir kenarda duran bar, kapının hemen yan tafında ve barın kaşı duvarında duran piyanodan ibaretti. Oyun bir bey iki hanımın kolkola salondan sahneye yürümesi yürürken hafifçe gülüşmeleri ile başladı. Birlikte bir müziği seslendirdiler sonra bir hanım onlardan ayrılıp piyanonun başına geçti diğerleri dışarı çıktı. Sahne hala yarım saydam cam kapıdan gelen ışıkla aydınlanıyordu. Piyano başındaki hanım tuşlara ürkekçe dokunrak bir müziüği hatırlar gibi çalıyor bir yandan ıslıkla eşlik ediyordu. En baştan beri içerde olan barmen piyano başındaki hanıma içeğini sundu sonra sandelyeleri indirip sahneyi kullanılır hale getirdi . Salonun ayna olarak kullanıldığı çalışmada içeri giren herkes bu varsyılan aynaya bakıp kendine çeki düzen; bizlere de tipler hakkında ipucu verdi. yaklaşık iki saate yakın bir zaman diliminde; aşklar ,kıskançlıklar, ayrılıklar, kavuşmalar ,yoksulluklar, varsıllıklar. nazi dönemi ve rusyaya göndermeler karşı duruşlar ;dönemlerin moda olmuş dansları ,müzikleri ve tavırlarla anlatıldı. Bana öyle geliyor ki; tüm bu gördüklerimiz barmenin o balo salonunda şahit olduğu yaşadığı anılardı. Bedenlerini en iyi şekilde kullanarak bizleri bu muhteşem gösterinin içine katan Slovakya Ulusal Tiyatro Topluluğunu ayakta alkışladık

22 Mayıs Pazar- Taihte atlama olduğunu farkettiniz sanırım; çünkü bu iki gün festival programında benim gördüğüm oyunlar vardı. Cuma günü denize gitme isteği içinde otelden ayrıldım ancak kaleiçinin labirent ve cezbedici sokaklarında oyalanınca denize gitmekte tereddüt ettim bu arada yanılmıyorsam Cumhuriyet caddesi civarında vakıflardan kiralanak baştan başa onarılan,ayağa kaldırılan (geçen senelerde gördüğümde tam bir viraneydi) "HAMAM' da birşeyler yedim.Kahvemi içerken hava garip bir şekilde grileşti rüzgar peçeteleri savurmaya dalları sallamaya başladı ben hemen otelin yolunu tuttum ama ıslanmaktan kurtulamadım dolayısı ile o gün ve ertesi gün kendimi hiç iyi hissetmediğimden iki günü otelde kalarak geçirmiş oldum.

Bu gün İsrail Cameri Tiyatrosu'nun iki kez sunacakları "KALBİMİ TİTRET" oyunları için akşam gösterilerine biletim vardı. Gündüz kısa bir tekne turu yaptım Küçük şelaleler bu kıyıda sıkça karşılaşılan mağaralar ve akvaryum adı verien mavi yeşil görüntü "İŞTE YAŞAMAK BU " dedirtiyordu. Akşam 19 da Haşim İşcan Kültür Merkezi'ne geldim. Giriş kapısına asılmış İPTAL yazısını görünce şaşırdım ve gişeye nedenini sormak için yanaştım. Hastalık iptal nedeni olabilir görünmez kaza cinsi her hangi bir şey de oyunun iptalini gerektirebilir; bunları anlarım ama buradaki iptale neden olan davranış biçimini, düşünce tarzını hiç anlamadım ve anlayacağımı sanmıyorum,

ÖFKEMİ HALA YENEBİLMİŞ DEĞİLİM ... BU OLAYI ANLATMAK YERİNE bilmek isteyenler için likleri vermeyi yeğliyorum. Bu davranış biçimini sergileyenlerin tarih ve ekonomi bilgilerini tazelemelerini .yenilemelerini tavsiye edeceğim yalnızca....

http://www.aa.com.tr/tr/tehdit-oyunu-iptal-ettirdi.html
http://www.haberfx.net/israilli-tiyatro-grubunun-gosterisi-haberi-390560/
http://www.devtiyatro.gov.tr/web/2011festival/antalya/israil.html
http://www.sondakika.com/haber-israilli-tiyatro-grubunun-gosterisinin-iptal-2743913/

23 Mayıs Pazartesi- Bu gün (Bugün) Festivaldeki (Festival'deki / festivaldeki) benim için son oyunu seyretmek üzere 19 da (saat 19.00'da) Haşim İşçan Külür (Kültür) Merkezine (Merkezi'ne) gittim. İtalya Koreja Tiyatrosu'nun "TROYALI KADINLARIN TUTKUSU. ("TROYALI KADINLARIN TUTKUSU") adlı oyunu izlemek için sabırsızdım. Bu oyun Yunanlı tregedya (tragedya) yazarı Euripides tarafından 2500 yıl önce yazılmış savaş karşıtı ilk eser olmasınının (olmasının) yanı sıra yunanlı (Yunanlı) idarecilere bir başkaldırı niteliğini taşır. Euripides'e göre yıkımların, vahşiliğin sorumlusunun, dış etmenlerde aranması yanlıştır. bu (Bu) sorumlu savaşı yaratan insanoğlunun bizzat kendisidir... . (...) Oyunun kısaca konusu ise Troya kenti Yunan ordusu tarafından tümüyle yakılıp yıkılmış, bütün erkekler öldürülmüş, kadınlar ve çocuklar Atina’ya esir olarak götürülmeyi beklemektedirler. "Troyalı Kadınlar", saldırgan savaşlara, savaşların getirdiği yıkımlara ve savaşların insanlık dışı gerçekliğine yakılmış bir ağıttır... Sahnede çeşitli kulanımlara elverişli tahta çubuklardan yapılmış bir üçgen, üçgenin ön tarafında küçük taşlar vardı. dekor (Dekor) olarak müzisyenlerin açış (açılış) müziğinden sonra oyun başladı. Konuşmalar Türkçeye çevrilerek üst yazı olarak verildi. Bu oyunda benim en çok dikkatimi çeken acının bir ağıt gibi ağlama yollu değil de. gırtlak (Gırtlak) ve ses tellerinin değişik şekillerde kulanılarak oluşturulan seslerle söylenen melodilerdi. Akordeon çalan kişinin akerdeonu (akordeonu) ile çıkardığı caz tınıları ise ilginçti. Akordeonistin bir ara "Üsküdara giderken" parçasının (parçasını) çalmasının nedenini ise anlamadım. Bu bir jest de olabilir oyun çalışmaları başladığı anda karalaştırılmış (kararlaştırılmış) bir melodi de olabilir ne olursa olsun bence yanlıştı....

Festivaller kolay oluşmuyor arkasında onlarca kişinin emeği, yüreği ,enerjisi var. Emek sahibi herkese buradan teşekkürlerimi iletmeyi bir borç biliyorum. Devlet tiyatrosu (Tiyatroları) bünyesinde; Trabzon, Adana, Konya ve Ankara'da çocuklar için yıllardr (yıllardır) tiyatro festivalleri düzenleniyor. Şimdi bu güzelliklere Antalya ile bir yenisi katıldı. Sayın Selim Gürata'ya "Bu küçük çocuk büyüyecek" dediğim zaman bana şöyle yanıt verdi "Ben festivalleri çocuğa benzetmiyorum, oyunlarımıza benzetiyorum. İlk yılı genel prova, ikinci yılı ilk gösteri, sonra gittikçe bizim olan oyunlarımıza...." Evet festivaller bizim olandır.

NİCE GÜZELLİKLERLE NİCE FESTİVALLERE.... (...)

LİNÇÇİ Gılman Kahyaoğlu Peremeci

(Kaynak: tiyatrodunyasi.com)

Kapitalizmin ilelebet muhafaza ve müdafaa edilmesi için sanat yapanlardan Cihan Ünal, halkın beğeni düzeyini iyice aşağıya çekmeye devam ediyor hâlâ!

Oyun'un notu: www.milliyet.com.tr sitesinden alıp olduğu gibi aşağıya aktardığımız haberdeki yazım yanlışlarını, "maymungötürengi" ile biz belirgin hâle getirerek, doğrularını yeşil harflerle biz yazdık. Ayrıca, tamamıyla "düz" olarak dizilmiş yazıdaki "gerekli" yerleri, yatık (italik) hâle biz getirdik.


***


Tipik bir burjuva sanatçısı olan Cihan Ünal, sadece işini yapan ve işi üzerine uzmanlaşma gayretinde olan biri. Entelektüel bir bilgi birikimine sahip olmayan, dolayısıyla, işinin dışındaki dünyadan habersiz biri olan Cihan Ünal, aklı bir karış havadaki Hande Ataizi'yle aynı oyunda oynamayı kabul etmekle, zâten ne kadar düzeysiz bir insan olduğunu da kanıtlamış bulunuyor.

Estetiğin "e"sinden anlamayan burjuva sanatçılarının bir örneği olan Cihan Ünal, magazin basınına malzeme olan insanlardan biri. Milliyet Gazetesi'nin Internet ortamındaki magazin bölümünde rastladığımız aşağıdaki düzeysiz haberi okuyarak, siz de, Cihan Ünalgillerin ne denli anlamsız bir dünya içerisinde yaşadıklarına tanık olabilirsiniz.

Sosyalist Sanatçı Hilmi Bulunmaz


***


"Başıma bu da mı gelecekti"


Hande Atizi'nin (Ataizi'nin) tiyatro oyununda partnerinin çok ileri gittiğine dair attığı iddia (iftira) üzerine Cihan Ünal suskunluğunu bozdu

Cihan Ünal; Ataizi'nin bazı sahnelerde 'İleri gidiyorsun", kendisinin ise "Ben sağlıklı bir erkeğim" diye cevap vermesiyle ilgili olarak "Bu ülkede benim böyle bir cümle kuracağıma kim inanır?" diye sordu.

Cihan Ünal, 'Özel Hayatlar'daki yakın sahnelerdeki tavırlarından Hande Ataizi'nin rahatsız olduğuna dair iddialar için "Çirkin bir iftira" dedi ve ekledi:

"Başıma bunlar da mı gelecekti?"

Sabah'ın haberine göre; oyuncu, "Yıllardır tiyatro sahnelerindeyim, birçok oyun sergiledim. Hande'den çok daha güzel oyuncularla aynı sahneyi paylaştım ama ilk kez böyle bir iftira ile karşılaştım" dedi.

(Kaynak: Milliyet)

Sosyalist Sanatçı Hilmi Bulunmaz, LİNÇ KAMPANYASI ana sponsoru Tiyatro... Tiyatro... Dergisi'nin "Sadık Seyirci"si, M. Sadık Aslankara'yı eleştiriyor!


Sadık Aslankara'yı eleştiren bu videoyu 150 kişi izledi!

30 Mayıs 2011 Pazartesi

Aşağıda sunduğumuz haberin bir harfi bile doğruysa vay hâlimize!

Seçime ramak kala, ortalık yere umulmadık "gerçekler" saçılıveriyor. Bu "gerçekler", ne kadar gerçek? Tartışılabilir...

Ancak...

Şurası çok net; Ankara'ya dek gelemeyen "Kürt"lerle, Kandil'e dek gidemeyen "Türk"ler, daha çok "adam" öldürmek için, daha çok silah kullanmak zorundalar.

Tartışılabilir "gerçekler" altında süren tartışılabilir bu savaş, sadece ve sadece silah tüccarlarını besliyor!

Yüreğimizi kanatan "gerçekler", insan yaşamının ne kadar "ucuz" olduğunu kanıtlıyor!!!

Zaman Gazetesi'ndeki haberi okuyunuz...

İstanbul Savaş Karşıtları Derneği
Kurucu Üyesi ve Genel Sekreteri
Sosyalist Sanatçı Hilmi Bulunmaz


***


Musa Anter, JİTEM-PKK işbirliğiyle infaz edildi


Kürt yazar Musa Anter'in 1992'de PKK-JİTEM işbirliğiyle öldürüldüğüne dair yeni bilgiler ortaya çıktı. Gazeteci Ercan Gün'ün kaleme aldığı "Ape Musa Faili Bilindik Cinayet" isimli kitapta, Anter'in örgüte haraç vermediği için 1989'da hain ilan edildiği ve Abdullah Öcalan tarafından hakkında ölüm kararı verildiği anlatılıyor.

Kitaptaki bilgilere göre infazla görevlendirilen Hogir kod adlı Cemil Işık örgütten kaçınca Öcalan, Anter'i JİTEM'in öldürmesini istedi. Talimatı ise emekli Tuğg. Veli Küçük verdi. Ancak JİTEM'ci Cem Ersever anlaşmazlıklar yüzünden geri çekildi. Bunun üzerine Ersever'in yerine Yeşil kod adlı Mahmut Yıldırım geçti.

Karakutu Yayınları'ndan çıkan kitaptaki iddiaya göre Musa Anter örgüte haraç vermediği için 1989 yılında bizzat Abdullah Öcalan tarafından hain ilan edilmiş biri. PKK'nın yaşattığı maddi baskıdan ötürü Nusaybin'den İstanbul'a taşınan Anter için Öcalan ölüm kararı verir. İnfaz için de Hogir kod adlı Cemil Işık görevlendirilir. Ancak Hogir infazı gerçekleştirmemek için örgütten kaçar. JİTEM'ci Binbaşı Cem Ersever de 'itirafçı' yapmak için Hogir'i kaçtığı Zaho'dan iki sivil araçla getirtir. Kitapta Hogir'e Anter'i öldürmesi teklifinin bu kez JİTEM'den geldiği belirtiliyor. Karşılığında Almanya vizesi vaat ediliyor. Yazar, Hogir'in Zaho'ya gitmesi, oradan tekrar Türkiye'ye gelmesinin Apo'nun bilgisi dahilde olduğunu iddia ediyor. Böylece hem Hogir'i hain ilan edebilecek hem de Anter'den intikamını almış olacaktı. Özetle Anter cinayeti JİTEM-PKK işbirliği ve Ergenekon yapılanmasının bir projesiydi. Anter cinayetinin maksadı bölgede OHAL'i daha da katılaştırmak ve halkın PKK'ya olan ilgisini artırmak. Konuyla ilgili konuşan PKK itirafçısı Abdülkadir Aygan'ın, "Musa Anter suikastı, PKK-JİTEM arasındaki paslaşmayla gerçekleştirildi, bu ortak bir eylemdi." sözleri, yaşanan cinayetin perde arkasını net biçimde ortaya koyuyor. İSTANBUL ZAMAN

(Kaynak: Zaman)

Sosyalist Sanatçı Hilmi Bulunmaz, sosyalizm karşıtı, LİNÇ KAMPANYASI ana sponsorlarından Tiyatro... Tiyatro... Dergisi yazarı Nurkut İlhan'ı eleştirdi

Resmi faşizm yargılanabilecek mi?

Evren ve Şahinkaya ifadeye çağrıldı

Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı, ''12 Eylül darbesi''yle ilgili soruşturmada, dönemin Genelkurmay Başkanı Kenan Evren ve Hava Kuvvetleri Komutanı Tahsin Şahinkaya'ya ''şüpheli'' sıfatıyla ifadelerinin alınması için davette bulundu.


Alınan bilgiye göre, terör ve organize suçlara ilişkin soruşturmalara bakmakla görevli Cumhuriyet Başsavcıvekili Hüseyin Görüşen, Evren ve Şahinkaya'yı ayrı ayrı telefonla arayarak, ifadelerinin alınması için davet etti.

Ankara Adalet Sarayı'na sabah saatlerinde gelen Evren'in avukatı, Başsavcıvekili Görüşen ile görüşerek, müvekkilinin yaşı ve sağlık sorunları nedeniyle ifadesinin Ankara'da ikamet ettiği evde alınmasını talep etti.

Söz konusu talebe ilişkin değerlendirme yapıldığı ve buna göre Evren'in ifadesinin ne şekilde alınacağının belirleneceği öğrenildi. Şahinkaya ise İstanbul'da ikamet ettiğinden, ifadesinin nasıl alınacağının kararlaştırılacağı belirtildi.

''12 Eylül darbesi''yle ilgili olarak, Evren ve Şahinkaya hakkında, ''darbe yapma'' ve ''anayasal düzeni silah zoruyla değiştirme'' suçlamalarıyla soruşturma yürütülüyor.

Soruşturma kapsamındaki diğer şüphelilerin ise dosyaları ayrıldı. Bu kişilerle ilgili olarak ne şekilde soruşturma yapılacağı daha sonra netleşecek.

(Kaynak: habervaktim.com)

Bulunmaz Tiyatro'daki oyunculuk ve yazarlık çalışmaları sürüyor!

Ayşenil Şamlıoğlu'yla Reşit Arslan boşu boşuna konuşmuşlar!

Oyun'un notu: Yukarıdaki fotoğrafı, LİNÇ KAMPANYASI ana sponsorlarından www.tiyatronline.com sitesinden aldığımız için, bir yarasa gibi baş aşağı olarak yayınladık.

LİNÇ KAMPANYASI ana sponsorlarından www.tiyatronline.com sitesinden alıp olduğu gibi yayınladığımız yazıdaki yazım yanlışlarını "maymungötürengi" ile belirgin hâle getirmekle birlikte, doğrularını yeşil harflerle biz yazdık.


***


İSTANBUL ŞEHİR TİYATROSU (TİYATROLARI) GENEL SANAT YÖNETMENİ AYŞENİL ŞAMLIOĞLU İLE SÖYLEYİŞİ (SÖYLEŞİ)..


Ayşenil Şamlıoğlu - Reşit Arslan
30 Mayıs 2011


Reşit Arslan - Çok uzun soluklu Devlet Tiyatrosu (Tiyatroları) serüveninden sonra iki yıldır Darülbedayi'nin (İstanbul Şehir Tiyatroları'nın) başındasınız. Bu geçişle birlikte son iki sezon şehir tiyatroları (Şehir Tiyatroları) ve Ayşenil Şamlıoğlu?

Ayşenil Şamlıoğlu - Devlet Tiyatrosu'ndan (Tiyatroları'ndan) zaten (zâten) emekliye ayrılmıştım. Bu haldeyken (hâldeyken) şehir tiyatrolarının (Şehir Tiyatroları'nın) başına gelmem teklif edildiğinde açıkçası bir tereddüt yaşamadım değil tam emekliliği seçmiş durumdayken yeniden bir kurum tiyatrosuna dönüş yerinde bir karar olur mu diye sarsılmadım değil ama galiba bir noktadan sonra eğer bu da bir misyonsa ki hepimizin zaman zaman bu riskleri göze alıp kendimizden vazgeçip yada kendi taleplerimizi bir kenara bırakıp tiyatro adına bir şeyler yapmamız gerekiyor diye düşünüyorum. Bu tür idari görevlerin, kişinin kendi yaratıcılığını bir kenara koyup, başkalarının yapması için çalıştığı alanlar olarak görüyorum. Kendini var etmek değil tiyatroyu ve tiyatrocuları var etmek için çalışacağım yerdir burası. Dolayısıyla sanatçı kimliğin böyle bir yere talip olması yada böyle bir yerde durması beni hep rahatsız etmiştir kendi adıma düşündüğüm zaman. kendi payıma yaratıcılığımdan vazgeçmeyi kabul edilemez bulmuşumdur. Galiba emekliye ayrılmamla birlikte gelen böyle bir teklif bir noktadan sonra bana şunu dedirte bildi (dedirtebildi) sen zaten (zâten) tiyatral anlamda yaratıdan bir yere kadar uzaklaşmış durumdaydın şimdi belkide (belki de) idari anlamda durmanın zamanı gelmiştir bunu dememek var çünkü her ne kadar bir kurumun bünyesinde olmadan yönetmenlik yapabilecek yada sahneye çıkıp oynayabilecek durumda olsamda (olsam da) büyük ölçüde uzaklaşma kararı almaktır aslında emekliliğe ayrılmak. özelliklede (özellikle de) yaş haddi dolmadan. ben gidiyorum diyorsanız bu yolda radikal bir adım atmış olursunuz. Belkide (Belki de) radikal bu adımın sonrasında geldiği içindir ki bu öneri kabul edilebilir geldi bana biraz düşündükten sonra. Ve bir yerde de belirtiğim gibi bu da türk (Türk) tiyatrosunda yol aldıysam ben bu ülkede yetiştimde (yetiştim de) yol aldım. O zaman bana verilen emeği geri ödemenin yollarından bi (bir) tanesi de bu görevi kabul etmekti. Benim için tiyatronun her zaman merkez tiyatrosu, taşra tiyatrosu, küçük sahne, büyük sahne, tecrübeli oyuncu tecrübesiz oyuncu gibi kavramların hiç bi (hiçbir) tanesini tanımayan biri oldu. Tiyatro tiyatrodur, sahne sahnedir, oyuncu oyuncudur hep böyle yaklaşmışımdır. Böyle oluncada (olunca da) Devlet Tiyatrosunda (Tiyatroları'nda) yetişmiş olmama rağmen şehir tiyatrosunda (Şehir Tiyatroları'nda) yöneticilik yapmak bana yadırgayıcı gelmedi. Çünkü tiyatronun devleti şehiri yoktur, bütündür. Zor olan şey bir kurum tiyatrosunda sanatın dışındaki bürokratik kuralların her türlü bağlayıcılığı altında hala (hâlâ) daha yaratıcılığı sürdürüyor olmak, zorluk burda (burada). Bu DT'de de ŞT'de de var. DT kendi yasasıyla yönetildiği için göreceli olarak daha özgür adımlar atabiliyor. Oysa ŞT hazırlanmış olan bir yönetmelik tarafından idare ediliyor. Dolayısıyla bağlılık ve bağımlılığı daha yoğun yaşıyor. Özellikle de alımlar konusunda yani burda (burada) bağlılık ve bağımlılıktan kastım repartuar (repertuar) anlamında değil elbette. Tiyatronun bütçesi belediyenin genel bütçesi içerisinde olmasından dolayı kurum alacağınınz (alacağınız) her şeyde ve atacağınız her adımda zorluklarla karşılaşıyorsunuz. Belediyenin bütün alımlarıyla birlikte aynı katagori (kategori) içinde yer alıyorsunuz. Tiyatronun istemlerinin farklılığıyla diğer bürokratik alanların istemlerinin farklılığı düşünülünce bunun yol açabileceği zorluklarda (zorluklar da) anlaşılabilir. Dolayısıyla zamana karşı yarışarak koşarken her yerde olduğu gibi bürokrasinin sizi geciktirmesi söz konusu olabiliyor yaşadığımız en temel sıkıntı bu. tabiki (Tabii ki) bunların aşılabilmesi içinde (için de) yeni düzenlemelere ihtiyaç var. Yasaların yenilenmesi için DT'nin de bizim tiyatronunda (tiyatronun da) çaba göstermesi gerekiyor. Tabiki (Tabii ki) sanat kurumlarının daha özerk olmaları gerekir. Bir tiyatro yasası oluşturularak bu farklı isterlere sahip olan kamu kurumlarının ki belediye ve devlet tiyatroları (Devlet Tiyatroları) değil bugün artık başka kentlerde de yetkin tiyatroların olması bu yasayı daha zorunlu hale (hâle) getiriyor.

Reşit Arslan - Yani, kurumların mevcut yönetiliş biçimlerinin özerkliğinin az olduğunu belirtiyorsunuz. Devlet olsun, belediye olsun siyasi erkin buna ne kadar izin vereceği ve yeniden yapılanma aşamasında kurumlara söz konusu özerkliği vermesi hususunda samimi olacaklarına inanıyor musunuz?

Ayşenil Şamlıoğlu - İnanmak istiyorum. Bu kurumların misyonu farklı. Biz bu kurumları kapatalım yada özelleştirelim gibi bir düşünceye hiç kimselerin girmemesi gerekir. Bir çok (Birçok) ülkede de benzer modelleri görmek mümkündür, bu bir kültür sanat hizmetidir bunu da devlette belediyede vermek zorundadır. Bir dönem kültür bakanlığı (Kültür Bakanlığı), DT, Tobav'ında (TOBAV'ın da) yanyana gelmesiyle yeni yasa çalışmaları yapılmıştı. Bu çalışmalara yurt dışından (yurtdışından) bir çok (birçok) insanda (insan da) gelmişti. Bu gelen konuklarda (konuklar da) kendi modelleriyle ilgili kendi fikirlerini aktarmışlardı. Ben o dönem çok umutluydum. Biz değişik zamanlar pozitif adımlar atıyoruz ama devamı gelmiyor, takip etmiyoruz. Bunun ardında istikrarlı bir şekilde durmamız, takipçisi olmamız gerekiyor. Her ne olursa olsun yeni yasanın çıkması zorunluluk.

Reşit Arslan - Şehrin tiyatrosu ne demek?

Ayşenil Şamlıoğlu - İstanbul kentinin insanın, dünyayla temasında farkındalığını geliştiren tiyatrodur. Ben hep öyle görmüşümdür ben kendi farkındalığımın gelişimini şehir tiyatrosuna (Şehir Tiyatroları'na) borçluyum. İstanbulda (İstanbul'da) yetiştiğim sürece ki burda (burada) devlet tiyatrosu (Devlet Tiyatrosu) yoktu, şehir tiyatrosunda (Şehir Tiyatroları'nda) oyun seyrederek büyüdüm. Ve istanbul (İstanbul) şehrinin tüyatrosu (tiyatrosu) olarak görmüşümdür ve bu şehrin halkına dokunan, değiştiren ve dönüştüren tiyatro olmuştur. Bende de etkisi çok büyüktür.

Reşit Arslan - Romeo Juliet (Romeo ve Juliet) ve Corıolanus (Coriolanus) gibi dünya klasiklerinden Keşanlı Ali Destanı, Yaşar Ne Yaşar Ne Yaşamaz gibi türk (Türk) klasiklerine Gizli Oturum gibi felsefik oyunlardan Dullar, Kadınlar Hayattır Memattır Kadınlar gibi kadın oyunlarına Maskeliler, Mefisto ve Arzunun Onda Dokuzu gibi savaşın vahşi yüzünü gözümüze sokan, yelpazesi geniş bir repertuar politikasını nasıl belirliyorsunuz?

Ayşenil Şamlıoğlu - Çok geniş bir yelpazede hareket etmek zorundasınız. Bu şehrin tiyatrosu ise eğer repertuarında bütün seyirciye hitap etmek zorunda. Onlara ulaşacak oyunları oynamak durumunda. Bunun içinde (için de) dünyanın gündemini takip eden, yakalayan oyunları oynamalı. En önemlisi de bu oyunların her birinin gerçekten nitelikli ve seyirciyede (seyirciye de) iyi sunulması gerekir, sadece metnin iyi olması yeterli değildir. Böyle bakmaya başladığınızda repertuar kendisini ortaya koyuyor zaten (zâten). hem (Hem) dünya gündemi hem türkiye (Türkiye) gündemi hem yakın hem uzak çevremizle hem de evrensel olanla buluşmak ve seyircisini yetiştirmek ve özel olan seyircisine ulaşmak üzerine bir repertuar peşinde oldum. hiç bir (Hiçbir) zaman yüksek gişe kaygısına yer vermedim, o zaman böyle bir gişe kaygısı olursa tiyatro sanatı olmaz. Siz bir hizmet getiriyorsunuz. bu hizmetin içinde öyle uç bir noktada seyretmeye başlarsınız ki o uç nokta seyircinizin geneline ulaşaşacak nokta değildir. O yabancı gelecektir, hatta (hattâ) rahatsız bile edebilir ama bu haliyle (hâliyle) o dille buluşmasını sağlayabilirsiniz. Şu örneği hep veririm. DT kurulduğu yıllarda seyircisine çok ağır ve DT’nin ciddi yüzüyle yargılanmasına yol açacak oyunları istikrarlı bir şekilde oynamasaydı hatta (hattâ) bazı oyunlarında –bilinen anektoddur- Cüneyt Gökçer’in Büyük Tiyatro’ya gelip 700 kişilik salonda 50 seyirciye oynayan oyuncuları karşısına alıp ‘çok önemli bir görev yapmakta olduklarını, büyük bir başarıya imza attıklarını, seyircinin azlığının motivasyonlarını düşürmemesi gerektiğini anlatmıştır. Siz bugün 50 kişiye oynayacaksınız ki yarın benzer işlerle bütün salona ulaşacaksınız dediği yapı bir İbsen’dir. O gün siz İbsen’e anlaşılmaz diye seyirci bulamazken bugün İbsen herhangi bir yazara döndüyse bu sizin verdiğiniz emekle gerçekleşmiştir. Onun içindirki (içindir ki) o günün farklı gelen diliyle bugünün farklı gelen dili arasında şüphesiz fark var. Bugünde (Bugün de) bazı işler, bazı yazarlar bizim seyircimize daha uzak gelip seyirci sayısının düşmesine yol açacaktır. Ama seyirci sayısı düşük diye ben ‘Bakhalar’ gibi bir oyuna repertuarımda yer vermezsem tiyatro sanatına ihanet etmiş olurum.

Reşit Arslan - Sanatın evrenselliğine bağlı kalmak kaydıyla; yabancı rejisörler getirilirken hangi hassasiyetleri göz önünde bulunduruyorsunuz?

Ayşenil Şamlıoğlu - Bence her sezon bir hatta (hattâ) iki yabancı yönetmenin gelmesi gerekiyor. Çünkü bugün evrensel olan dile ulaşabilmek için başka kültürlerle, başka dillerle temasınızın sağlanması gerekir. Oyuncularınızı, seyircilerinizi beraber alıpta (alıp da) avrupada (Avrupa'da) tiyatro merkezlerine götüremeyeceğinize göre, ordan (oradan) birinin buraya gelmesi, oyun çalışması hem tiyatronun sanatçısı, tekniği hem de çıkan ürünle seyircisi başka bir dille temas etmiş oluyor. Böylece çoğalıyoruz. Bu o kadar önemlidir ki, avrupada (Avrupa'da) insanlar birbirleriyle paslaşarak, bu konularda protokoller imzalayarak birbirlerine yönetmen yollayarak çoğalıp, zenginleşiyorlar. Biz AB’ye girmekten söz edip, avrupalı (Avrupalı) olmaktan konuşanlar olarak bizde yönetmenmi (yönetmen mi) yokda (yok da) dışarıdan geliyorlar diyenleri akıl tutulması diye belirtebilirim. Hayretler içerisinde kalıyorum. Bunlar tiyatro sanatını bilen birilerinin ağzından çıkmaması gereken cümleler.

Reşit Arslan - Aslında bu alışverişin keyfinden DT de yararlanırdı ancak uzun zamandır seyrelen bir grafik görüyoruz. Fakat uluslararası festivallerle bu açık kapatılıyor.

Ayşenil Şamlıoğlu - Elbette DT düzenlediği uluslar arası (uluslararası) festivallerle çok önemli bir misyonu yerine getiriyor. Bu paylaşımları daha çoğaltmalıyız. Her alanda globalleşerek bütün olmaya çalışırken sanat söz konusu olunca uzak duramayız. Komünizimden (Komünizmden) çok korkan bir coğrafyanın insanlarının tiyatro söz konusu olunca bu kadar komünist kesilmesi benim çok asabımı bozuyor. Sanatta eşitlik olmaz. Burası büyük bir yarışma alanıdır. Eğer bu yarışmayı en başta kendinle bile yapacaksın yoksa kendini, sanatını geliştirmek bir durum söz konusu olamaz.

Reşit Arslan - Bütün tartışmaları bir kenara koyup, ödüller?

Ayşenil Şamlıoğlu - Şehir Tiyatroları 22 dalda aday olduğu zaman, ne kadar başarılılar demek zor geldi insanlara sanırım. Öyle bir sezondan çıktık ki gerçekten a dan z ye (a'dan z'ye) herkes büyük emekler verdi. Bu emeğin, bu işi yapanlar tarafından görülmemesine olanak yok. Çok zorlu bir sezonu çok zorlu oyunlarla yaşadık. Hatta (Hattâ) delilik boyutundaydı fakat bu tiyatro her zorluğun altından kalktı. Bir mucize yarattılar. Hepsine büyük saygı duyuyorum. Bu kadar büyük bir emeğin karşında gelen sonuçlarda (sonuçlar da) doğaldır. Birileri bana şunu söyleyebilmeli: Nedir bir çok (birçok) dalda aday gösterilen oyun ‘Tehlikeli İlişkiler’ Sahne (sahne) üzeri er meydanı, yaptığınız iş orda (orada) durur. Herkesin nefesinin kesildiği oyun karşısında biraz daha dikkatli davranmak durumundayız.’ Dünyanın Ortasında Bir Yer’ dışarıda gittiği her yerde büyük ilgi çekiyor burdada (burada da) hayranlık uyandırıyor. Bu iki oyunumuzla bir çok (birçok) dalda başarı gelmesi asla yadsınmamalıdır.

Reşit Arslan - İki sezondur ilk defa oyun sahneleyen rejisörler görüyoruz. Bu tasarruf cesur olmakla beraber önemli risklerde (riskler de) taşıyor olsa gerek. Sonuçları itibariylede (itibariyle de) neler söylemek istersiniz?

Ayşenil Şamlıoğlu - İlk kez reji yapanların sayısı zaten (zâten) üç kişi. Üçüde (Üçü de) 2010 projesidir. Bu arkadaşlarımızın yerine başkaları da yetkin projeler getirmiş olsaydı onlarıda (onları da) kabul ederdik. Bu konuda her fikre açık olduğum bilinir. Bunların içerisinde reji vereceğiniz zaman size nasıl bir projeyle geliyor, reji üzerinde neler düşünüyor, neler sunuyor. (sunuyor?) Bunlara bakıyorsunuz, bunlara bakmadan gel reji yap deme durumunda değilsiniz. Getirilen projenin tiyatro için artı bir değer katacağına inanırsanız teslim edersiniz işi. Nitekim de bu tür işler geldi. Bunların içinde daha genç yönetmen olupta (olup da) çok fazla tecrübesi olmayan, örneğin LİNÇÇİ Yiğit Sertdemir. Dışarıda tecrübesi olan biridir kurumdaki tecrübesi göreceli olarak daha azdır ancak daha çok desteklenmesi gerekir. Elimde yetki olsa bu ve bunun gibi arkadaşlarımı yurtdışına yollardım. Yetişmeleri açısından doğru buluyorum.

Reşit Arslan - Çağdaş Gösteri Sanatları Merkezi faaliyetlari (faaliyetleri) hakkıında bilgi verirmisiniz? (verir misiniz?)

Ayşenil Şamlıoğlu - Tiyatro Araştırma Labaratuar’ının (Laboratuar'ının) devamı niteliğinde olan bir yapı olup benzeri nitelikleri taşıyan merkezin sorumluluğuna Emra (Emre) Koyuncuoğlu (Koyuncuoğlu'nu) getirdik. Çok güzel çalışmalar yapıyor. Öylesine iyi bir noktaya geldik ki yapılan Workshoplarla (Workshoplar'da / workshoplarda) adeta (âdeta) ücretsiz yüksek lisans eğitimi açtık. Bu merkez bünyesinde Fransa Kültür Bakanlığı, Fransız Kültür (Fransız Kültür Merkezi) ve aramızda yapılan ilk protokoller sonucunda Paris Konservatuar’ından (Konservatuarı'ndan) çok değerli hocaların atölye çalışmaları olacak. Bu da beni heyecanlandırıyor.

Reşit Arslan - Şehrin dokusu, belleği, lezzetiydi Harbiye Muhsin Ertuğrul Sahnesi. Tüm itirazlarımıza rağmen yıkıldı ve de yerine şu anda içinde bulunduğumuz yeni bina yapıldı. Siz aynı zamanda mimarlık okumuş birisi olarak hangi binada nefes almak isterdiniz.

Ayşenil Şamlıoğlu - Ben nostaljiyi seviyorum tabi (tabii). Kentin belleği binalarla anılıyor onun içindir ki batıya baktığım zaman çok özeniyorum. Bütün eski yapıların korunmasıyla gittiğin zaman Berlin’de imparatorluk başkentini görebiliyorsun. İstanbul bütün yapılarıyla korunsaydı sadece içi modernizasyona tabi tutulup dışı korunsaydı daha nefes alıcı olurdu. Tüm yaşanan erezyona (erozyona) rağmen İstanbul çok güzel bir şehir. Kültürel mirasa sahip çıkabilseydik bir masal şehrinde yaşıyor olabilirdik.

Reşit Arslan - Kanal İstanbul’da yaşamak varken!!!!

Reşit Arslan - Üçüncü ölüm yıl dönümünde AKM ?

Ayşenil Şamlıoğlu - Offf! Önünde ardında noldu (ne oldu) bilmiyorum bildiğim şu binaya kepçeler vuruluncaya kadar faaliyet devam ederdi. Nasıl olduda (oldu da) bina boşaltıdı (boşaltıldı) anlamış değilim. Son güne kadar temsillerin devam etmesi gerekiyordu. Siz eğer bir binayı boşaltırsanız onu ölüme terk etmiş olursunuz. Dolayısıyla şimdi gerçekten yıkılacak hale (hâle) geldi. Yazık çok yazık. İçim acıyor. Bu aşamadan sonra bir tek dileğim var. AKM’yi artık restore etmek kurtarmayacak. İstanbula (İstanbul'a) yakışan ve amaca hizmet eden Sidney Operası gibi bir bina yapılır. Ayasofya Müzesi’yle Topkapı Sarayı’yla bilinen İstanbul opera binasıylada (binasıyla da) bilinsin.

Reşit Arslan - Hiç birimizin (Hiçbirimizin) yapılacak yeniliklere bir itirazı olmasa gerek. Ancak bu işler birilerinin öyle iki günde ve alaturka halde (hâlde) ben yapıyorum demesiyle olmaz. AKM’nin yerine yeni bir kültür merkezi inşaa (inşa) edilecekse bunun planı projesini önümüze koymaları gerekir. Öyle değil mi ?

Ayşenil Şamlıoğlu - Elbette. En çılgın proje olurdu.

Reşit Arslan - İki yılın şehir tiyatrosu (Şehir Tiyatroları) yoğunluğu, çeşitli dizi ve sinema projeleri, Altona Mahpusları, Gayri Resmi Hürrem, Pazartesi Perşembe, Eşek Arıları, Ölüler Konuşmak İster, Süleyman Ve Öbürsüler, Ben Feuerbach. Yeni reji ne zaman ?

Ayşenil Şamlıoğlu - Bilmiyorum önümüzdeki mayıs için hayal kuruyorum.

Reşit Arslan - Hayalin adı ne ?

Ayşenil Şamlıoğlu - Nietzsche, Dürrenmatt yapmak istiyorum ama bugün itibariyle herhalde Nazım (Nâzım) Hikmet’in Kadınların Savaşı eseri kafamda öncelik kazanmış proje olarak duruyor.

Reşit Arslan - Dün tükürenlerin bugünlerde yıkamadığı ve bizi biz eden amansız sevdamız; tiyatronun, resmin, heykelin, müziğin, dansın dolu dolu olduğu güzel günler olsun hepimize. Teşekkürler..

(Kaynak: tiyatronline.com)

LİNÇÇİ Savaş Aykılıç, LİNÇÇİ Mehmet Ergen'i yıkayıp yağlıyor!

Oyun'un notu: LİNÇ KAMPANYASI ana sponsorlarından LİNÇÇİ Mimesis'ten alıp olduğu gibi aşağıya aktardığımız yazıdaki(?!) LİNÇÇİ kişi ve LİNÇÇİ kuruluşların bu sıfatlarını, LİNÇÇİ kişi ve LİNÇÇİ kuruluş adlarının önlerine biz yerleştirdik. Ayrıca, LİNÇÇİ kişi ve LİNÇÇİ kuruluşların adlarını, "maymungötürengi" ile biz belirgin hâle getirdik!


***


LİNÇÇİ Talimhane TiyatrosuLİNÇÇİ Mehmet Ergen ve "Yastık Adam"


LİNÇÇİ Savaş Aykılıç
29 Mayıs 2011


LİNÇÇİ Talimhane Tiyatrosu Sanat İlkesi

Sanat yönetmenliğini LİNÇÇİ Mehmet Ergen'in yaptığı LİNÇÇİ Talimhane Tiyatrosu, yurtdışında sahnelenmiş çağdaş metinlerin Türkiye prömiyerlerine, Türkiye’nin farklı şehirlerinden tiyatrolara, ulusal düzeydeki film, müzik, dans ve tiyatro festivallerine ev sahipliği yapıyor. Genç, yerli oyun yazarlarının ilk oyunlarının seyirciyle tanışması ve dünya çapında ünlü, klasikleşmiş yazarların Türkiye’de daha önce sahnelenmemiş oyunlarının sahnelenmesini ilke edinmişler…

LİNÇÇİ Mehmet Ergen Tek Başına Kamusal Tiyatro

LİNÇÇİ Mehmet Ergen tek kişilik bir Kamusal Tiyatro gibi çalışıyor. Onun varlığı tiyatromuz için umut, gurur, kıvanç, güven kaynağı.

“Umut”; çünkü bir eşi yok; yönetmen, çevirmen, eğitimci, sanat yönetmeni …”Umut”; çünkü gençler için, genç tiyatrocu adayları için iyi bir rol model; girişimci, çalışkan, aktif… Umut; çünkü fırsat verildiğinde (!) -hep öyle derler ya…- Türk insanının neler başarabildiğinin canlı bir örneği!

İsterseniz burada bir parantez açıp LİNÇÇİ Ergen'in öyküsüne bir göz atalım…

LİNÇÇİ Mehmet Ergen'in Tiyatro Serüveni Bilsak’ta Başlar

Bilsak Tiyatro Kursları’nın ardından LİNÇÇİ Ergen İngiltere yolunu tuttu…(1988’li yıllar)… Önce İngilizcesini geliştirdi, sonra da tiyatro “eğitimini”… Bilebildiğim kadarıyla, o, ne Haluk Bilginer ve Ahmet Levendoğlu gibi Royal Shakespeare Akademia’da “oyunculuk” okudu, ne de Cevat Çapan ve Sevda Şener gibi “akademik tiyatro” eğitimi aldı…

Çekirdekten Tiyatrocu

O, Türk Tiyatrosu için aynı zamanda bir “Gurur kaynağı”; çünkü” O kendi kendini yetiştirdi… Kendi göbek bağını kendi kesti… İngiltere’de işin mutfağından, tekniğinden; işin stage manager’liğinden başladı; hani derler ya “çekirdekten yetişti” (ne çekirdekmiş be kardeşim adam atom bombası çekirdeği gibi Türkiye’deki tiyatro adına yerleşmiş bütün tabuları yıktı, yanlışları açığa çıkardı, sahtesi ile gerçek tiyatro ayrımını getirdi, tiyatronun ve yöneticiliğin sanat kadar işletmecilik bilgisi gerektirdiğini de kanıtladı)… Önce Soutwark Playhouse’nin (1993-99) sonra da yine Londra’da kendi kurduğu Arcola Tiyatrosu’nun Sanat Yönetmenliği’ne adım adım yükseldi…

O Bir Reji Ustası

O, aynı zamanda tiyatromuz için bir “kıvanç kaynağı”… Onunla kıvanç duyuyoruz çünkü genç yaşında yaptıkları ile o şimdiden tiyatromuzun ustaları ile yarışıyor… Usta çırak ilişkisi ile (bizim dünyamızda buna “alaylılık deniyor”) İngiltere’nin en iyi yönetmenleri ile çalışarak yetişti… Bir değil iki kere Peter Brook Reji Ödülü aldı… Bunlar dünya çapında önemli ödüller… Türkiye’dekileri saymıyorum bile…

LİNÇÇİ Mehmet Ergenleri Bizim Tiyatro Sistemimiz Yaratabilir mi

Peki ama LİNÇÇİ Mehmet Ergen'in bunca başarısının kaynağı ne olabilir? Hiç kuşkusuz sıra dışı aklı, yeteneği ve çalışkanlığı dışında yüzlerce oyun sahnelemesinin ardında yatan neden onun bir dahi olması mı? Yoksa İngiltere’deki tiyatro sisteminin, tiyatro yapmak isteyenlere getirdiği fırsatlar, kolaylıklar ve (maddi ve manevi) teşvikler mi? Ya da her ikisi de mi?

Kaçımızın Bir Yıllık Programı Belli

İnanılması zor ama LİNÇÇİ Mehmet Ergen'in bir yıllık programı önceden belli… Üstelik de bir iki ay İstanbul’da, bir iki ay İngiltere’de ve Avrupa arasında mekik dokuyarak geçecek bir yıllık program; nerede ne zaman hangi oyunları sahneleyeceği belli şimdiden…

Umudumuz Yeni LİNÇÇİ Mehmet Ergenler

O’nun varlığı aynı zamanda tiyatromuz için bir “güven” kaynağı… O oldukça, tiyatromuzun yanlışlarından ve eksiklerinden kurtulması için umut hep olacak; o oldukça onun başarıları bizim başarılarımız, tiyatrolarımızın kıvancı ve gururu olacak; o oldukça tiyatromuzun çağdaş tiyatroyu takibi, genç oyun yazarlarına fırsat verilmesi ve repertuarımızın zenginleştirilmesi ve geliştirilmesi güvence altında olacak…

Tek Başına Bir Don Kihote (Don Quixote / Don Kişot)

O, şimdiden tiyatro dünyamızda (incelenmesi gereken) bir fenomen… O, tiyatromuzun önünü saran kara kara bulutların karşısında aydınlık bir güneş… O, tek başına, bir kişilik dev, Devlet Tiyatrosu!

Shakespeare Çıkagelse Kaçımız Tanır

Hep sorarım kendime, “neden LİNÇÇİ Ergen'in birikimlerinden, bilgilerinden, görgülerinden daha fazla yararlanmaz devlet”, “Neden çağırıp karşısına, otur anlat bize nedir bu Art Council, İngiltere’de nasıl bir tiyatro destekleme sistemi var, otur bize de bir bizim şartlarımıza uygun bir “Sanat Konseyi” raporu hazırla, şemalar çiz, öneriler sun…” demez?

Bence LİNÇÇİ Ergen bu çalışmayı devlet istemese de, ısmarlamasa da yapmalı… Bu çalışmayı ona Türk Tiyatrosu ısmarlıyor!

Nesin’in şiirinde dediği gibi: “Hiç kimse buyur etmedi beni”; o fırsatı LİNÇÇİ Ergen kendi kendine verdi; o şansını kendi yarattı; nereden mi biliyorum: “ben oradaydım,bunların tanığıyım”)…

Yastık Adam

Konu: Çağımız Şiddetinin “Fenomen” ve “Nomen”i (Görünüm-Gerçeği)

“Totaliter bir ülkede bir yazar, kısa hikayelerindeki tüyler ürpertici şiddet öğelerinin, şehirde cereyan etmekte olan bazı çocuk cinayetlerine benzerliklerinden ötürü sorguya çekilmiştir. Ancak hiçbir şey göründüğü gibi değildir. “(Broşürden.)

Katmanlı İroni

Yazar bir ironi ustası, bir ironi cambazı… Klasik oyunlarda, örneğin antik oyunlarda, Oidipus’ta ironi “seyircinin bildiği ama oyun kahramanının bilmediği bilgi”den ortaya çıkar. Oysa bu oyunda ironi, “seyircinin de oyun kişilerinin de bilmediği bilgi”den doğuyor. “Leenane’in Güzellik Kraliçesi”nden tanıdığımız İngiliz oyun yazarı Martin McDonagh, bizimle resmen oyun oynuyor! Adeta ironinin ironisi yapılıyor oyunda, katmerli ve katmanlı bir ironi…

Karşıtların Birliği

Çünkü gerçekten de “hiçbir şey göründüğü gibi değildir”… İlk sahnelerde; ilk görünüşte masum sandıklarımız ilerleyen sahnelerde pekala katil çıkabilirler örneğin. Tıpkı gerçek hayatta olduğu gibi… Karşıtlar arasının bu denli yakın olması ürkütücü gerçekten…

İçimizdeki Şiddet

“Otomatik Portakal”da da iki yakın mahalle arkadaşından biri sistem suçlusu diğeri polis olur ama neredeyse ikisi arasında bir fark yoktur ne geldikleri yerler açısından ne de gittikleri yerler açısından! Nedense bana bu oyunu anımsattı bu “görünüşteki karşıtlıklar”…

İroni Özellikle Bir Oyuncu İle Kanlı Canlı Hep Sahnede

Bir an geliyor ki ortada dönen repliklerden kimin psikopat kimin polis olduğu birbirine karışıyor…”İyi polis” rolündeki entelektüel dedektif ise tam bir fenomen. Oyunun başından sonuna ironinin canlı bir timsali adeta… (Al incele rolü ve yorumcuyu, üzerlerine tez yaz…)

Şiddet Üzerine Şaka Şiddeti Meşrulaştırıyor Olabilir mi

Oyun süresince yazar metnini o denli akıl dolu esprilerle ve oyun hünerleri ve mizahla, ironilerle süslemiş ki bu oyun seyirciye eğlenmek ve gülmek garantisi veriyor… Yazar olarak öyle keskin bir zeka ile karşı karşıya kalıyoruz ki; en olmadık şeylere, durumlara hatta bizzat şiddetin kendisine bile gülerken buluyoruz kendimizi…

Şiddet Toplumu ve Şiddet Bireyi Nasıl Dizayn Ediyor

Şiddetin kaynağı görülür, şiddetin kendisi tanımlanabilir ve bu bir oyun haline getirilerek oyunun kurallarının kurguları deşifre edilerek aşkınlaştırıldığı andan itibaren oyundaki şiddet artık korkutmuyor; tam aksine uzak açıdan baktırılarak, yabancılaştırılarak ve dışlaklaştırılarak şiddetin işlevi sorgulanıyor ve giderek denilebilir ki bu şiddet ile mücadele etmenin şifreleri çözülmeye başlanıyor.

Şiddet Yaşantımızın Her Alanına Hükmediyor

Bu oyun sayesinde bir kere daha devletin, kamunun, sistemin bireyi dizayn ederken şiddeti nasıl ve niçin kullandığı ile hesaplaşıyor ve yüzleşiyoruz… Dört bir yanımızın şiddet ile nasıl kuşatıldığımızı, korkutularak nasıl yönlendirildiğimizi anlıyoruz… Hepsinden de önemlisi şiddet dolu dünyamızı daha bir fark ediyoruz, farkındalığımız artıyor… İçinde yaşarken fark edemediğimiz şiddet ve şiddet şekilleri arasında yeni ilişkiler, bağlantılar kuruyor/çözüyor/yeniden anlamlandırıyoruz…

Gerçeklerle Yüzleşmek

Oyun boyunca sorular soruyor, sorduruyor, çok azına cevap veriyor ama onlar bize yetiyor, hatta fazla bile geliyor… Sık sık bizi şaşırtıyor, sarsıyor, çoğu zaman gıdıklıyor ama sık sık da gerçeğin aynasını yüzümüze öyle bir tutuyor ki Zeus’a bakan Semele gibi bu gerçek karşısında yanıp tutuşuyoruz, gözlerimiz kamaşıyor, bir an kör bile oluyoruz ama sonra yavaş yavaş gerçekleri görmeye başlıyoruz, gözümüz açılmaya başlıyor…

Şiddet Düzeni Eleştirisi

Burada olaylar örgüsünü anlatarak oyunun sürprizlerini bozmak istemiyorum henüz izleyemeyenler için. Ama şu kadarını söyleyeyim; “hayat mı sanatı, sanat mı hayatı aşar” sorusuna bir cevap arayanlar, hayat-sanat ve gerçek-kurgu ikilemleri üzerine mükemmel bir zihin jimnastiği arayanlar, çağımızı/ülkemizi/düzen-leri “anlama”ya çalışıp da bir türlü “anlayamayanlar” için bulunmaz bir nimet bu oyun.

Fail-i Meçhullerin ve Sorguya Düşenlerin Anlamı ve Değeri

Tam bir kara komedi… “Çıkış yok”… Sorgulanan/Sanık/Yazar/Katurian, kırk katırı’da seçse kırk satırı’da seçse; sonu önceden bellidir. “Oraya bir defa giren artık sağ çıkamayacaktır”… Nasıl, bu mantık size de tanıdık geldi mi?.. Bunun tek bir “anlam”ı olabilir ki; bu da son çözümlemede “anlamsızlık”tır. Böyle karanlık bir dünyada “tek değer” de “değersizlik”tir…

Şiddete Bakış Açısı Oyun Boyunca Değişir

Önceleri masum sandığımız için özdeşleşmekte acele ettiğimiz tanık’ın da kirli çamaşırları ortaya döküldükçe gerçeğin ne denli katmanlı olduğunu hissederiz. Yazar bizi sık sık böylesi ofsaytlara düşürecek, biz de sık sık sabırsızca oyuna atladığımız için çoğu zaman başımızı yerlere vuracağız oyun boyunca.

Gerçek Eskiden Aynada Belirirdi Şimdi Prizmada

Gerçek, Shakespeare zamanında tekti, ayna idi. Ama artık gerçek bir prizma. Gerçek, çok katmanlı. Bu ayna bazen sirklerdeki aynalar gibi çarpık ve komik olabildiği gibi elmasta olduğu gibi pek çok yüzeyden oluşabiliyor.

Şiddet Geleceğimiz ve Çocuklarımız İçin En Büyük Tehlike

Hayali (!) bir ülkede hayali (!) çocuk cinayetleri işlense ve bunları bir yazar aynen yazmış olsa ne kadar gerçek dışı ve hayali olurdu değil mi? Ama hayır, değil; çünkü oyunumuz tam da böyle başlıyor.

Hayat Kadar Şaşırtıcı Olaylar ve Yaşayan Gerçek Karakterler

Bu öyle bir hikaye yazarı ki eski ve klasik masallara getirdiği çağdaş yorumlar, kusursuz dramaturgi bilgisi, engin çağrışım ve benzetmeleri ile kendisine hayran olmamak mümkün değil. Tam bu masum tanıktan bir kahraman yaratıyoruz ki ayna birden yere düşüyor ve tuzla buz oluyor.

Her Seyirci Kendi Pazıl Parçalarından Kendi Guernicası’nı Yapacak

Şimdi ayna kırıklarının her bir parçası gerçeğin farklı bir boyutunu gösteriyor. Her seyirci kendi gerçeğini kendi bulacak, dağılan pazılın parçalarını kendi birleştirecek ve kendi Mona Lisa’sını ya da Guernica’sını yapacak.

Şiddet Karşısında İnsanın Duruşu Ne ve Nasıl Olmalı

İşte o zaman insan kendi kendisi ile hesaplaşmaya başlıyor. Ben nerede duruyorum? Yerim neresi? Gerçekten durduğumu sandığım yerde miyim? Bunu hiç sınadım mı? Ben olsam ne yapardım? Sevdiklerim için neyi ne kadar göze alırdım? Yazdıklarımın geleceğe kalması adına teslimiyeti ne kadar kabul edebilir bir insan?

Şiddet En Yakınımızda Hatta İçimizde İse

Sevdiklerimiz için feda edebileceğimiz şeylerin bir sınırı var mıdır? Ya bunca değer ve anlamları feda ettiğimiz sevdiklerimiz birer cani çıkarsa ne yaparız? Yine onları sever miyiz? Yoksa biz de onları içimizdeki “Yastık Adam”lara mı teslim ederiz?

İyilik de Kötülük de Değişen Bakış Açıları ve Taraf Olmakla Yer Değiştirebilir

Bu öyle bir oyun ki sürekli şaşırtıyor; mazlum zalimle ve zalim masumla yer değiştirebiliyor. Az önce masum diye özdeşleştiğiniz, acıdığınız oyun kişisine az sonra uzak açıdan bakabiliyor, onu eleştiriyor hatta kızarak nefret bile edebiliyorsunuz.

Şiddetle Tavsiye Ederim

Bir an kendinizi polislere bile yakın bulabiliyorsunuz onların özeline inildiğinde, onların da inandıkları değerlerle tanıştıkça, takıntılı da olsa adalet anlayışlarıyla tanıştığınızda… İki polis (biri dedektif) ve iki tutuklu (kardeş) etrafında gelişen gerçekten şiddetli ya da gerçeğin şiddeti ya da şiddet gerçeği (nasıl ve hangisi hoşunuza giderse) üzerine acıtıcı bir komedya.

Rejiye gelince… Minimum ve işlevsel bir dekor; (seyirciye göre) sağda üzerinde açılı dosyalarla dolu bir sorgucu masası, onun yanında ve arkasında demir dolaplar… Ortada sanık taburesi, solda üzerinde (yasak ya da kuşkulu) yayınlar, kitaplar… Onun hemen yanında altta işkence aletleri, elektrik verme aleti, elektrotlar vb. Sahne arkasında İki kapı efekti veren demir konstrüksiyon; hem sistemi hem de sistemin soğukluğunu, baskıyı imliyor…

Süs yok, işlevsiz tek parça yok… Yalın bir dekor, yalın bir oyunculuk, yalın bir reji… İyi ki de böyle çünkü bu sayede tamamen metne ve düşünceye yöneliyoruz. İstismara ve abartılı duygusal sahnelere açık olan durum reji ve oyunculukla dizginlenmiş ve kontrol altına alınmış.

Loş ışık sayesinde oyunu hemen baştan sona uzak açıdan, zihnimizle ve eleştirel akılla bakıyoruz (seyirci olarak). İyi ki de böyle zira duygu(sal)lıkla baksak ne zihin dayanır bu acılara ne de yürek! Yazarın ustalıkla kotardığı ve reji ile oyunculukla da ifadesini bulan baskı ve işkence sahneleri “oyunsuluk” yorumuyla kırmadan dökmeden komedi ile yoğrularak oynanıyor.

Oyunun asıl gücü ve farklılığı ile çarpıcılığının sırrı ise; tiyatronun “gösteri”den çok anlatı geleneğinde yaslanmasında aranırsa bulunabilir… Oyun boyunca seyirciye pek çok “hikaye” anlatılıyor (Gösterilmiyor; zaten öyle fantastik, öyle kanlı, öyle şiddet dolu ki bu hikayeleri ancak anlatıldıkça zihnimizde canlandırarak “izleyebiliyoruz”; aksi olsaydı yani bu korkunç hikayeleri gözümüzle görseydik buna ne akıl ne vicdan ne de yürek dayanmazdı)…

İlginç olan Antik Oyunlarda da (Roma Tiyatrosu’nun aksine; Roma Tiyatrosu gladyatör oyunları da dahil bir hayli kanlı ve şiddetli idi zira) olduğu gibi, bu oyunda da kanlı ve şiddet sahneleri “gösterilmiyor”, “anlatılıyor”… Tiyatroyu ve tiyatro tarihini çok iyi bilen bir yazarla karşı karşıya olduğumuzun bir kanıtı olmalı bu.

Antik Yunan Tiyatrosu’nda tragedyalar bizzat arınmanın (katharsis) sizi yoğun şiddetle ve korkuyla terbiye etme ilkesi üzerine kuruluydu ritüellerden ve “dinden” taşıyarak dönüştürdüğü kalıntılardan aldığı kökleri ile…

Komedyalar ise benzer bir arınmayı güldürme ilkesi ile yerine getiriyordu. Tıpkı bu oyunda olduğu gibi… Tek farkla ki bu kara komedi de farslarda olduğu gibi doya doya yüksek sesle kahkahalar atamıyorsunuz. Tam kahkahaya hazırlanırken bir söz, bir düşünce, bir imaj kanınızı dondurabiliyor… Bir gözünüz gülerken diğeri ağlayabiliyor çoğu zaman.

Mona Lisa grotesk bir deformasyonla izliyorsunuz oyunu. Bu duygu ile düşüncenin karşıtlığı ve çatışması yeni ve buruk bir tat veriyor seyir keyfine… Çağımızın problemi de biraz bu değil mi zaten; duygu ve düşüncelerimiz arasındaki uçurumlar, çatışmalar, yabancılaşmalar ve bir türlü bütünlenememeler…

Oyunun derin gerçeği ne olabilir? İnsan, insan olduğu için mi suçludur yoksa suç işlemeye yazgılı olduğu için mi suçludur? Hıristiyan teoloji ve mitolojisine göre insan “doğuştan suçludur”…Havva’nın insanlığı cennetten kovulmasına neden olduğu yasak meyveyi yemenin “büyük suçu” ve günahı her dem tazedir Batı’da…

Bu yüzden yönetmenimiz yazarın Hıristiyan mitolojisi ile hesaplaştığı bazı bölümleri bizde anlaşılması ve paylaşılması zor olduğu için budamış… Suç ve günah ile Batı’nın bilimi ve uygarlığı hep bir günaha eksenlemesi ayrı bir yazı konusu. (Havva, Prometeus, İsa, Oidipus vb… hep bir “suç”la intibaklandırılmaları tesadüf olabilir mi?)

Oyunumuzda da bu suç konusu saçma (absürd) boyutları ile irdeleniyor. Mademki hapistesin; o halde suçlusun!… Bizdeki veciz ve saçma (çünkü hukuk dışı; çünkü ispat edilene kadar herkes masumdur karinesini açıkça yok sayıyor bu önyargı) ifade ile; “Ateş olmayan yerden duman çıkmaz! İçeri düştüğüne göre vardır bir suçu!”

İşin garibi ve şaşırtıcı olanı (aynı zamanda saçma) şu ki; oyun kahramanımız hikayelerindeki şiddeti ve suçu finalde gerçekten de hayata geçirmek zorunda kalacak ve her şey altüst olacaktır… “Böyle bir dünyada suçsuz kalmak olasılığı yoktur; bu zindana giren herkes ya suça batmıştır ya da batacaktır” der gibidir karamsar yazarımız…

Oyunculuk

İronik Oyunculuğun Doruklarında Bir Virtüöz Olarak LİNÇÇİ Murat Karasu

“Kuzguncuk Türküsü”ndeki muhteşem Can Yücel yorumundan sonra LİNÇÇİ Karasu'nun alaysılığı ve ironiyi canlandırmada tek başına markalaştırdığını söylemek abartı olmaz… Oyunun ruhunu, iletisini, üslubunu, atmosferini sadece onu izleyerek alımlamak olası…

Eric Morris diyor ya “rol yok -oyuncu olarak sadece- siz varsınız”(Bkz. “Rol Yapmayın Lütfen”); o varken sahnede “Tupolsky” yok; tepeden tırnağa gülen-kızan-iyi bir de hikaye yazan-ama her zaman esprili ve alaycılığı ile bir “sahnede olan insan”; -oyuncu-Murat Karasu var…

Yazarlık İçin Tüm Değerlerinden Vazgeçebilen Bir Antikahraman Tiplemesiyle Serhat Tutumluer

Aynı şey (sahnede yaşayan insan oyuncu olarak) Serhat Tutumluer için de geçerli… Siz bakmayın LİNÇÇİ Murat Karasu'ya saygıdan ondan söze başladığıma… Oyunda başrol (her ne kadar yüksek bir takım oyunculuğu söz konusu ise de) oyun boyunca sorgulanan “Yazar” rolü ile o… Rolünün hakkını da fazlasıyla veriyor diyebiliriz… (Onu en son “Karar Kimin”de izlemiştim, bütün oyunu yattığı yatakta ve muhteşem oynuyordu…)

Murat Garipağaoğlu’dan İyi Bir Oyunculuk Dersi

Gelelim oyunun üçüncü yıldızı Murat Garipağaoğlu’na… John Steinbeck’in ölümsüz eseri “Fareler ve İnsanlar”ındaki “Leni” benzeri engelli-idiot tiplemesi ile oyunun en parlak oyuncuları arasında yer alıyor… Anlatmakla olmaz, izlemek gerek… Bir oyuncunun, kendisini her gün eğiten bir oyuncunun sesine, bedenine, duygu ve düşüncelerine ne kerte üstün bir kontrol ve hüküm geliştirdiğine onu izleyerek bizzat tanıklık edebilirsiniz…

“Kötü Polis” Tiplemesi İle Göz Dolduran Bekir Çiçekdemir

Bekir Çiçekdemir de “Kötü Polis” tiplemesindeki psikopat yorumuyla göz dolduruyor… Yazar, onun canlandırdığı role biraz acımasız ve hoyrat yaklaşmış olsa da, -psikopatlığının altında yatan neden olarak gösterilen ensest işkence ile-inandırıcılık sınırlarını zorlamış olsa da Çiçekdemir inandırıcılığını bir an bile kaybetmiyor…

Tiyatro Kurumlarının ve Oyunculuk Bölümlerinin LİNÇÇİ Talimhane Sentezi

İstanbul DT. okulundan gelen yönetmen ve oyuncu LİNÇÇİ Murat Karasu (Mimar Sinan Devlet Kons.), İzmit Şehir Tiyatroları ekolünden gelen Serhat Tutumluer (Hacettepe Kons.), İstanbul B. Şehir Tiyatroları geleneğinden yetişme Murat Garipağaoğlu (DTCF Oyunculuk ) ve Bekir Çiçekdemir (Hacettepe Kons.)…

Bir Yıldızlar Takımı

Çeşitli kurum ve ekollerden gelen usta oyuncular LİNÇÇİ Talimhane haznesinde LİNÇÇİ Mehmet Ergence ustalıkla kotarılmış ve “samimiyet/içtenlik” dolu bir oyunculuk altyapısında birleştirilmiş… Normal şartlarda bir araya gelmesi zor bir aslar/yıldızlar karması/takımı ortaya çıkmış…

Bu sezon son oyuna yetişebildim, umarım yaz turnesi yapar ve sezonda devam eder… Benim bu sezon izlediğim en iyi beş oyun içinde başlarda gelen bu oyunu kaçırmayın derim…

LİNÇÇİ Talimhane Tiyatrosu Nerede ve Oraya Nasıl Gidilir

Adres: Taksim Dolapdere Cad. No: 97 Taksim / İstanbul.

@ :talimhane@talimhanetiyatrosu.com

0212 238 85 09 ve 0533 927 20 70

LİNÇÇİ Talimhane Tiyatrosu'na üç yoldan ulaşmak mümkün:

1. Taksim yönü: Taksim Anıtı’nın Talimhane yönündeki karşı sokağından (Taksim-Dolapdere caddesi) yürüyüş mesafesinde ( yaklaşık yüz adım.)

2. Elmadağ yönü: Divan Hotel ve Pastanesi’nin Dolapdere yönündeki karşı sokağından (Nizamiye caddesi) yürüyüş mesafesinde (aşağı doğru yaklaşık elli adım.)

3. Dolapdere yönü: Dolapdere’den Taksim’e çıkan yokuşun dönemeç aldığı köşede sağda.

LİNÇÇİ Talimhane Gönüllüleri

LİNÇÇİ Talimhane Tiyatrosu'nun kapıları herkese açık… Özellikle gençlere… Yeni oyun yazarlarına, oyunculara, yönetmen ve asistanlarına, projesi olan herkese… Her yaştan profesyonel veya amatör, tiyatro eğitimli veya henüz tiyatro eğitimi alma şansı bulamamışlar; "LİNÇÇİ Talimhane Gönüllüsü" olarak gösterileri ücretsiz izlemek ve tiyatro dünyasına ve kültürüne daha yakın olmak şansını elde edebiliyorlar. Bunun için yapmaları gereken ilk şey bir özgeçmişleri ile talimhane@talimhane tiyatrosu.com adresine başvurmak.

(Kaynak: Mimesis)