28 Şubat 2011 Pazartesi
LİNÇÇİ SAHNE zar zor da olsa çanak çömlek yardımıyla çıkıyor!
LİNÇÇİ OYÇED seminerleinin sonuç bildirisini çok merak ediyoruz!
Giderek daha fazla dingildeyen LİNÇÇİ Oyun Yazarları ve Çevirmenleri Derneği (OYÇED), Türkiye Cumhuriyeti Kültür ve Turizm Bakanlığı'na (Kültür Bakanlığı çanağına) yanaşsa da, hızla, hem de şimşek hızıyla çürüyor! Yaptığı etkinlikleri, Kültür Bakanlığı çanağı yalamak için yapan, aslında, halkın yararına hiçbir iş yapmayan LİNÇÇİ OYÇED, âdeta gizli bir örgüt gibi çalışıp, yaptığı işlerin sonuç bildirilerini ânında yayınlamıyor! (HB)
Evgeny Morozov: Twitter ve Facebook nedir? Amerikalı kapitalistler tarafından finanse edilen özel Amerikan şirketleri. 'The Net Delusion (Net Yanılsaması)' kitabının yazarı Evgeny Morozov Radikal'e konuştu:
"İnternet ütopyanızdan uyanın, sosyal medya demokrasiden çok diktatörlere yarıyor" diyor.
Kitabınızda ‘siber-ütopyacılık’ diye bir şeyden bahsediyorsunuz, nedir o?
İnternetin sadece özgürleştiren bir doğası olduğuna dair naif inanç ve risklerini görmeye direnmek… Budur siber-ütopyacılık. Kökü 90’lara dayanır. O zamanlar dünyanın en prestijli üniversitelerine yerleştirilmiş eski hippiler internetin 1960’ların başaramadığı her şeyi başarabileceğine dair bir dizi argüman ortaya attı. “İnternet demokratik katılımı arttırır, can çekişen toplumlarda rönesansı tetikler, ortak hayat duygusunu güçlendirir” diyorlardı. Siber ütopyacılar Birleşmiş Milletler’in yeni ve geliştirilmiş bir versiyonunu yaratmayı hedeflediler ama ortaya dijital bir Cirque du Soleil çıktı. Bush hükümeti 2009’da Twitter’ı Nobel Barış Ödülü’ne aday gösterdi, olacak iş mi…
‘Siber-realist’ deyimi nedir peki?
İnternetin karanlık yönünü kavrayabilen ve Batılı şirketlerin sunduğu siber takip ve taciz teknolojilerinin otoriter rejimlere satılmasını eleştiren kişiler için kullanıyorum. Teknoloji, ne kadar iyi tasarlanırsa tasarlansın sonuçta insanlar ve siyaset tarafından yönetiliyor. Unutmayalıım.
Öyleyse siz internetin dünya siyaseti üstündeki etkisinin abartıldığını düşünüyorsunuz?
Hem evet hem hayır. Demokrasiyi yaymak konusunda rolü abartıldı ama dış politikayı değiştirme gücü yeterince anlaşılmadı. İki çok farklı şeyler. İnternetin oyunbozan bir doğası var ama bu, her zaman demokrasi getirir manasına gelmiyor. Olup bitene ‘Silikon Vadisi’ndeki kapitalistlerin pembe gözlüklerinden bakmayalım lütfen.
İyi ama Tunus, Mısır ve Libya örneklerinde Facebook ve Twitter’ın çok faydalı olduğunu görmedik mi?
Faydası oldu ama çok mu önemliydi? Sanmam. Kafası çalışan bir muhalif elbette sosyal medyadan yararlanır ama yararlanmasalardı da diktatörleri devirebilirlerdi. Mısır’da hükümet internet bağlantısını kesti ama gösteriler devam etti. Libya örneğinde de sosyal medyanın gücünden söz edilemez. Bana göre atlanan çok önemli bir detay var: Tunus ve Mısır devletlerinin internet kontrolü son derece zayıftı, 20’nci yüzyıldan kalma köhne bir yapıları vardı. Evet birkaç web sitesini kapatıp, blogger’ı tutukladılar ama Rusya ve Çin’de gördüğümüz tarzda siber saldırılardan, dijital propaganda ve takip sistemlerinden bihaberlerdi. Dolayısıyla Tunus ve Mısır’da internet bu sebeple fayda sağladı. Dünyanın geri kalanında işleyeceği anlamına gelmiyor. Muhalifler interneti kullanıyor ve devletler seyirci kalıyor zannetmeyin.
İran hükümeti de interneti son derece sofistike yöntemlerle kontrol ediyor olmasına rağmen gençler Twitter’da yeşil devrim çağrısı yapıp örgütlenmediler mi?
İşte siz öyle sanıyorsunuz. 2009’da İran’da yaşanan, medyanın ve Batılı fikir adamlarının fantezilerini olmuş gibi göstermelerinden ibarettir. Gerçekte İran’daki protestolar Twitter üzerinden örgütlenmedi çünkü Twitter kullanan çok az İranlı vardı. Ama gazeteciler üşendikleri için rakamı kontrol etme gereği bile duymadılar. Twitter ve Facebook nedir? Amerikalı kapitalistler tarafından finanse edilen özel Amerikan şirketleri. Düşünürseniz, bu şirketlerin demokrasi ve insan hakları türküsü söylemesi, aslında Amerikan tarzı kapitalizmin özünde ne kadar iyi bir şey olduğunu dünyaya anlatılması demektir.
Facebook ve Twitter şirketlerinin böyle bir ajandası mı var?
Hayır elbette. Şu anda oyunun kurallarının Faceboook, Google ve Twitter tarafından belirlendiğini görelim diyorum. Çin, Güney Kore ve Japonya’da başaramadılar ama dünyanın geri kalanında ifade özgürlüğüne fayda sağlıyorlar. Çünkü devletlerin bu büyük şirketleri itip kakması, politikalarını dayatması o kadar kolay değil.
Otoriter rejimler sosyal medyayı nasıl kullanıyor?
Blogger’ları eğiterek ve onlara belirli bir ücret ödeyerek propaganda yapıyorlar. Muhaliflerin bilgisayarına casus yazılımlar(spyware) sayesinde nüfuz ediyorlar. Sosyal medyadaki diyalogları daima izliyorlar, muhalifleri ve bağımsız yayıncıları siber saldırılarla taciz ediyorlar. Çok yaratıcı olan diktatörler ise halkın kafasını karıştırıp, gerçek sorunları önemsiz kılmak için internet aracılığıyla eğlenceler, fuzuli sorunlar yaratıyorlar. Buna Latincede ‘panem et circenses ekmek ve eğlence’ taktiği denir. Halkın karnını doyur ve eğlendir, gerisi mühim değil! Örneğin benim memleketim Belarus’ta hükümetin sahip olduğu internet sunucuları müşterilerinin korsan film indirmelerine izin veriyor. Halk, oh ne âlâ derken, hükümet de asıl yapmak istediklerini yapıyor. Rusya ve Çin de bu işi mükemmel icra ediyor.
Kaynak ve röportajın devamı: Radikal, Ezgi Başaran
(Kaynak: Yazan Yöneten Oğuzcan Önver)
Aşağıdaki bildiriyi, sanki Ugandalı Jessica değil, LİNÇ KAMPANYASI ÖRGÜTÜ Boğaziçi Üniversitesi Gölgesinde Yetişenler tiyatral fraksiyonerleri yazmış!
LİNÇ KAMPANYASI ana sponsorlarından tiyatrodunyasi.com sitesinden alarak, olduğu gibi aşağıya aktardığımız tiyatro bildirisi, o denli kaypak bir dille yazılmış ki, böyle bir dile kim sahip olabilir diye düşündüğümüzde, aklımıza ilk gelen, 400 yıldır dünya tiyatro sahnelerini kirleten en büyük tiyatrol sahtekâr William Shakespeare'in torunları oldu!Peki, kim bu 400 yıldır dünya tiyatro sahnelerini kirleten en büyük tiyatrol sahtekâr William Shakespeare'in torunları? Ne Türkçe, ne de İngilizce bilen ve sadece Mimesisçe bilen bir avuç LİNÇÇİ...
Aşağıdaki metin, öyle bir dille kaleme alınmış ki, her niyete yenen muza benziyor. Eğer bu metni okurken, içinizde devrimci duygular birikmiş ve patlamaya hazır bir noktaya doğru ilerliyorsa, sizin iradenize karşın, şöyle bir slogan atabilirsiniz:
"Tek yol devrim!"
Aşağıdaki metni okurken, keyfiniz yerinde değilse, örnekse Boğaziçi Üniversitesi mezunu bir sevgiliden yeni ayrılmışsanız, şöyle bir slogan atabilirsiniz:
"Bu memleket düzelmez zâten abiciiim!"
Hiçbir anlam içermeyen, örnekse emperyalizmi (özellikle) "es geçen" aşağıdaki metni okurken, mideme kramplar girdi. Keyfim gelir de, bu metni eleştirme gereksinimi duyarsam, "Tek yol devrim!" yada "Bu memleket düzelmez zâten abiciiim!" demeden görüşlerimi yazabilirim. Ancak, söz vermiyorum... (HB)
***
2011 Uluslararası Dünya Tiyatro Günü Bildirisi: İnsanlık İçin Tiyatroya Dair (Jessica A. Kaahwa, Uganda)
Jessica A. Kaahwa
Tiyatronun toplumu harekete geçirme ve farklılıklar arasında köprü kurma konusunda devasa bir güce sahip olduğu düşüncesi bugün bizi bir arada tutmaktadır.
Barış ve uzlaşma için tiyatronun güçlü bir araç olabileceğini düşündünüz mü hiç? Uluslar dünyada şiddetli çatışmaların yaşandığı bölgelerde barışı koruma adına muazzam miktarda paralar harcarken taraflar arasında çatışmayı azaltmak ve durdurmak için bir alternatif olarak tiyatroya yok denecek kadar az ilgi gösterilir. Kullanılan araçlar dışarıdan ve görünüşe bakılırsa baskıcı güçlerden geldiğine göre toprak ananın çocukları evrensel barışı nasıl sağlayacak?
Tiyatro bireyin var olan imajını değiştirir; bireye ve dolayısıyla topluma seçenekler dünyasının kapılarını aralar. Böylelikle korku ve kuşkunun pençesindeki insan ruhunun sinsice içine işler. Belirsiz bir geleceği engellediği gibi gündelik gerçeklere de anlam verebilir. Kişilerin konumlarına dair politik çekişmelerini oldukça basit bir biçimde gündemine alabilir. Çünkü tiyatro birleştiricidir. Geçmişte yapılmış hataların üstesinden gelebilecek deneyimleri sahneye koyar.
Ayrıca tiyatro hep birlikte savunduğumuz ve saygısızlık edildiğinde uğrunda savaşmaya hazır olduğumuz fikirleri savunmanın ve geliştirmenin başarısı kanıtlanmış bir yoludur.
Barış içinde bir gelecek düşü için barışçıl yöntemlerle yola düşmeliyiz. Anlamaya, saygı duymaya ve barışla buluşma çabasındaki her insanın katkısını algılamaya çalışmalıyız. Tiyatro barış ve uzlaşma mesajlarımızı daha öteye taşıyabilecek evrensel bir dildir.
Katılımcıları sürece aktif bir biçimde dâhil ederek eski yargılarını yerle bir etmek için bir araya getirir; böylelikle tiyatro sil baştan keşfedilmiş bilgi ve gerçeklik temelinde seçimler yapmak için bireye bir yeniden doğuş şansı verir. Diğer sanat dalları arasında tiyatronun gelişebilmesi için çatışma ve barış gibi kritik konuları ele almalı, gündelik yaşamla bağ kurarak dev adımlar atmalıyız.
Toplumsal değişim ve atılımların izindeki tiyatro savaşın mahvettiği bölgelerde ve müzmin yoksulluk ya da hastalıklardan mustarip halklar arasında varlığını zaten sürdürüyor. Tiyatronun farkındalık yaratmak için halkı harekete geçirebildiği ve savaş sonrası travma mağdurlarına yardımcı olabildiği yerlerde sayıları giderek artan başarı öyküleri var. ‘Uluslararası Tiyatro Enstitüsü’ gibi ‘insanlar arasında barışı ve arkadaşlığı pekiştirmeyi’ hedefleyen kültürel platformlar çoktan yerini aldı.
Bu yüzden tiyatronun gücünü bildiğimiz halde zamanı geldiğinde sessiz kalmak, silah tutanların ve bomba atanların dünya barışının koruyucusu olmaya soyunmalarına göz yummak gülünçtür.
Yabancılaşmanın araçlarının barış ve uzlaşmanın araçları olması mümkün mü?
Dünya Tiyatro Günü’nde sizi umudu çoğaltmaya ve tiyatroyu iletişim, toplumsal değişim ve atılımlar için evrensel bir araç olarak öne çıkarmaya çağırıyorum.
Birleşmiş Milletler dünyanın dört bir yanında barışı koruma misyonu adı altında silah kullanımı yoluyla muazzam paralar harcıyor, oysa tiyatro daha içten, insani, az masraflı ve çok daha güçlü bir alternatif olarak karşımızda.
Barışı getirmek için tek yol olmayabilir ama yine de tiyatro barışı koruma görevimiz için etkili bir araç olarak kuşkusuz katkı sağlayabilir.
Jessica A. Kaahwa, Uganda
Çeviren: Bilgesu Ataman
Jessica A. Kaahwa’nın Kısa Özgeçmişi
Oyun yazarı, oyuncu, yönetmen ve akademisyen.
Dr. Jessica A. Kaahwa, Uganda’da Makerere Üniversitesi’nde Kitle İletişimi / Müzik, Dans ve Drama bölümlerinde öğretim üyesi.
Drama alanında yüksek lisansı, yayıncılık alanında doktorası var.
Radyo-televizyon, kitle iletişimi ve halk tiyatrosu alanlarında oldukça deneyli bir akademisyen. İletişim ve yayıncılık gibi alanlarda danışmanlık yapıyor. İnsan hakları konusunda da kapsamlı araştırmaları var.
Uganda’nın kuzeybatısındaki Masindi Bölgesi’nde yürütülen HIV/AIDS’e karşı bilinçlendirme kampanyalarında ve Uganda İnsan Hakları Komisyonu’nda bir katılımcı iletişim birimi oluşturmak için danışmanlık yaptı.
Tiyatro, televizyon ve radyo için on beşin üstünde oyun yazdı.
‘Uganda’da Tiyatro ve İnsan Hakları’ ve ‘Hoima’nın Kalkınmasında Gençlik Tiyatrosunun Katkıları’ yayımlanmış araştırmalarından bazıları.
(Kaynak: tiyatrodunyasi.com)
27 Şubat 2011 Pazar
Türkiye'de yayınlanan tiyatro dergileri, neden okura değil, vergilerimizle beslenen Lemi Bilgin'e, Ayşenil Şamlıoğlu'na, Nejat Birecik'e güveniyorlar!
Çünkü...Türkiye'deki tiyatro dergileri, okurun temsil ettiği halkın çıkarları için değil; Lemi Bilgin'in, Ayşenil Şamlıoğlu'nun, Nejat Birecik'in temsil ettiği devletin çıkarları için yayınlanıyorlar!
İMZA 400 yıldır dünya tiyatro sahnelerini kirleten en büyük tiyatral sahtekâr William Shakespeare'in tiyatral buyruklarına tutsak olmuş devletin tiyatral iradesini kabul etmediği için, resmî kurumlardan asla ve kesinlikle reklâm (avanta, diş kirası, sadaka, sus payı) almayan ve sadece emekçi kitleler için yayın yapan Sosyalist Oyun Dergisi Genel Yayın Yönetmeni sosyalist sanatçı HİLMİ BULUNMAZ
400 yıldır dünya tiyatro sahnelerini kirleten William Shakespeare adlı sahtekârın izinden giden LİNÇÇİ Mimesis, tiyatroyu kirletmeye devam ediyor hâlâ
Oyun'un notu: LİNÇ KAMPANYASI ÖRGÜTÜ Boğaziçi Üniversitesi Gölgesinde Yetişenler Hizbî tiyatral fraksiyonerlerinin yayın organı LİNÇÇİ Mimesis'ten alıp, olduğu gibi aşağıya aktardığımız yazının içeriğindeki LİNÇÇİ kuruluşların LİNÇÇİ sıfatlarını biz ekledik! Bunun yanı sıra, LİNÇÇİ kuruluşların adlarını, daha net ve daha çabuk anlaşılsın diye kırmızı renkle biz belirginleştirdik. ***
400 yıldır dünya tiyatro sahnelerini kirleten en büyük tiyatral sahtekâr William Shakespeare'in torunları, sosyalist kültürün engellenmesi için, ellerindeki tüm olanakları sonuna dek kullanıyorlar. Canları sıkıldıkça bana noter onaylı ihtarname gönderip beni savcılığa şikâyet ederek beni mahkemeye veren 1100 alçak içerisine sızmış LİNÇÇİ kişi ve LİNÇÇİ kuruluşların her türlü tehditine açık bir coğrafyada yaşasam da, aşağıdaki LİNÇÇİ Mimesis yazısının hiçbir halta yaramadığını, bu yazının, osuruk kadar bile bir değere sahip olmadığını, açık seçik ve ivedilikle belirtmem gerekir!
400 yıldır dünya tiyatro sahnelerini kirleten en büyük tiyatral sahtekâr William Shakespeare'in torunları, kraldan çok kralcı, padişahtan çok padişahçı, şahtan çok şahçı, çardan çok çarcı, burjuvadan çok burjuvacı, Amerika'dan çok Amerikancı bir ideolojinin tutsağı olarak, Türkiye tiyatro sahnelerini kirletme işini üstlendiklerinden bu yana, somut ve anlaşılır sözler etmek yerine, soyut ve anlaşılmaz sözlerle kafa karışıklığı yaşanmasına neden oluyorlar!!
400 yıldır dünya tiyatro sahnelerini kirleten en büyük tiyatral sahtekâr William Shakespeare'in torunları, kralcı Shakespeare dedelerinin kayığına bindikleri, onun kayığının küreğini çekip onun söylediği sahte türküleri söyledikleri için, sosyalist kültürün gelişmesinin önündeki en ciddi barikat militanları olarak varlıklarını ilelebet muhafaza ve müdafaa etmek istiyorlar!!!
400 yıldır dünya tiyatro sahnelerini kirleten en büyük tiyatrol sahtekâr William Shakespeare'in torunları, işçi sınıfının sanatına büyük katkı sunan ve sahtekâr Shakespeare'i kündeye getirip tuş eden Lev Tolstoy'un kaleme aldığı "Sanat Nedir?" kitabını kitlelere mal etmek isteyen sosyalist sanatçı Hilmi Bulunmaz'ın noter onaylı ihtarnameler, savcılık şikâyetnameleri vakit kaybetmesini, mahkeme koridorlarında ömür çürütmesini ve böylelikle, en büyük tiyatral tabu Shakespeare'in ipliğini pazara çıkarmasını engellemek istiyorlar!!!... (HB)
***
Alternatif Mekânlar Tiyatronun Geleceği İçin Bir Model Oluşturabilir mi?
Birkaç yıl önce, genelde ana akım medyada, kadim bir sanat olarak tiyatronun miadını doldurup doldurmadığı tartışılıyordu. Aynı dönemde farklı bir kesim ise bırakın tiyatronun ölmesini, farklı biçimde bir Rönesans’a hazırlandığını iddia etmekteydi. Aslında ölen, oyuncu ve seyirci arasında “profesyonel” bir sınır çizgisi çeken, ürünlerin belli bir bedel ödenerek seyirci tarafından “tüketildiği” klasik işbölümüne dayalı modeldi. Rönesans yaşamaya aday olan ise tabana yayılan pratiğin kendisiydi. İnsanlar kafelerde, otel odalarında, evlerin salonlarında, bazı kültür merkezlerinin arka odalarında tiyatro yapmaya çalışıyorlardı. Bu girişimler belki büyük zorluklarla ilerliyordu, çoğunlukla medyanın bilinçdışımıza sızarak dayattığı manipülatif kalıpların esiri oluyordu, hatta zaman zaman sanat endüstrisinin yeni yüzler bulmak için uğradığı bir arka bahçe niteliği kazanıyordu, ama kesin olan şuydu ki tiyatro kabuk değiştiriyordu.
Tabii böyle bir değişimin egemen sistemin paradigmasını gerçekten kökünden sarsabilmesi için çok daha fazlası gerekiyordu. Öncelikli olarak arka bahçe olmaktan kurtulmak için sağlam bir duruş sergilemek ve alternatif dayanışma ağları ortaya koyabilmek çok önem kazanıyordu. Bunun yolu da tiyatro faaliyetini günübirlik pratiklerden kurtarmak ve alternatif kurumsallaşma yolları aramaktan geçiyordu. Ancak son derece kaotik bir atmosferde varoluş kazanan bu yeni tiyatroların belki de en önemli zaafı bu atılımı ilerletmekte yetersiz kalmaları ve egemen paradigmayı sarsacak bir potansiyeli hayata geçirme yolunda atıl kalmalarıydı.
Ancak geride bıraktığımız iki yıl içinde bu durumda bazı değişimler yaşanmakta. Sessizce ama ısrarlı biçimde yürütülen bazı faaliyetler sonucu tiyatro dünyasında son on yıldır yaşanan sosyolojik dönüşümün meyveleri yavaş yavaş toplanmaya başlandı. Bunun en iyi göstergelerinden birisi bazı tiyatroların kendi mekânlarını açarak kurumsallaşma yolunda ciddi bir hamle yapmaları. LİNÇÇİ Kumbaracı50, İkinci Kat, Mekan Artı, Galataperform, Krek’ten sonra bir süredir atıl durumdaki Maya Sahnesi’nin, alternatif kurumsallaşma anlamında oldukça zengin bir deneyime sahip olan LİNÇÇİ BGST tarafından işletilmeye başlanması bu konudaki yönelimlere ciddi bir adım olarak eklendi. Elbette egemen paradigmayı köklü bir şekilde sarsabilmek için alternatif mekanların varlığı ve örgütlülüğü tek başına bir kriter olamaz. Ancak alternatif alanın bağımsızlığını koruyabilmesi için bu mekanlar önemli bir model oluşturabilir. Eğer alternatif mekân işletmecileri ve alternatif tiyatronun eyleyicileri bu hamleyi birlikte olma ve gerçekten örgütlü bir tavır gösterme yolunda bir fırsata dönüştürebilirlerse bir süredir egemen paradigmayı tehdit eden bu eğilimin gücü işte o zaman ortaya çıkacaktır.
(Kaynak: Mimesis)
400 yıldır dünya tiyatro sahnelerini kirletmiş William Shakespeare'in Türkiye temsilcilerinden Shakespeare çocuğu Haluk Bilginer, oynamasını bilmiyor!
Hilmi Bulunmaz27 Şubat 2011
Yıl 1978... Ben, İstanbul Akademik Sanat Topluluğu (İAST) adına, Amatör Tiyatrolar Birliği oyun yazarlığı / dramaturji çalışmalarına katılıyorum. Bu çalışmaya, İAST adına katılan ikinci kişi Cezmi Ersöz. Çalışma yeri Sinematek mekânı. Yüzlerce koltuğa sahip bir sinema salonuna sahip olan Sinematek, sadece film gösterileri yapılan bir yer olarak değil, aynı zamanda, çeşitli devrimci sanat eylemliliklerine yataklık eden bir mekândı.
Biz (ben ve Cezmi Ersöz ile birlikte birçok katılımcı), Erol Keskin'in önderliğinde William Shakespeare'in "Othello" oyununu irdeliyoruz. Erol Keskin, bir şeyler anlatırken "hı hı" seslerinin eşliğinde dramaturjik çalışma sürerken, ben, hiçbir zaman "hı hı" diyemiyorum. Hem ben ve hem de çevremde bulunan kişiler, benim "hı hı" seslerini çıkaramamamı, ilkokul mezunu olmama bağlıyoruz. William Shakespeare'i suçlamak, ne benim, ne de yoldaşlarımın aklına geliyor.
William Shakespeare'in adını daha önceleri defalarca duymama karşın, onun bir yapıtıyla(?!) ilk kez karşılaşmak, bende, çok değişik duygulara neden olmuştu. O "yere göre sığdırılamayan" koskoca Shakespeare, bu muydu? Bu düzeysiz metinlere görkemli imzalar atan zavallı Shakespeare, insan ruhunun inşa edilmesini bir yana bırakalım, insan ruhunu bir pas gibi ağır ağır eriten metinlerle ne yapmak istiyordu?
Daha önceleri, defalarca belirtmiş olduğum gibi, içinde bulunduğum işçi sınıfının yoksulluğundan ve yoksunluğundan nasibimi almış bir insan olarak, ancak, yirmi yaşımdan başlayarak, ciddi bir biçimde kitap okumaya başladığım ve öncelik hakkını halkçı yazarlara verdiğim için, halka hiçbir yararı olmamakla birlikte, halk değerlerinin çürümesi için kalem oynatmış Shakespeare'in düzeysiz kitaplarını, o dönem okuma gereksinimi duymamıştım. Tabii ki, o zamanlar, Shakespeare'in halk karşıtı, kralcı, sahtekâr bir yazar olduğu konusunda, (kendimden kuşku duymam daha akılcıl geldiği için) henüz bir bilince sahip değildim. Türkiye'deki Shakespeare temsilcilerini (örnekse Boğaziçi Üniversitesi Gölgesinde Yetişenler) daha tanımıyordum. Shakespeare'in sahte duygular oluşturan oyunlarını(?!) okumamış olmam, bendeki ikirciklenmelerin katsayısını zâten iyice artırıyordu!
Tiyatroyla sadece tiyatro olarak değil, aynı zamanda, sanat olarak da ilgilenmeye başladıktan sonra, kulaktan dolma bir biçimde de olsa, Lev Tolstoy'un kaleme almış bulunduğu "Sanat Nedir?" adlı bir kitabı bulunduğunu ve bu kitabın ilk kez olarak 1897 yılında yayınlandığını, 1906 yılında "Rus Sözü" gazetesinde ve bir yıl sonra ayrı bir basım olarak yayınlanmış bulunan "Shakespeare ve Dram Sanatı Üzerine", Mazlum Beyhan'ın duru diliyle ve direkt olarak Rusça'dan dilimize çevrilip, 375 sayfalık "Sanat Nedir?" kitabının son yetmiş beş sayfasını süslemesine tanık olmakla birlikte, dilimizi kazandırıldığı Eylül 2007 tarihinden bu yana, bu kitabı kaç kez okuduğumu, tam olarak anımsamakta zorlanıyorum. Beş kez okuduktan sonra, saymayı bir yana bırakıp, artık orasından burasından sürekli olarak okuyarak alıntı yaptığım bu kitap, William Shakespeare'in ne kadar sahtekâr bir yazar olduğu konusunda, beni çok inandırıcı bir dille ikna etti.
William Shakespeare'in sanatçı değil, bir soytarı olduğunu öğrendikten sonra, Türkiye'deki Shakespeare temsilcilerinin neden iktidarlardan yana olduğunu, neden kösnül duygular fışkırtıcıları olarak varlık sürdürdüklerini, en önemlisi de neden LİNÇ KAMPANYASI düzenleyebilecek kadar alçalabildiklerini çok iyi anlamaya başladım.
***
İmdi, gelelim LİNÇ KAMPANYASI imzacısı LİNÇÇİ Oyun Atölyesi'nin patronu ve "Shakespeare çocuğu" Nihat Haluk Bilginer'in "7 Şekspir Müzikali"ne...
Son söyleyeceğimi baştan söyleyeyim: LİNÇÇİ Oyun Atölyesi, tiyatroyu sanat olarak yaşatabilecek hiçbir "iman" duygusuna sahip olmadığı gibi, "Shakespeare çocuğu" Nihat Haluk Bilginer de, hiçbir tiyatral "imam" olma özelliğine asla ve kesinlikle sahip değil.
Tiyatroyu sanat olarak görmeyen, kör ruhlu insanların bir tanımlaması vardır: "Tiyatro dediğin iki kalas bir hevestir." Tiyatro, eğer, iki kalas bir heves denli yüzeysel bir işse, tabii ki, ona sanat değil, eğlencelik bir gösteri biçimi olarak bakılır.
LİNÇÇİ Oyun Atölyesi'nin hangi gösterisini izlemiş olursam olayım, bende, benim ruhumda, benim imgelemimde, asla ve kesinlikle, bir tiyatro oyunu izlemişim izlenimi oluşmuyor. LİNÇÇİ Oyun Atölyesi'nin herhangi bir gösterisini izlerken, içimde, ruhumda, imgelemimde, sadece ve sadece bir tek duygu dönenip duruyor; iğrenmek duygusu!...
Testosteron gösterisini, davetli olduğumdan, para ödemediğimden, eleştiri terazimin kefelerini olabildiğince kontrol ederek izlemiştim. Bu gösteride gösteri yapan Metin Coşkun, bu gösteriye Coşkun Büktel'i davet etmişti ve ben de, Coşkun Büktel'in davetlisi, yani davetlinin davetlisi, yani suyunun suyu olarak bu gösteriyi izlemeye gitmiştim. Bu nedenle, eleştirilerimi çok ehlileştirerek yapmıştım. Çünkü, düdüğü çalmak için para vermemiştim!
Ancak, şimdi, "7 Şekspir Müzikali" gösterisini izlerken, davetli olmadığım gibi, davetlinin davetlisi, suyunun suyu olmadığım, düdüğü çalmak için para verdiğim için, son derecede özgürdüm. Beni bağlayan, sadece ve sadece "Oyuncuların çoğu yavşaktır genellikle..." demesine karşın, kendisine hiçbir yaptırım uygulayamayan Türkiye tiyatrosundan aldığı cahil cesaretiyle esip savuran Nihat Haluk Bilginer'e benim "yavşak" demem ve bu nedenle, Nihat Haluk Bilginer'in beni mahkemeye vermesi, bende, gösteriyi izlerken ve gösteriyi izledikten sonra eleştirirken "dikkatli olmam" noktasında iç hesapleşmalara girmeme neden oldu. Bu hesaplaşma, noterden, savcıdan, yargıçtan, yargıtaydan, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nden korkmanın neden olduğu bir hesaplaşma değildi elbette. LİNÇÇİ Oyun Atölyesi'nin patronu ve "Shakespeare çocuğu" Nihat Haluk Bilginer'e karşı haksızlık yapmama korkusundan kaynaklanıyordu bu kontrollü tavrım. Öyle ya... Adamla hukuksal hesaplaşma sürecine girmiş durumda olduğumuz için, belki, bilinçaltımının dayatması sonucu, onun yaptıklarını, ettiklerini beğenmeme refleksine kapılmış olabilirdim.
"7 Şekspir Müzikali" gösterisini izlerken, kendimi, eleştirme yönünde değil, eleştirmeme yönünde koşullamış olsam da, bir kez daha belirtmemde yarar var: Ben, LİNÇÇİ Oyun Atölyesi gösterilerini izlerken, kusma derecesinde iğrençlik duygularının tutsağı oluyorum.
LİNÇÇİ Oyun Atölyesi'nin patronu ve "Shakespeare çocuğu" Nihat Haluk Bilginer'de insancıl duyguların hiçbiri, evet hiçbiri barınmıyor. Bu kanıya bir gözlem sonucu ulaştım. Tabii ki, benim bu gözlemimi bir hakaret olarak algılayıp, (yine) en yakın mahkemeye giderek beni mahkûm ettirebilir "Shakespeare çocuğu" Nihat Haluk Bilginer! Ne de olsa, kendisi iktidarın sanatını yapıyor. Ne de olsa, ben, muhalefetin sanatını yapıyorum. Her zaman için, "Shakespeare çocuğu" Nihat Haluk Bilginer'in "kazanma" şansı çok daha büyük!
Öncelikle, "7 Şekspir Müzikali" gösteri sürecini anlatmaya çalışayım: Bir bar, bir disko, bir fuar, bir gazino, bir panayır, bir pavyon, bir pazar, bir sirk atmosferine sahip "7 Şekspir Müzikali" gösterisi, ilan edilen saatte asla başlayamadı. Biletlerde, koltuk numaralarında, afişlerde, gazete ilanlarında... "7 Şekspir Müzikali" gösterisinin, tam 20.30'da başlayacağı ve "7 Şekspir Müzikali" gösterisine geç gelenlerin, "7 Şekspir Müzikali" gösterisinin ancak ikinci perdesini izleyebileceklerini belirtmelerine karşın, LİNÇÇİ Oyun Atölyesi sahipleri, kendi sözleşmelerine uygun davranmayıp "7 Şekspir Müzikali" gösterisini, tam 20.35'te zar zor ancak başlatabildiler.
"7 Şekspir Müzikali" gösterisinin geç başlamasının birçok nedeni vardı. Bir bar, bir disko, bir fuar, bir gazino, bir panayır, bir pavyon, bir pazar, bir sirk atmosferinde dinamik bir biçimde gösteri alanı oluşturmak son derecede zor bir durumdur. Çünkü, LİNÇÇİ Oyun Atölyesi'nin ve bu ticarî kuruluşun sunduğu tiyatro sanatıyla hiçbir ilgisi bulunmayan gösterilerin ucundan tutmuş hiçbir kimse, doğal olarak, bu işi sanatsal bir uğraş için değil, bir ekmek kapısı olarak gördüklerinden, işlerini küçük parmaklarının tırnak uçlarıyla yapıyorlar.
Ancak, sanırım, "7 Şekspir Müzikali" gösterisi boyunca, hemen benim yanı başımda, benimle birlikte gösteriyi izleyen birkaç "bodyguard"ın benim yanıma, hem de telsizlerle birlikte konuşlanmalarının sağlanmasının zorluğu, gösterinin tam beş dakika geç başlamasına neden oldu!!! (Bu bir küfür ve erotik show değil de, bir tiyatro gösterisi olsaydı, bu geç başlama hâli izleyiciler tarafından zor affedilebilirdi! Ne var ki, salondaki hiç kimsenin tiyatro sanatından anlamadığı, âdeta alınlarındaki karartılarda yazdığı için, hiçbir sorun yaşanmadı!)
"7 Şekspir Müzikali" gösterisi, bir kez daha belirtmeliyim ki, asla ve kesinlikle bir oyun değil. Gösteriye oyun, mekâna tiyatro salonu, gösteriyi yapan şarlatanlara oyuncu demek için, bin şahit değil, on bin şahit bile yeterli değil! Ne var ki, Türkiye Cumhuriyeti Kültür ve Turizm Bakanlığı'nın "Özel Tiyatrolara Devlet Yardımı" dediği, benim, Kültür Bakanlığı çanağı dediğim avantadan yararlanmak için, LİNÇÇİ Oyun Atölyesi, gösterilerine oyun, mekânlarına tiyatro salonu ve yaptıkları gösteriyi zavallı halka sunan şarlatanlara da oyuncu yaftası yapıştırmış durumda.
"7 Şekspir Müzikali" gösterisinde bol bol küfür var. (Örnekse, orospu çocukları...) Kültür Bakanlığı, orospu çocuğu küfürlerini teşvik etmek için Kültür Bakanlığı çanağı yalatıyor. "7 Şekspir Müzikali" gösterisinde, oldukça büyük, oldukça kalın ve oldukça dikkat çekici boyutlarda yapay erkeklik organı takan şarlatan kızlar var. Kültür Bakanlığı, bu oldukça büyük, oldukça kalın ve oldukça dikkat çekici boyutlardaki yapay erkeklik organlarının zavallı halka gösterilmesi için, Kültür Bakanlığı çanağı yalatıyor. Havada uçuşacak kadar çok sayıdaki kadın iç çamaşırlarını belirtebilecek kadar atik davranamadığım için, bu konuda tam ve net bir sayı veremiyorum! Kültür Bakanılığı, tiyatro sanatıyla değil, erotik gösteri "sanatıyla" ilgili olan tüm bu saçmalıklar için, tam tamına 66.000 TL avanta veriyor Benim, halkımın, tüyü bitmemiş yetimin verdiği vergilerle beslenen Türkiye Cumhuriyeti Kültür ve Turizm Bakanlığı, hiç utanmadan, hiç sıkılmadan, küfrü ve "erotik show"u teşvik etmeyi sürdürüyor!
Sesi çok bozuk ve detone olan LİNÇÇİ Oyun Atölyesi patronu ve "Shakespeare çocuğu" Nihat Haluk Bilginer, tam iki saat izleyicilere işkence çektiriyor. Sesinin çok bozuk ve detone olduğunu örtmek, âdeta hileli satış yapan işportacı gibi davranmak için, mikrofonun ses gücünü en yüksek ayarına dek artıran "Shakespeare çocuğu" Nihat Haluk Bilginer, insanlarda geçici sağırlık oluşturuyor. İlgili birimler, bu sesin desibelini ölçtüklerinde, zâten bu desibelin insanlarda geçici sağırlık oluşturabileceğini hemen tespit edebilirler. Hattâ, benimle birlikte oyunu izleyen Mesut Alptekin, ertesi gün, işyerine gelemeyip tam bir gün iş kaybına uğradı. Bir gün sonra işyerine geldikten sonra da, henüz kulak sağlığına kavuşabilmiş değildi. İşlerimizin yoğunluğu nedeniyle durum tespiti yaptırıp LİNÇÇİ Oyun Atölyesi'nin patronu ve "Shakespeare çocuğu" Nihat Haluk Bilginer hakkında suç duyurusunda bulunamadık.
Peki, gösteride içeriğe değgin herhangi bir şey var mıydı? Hayır, yoktu!
Roman orkestralarının insanîliğinden hiçbir nasibini almamış derme çatma, saçma sapan, hiçbir estetik duygu gelişimine neden olmayan bir orkestranın eşliğinde, ne amaçla sahnede görev aldıkları bir türlü anlaşılamayan ve ikide bir iç çamaşırı gösterisi yapan zavallı dört genç kız ve ortalık yerde amaçsızca dolaşıp, çeyrek Zeki Müren, çeyrek Bülent Ersoy, çeyrek Orhan Gencebay ve çeyrek Michael Jackson fotokopisi olan bir "Shakespeare çocuğu" Nihat Haluk Bilginer...
Sözde, William Shakespeare'in doğumundan başlayarak, ölümüne dek olan süreci müzik eşliğinde anlatmaya çalışan LİNÇÇİ Oyun Atölyesi'nin patronu ve "Shakespeare çocuğu" Nihat Haluk Bilginer; benim, halkımın, tüyü bitmemiş yetimin verdiği vergilerle beslenen Türkiye Cumhuriyeti Kültür ve Turizm Bakanlığı'nın Kültür Bakanlığı çanağından aldığı 66.000 TL'nin ve izleyicilerden aldığı çok büyük paraların dışında hiçbir işe yaramıyor. Kültür, sanat, etik, estetik değerleri umurumda değil "Shakespeare çocuğu" Nihat Haluk Bilginer'in...
Peki, "7 Şekspir Müzikali" gösterisi boyunca, hastalıklı ve yaşlı bir kedi gibi mırıldayan "Shakespeare çocuğu" Nihat Haluk Bilginer, William Shakespeare'in sahtekâr bir tiyatrocu olduğu için, bu denli kötücül bir gösteri sunmuş olamaz mı? "Olabilir" demek gelmiyor içimden. Çünkü, EZEL dizisindeki mimiksiz, jestsiz, duygusuz göstericiliğini görünce, "Shakespeare çocuğu" Nihat Haluk Bilginer'in, değil sahtekâr Shakepeare metinlerini, hangi metni eline alırsa alsın, hiçbir estetik duygu gelişimine neden olamayacağına adım gibi eminim.
Mimikleri, daha doğuştan kırık olarak dünyaya gelen "Shakespeare çocuğu" Nihat Haluk Bilginer, mimik kırıklığının bir an önce kaynasın diye, âdeta yüzüne alçıdan bir maske taktırmış.
Elini kolunu sallamaktan yoksun bir jest yapısına (jestsizliğe) sahip olan "Shakespeare çocuğu" Nihat Haluk Bilginer, daha sahnede adam gibi durmayı bile beceremeyen beceriksizliğiyle, nasıl oluyor da, benden, halkımdan, tüyü bitmemiş yetimden zorla alınan vergilerden tam 66.000 TL'yi, hem de karşılıksız, hem de hibe olarak, hem de avanta olarak alabiliyor. Bunun hesabını da, Türkiye Cumhuriyeti Kültür ve Turizm Bakanı AKP'li Ertuğrul Günay'a sormayı sürdüreceğim.
***
Ayrıca bakınız:
Ağır ağır, tane tane ve "açıkça, mertçe, Türkçe" konuşan İzzet Tozkoparan, kösnül oyunlar oynayan LİNÇÇİ Oyun Atölyesi için çok ağır konuşuyor!
Bulunmaz (dört yüz yıldır tiyatro sahnelerini kirleten sahtekâr tiyatrocu Shakespeare'in kırıntılarıyla beslenen) LİNÇÇİ OyunAtölyesi'ni eleştiriyor!
Hilmi Bulunmaz, 400 yıldır dünya sahnelerini kirleten Shakespeare'in adını dahi bilmemelerine karşın, ona peygamber muamelesi yapanları teşhir ediyor!
***
LİNÇÇİ Ertuğrul Timur, öznesiz tümce kuruyor!
Yalan makinesi ve küfürbaz Mustafa Demirkanlı'nın sözde küfre karşı kampanyasına alet olanların imzaladıkları metni ve alet olanları teşhir ediyoruz!
Linç imzacıları listesi
Türkiye tiyatrosunun hastalıklarına en doğru teşhisi koyup, en sağlıklı tedavi yöntemlerini öneren Hilmi Bulunmaz, yeni bir çalışma dönemi başlatıyor!
"Hiçbir okul insanda ne bir duygu uyandırabilir, ne de insana sanatın özünün ne olduğunu -kendine özgü yöntemle bir duygunun nasıl ortaya çıkarılabileceğini- öğretebilir.Okulda öğretilebilecek tek şey, sanatçıların yaşadıkları duyguları başka sanatçılara nasıl aktarabildikleridir. Ve sanat okullarında öğretilmekte olan da bundan başka bir şey değildir; ancak böylesi bir eğitim, gerçek sanatın yayılmasına herhangi bir katkı sağlamadığı gibi, tam tersine, sanat adı altında taklit sanatın yayılmasına katkıda bulunarak insanların gerçek sanatı anlamalarına engel olur, hatta bu konudaki en büyük engeli oluşturur."
(Bkz: Tolstoy, Sanat Nedir?, çev. Mazlum Beyhan, İş Bankası Yayınları, s. 135)
***
Konservatuvarlara girmek isteyenler, lütfen, bizim çalışmalarımıza katılmasınlar!
Konservatuvarlardan umudunu kesenler, lütfen, bizim çalışmalarımıza katılsınlar!
Cumartesi günleri sürdürdüğümüz oyunculuk, sinema ve yazarlık çalışmalarımıza yoğun bir ilgi olmasıyla birlikte, pazar günleri de çalışmalara katılmak isteyen insanların önerileriyle, her pazar günü saat 15.00 - 18.00 arası yeni bir çalışma grubu oluşturuyoruz. Tiyatro ve Internet dizisi oyunculuğunun yanı sıra yazarlık çalışmalarını da kapsayan bu süreç, Türkiye televizyonlarındaki, Türkiye tiyatrosundaki, Türkiye yazarlığındaki hastalıklı hâli sağaltmaya yönelik önemli bir çaba...
Bulunmaz Tiyatro / Fakir Baykurt Sahnesi
Adres: Gedikpaşa Camii Sk. No: 57 Çemberlitaş - Eminönü
Tel: 0212 513 47 32 / 516 79 77 / 638 22 36 / 0532 642 88 57
Türkiye'de ilginç bir dönem daha kapandı: Alparslan Türkeş ve Bülent Ecevit'ten sonra Necmettin Erbakan da yaşamını yitirdi!
Parlamentoya giren siyasal partilerin eski önderleri, her ne kadar AB ve/ya ABD çıkarları doğrultusunda politika geliştiren bir ruh yapısına sahip olsalar da, yeni önderlere göre çok daha sıcak bir duygu oluşumuna neden olabilecek görüntü çiziyorlardı.
Parlamentoya giren siyasal partilerin eski önderleri, halkın çıkarları için değil, kapitalizmin ilelebet muhafaza ve müdafaa edilmesi için politika yapmış olsalar da, insanlarda sıcak bir duygu oluşumuna neden oluyorlardı. Onların görüntülerindeki "millî" ögeler, şimdiki siyasal parti önderlerinde bulunmayan bir durumdur.
Parlamentoya giren siyasal partilerin eski önderleri, içlerinde derin bir kalıntı olarak kalmış bulunan "millî" öğeler, içerik olarak olmasa da, hiç olmazsa biçimsel olarak, onların anti-emperyalist görünüm kazanmalarına neden oluyordu.
Parlamentoya giren siyasal partilerin eski önderleri, "millî" görüntülerine karşın emperyalist kültürün içselleştirilmesine hiçbir itirazları yokken yada itirazları varmış gibi davranırlarken, pek samimî olmasalar da, şimdiki "millî olmayan millî" politikacılara göre, birazcık olsun daha sevimli bir hâldeydiler.
Parlamentoya giren siyasal partilerin eski önderleri, tek tek politika sahnesinden uzaklaşıp "ruhlar âlemi" sahnesindeki yerlerini aldıkça, "millî" sözcüğünü sözlüklerinden silmiş parlamentoya giren siyasal partilerin yeni önderleri, daha pervasız bir biçimde emperyalist kültürün taşıyıcıları olarak kapitalizmin ilelebet muhafaza ve müdafaa edilmesi için cansiparane politik mücadele veriyorlar. (HB)
26 Şubat 2011 Cumartesi
LİNÇ KAMPANYASI düzenlemenin hiçbir yararı olamayacağını anlayan LİNÇÇİ tiyatro kuruluşları, şimdi de örgütleniyormuş ayaklarına yatıp oyalanıyorlar!
Oyun'un notu: LİNÇ KAMPANYASI ÖRGÜTÜ Boğaziçi Üniversitesi Gölgesinde Yetişenler Hizbî tiyatral fraksiyonerlerinin yayın organı LİNÇÇİ Mimesis'ten alıp, olduğu gibi aşağıya aktardığımız yazının içeriğindeki LİNÇÇİ kuruluşların LİNÇÇİ sıfatlarını biz ekledik! Bunun yanı sıra, LİNÇÇİ kuruluşların adlarını, daha net ve daha çabuk anlaşılsın diye kırmızı renkle biz belirginleştirdik. Ayrıca, yazıdaki hiçbir anlam içermeyen sözleri, anlamlı hâle getirmek için, anlamsızları kırmızı renkle belirginleştirirken, bizim eklediğimiz anlamlı sözleri yeşil renkle yazdık. Kahverengi yazılar bize ait!***
Türkiye'deki tiyatral örgütlenme istekleri, Atatürkçü/Atakürtçü niyetin çitini aşabilecek olgunlukta değil!
Türkiye'deki tiyatral örgütlenme istekleri, öncelikle, anti-sosyalist bir mantıktan besleniyor!
Türkiye'deki tiyatral örgütlenme istekleri, LİNÇ KAMPANYASI hezeyanını aşabilecek bir bilince sahip değil!
Türkiye'deki tiyatral örgütlenme istekleri, bir orta sınıf mastürbatörlüğünün bir milim ötesine gidemiyor!
Türkiye'de tiyatral örgütlenme istekleri, emekçilerin dünyasının zenginliğinden yola çıkabilecek duyarlılığa sahip olmadıkça kadük kalmak zorundadır!
Türkiye'deki tiyatral örgütlenme istekleri, 400 yıldır dünya tiyatro sahnelerini kirleten en büyük tiyatral sahtekâr William Shakespeare ile hesaplaşabilecek entelektüel birikime ulaşamadıktan sonra, sittin sene belini doğrultamaz!
Türkiye'deki tiyatral örgütlenme istekleri, yüz yılı aşkındır, bir çoban yıldızı gibi dünya tiyatro örgütlenmesinin yolunu aydınlatan Lev Tolstoy'un "Sanat Nedir?" kitabının ışığını duyumsayamazsa, gerçek bir örgütlenmenin daha ilk adımını bile atamaz!
Türkiye'deki tiyatral örgütlenme istekleri, Kültür Bakanlığı çanağı, Efes Pilsen tezgâhtarlığı, Lions Ödülleri teranesi, LİNÇ KAMPANYASI, Atatürkçülük/Atakürtçülük zinciri ve daha bir sürü tutsaklıktan kurtulabilme şansını yakalayamazsa, asla ve kesinlikle bir tek soluk dahi alamaz! (HB)
***
Sahne Sanatlarının Nasıl Bir Örgütlenmeye İhtiyacı Var?
(“Nasıl bir tiyatro örgütlülüğü?” sorusuyla bir araya gelen İstanbul grupları “Sahne İstanbul” sloganıyla bir tartışma başlatıyorlar. Ayrıntılı bilgiye http://sahneistanbul.blogspot.com/ adresinden ulaşabilirsiniz.)
Genel anlamda tüm sahne sanatları, işin özü gereği, örgütlenme faaliyetinin olmazsa olmaz olduğu faaliyet alanlarıdır. Öyle ki sahne üzerinde bir oyun ya da performans sergileyen herhangi bir topluluk ilk önce kendi iç örgütlenmesini sağlamak durumundadır. Bu da icra edilen eserin bir sanat ürünü haline (hâline) gelmesi için grubu oluşturan bireylerin bir arada ve paylaşım içerisinde olmalarını kaçınılmaz bir gereklilik haline (hâline) getirir. Sahne üzerinde ya da sahne gerisinde sanatla uğraşan insanlar arasında gelişen bu dayanışma ilişkisinin, tüm sahne sanatları alanına alanına (Bir kez "alanına" sözcüğünü yazmak yeterli olmasına karşın, kınayı bol bulan kişinin, neresine süreceğini bilememesi gibi, bunlar da, dertlerini anlatmaktan yoksun oldukları için, sözcükleri çifter çifter kullanarak, dertlerini anlatıyormuş yanılsaması oluşturuyorlar!) yayılması ve farklı grupların ve bireylerin daha geniş dayanışma ağları kurması da kolektif olarak herkesin aldığı oksijen miktarını arttıracak olumlu bir gelişme olarak görülür.
Fakat sahne sanatlarıyla amatör ya da profesyonel düzeyde ilişkilenen birçok insanın örgütlenmenin gerekliliğine dönkü (dönük) duyduğu bu inanca rağmen, ne yazık ki bir süredir bu alandaki örgütlülük girişimlerinin başarısızlığa uğradığı, büyük bir hayecan (heyecan) ve cesaretle start alan pek çok girişimin hüsranla sonuçlandığı bir dönemden geçiyoruz. Bugün varolan (var olan) haliyle (hâliyle) tiyatral örgütlemeleri (örgütlenmeleri) ya içe kapanma, genel gündemlerden kopma ve de dolayısıyla muhalifçilik oynayan bir alt-kültür odağı haline (hâline) gelme ya da resmi kurumlara fazlasıyla bağlı politikalar geliştirme, alternatif ve bağımsız bir duruş sergilemekte zorlanma türünden eğilimlerin hakimiyetine (hâkimiyetine) girmiş durumda. Bu noktada biz aşağıda imzası bulunan topluluklar, “tiyatromuzun nasıl bir örgütlenmeye ihtiyacı var” sorusunun yeni baştan sorulacağı ve cevaplanmaya çalışılacağı bir sürecin gerekliliğine inanıyor, yaşanacak geniş katılımlı bir tartışmanın günümüz şartlarında yeni yapılanma biçimlerine kapı aralayacağını savunuyoruz. Sahne sanatları alanının yanı başında duran sinema ve televizyon dünyasının son dönemde yaşadığı örgütsel hareketlilik bizlere de “nasıl bir örgütlenme” sorusu (sorusunu) sormak için doğru zamanda olduğumuzu hatırlatıyor.
Bizler “nasıl bir tiyatro örgütlülüğü” tartışmasını başlatırken kuralların en baştan koyulmaması taraftarıyız. Geçmiş deneyimlerden hareketle örgütlenmeye örgütü kurarak değil nasıl bir örgüte ihtiyacımız olduğunu tüm boyutlarıyla tartışarak başlamamız gerektiğini düşünüyoruz. Bu tartışmayı fiziksel zorunluluklar nedeniyle öncelikli olarak bizler gibi İstanbul’da faaliyet gösteren gruplarla sınırandırmayı uygun görüyoruz. Ancak diğer şehir ve bölgelerde oluşacak ve benzeri duyarlılıklara sahip farklı inisyatiflerle (inisiyatiflerle) ilişkilenmeye açık olduğumuzu da bildiriyoruz. Sahne sanatları ile uğraşan ve benzer bir arayış içerisinde olan tüm amatör ya da profesyonel grup ve bireyleri demokratik, özgürlükçü ve katılımcı temayüllerle ilerlemesine büyük önem verdiğimiz bu tartışmaya katılmaya davet ediyoruz. Sonuçta böyle bir tartışmanın kendisi bile, sonuçları ne olursa olsun sahne sanatları alanına önemli bir katkı sağlayacaktır.
LİNÇÇİ Atölye
LİNÇÇİ Boğaziçi Üniversitesi Folklor Kulübü
LİNÇÇİ Boğaziçi Üniversitesi Oyuncuları
LİNÇÇİ Deneysel Sahne
LİNÇÇİ İTÜ Taşkışla Sahnesi
İÜ Fen Fakültesi Tiyatro Kulübü
LİNÇÇİ Tiyatro Boğaziçi
(Kaynak: Mimesis)
***
Ayrıca bakınız:
LİNÇÇİ Ertuğrul Timur, öznesiz tümce kuruyor!
Yalan makinesi ve küfürbaz Mustafa Demirkanlı'nın sözde küfre karşı kampanyasına alet olanların imzaladıkları metni ve alet olanları teşhir ediyoruz!
Linç imzacıları listesi
T.C. Kültür ve Turizm Bakanı AKP'li Ertuğrul Günay, içerisinde "orospu çocuğu" sözlerinin cirit attığı "7 Şekspir Müzikali"ne neden 66.000 TL veriyor?
Garip ve özü-sözü bir olmayan, kültür politikasına asla güvenilmeyen bir ülkede yaşıyoruz...İslamî değerleri kullanarak iktidara gelen Adalet ve Kalkınma Partisi, kendi değerlerine ters bir anlayışla hareket eden bir Kültür Bakanı'na muhtaç durumda...
İslami değerleri kullanarak iktidara gelen Adalet ve Kalkınma Partisi'ne oy veren ve İslamî değerlere göre yaşayan seçmenler, kendi değerlerine saygı göstermeyen, kendi değerlerine karşıt tiyatro esnafına Kültür Bakanlığı çanağı yalatılmasına karşı çıkmıyor.
400 yıldır dünya tiyatro sahnelerini pervasızca kirleten William Shakespeare'in çocuklarından biri olan LİNÇÇİ Oyun Atölyesi'nin patronu Nihat Haluk Bilginer, kendisinin bir tiyatro olduğunu iddia ettiği, ancak, bizim tiyatro olarak kabul etmediğimiz salonunda, üzerimize ağız dolusu küfürler fışkırtıyor!
Nihat Haluk Bilginer'in ağzından fırlayıp üzerimize birer mermi gibi saplanan "orospu çocukları, orospu çocukları" sözlerini duydukça, Adalet ve Kalkınma Partisi'ne oy vermelerine karşın, bu partinin kültür politikasını denetlemeyen seçmenlere lanet okuyoruz...
Benim, halkımın, tüyü bitmemiş yetimin verdiği vergilerle beslenen Türkiye Cumhuriyeti Kültür ve Turizm Bakanlığı, bana, halkıma, tüyü bitmemiş yetime sormadan, "Shakespeare çocuğu" Nihat Haluk Bilginer'e, hem de geri ödemesiz olarak, hem de hibe olarak, tam 66.000 TL'yi, âdeta "küfrü teşvik parası" olarak boca ediyor!
Peki, sosyal demokrat soslu Kültür ve Turizm Bakanı AKP'li Ertuğrul Günay, "Shakespeare çocuğu" Nihat Haluk Bilginer'e, âdeta "küfrü teşvik parası" olarak, neden 66.000 TL veriyor?
Biz bilmiyoruz! Bilen beri gelsin!!! (HB)
Tiyatro demeye bin şahit gerektiren LİNÇÇİ Oyun Atölyesi ve oyuncu demeye bin şahit gerektiren "Shakespeare çocuğu" Haluk Bilginer'in 7 Şekspir Günahı
Bugün (24 Şubat 2011), LİNÇÇİ Oyun Atölyesi'nin "'7' Şekspir Müzikali" adıyla sunduğu, ancak benim bir türlü tanımlayamadığım bir şey izledim ve kendimi kazıklanmış müşteri gibi hissettim.Kültür Bakanlığı çanağının 66.000 TL'lik bölümümü yalayan "'7' Şekspir Müzikali" adlı bu değersiz şeyin değerlendirmesini yakında yapacağım.(HB)
TERAKKİ VAKFI ÖZEL ŞİŞLİ LİSESİ'nde yetişen Burak Çevik adına Google araması yaptığınızda ilk sırada sinemacı - yazar Oğuzcan Önver'in sitesi çıkıyor!
Tıklayınız: Google/Burak Çevik***
Ayrıca bakınız:
Sosyalist sanatçı Hilmi Bulunmaz'ın kurup yönettiği Bulunmaz Kültür Merkezi'nin "sanat katı"nda olağanüstü üretimlerde bulunan Oğuzcan Önver köpürdü!
LİNÇÇİ Cüneyt Yalaz'ın çırağı, "Terakki Vakfı Özel Şişli Terakki Lisesi çocuğu" Burak Çevik, halk sanatçısı Oğuzcan Önver'le uğraşıyor!
Bulunmaz Kültür Merkezi sanatçılarından, sinemacı, şair, yazar Oğuzcan Önver, TERAKKİ VAKFI ÖZEL ŞİŞLİ LİSESİ'nde yetişen Burak Çevik'ten bahsediyor!
25 Şubat 2011 Cuma
e-posta kutumun örümcekli bölümünde unuttuğum bir Ahmet Ertuğrul Timur (nam-ı diğer 3. Abdülhamid) mektubu!
Sivil Faşistler sitesi yayındaErtuğrul Timur
23 Mart 2009
Faşizmi asker darbesi, diktatör baskısı sananlar aldanıyor!
Faşizm her Yerde!
Ailede, okulda, iş yerlerinde ve hatta en olmaması gereken alan sanat'ta
Faşizmle mücadele etmek faşizmi ve faşist yöntem kullananları iyi analiz etmek ve tanımakla olur.
Bu her alana sızmış faşist zihniyetler her yerde her zaman deşifre edilmek ve bertaraf edilmek zorundadır. Aksi takdirde insanlık asla faşizm belasından kurtulamayacaktır
Baskıcı bir kocadan dayakçı bir öğretmene
Tacizci ve küstah bir müdürden mevki ve konumunu kullanan elitlere
Kompleksli bir küfürbazdan kendini zora, zorlamaya dayalı kabul ettirmek isteyenlere
Faşizm Her yerde!
Sivil Faşistleri deşifre edeceğimiz SİVİL FAŞİZM sitemiz yayına girdi
KATKILARLA VE YENİ ÖRNEKLERLE ZENGİNLEŞEREK SÜRECEK
http://fasistler.blogspot.com/
***
Ayrıca bakınız:
LİNÇÇİ Ertuğrul Timur, öznesiz tümce kuruyor!
Yalan makinesi ve küfürbaz Mustafa Demirkanlı'nın sözde küfre karşı kampanyasına alet olanların imzaladıkları metni ve alet olanları teşhir ediyoruz!
Linç imzacıları listesi
Sosyalist sanatçı Hilmi Bulunmaz diyor ki: İşte buna canım çok sıkıldı! Ancak, Orhan İyiler, "dövüşerek öldü, güneşe gömüldü"
Resmî ve gayriresmî faşizm, insanların köpekleşmesi için çok büyük bir mücadele verirken, ben, 5 Şubat 1995 günü, İstiklâl Caddesi'nin göbeğindeki Aznavur Pasajı'na hayatımın bütün maddi-manevi yatırımını, geri almamak üzere gömmek için ilk kazmayı vurmuştum!Devrimci ve üstelik "tekkeyi bekleyen çorbayı içer" mantığının dışında bir anlayışla hareket eden Bulunmaz Kültür Merkezi, tam beş buçuk yıl yaşadı ve ben, maddi-manevi bütün değerlerimi, bir daha yeryüzüne dönmemek üzere, toprağın en derin ve en verimli yerine gömdüm!
Ben, maddi-manevi değerlerimi gömme ameliyesi içerisindeyken, Bulunmaz Kültür Merkezi mekânına en sık gelen insanlardan biri de, Orhan İyiler'di. "bir ağaç gibi, tek ve hür, / Ve bir orman gibi kardeşçesine" yaşayan Orhan İyiler, sadece "Benim romanın, benim oyunum, benim kitabım..." diye öten papağan ruhlu yazarlardan olmadığı için, Bulunmaz Kültür Merkezi'ne "takılan" edebiyatsever kişilere, elinden geldiğince "yazarlık dersi" verirdi.
12 Mart 1995 tarihinde yapılan devrimci kırımı "Gazi Mahallesi Olayları" olsun, 1996 "Ölüm Orucu Olayları" olsun, Orhan Ağabey'le yaptığımız sohbetlerde sürekli olarak gündeme gelirdi. Ölüm Oruçları için düzenlenen bir panelde, Cengiz Gündoğdu, Orhan İyiler ve ben kültür-sanat adamlarının bu sürece bakış açılarının ne olması yönünde bir süreç başlatmıştık. Okmeydanı İdil Kültür Merkezi'nde gerçekleşen bu panelin ruhunu hâlâ yüreğimin derininde yaşıyorum. O paneldeki konuşmada Orhan Ağabey, o denli yalın ve o denli anlaşılır bir konuşma yapmıştı ki, benim gibi konuşmayı şehvetle seven biri bile, konuşma tembelliği çekmişti.
Ah, Orhan Ağabey ah! Olmaz ki, böyle de ölünmez ki!!! (HB)
İnsanın, avazı çıktığı kadar; "Farhadi, sen salaksın! Farhadi, sen salaksın! Farhadi, sen salaksın!" diye bağırasını getiren adam...
Biz, ikinci tipteki sanatçılardan olduğumuz kanısındayız...
Birinci tipteki sanatçılar, sağcıyla sağcı, solcuyla solcu, futbolcuyla futbolcu olmayı künyelerine yazdırmışlardır... Birinci tipteki sanatçılar, politikanın yakıcı sıcaklığıyla sanatlarını kirletmemek(?!) için, ellerinden gelen tüm titizliği(?!) gösterirler...
Biz, hiçbir koşulda, politikanın yakıcı sıcaklığından ürken tavşak kılıklı insanlardan olmadığımız için, elimizi taşın altına koymayı yeğleyenlerdeniz...
Birinci tipteki sanatçılar, içinde bulundukları düzenin ne'liğine asla ve kesinlikle aldırmadan, her zaman için, sanatlarının mükemmelini, daha mükemmelini yapmaya yeltenirler. Örnekse, 12 Eylül Faşizmi hüküm sürerken, bu faşizmin ne olduğunu bilmezler ve öğrenmek için hiçbir çaba harcamazlar; ancak, ellerindeki iş neyse, romansa roman, oyunsa oyun, o konuda o denli gelişmiş bir estetik bilince sahiptirler ki, varsayalım Kenan Evren, kendilerine "Dikkaaat! Hazıroool!! Oyun yaaaz!!!" diye emretse, hemen en mükemmel oyunu yazıp Devlet Tiyatroları'nın repertuvar havuzunda kağıttan gemi misali yüzdürmeye başlarlar!
Biz, bize verilecek en keskin emri bile elimizin tersiyle iter ve açlığımıza kaldığımız yerden devam ederiz...
Biz, aşağıdaki metinde söz konusu edilen Farhadi'nin temsil ettiği birinci tipteki sanatçıların topuna birden "Haaa siktiiir!!!" çekerken, Panahi'nin temsil ettiği ikinci tipteki sanatçılara yoldaşlık ruhuyla koskoca bir "Merhabaaa!!!" diyoruz... (HB)
***
Altın Ayı’yı alan İranlı yönetmen Farhadi'ye katılmadığımı belirtmek isterim!
İranlı yönetmen Cafer Panahi'nin, muhalif olduğu için 6 yıl hapis, 20 yıl film çekmeme cezası aldığı bir dönemde, yine İranlı başka bir yönetmen olan Farhadi'nin Altın Ayı'yı aldıktan sonra söyledikleri hem sinema için hem İran için hem de dünya için son derece zararlı ve kabul edilemez. Ben Farhadi'yi bu küt ve duyarsız tavrı için kınarken, Panahi'yi tüm yüreğimle destekliyorum. Panahi'nin hazırladığı bildiriyi Farhadi'nin suratına fırlatıyorum;
"Beni 20 yıl film çekmeme, konuşmama ve 6 yıl hapis cezasına çarptırdılar. Ancak, hayallerimi, rüyalarımı prangaya vuramazlar. Asla yenilmeyeceğim. 20 yıl sonra biriktirdiğim rüyalarımı yeni filmler yaparak dünyaya sunacağım."
***
ÖDÜLLÜ YÖNETMENE PANAHİ TEPKİSİ
(...)
Farhadi, Altın Ayı’nın kendisi için önemli olduğunu belirtti ve ödülün öneminin, filminin dünyanın dört bir yanında izleyicilere ulaşma şansı vermesi olduğunu söyledi.
Orta Doğu’da yaşananları yorumlamasını ve filminin mesajını açıklamasını isteyen bir gazeteciye Farhadi şu şekilde cevap verdi: “Filmlerde mesaj olmaz, bir potansiyel olur. Bu potansiyel de insanların soru sormalarını, kendi cevaplarını bulmalarını sağlamak olabilir. Orta Doğu’ya gelirsek, barışçıl hareketleri, dünyanın neresinde olursa olsun herkes savunur.”
'Kahraman değilim, sinemacıyım'
Farhadi’nin karşılaştığı en zor soru, yurtdışında yaşayan İranlı bir gazeteciden geldi. Gazeteci, Farhadi’nin aralarında yönetmen Panahi’nin de olduğu İran’da tutuklananlar konusunda yeterince sert açıklamalar yapmadığından yakındı. Farhadi ise bunun işi olmadığını belirtti ve şöyle konuştu:
''İki olasılık var. Ya sizin dediğiniz gibi sert açıklamalar yaparım ve bir daha İran’da film çekemem. Ya da şimdi yaptığımı yapar ve İran’da film çekmeye devam ederim. Bence ikinci yol daha doğru. Çünkü ben kahraman değilim, sinemacıyım. Konuşmalar yapmak isteseydim, yönetmen olmazdım, politikacı olurdum. Ödülü alırken, sahneden söyleyeceğim zehir zemberek cümleler, tutuklu insanlar için bir şey değiştirmeyecekti. Ama film çekmeye devam edebilmek ve çektiğin filmlerle söyleyeceğini söylemek, konuşma yapmaktan bence daha onurlu."
(...)
Bakınız: Milliyet
(Kaynak: Yazan Yöneten Oğuzcan Önver)
Sosyalist sanatçı Hilmi Bulunmaz'ın yargılanması için savcılığa suç duyurusunda bulunan Av. Burhan Gün ve LİNÇÇİ Nurhan Tekerek duruşmaya gelemediler!
Bu videoyu yayınlar yayınlamaz 330 ziyaretçi izledi!
***
Ayrıca bakınız:
Hilmi Bulunmaz, Burhan Gün'ün şikâyeti üzerine yargılanıyor hâlâ!
Hilmi Bulunmaz, Nurhan Tekerek'in şikâyeti üzerine yargılanıyor!
***
Ayrıca bakınız:
Hilmi Bulunmaz, Burhan Gün'ün şikâyeti üzerine yargılanıyor hâlâ!
Hilmi Bulunmaz, Nurhan Tekerek'in şikâyeti üzerine yargılanıyor!
İzleyicilerdeki bellek zayıflığını, Kültür Bakanlığı çanağı yalatanlardaki ilgisizliği çok iyi bilen LİNÇÇİ Genco Erkal, eski oyunları yeniden satıyor
Garip ama gerçek bir ülke olan Türkiye, hayatın hemen her alanında olduğu gibi, sanatın hemen her alanında da yanlışlıklar komedyası üretiyor!
Türkiye'deki tiyatro esnafı, tiyatroyu bir sanat olarak görebilecek düzeyde olmadığı için, tiyatro sanatını bir gıdım dahi sevmiyor.
LİNÇÇİ Genco Erkal da, tiyatroyu bir sanat olarak görebilecek düzeyde biri olmadığı için, o da, tiyatroyu bir gıdım dahi sevmiyor...
Tiyatroyu bir elma ağacındaki en değerli dal gibi bereketli bir sanat alanı olarak görmekten yoksun olan LİNÇÇİ Genco Erkal, bu bereketli ağacı, sadece "alma ağacı" olarak gördüğünden, bir yandan Kültür Bakanlığı çanağı yalayıp, bir yandan Efes Pilsen tezgâhtarlığı yapmanın yanı sıra, bir yandan da eski sahnelediği sözde oyunlardan kırptığı metinleri, yeni oyun diye, hem de çok ciddi paralara izleyicilere kakalıyor!
İzleyicilerdeki bellek zayıflığını, Kültür Bakanlığı çanağı yalatanlardaki ilgi yetersizliğini çok iyi bilen tiyatro kurnazı LİNÇÇİ Genco Erkal, 12 Eylül Faşizmi ile birlikte, "tek kişilik dev tiyatro prodüksiyonları" yaparak, kapitalizmin ilelebet muhafaza ve müdafaa edilmesi için, tiyatronun içeriğini soyup soğana çevirdiği gibi, şimdi de, bu sanatın biçimini ve biçemini iyice yamultuyor!!
Başta LİNÇ KAMPANYASI ana sponsorlarından Tiyatro... Tiyatro... Dergisi ve bu derginin yelkenini Amerikan rüzgârıyla şişiren Boğaziçi Üniversitesi Gölgesinde Yetişenler tiyatral fraksiyonerleri olmak üzere, 1100 alçak LİNÇ imzacısından cesaret alan LİNÇÇİ Genco Erkal, zâten halktan kopuk davranışını, iyice netleştirerek, sadece ve sadece Kültür Bakanlığı çanağı yalamaya, Efes Pilsen tezgâhtarlığı yapmaya yönelmiş durumda!!! (HB)
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)

