31 Ekim 2011 Pazartesi

LİNÇÇİ Yrd. Doç. Dr. Adnan Tönel'in Coşkun Büktel'le Hilmi Bulunmaz'a iftira attığı gazetesi SANSÜRCÜ BİRGün yanıt yollayan Asu Maro olunca yayınladı!

NEDİM SABAN’IN ‘ÇÖKÜŞ’ DEDİĞİ


Asu Maro
24 Ekim 2011


BirGün gazetesi yazarı Nedim Saban daha önce de köşesinden bana muhtelif hakaretler sıralamıştı, köşelerimizin babamızdan miras kalmadığını düşündüğümden gazete üzerinden şahsi hesaplaşmalara girmenin yersiz olacağını düşünmüştüm. Fakat 16 Ekim tarihli, yine Nedim Saban imzalı yazı, benim üzerimden editörü olduğum Milliyet Sanat dergisini de hedef aldığı için, BirGün okurlarına verilen kimi yanlış bilgileri artık düzeltme gereği duydum.

Yazı ‘Bir derginin çöküşü’ başlığını taşıyordu. Milliyet Sanat dergisiydi çökmekte olan. Ve görünüşe göre bu çöküşün müsebbibi bendim. Özellikle de son sayıda yaptığım Haluk Bilginer röportajıyla becermiştim bu işi. Bir çöküşten söz ediyorsak buna dair kimi veriler olmalı o yazıda aslında, ne bileyim, okur kaybı, derginin etkinliğinin düştüğüne dair bilgiler… Hayır, buradaki tek gösterge, artık Nedim Saban’ın onu okumayacak olmasıydı. Bu iddialı başlığı atmak için yeterli mi bilemiyorum. Ama dönemin genel yayın yönetmeni Mehmet Yılmaz’ın yaptığı tüm değişimleri bir kontrol etme gereği duymadan Ufuk Güldemir’e yükleyebildiğine göre, yazıda fazla bilgi-belge kaygısı beklememeliyim sanırım. Hafızası onu yanılttı belli ki. Tıpkı dergiyle ilişkisine dair verdiği bilgilerde yanılttığı gibi. Bunun dışındaki konulara, mesela beni aşağılamak için sürekli ‘DJ’ sıfatını kullanmasına, 2 yıldır sürdürdüğüm bu hobiyi bir hakaret kabul etmediğim için girmeyeceğim.

Nedim Saban, 2009 yılında girdi benim 2005’ten beri çalışmakta olduğum Milliyet Sanat’ın kapısından. O dönem gazetedeki yoğunluğum nedeniyle editörlüğe ara vermiştim. Bakıyorum arşivlere, Nedim Saban’ın ilk yazısı 2009 Temmuz’unda yayınlanmış, ikincisi Eylül’de, üçüncüsü Aralık’ta. Sonra editör olarak ben devreye giriyorum ve meğer bundan sonrası sürekli saygısızlığa uğradığı bir kabus olmuş Nedim Saban için. Niye sürdürdüğünü bilemiyorum, altını çizdiği gibi 100 TL için değil herhalde…

Neler yapmışım mesela? “Kürtçe oyun sergileyen Haldun Dormen’in Diyarbakır’daki provasını gözlemlediği yazısını Filiz Aygündüz araya girmese kaldırtacakmış”ım. Araya girmek ne demek? Filiz Aygündüz derginin yayın yönetmeni. Bir yazının kullanılıp kullanılmayacağına karar veren ondan başka kim olabilir ki? Burada da, kendisinden Haldun Dormen ile bir röportaj bekliyorduk, o yakın zamanda yazdığına benzer bir Kürt tiyatrosu yazısı göndermişti, tekrara düşecektik. Ben sadece dergi ekibinin bu kararını ona tebliğ eden kişiyim. Sonra da kendisiyle yapılan konuşmalar sonucu yazının kullanılmasına karar verildi. Bu kadar.

Dot’la ilgili ‘yapıcı eleştirisini’ sansürlemişim. Yapıcı eleştirisi, Kumbaracı50’ye yapılan saldırı sonrasına “Bu oyunlar sadece beyaz Türklerin mekânlarında, Mısır Apartmanı’nda, GMall’da mı sahnelenebilecek?” diye sormasıdır. Ben de “Hedef göstermeyelim” demişim, o da orasını değiştirip yollamış, basmışız. Bu mu sansür? Bu konudaki yazışmalar duruyor, bu ne rahatlıktır?

Eylül 2010’daki araştırmasını haber vermeden, ‘sudan sebeplerle’ çıkarmışım. Yazıların son teslim tarihi 12’si. Maillere göre, Nedim Saban 18’inde bana yazıp, 21’ine kadar izin istiyor. Bir daha kendisinden haber alamıyoruz, 23’üne kadar. Ve evet o gün ben derginin baskıya girmesi gibi ‘sudan bir sebeple’ yazısını kullanamayacağımızı bildiriyorum. “Kimse aramayınca hafta sonu pikniğe gittiniz sandım” gibi bir şaka yapıyor ve konu kapanıyor. Ben onunla da diğer yazarlarımız gibi iyi bir ilişkimiz olduğunu sanıyorum, çünkü çoğu maili “Desteğiniz için teşekkürler” diye bitiyor.

Fakat işte Kasım ayında Nedim Saban’ın tiyatrosunda oynayan Onur Bayraktar motor kazasında hayatını kaybediyor. Cenazesinin ertesi günü perdenin açılması vicdanıma dokunuyor ve bir yazı yazıyorum. O gün kendisine kişisel hiçbir saldırıda bulunmadığım bu yazıya ses etmeyen Nedim Saban, birkaç ay sonra içinde ne var ne yoksa döküyor BirGün’deki köşesinden. Tetikleyen, Prag’da hastalık nedeniyle değiştirilmiş bir dolu oyun ilanı görüp “Nedim Saban bu şehirde tiyatro yapamazdı herhalde” demem. Bir cümlenin bedeli iki köşe dolusu hakaret. ‘Ölü yıkayıcı’ diyor mesela bana.

Gelelim çöküşü tamamlayan son sayıya... Haluk Bilginer birçok konuda sert konuştu evet, Nedim Saban’ın ölünün arkasından perde açmasıyla ilgili de, tamam. Peki, acaba benim ne yapmam gerekiyordu? Sansürlemem mi? Haluk Bilginer bu ülkenin en önemli oyuncularından biridir, Milliyet Sanat’ta yer almasından doğal ne olabilir? Üslubu sertse bunu düzeltmek bana düşmez.

Kaldı ki birçok tartışmayı tekrar ateşleyen bir röportaj olmuştur. Devlet Tiyatroları’nın görüşleri de bu sayıda yer bulacaktır. ‘Tiyatroya sahip çıkması gereken bir dergiye’ yakışmıyormuş bu röportaj. Milliyet Sanat, sanatın iyi yapılan her türüne sahip çıkmıştır, çıkmaya devam edecektir. Bir şeye sahip çıkmak onun her halini onaylamak değildir… Gerektiğinde polemikler de, tartışmalar da sanat dergisinin alanına girer. Okurlarımızın da farklı bir talebi olmadığı rakamlar ve yorumlardan bellidir. Milliyet Sanat çökmüş değildir. Çöken bir şey varsa o, bir sanat dergisinin işlevinin ‘tanıtım’dan ibaret olduğunu savunan zihniyettir.

Saygılarımla

(Kaynak: BİRGün)

LİNÇÇİ Gülhan Avşar, LİNÇÇİ Mustafa Demirkanlı, LİNÇÇİ Nurhan Tekerek'in avukatlığını yapan Burhan Gün'ün tiyatrosunu yönettiği BARO'da neler oluyor?!

Türkiye Cumhuriyeti Adalet Bakanlığı İstanbul Adalet Sarayı İstanbul 1. Sulh Ceza Mahkemesi Duruşma Salonu önünde 27 Ekim 2011 Perşembe günü saat 11.55'teki duruşma sıramı beklerken (sanırım işlerin yoğunluğundan olsa gerek, bu duruşma, İstanbul 60. Asliye Ceza Mahkemesi Duruşma Salonu'nda yapıldı ve bizim davamız 50. sıradaydı), hemen sol yanımda bulunan koltuğun üzerindeki Genç Baro On Beş Günlük Hukuk Gazetesi gözüme ilişince, mübaşire, gazeteyi alarak daha sonra okumamın mümkün olup olmadığını sordum ve mübaşirin onayını aldıktan sonra, gazeteyi, kabanımın sol cebine yerleştirdim. Okumakta olduğum Salman Rushdie'nin "Geceyarısı Çocukları" romanına yeniden dalar dalmaz, gazetenin varlığını hemen unuttum.

Ne zaman ki, beni, acemi ve "kuklacı" avukatı Burhan Gün kanalıyla savcılığa şikâyet etmiş bulunan LİNÇ KAMPANYASI ana sponsorlarından LİNÇÇİ Mustafa Şükrü Demirkanlı'nın kendisinden önce yanıma yaklaşan gölgesini duyumsadım, roman okuma yoğunlaşmam azaldı ve hemen Genç Baro Gazetesi'nin kabanımın sol cebinde istirahat ettiğini anımsadım. Yüzüme vuran LİNÇÇİ kişinin gölgesi benden uzaklaşır uzaklaşmaz, yeniden roman okumayı sürdürmek isterken, aklımı bir karınca gibi ısıran Genç Baro Gazetesi'ni okuma isteği baskın çıktı ve hiç olmazsa bir iki dakika gazeteye göz attım. Daha sonra yine aynı yere, kabanımın sol cebine yerleştirdiğim gazeteye, "unutulan eşya" muamelesi yapıp, onu kaderiyle başbaşa bıraktım.

Ancak...

Aradan tam dört gün geçtikten sonra bugün (31 Ekim 2011 Pazartesi günü), gazeteyi yeniden bulunduğu yerden, kabanımın sol cebindeki "unutulan eşya" bölümünden çıkarıp ağır ağır okudum. Her ne denli, Kemalist bir çizgi içeriyor gibi görünse de, henüz bu gazetenin politik boyutunu tam anlamıyla kavrayabilmiş değilim.

Ne var ki...

Genç Baro Gazetesi içeriğindeki bazı yazıların inandırıcılığı, bu gazetenin politik içeriğini kavramamdan daha önemli bir işleve sahip olduğu kanısı uyandırıyor. Daha sonra, ayrıntılı bir biçimde inceleyip, sizlere de sunma gereksinimi duyduğum gazetedeki yazılardan hiç olmazsa birini aşağıya olduğu gibi aktarıyorum.

LİNÇÇİ Gülhan Avşar, LİNÇÇİ Mustafa Şükrü Demirkanlı, LİNÇÇİ Prof. Dr. Nurhan Tekerek tarafından kiralanarak üzerime salınan acemi ve "kuklacı" avukat Burhan Gün'ün İstanbul Barosu Tiyatrosu Genel Sanat Yönetmeni olduğunu bilmem, Genç Baro Gazetesi'ni daha derinden ve daha incelikli okumama neden oldu. Gereksinme duydukça, İstanbul Barosu Yönetimi'nden hesap soran bu gazetedeki bazı içerikleri okurlarıma sunmayı sürdüreceğim!

Sosyalist Sanatçı Hilmi Bulunmaz


***


KRAL ÇIPLAK ve İstanbul Barosu gerçekleri


Av. Nejat Kazan


İstanbul Barosu yönetimi, Avukatlık Kanunu ve yönetmeliğe açıkça aykırı olduğu halde bazı hukuk bürolarının isimlerin yer aldığı afişlerini Adliye baro odalarına ve Baro merkezine astırmış ve yapılan şikâyetlere rağmen en son bir hukuk bürosunun reklamı, adliyelerde asılı kalmaya devam etmiştir. Özellikle kalabalık avukat bürolarına gösterilen bu yasaya aykırı ayrıcalıkta ısrar edilmektedir.

İstanbul Barosu Yönetimi, Çağlayan adliyesi mart 2011’de tamamlanıp Başbakan tarafından törenle Adalet Bakanlığı’na devredildikten sonra hizmete hazır adliyede, baro odalarında hiçbir çalışma yapmamış, baroya ücretsiz tahsis edilen baro merkezi ve baro avukat odalarını ( 44 adet ) dekorasyon ve mobilyası ile bilgisayarları hazırlayarak 15 temmuz 2011 de adliye faaliyete geçince avukatların hizmetine sunmayı becerememiştir. Tek bir oda ile başlayan baro çalışması, odaların 5 eylül 2011 günü baro odalarının 30 kadarının açılması ile devam etmiş, adliye açıldıktan 7 ay, adliye faaliyete başladıktan 3 ay sonra baro odalarına basit dekorasyon ve bir kaç koltuktan ve bilgisayarların bağlanması ibaret çalışmalar sonuçlanabilmiş ve Baro Başkan yardımcısının beyanına göre, Çağlayan Adliyesi baro odalarına yaklaşık 500 bin TL gibi fahiş denebilecek bir miktar harcanmıştır.

11 adliye binasının taşındığı Çağlayan Adliyesi’nde yeni mahkeme salonlarının büyük çoğunluğunda duruşma takip ekranları yok, hâlbuki eski adliyelerde baronun duruşma takip ekranları vardı. İstanbul Barosu yönetimi, 15 temmuzdan bu yana 3 ay geçtiği halde eski ekranların yeni adliyeye taşınması ve basit bir montajın yapılmasını bir şirket vasıtası ile aylar önce yapmalıydı. Bu yönetim zaafını ve ataletini avukatlar hak ediyor mu?

Yeni HMK 4 şubat 2011’de Resim Gazete yayınlanmış ve eksikliklerin giderilmesi için yürürlüğü 1 ekim 2011’e bırakılmıştır. Ancak İstanbul Barosu, Yeni HMK 120./1.maddesinde peşin gider avansı hükmü bulunduğunu, 8 ay sonra fark etmiştir. Bu arada gerekli hiçbir yasal değişiklik talebi ve girişiminde bulunmamıştır. Bu hükme dayanılarak hazırlanan tarifeye dava açılmış ve bu yetersiz dava ile sürece müdahale etmekte geç kalınmıştır.

İstanbul Barosu yönetimine oy vermediği için işten çıkarılan avukatların açtığı işe iade davası sonucunda, İş Mahkemesi’nin verdiği karara saygı duymamış ve yaptığı yanlışta ısrar ederek kendi üyesi avukatların haklarını savunmak yerine temyiz etmiştir.

Baroda kalite koordinasyon merkezi olmasına ve baro, kalite belgesine göre standardizasyona sahip olmasına rağmen, baro kalite belgesi pas pas edilerek, işe almada akraba kriteri uygulanmakta örneğin baro müdürünün ailesinden 4 kişi baroda çalışmaktadır. Bir başkan adayının da 3 akrabasının baroda çalıştığı iddia edilmektedir. Avukatların aidatlarının kullanılmasında baro özenli davranmak zorundadır.

Baro odalarında cübbelerin ücretsiz olmasını sağlamak yerine, baro odalarını eski adliyelerdeki kira bedelinden çok yüksek tutarda kiraya vererek baro odaları üzerinden avukatlardan para kazanma yolunu seçerek, baronun asli görevinin avukattan para kazanmak değil hizmet etmek olduğu unutulmuştur. Ankara, İzmir, Barolar Birliği web sitelerinde mal ve hizmet alımları, aylık gelir ve gider tablosu, yönetim kurulu kararları yayınlanarak, üyelerine karşı şeffaf bir anlayış sergiledikleri halde, dünyanın en büyük barosu kendi üyelerine karşı ketum tutumunda ısrar etmektedir.

Avukatların Çağlayan adliyesinde ispark sorunu yada avukatların adliye girişindeki aranması usül tartışmasında şu veya bu şekilde herhangi bir net bir görüşü ve tavrının olmaması, avukatları mağdur etmekte, çantasını arattırmadı diye yüzlerce avukat özel güvenlik tarafından fişlenmektedir.

Baro 11 adliye binasının birleşmesi ile oluşan Çağlayan Adliyesinin sorunlarını ve çözümlerini önceden tespit etmekte ve gerekli girişimlerde bulunmakta yetersiz kalmıştır. ( örneğin su sebilleri, ispark uygulaması, avukat giriş kapısının aylar öncesinden hazırlanmaması, avukat otoparkının İcra müdürlüklerinin dosya dolaplarına tahsis edilmesi v.b.) Öyle hazırlıksız ve yetersizdir ki taşınma öncesi, 11 adliye binasındaki baro bölge temsilcileri ile birlikte çalışma yapmamış, taşınmadan üç ay sonra bile bölge temsilcileri Çağlayan Adliyesi için belirlenmemiştir.

Kısaca bir kısmına değindiğimiz İstanbul Barosu’nun bir yıllık çalışmasından (daha doğrusu çalışmamasından ) yukarıda çektiğimiz birkaç kare fotoğrafta bile görüleceği üzere İstanbul Barosu, mesleki konularda bir yılı ziyan etmiştir. Baro’nun görevini, avukatlara en iyi hizmeti sunma, mevzuat ve uygulamalara müdahil olmak değil de kimi siyasi çıkışlar yapmak olarak gören bazı meslektaşlarımız, baro ne güzel çalışıyor neden eleştiriyorsunuz diyerek baronun asli fonksiyonun unutmuş gözükmektedirler. Genç Baro Gazetesi, avukatların baro çalışmaları hakkında bilgilenmesi ve yaptığı eleştiriler ile baronun eksik ve yanlışlıklarının giderilmesi için çalışmaya devam edecektir.

Gazetemizin daha baskıya girmeden, baro yönetimi tarafından matbaa sahibi telefonla aranarak, gazeteyi basmaması, bunun suç olduğu şeklinde bir engelleme girişimi yapılmıştır. Genç Baro Gazetesi, 10 bin adet basılıp dağıtılmaya başlandıktan sonra özellikle, Bakırköy, Kadıköy, Çağlayan, Üsküdar Adliyelerinde, baro odaları görevlileri tarafından gazeteler, her dağıtım sonrası toplanarak çöpe atılmış, baro odasına değil baronun hiçbir yetkisi olmayan adliye koridorlarına asılan gazete afişleri bile toplanmış ve yırtılmıştır. Bu konuda engellemeler devam ederse yasal yollara başvurmaktan çekinmeyeceğiz.

Genç Baro Gazetesi, daha baskıya girmeden, baro yönetimi tarafından matbaa sahibi telefonla aranarak, gazeteyi basmaması, bunun suç olduğu şeklinde bir engelleme girişimi yapılmıştır. Genç Baro Gazetesi, 10 bin adet basılıp dağıtılmaya başlandıktan sonra özellikle, Bakırköy, Kadıköy, Çağlayan, Üsküdar Adliyelerinde, baro odaları görevlileri tarafından gazeteler, her dağıtım sonrası hemen toplanarak çöpe atılmış, baro odasına değil baronun hiçbir yetkisi olmayan adliye koridorlarına asılan gazete afişleri bile toplanmış ve yırtılmıştır. Bu konuda uyarılan baro görevlileri baro yönetim kurulu üyelerinin talimatı olduğunu kendilerinin arada kaldığını söylerken, örneğin Kadıköy D adliyesi baro odası kiracısı, Genç Baro Gazetesini atıyorsunuz yasak diyorsunuz peki milliyet gazetesini niye çöpe atmıyorsunuz o gazetenin izni var mı deyince? Milliyet gazetesine izin gerekmez, bu yorum meselesi baro yönetimi demek ki öyle yorumluyor dedi. Demokrasi kültürünü içselleştiremeyenlerin, farklı olana, eleştirel olana tahammül gösteremeyenlerin, bir hukuk kurumunu yönetmelerini kabul etmeyeceğiz. Bu konuda fiili engellemeler devam ederse yasal yollara başvurmaktan çekinmeyeceğiz. Unutulmasın ki, baro tüm üye avukatlarındır ve baro avukatlar için vardır. Baro odaları yönetim kurulunun malı değildir, avukatlarındır. Ticari reklamların ( örneğin ingilizce ), hukuk bürolarının reklamlarının serbestçe yapıldığı adliye baro avukat odalarında avukatların mesleki faaliyetlerini, afiş ve dergi, gazeteleri yasaklamak, yırtmak, çöpe attırmak hiç kimsenin haddi değildir. Yüzlerce vaatle oy isteyenler, seçilince, sadece övgüye değil eleştiriye de hoşunuza gitmese de alışacaksınız… O küçük çocuk yüreği ve saflığıyla, hesapsız, yalansız dolansız diyoruz, “KRAL ÇIPLAK..!”

(Kaynak: Genç Baro)

Bir bu eksikti!...

Kapitalizmin ilelebet muhafaza ve müdafaa edilmesi için iktidara gelmiş güçlerin önderi Mustafa Kemal Atatürk, özellikle ileri kapitalist (siz bunu "emperyalist" olarak da okuyabilirsiniz) ülkelerin "alnında ışığı ilk hisseden insan"ları tarafından sürekli olarak vitrindeki yeri korunan bir fetiş hâline getirilmek istenen bir varlık.

Devlet eliyle burjuva oluşturmak için, Çemişgezek'teki kitlelere bile KLASİK BATI MÜZİĞİ dinleten bir mantığın bukağısındakiler, ticaret burjuvazisini temsil eden AKP iktidarını sağlamlaştırdıkça, Animizm'den Totemizm'e geçiş aralığındaki Fetişizm çağının izdüşümüyle kıvranıp duruyorlar.

Özellikle 29 Ekim tarihlerinde ayranı kabaran elleri kadehli kitle, içlerinden bir Atatürk "aktörü" çıkaramayacak kadar estetik kabız hâline düştüklerinde, kendilerine, 400 yıldır dünya tiyatro sahnelerini kirleten sahte duygular mimarı William Shakespeare'in gölgesi gibi yaşayanlardan Kevin Spacey'ye "Yürü be oğlum, kim tutar seni?!" nutku çekiyorlar. Ülkemizdeki Shakespeare çocuklarının başı LİNÇÇİ ve iftiracı Prof. Dr. Özdemir Nutku'nun, Atatürk'ün "Nutuk"unu "Söylev" hâline getirip, "Belgesel Oyun" ayaklarıyla LİNÇÇİ Mitos-Boyut Yayınları'na kaskalladığını göz önünde bulundurduğumuzda, Kevin Spacey'nin Atatürk rolü "cuk" oturabilir kanısındayız!

Sosyalist Sanatçı Hilmi Bulunmaz




***


Kevin Spacey şimdi de Atatürk'ü oynayacak!


III. Richard'ı İstanbul'da sergileyen Kevin Spacey Atatürk konulu bir projenin mi peşinde?

İstanbul Kültür Sanat Vakfı'nın (İKSV) düzenlediği İstanbul Tiyatro Festivali kapsamında III. Richard adlı oyunuyla 5 özel gösteriyle tiyatroseverlerle buluşan Kevin Spacey, gördüğü yoğun ilgi üzerine Türkiye'de yeni projeler yapmaya karar verdi.

Akşam'dan Abdullah Malkoç'un haberine göre Türkiye'de kaldığı süre içerisinde Mustafa Kemal Atatürk hakkında araştırmalar yapan ünlü oyuncunun, farklı yazarların kaleme aldığı Atatürk'ün hayatını ve biyografisini anlatan 20 kitap satın aldığı öğrenildi.

Atatürk hayranı olduğunu çevresindekilere söyleyen Spacey'nin kitapları yanında götürdüğü ve araştırmasını derinleştireceği ifade edildi. Yeni projesini Atatürk'le ilgili olarak hayata geçirecek olan iki Oscarlı aktörün, çalışmasını tiyatroya ya da sinemaya uyarlayacağı konusunda bilgi verilmedi.

(Kaynak: Milliyet)

Benim, halkımın, tüyü bitmemiş yetimin vergileriyle beslenen Ertuğrul Günay, LİNÇÇİ Tiyatro... Tiyatro... Dergisi'ne reklâm vermeye devam ediyor hâlâ!

Kapitalizmin ilelebet muhafaza ve müdafaa edilmesi için, devlet eliyle burjuva oluşturma çabasıyla iktidarını sağlamlaştıran Kemalizm'in sorgulanması gerektiği bir çağda, ulusalcılığın bütünleştirici değil, bölücü bir hâl aldığını gören her kişi, her kuruluş ve her kurum, "kahraman ırk" peşinde koşulmaması gerektiğinin bilincine vardığından, AKP'li de olsa, Ertuğrul Günay'ın; "Elimizde kadehlerle kahkaha mı atsaydık?" sorusuna asla ve kesinlikle olumlu bir yanıt veremez!

Ancak...

Sağcıyla sağcı, solcuyla solcu, futbolcuyla futbolcu olmayı bir idare-i maslahatçılık sanan omurgasız kişilerin yönetimindeki LİNÇ KAMPANYASI ana sponsorlarından LİNÇÇİ Tiyatro... Tiyatro... Dergisi'ne, hiç hak etmediği hâlde (Devlet Tiyatroları, İstanbul Şehir Tiyatroları, Kocaeli Şehir Tiyatroları programlarını yayınlamak için söz vermelerine karşın, hiçbir zaman için, tam zamanında, yani ayın birinde yayınlanamadıklarından, bu kurumlardan aldıkları paraları analarının ak sütü gibi hak etmedikleri hâlde), reklâm adı altında avuç dolusu para (avanta, bahşiş, diş kirası, iane, iaşe, sadaka, sus payı) verilmesine de derhal ve hemen karşı olunması gerekir!

Ne var ki...

Genel konularla genelleme yapma gevezeliğine tutulan AKP'li Ertuğrul Günay, genel halk kitlelerinin ayrımına varamayacağı yerlerde susmayı ve böylelikle LİNÇ KAMPANYASI sürecine kan vermeyi yeğliyor.

Gün gelecek...

Sadece İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları Genel Sanat Yönetmeni Ayşenil Şamlıoğlu'nu, Türkiye Cumhuriyeti Kültür ve Turizm Bakanlığı Devlet Tiyatroları Genel Müdürü Lemi Bilgin'i, Kocaeli Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları Genel Sanat Yönetmeni Nejat Birecik'i değil, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı AKP'li Kadir Topbaş'ı, Türkiye Cumhuriyeti Kültür ve Turizm Bakanı AKP'li Ertuğrul Günay'ı, Kocaeli Büyükşehir Belediye Başkanı AKP'li İbrahim Karaosmanoğlu'nu da savcılığa şikâyet edip, haklarında KAMU DAVASI açtırma çabası içerisine gireceğiz!!!

Uyarmadı denilmesin!!!...

Sosyalist Sanatçı Hilmi Bulunmaz


***


Günay'dan sert tepki


Ertuğrul Günay, törenlerin iptaline tepki gösterenlere 'Elimizde kadehlerle kahkaha mı atsaydık?' dedi.

Bakan Günay: 'Elimizde kadehlerle neden kahkaha atmadık' tepkisini anlayamıyorum.

ELİMİZDE KADEHLERLE KAHKAHALAR MI ATSAYDIK?

Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay, 29 Ekim törenlerinin iptal edilmesine gelen tepkileri değerlendirirken, "Yüzlerce vatandaşımız canını yitirmişken biz neden bir resepsiyonda buluşmadık, elimizde kadehlerle kahkahalar atmadık diye bir tepkinin dillendirilmesini anlayamıyorum." diye konuştu.

Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay, Bosna Hersek Kültür ve Spor Bakanı Salmir Kaplan ve beraberindeki heyeti makamında kabul etti. Bakan Günay burada gündeme ilişkin soruları yanıtladı. 29 Ekim kutlamalarının iptal edilmesi ile ilgili CHP'nin eleştirilerinin hatırlatılması üzerine Bakan Günay, "Basında okuduklarım ve hafızam beni yanıltmıyorsa 99 depreminden sonra da hem 30 Ağustos hem 29 Ekim törenleri aynı şekilde iptal edilmişti. Hep birlikte bir hüzün yaşıyoruz. Yüzlerce vatandaşımız canını yitirmişken biz neden bir resepsiyonda buluşmadık, elimizde kadehlerle kahkahalar atmadık diye ya da yollarda neden bu akşam yürüyüş yapmadık diye bir tepkinin dillendirilmesini doğrusu anlayamıyorum." dedi.

Cumhuriyet Bayramı'nın kutlamaktan vazgeçilmeyecek en büyük günlerden biri olduğunun altını çizen Günay, "Ama ortamın koşullarını dikkate alarak bu yıl daha vakur, daha sessiz sakin ama yüreğimizde aynı coşkuyla bayramımızı kutladık. Bunun bir çekişme konusu olması Türkiye'nin 500'den fazla evladını bir hafta içinde toprağa verdiği bir günde çekişme konusu olmasını, her konuyu istismar etmek anlayışının çok çarpıcı bir örneği olarak görüyorum. Hüzünle karşılıyorum." şeklinde konuştu.

(Kaynak: habervaktim.com)

Hilmi Bulunmaz, kendisini "Seni şubeye çektiririm!" diye tehdit eden Nihat Haluk Bilginer'in tehditçi avukatı Süleyman Anıl'ı savcılığa şikâyet etti!



Sosyalist Sanatçı Hilmi Bulunmaz'ı, "Seni şubeye çektiririm!" diyerek açıkça ve üstelik Çağlayan'daki İstanbul Adalet Sarayı 7. Sulh Ceza Mahkemesi Duruşma Salonu'nun önünde, hem de onlarca insanın gözünün önünde tehdit ederek, avukatlıktan zerre kadar nasibini almamış olduğunu kanıtlayan LİNÇÇİ Oyun Atölyesi'nin patronu Nihat Haluk Bilginer'in avukatı Süleyman Anıl'ı, Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti Adalet Bakanlığı İstanbul Adalet Sarayı Cumhuriyet Başsavcılığı'na şikâyet eden Sosyalist Sanatçı Hilmi Bulunmaz'ın bu önemli video konuşmasını, çok kısa bir zamanda 750 kişi büyük bir dikkatle izledi!

Sosyalist Sanatçı Hilmi Bulunmaz, LİNÇ KAMPANYASI ana sponsorlarından Mustafa Şükrü Demirkanlı ve acemi avukatı Burhan Gün'ün karşısında dimdik durdu!

Sosyalist Sanatçı Hilmi Bulunmaz'ın haksız yere, hiç yoktan suçlandığı dezestetik ve sentetik davanın ilk duruşmasında Hilmi Bulunmaz'ın yaptığı çok net ve gayet sert konuşma sonrası LİNÇ KAMPANYASI ana sponsorlarından Mustafa Şükrü Demirkanlı ve onun
kiralık avukatı Burhan Gün, iddialarının gerçekliğini savunurken çok zorlanıp, seslerini tir tir titrettiler!


SAYIN MUSTAFA ŞÜKRÜ DEMİRKANLI'NIN VEKİLİ, İSTANBUL BAROSU AVUKATLARINDAN SAYIN BURHAN GÜN, (GOOGLE ARAMA MOTORUNDA İLK SIRALARDA) BİZDEN İZLENİYOR!!!

Sayın Mustafa Şükrü Demirkanlı'nın Avukatı Sayın Burhan Gün'ün "Google karnesi"ni görmek için, lütfen, tıklayınız:

Google/Sayın Mustafa Şükrü Demirkanlı'nın Avukatı Sayın Burhan Gün


***


Ayrıca bakınız:

Mustafa Demirkanlı'nın, önce iftira atıp sonra gizlediği belgeler / 1

Mustafa Demirkanlı'nın, önce iftira atıp sonra gizlediği belgeler / 2

Mustafa Demirkanlı'nın, önce iftira atıp sonra gizlediği belgeler / 3

Mustafa Demirkanlı'nın, önce iftira atıp sonra gizlediği belgeler / 4


Mustafa Demirkanlı'nın, önce iftira atıp sonra gizlediği belgeler / 5

Boş yazar kendini yazı ambarında sanır yada LİNÇÇİ Yaşam Kaya

Yaşam KAYA
oyun izlemekten kritik yazamıyorum. bugün bitirmem gerekenlerle sabaha dek uzun bir çalışma sürecek. ayrıca 20-30 da maya sahnesi'nde oyuna

LİNÇÇİ eleştirmen Üstün Akmen yazmış: "Tiyatroda Ayna Var"

Coşkun Büktel, LİNÇÇİ eleştirmen Üstün Akmen'i tanımlıyor!

Coşkun Büktel
Herkesle dost olduğu için tiyatrocuların öve öve bitiremediği linççi eleştirmen Üstün Akmen'i tanımlamaya üç kelime yeter: "Sade suya tirit"

İşte size ciddi bir tiyatro oyunu taslağı: "KIZIMLA OĞLUM DAĞDA KARŞILAŞIRSA NE OLACAK? Emine mi Ramazan'ı öldürecek, Ramazan mı Emine'yi öldürecek?"

Ben, uzun yıllardır "tiyatro oyunu yazma çalışmaları" yaptıran bir insan olarak, hep şu soruyla karşı karşıya geliyorum:

"Kalıcı, tarihsel ve toplumsal değeri olan bir tiyatro oyunu yazmak istiyoruz; ama konu bulmakta çok zorlanıyoruz!"

Benim bu soruya, her zaman için verdiğim bir tek yanıt var:

"Kalıcı bir oyun yazmak istiyorsanız, öncelikle, insanlık dramının yaşandığı haberleri derinlemesine okuyunuz!"

Herhangi bir insan, içinde bulunduğu toplumsal durumdan hoşnut değilse, "bir tiyatro oyunu yazmak" için eline kalem almalı. Yoksa, iktidara yaranmak, para kazanmak, ünlü olmak yada bir başka nedenle kaleme sarılıp sentetik metinler üretmeye yeltenmemeli. Bu tıynetteki insanlar, bırakınız kurmaca bir oyun yazmayı, "fasulyenin faydaları" hakkında kullanmalık bir metin bile yazamazlar.

Herhangi bir insan, içinde bulunduğu toplumsal durumun oluşturduğu insanlık hâllerinden rahatsız olduğu oranda ciddi tiyatro oyunları yazabilir. Bir oyun yazarı olmak isteyenlere, haber metni olarak yazılmış ciddi bir oyun taslağını, habervaktim.com sitesinden alıp olduğu gibi aktarıyorum.

Haberi hemen okuyup, derhal oyun yazmaya başlayabilirsiniz!

Sosyalist Sanatçı Hilmi Bulunmaz


***


'Kızımla oğlum karşılaşırsa ne olacak'


Mevlüde G.'nin 16 yaşındaki kızı Emine terör örgütü PKK'ya katılıp dağa çıkmış. 20 yaşındaki oğlu Ramazan ise geçen yıl asker olmuş. Diğer çocukları 'İkisi dağda karşılaşırsa ne olur?' diye sorunca yüreği ağzına geliyor.

Amerikan gazetesi New York Times, kızı PKK'ya katılan, oğlu ise askerlik görevini yapan Şırnaklı Mevlüde G.'nin hikayesini kaleme aldı. Gazetenin İstanbul muhabiri Şebnem Arsu'nun haberi Türkiye'de son dönemde artan çatışmaları Şırnaklı annenin gözünden şöyle anlattı:

“Mevlüde G.'nin en büyük iki çocuğunun fotoğrafı odadaki televizyonun üzerinde asılı duruyor. Televizyonda da PKK'ya ait bir kanal açık ve aileye yıllardır ülkesinin yakasını bırakmayan çatışmanın haberlerini getiriyor. Mevlüde'nin kızı Emine iki yıl önce 14 yaşındayken PKK'ya katılmak için evden kaçmış. 20 yaşındaki oğlu Ramazan ise geçen sene Türk ordusuna katılmış. 6 çocuğu olan 35 yaşındaki kadın ‘Diğer çocuklarım nerede duracaklarını anlamıyorlar. Onların bazen, ‘Eğer Ramazan ile Emine karşılaşırsa ne olur? Emine mi Ramazan'ı öldürecek, Ramazan mı Emine'yi öldürecek' diye sorduklarını duyuyorum' diyor.

ÇATIŞMALAR VE KORKULAR

Onları bu tür düşüncelerini dile getirdiklerinde cezalandırsa da kendisi de onlar için meraklanıyor. Arayan ya da mektup yazan oğlundan arada haber alıyor. Fakat kızından, kaçtığı günden beri hiç haber alamamış. Kızı kuzeni ve en yakın arkadaşı, yaşıtı Heybet G. ile beraber kaçmış. Heybet'in de ağabeyi Salih Türk Silahlı Kuvvetleri'nde görevli... Çocuklarına duyduğu endişe de çatışmalarla beraber artıyor ya da azalıyor.

BİR BAŞKA YARALI ANNE

Haziran ayında çatışmalar arttığından beri kızının tehlikede ve yalnız olduğunu düşünüyor. Eylül sonunda, Danimarka merkezli PKK'ya ait televizyon kanalında, Türk askerlerinin Irak sınırı yakınında düzenlediği operasyonda kızının beraber kaçtığı Heybet'in öldürüldüğünü öğrenen kadın o günü, ‘Kendi kızımı kaybetmiş gibi hissettim' diye anlatıyor.

Şırnak'ta yaşayanlar ordu ile PKK arasındaki çatışmalar arttıkça, dağa çıkan gençlerin sayısının da arttığını söylüyorlar. Heybet'in annesi 45 yaşındaki Taubet, ‘Herkesin çocuğu dağlarda, sadece bizimkiler değil. Çocuğu dağlarda olan binlerce anne var. Biz buna alıştık, oğullarımızın orduda olmasına alıştığımız gibi' diye konuşuyor.

Emine'nin annesi yaşadıklarını, ‘Ben iki taraf için de barış istiyorum. Ordudakiler bizim çocuklarımız fakat dağdakiler de bizim çocuklarımız. Benim kızım PKK ile beraber ama ben aynı zamanda bir asker anasıyım' diye özetliyor.

‘İKİ TARAF İÇİN DE BARIŞ'

Bu durum, ülkenin Kürt köşesindeki diğer birçok aileyi PKK ile barış istediğini söyleyen fakat ülkesinin bölünmesinden korkan hükümet arasında bırakmış. Kürt hakları için verilen mücadele duygusal açıdan oldukça karmaşık. Güneydoğudaki Kürtler ya PKK destekçisi ya da grubun sempatizanı fakat aynı zamanda savaştan bıkmışlar ve artık barışçıl bir çözüm istiyorlar.

Aileler de kendilerini aynı oranda bölünmüş hissediyorlar. Özellikle de zorunlu askerlik onları daha da zorluyor. PKK konusunda ateşli olan genç Kürtler kaçarak onlara katılıyorlar. PKK'nın metotlarını onaylamayanlar ya da hayatlarının geri kalanını kaçak bir şekilde geçirmek istemeyenler de orduya katılmak ve kimi zaman tanıdıkları, sevdikleri insana silahlarını doğrultmak zorunda kalıyorlar.”

(Kaynak: habervaktim.com)

BİRGün yazarı Onur Caymaz'ın gönderdiği e-postayı yayınlıyoruz!

Van'daki depreme sevinenler kimlerdi?

http://bit.ly/uzQ6Zo

Şoför “Kürt’e benzemiyorsun, sana bir şey söyleyeceğim abi,” diye lafa girişti. Dur bakalım! Bilirsiniz, kimi adam acının suskunluğundan nasip almadığı için yorum yapmalıdır: “Allah azmayan kuluna bela vermiyor abi!” Bir an donmuşum. Nasıl da yukarıdan anlatıyor. Milli hassasiyetleri kabarmış, azan kullar-azmayan kullar ayrımını aşmış, cezalandırmaya geçmiş! Tonlarca betonun altından zar zor kurtulan bebek ne kadar azmış olabilir?

Anlıyorum ki acılar uzak ona, kardeşlik yanından geçmemiş... Kadıköy Belediyesi’ne yardım paketi için ek koli sağlayanların, sokakta kâğıt toplayan çocuklar olduğunu bilse hicap duymaz. Çocukken öğrendiği orada bir köy var uzakta şarkısındaki köy, onun köyü olmadıkça umurunda olmaz. Oysa ki bebek katili dediği adamdan daha ‘bölücü’ olduğunun farkında değildir.

Siz de onun gibilerle karşılaşmıyor musunuz, bu deprem hepsini ortaya döktü:

Her şeyden biraz bilen, her konu hakkında ortalamanın görüşüne sahip, Sünni, beyaz ve Türk... Tarih bilgisi lisede derse giren albaydan duyduğu kadardır. Hep doğruyu bilir; yanılabileceği vehmine kapılmaz. Gerçek bilginin sürekli şüphe doğuracağından bihaber... Genelleme, ayrımcılık diyeceksiniz. Benimki ayrımcılıksa Müge Anlı’nın söyledikleri neydi?

30 Ekim 2011 Pazar

Lemi Bilgin'in Devlet Tiyatroları'ndan aldığı avuç dolusu reklâm parasına sırtını yaslayan LİNÇÇİ Demirkanlı, Hilmi Bulunmaz'ı savcılığa şikâyet etti!

Oyun'un notu: Yukarıdaki başlık bize ait...


***


HAKKA, HUKUKA, ONURA VE ADALETE HAYATINDA BİR SANİYE BİLE İNANMAMIŞ, BURAK CANEY DESTEKÇİSİ MUSTAFA DEMİRKANLI, HİLMİ BULUNMAZ'I ADLİYEYE ŞİKAYET ETTİ


Coşkun Büktel
6 Kasım 2010


"Theope, Türkiye tiyatrosunun Everest'idir" diyen Hilmi Bulunmaz'ı internet sapığı Burak Caney, yukarıdaki karikatürle "eleştirmişti". (Burak Caney'in, Coşkun Büktel ile Hilmi Bulunmaz'a karşı "ürettiği" diğer görsel "sanat şaheserlerini" görmek için, lütfen
tıklayınız)

Özdemir Nutku'nun Theope'ye attığı (
DT'nin video kaydıyla belgelenmiş) somut iftiraya Coşkun Büktel ve Hilmi Bulunmaz dışında pek az kişi (bir parmağı kopuk bir elin parmak sayısından bile az kişi) karşı çıktı. Ama Nutku'nun iftirasını örtbas etme çabasına pek çok kişi, (tiyatro piyasasına egemen bir iftiracı olan Nutku'ya sadakatini ispat ederek tiyatro piyasasına adım atmaya veya piyasada kalmaya çalışan pek çok yalaka) katıldı. Bu yalakalar, "Ben de olsam Nutku'nun yaptığını yapardım" diye özetlenecek bir anlayışla—

YAZININ TÜMÜNÜ OKUMAK İÇİN LÜTFEN,
TIKLAYINIZ!

LİNÇÇİ Yaşam Kaya'nın sitesi emlakjet.com reklâmıyla yaşıyor!

Mutlaka bakınız: www.tiyatronline.com


***


Bağımsız ve özgür olmayan yayın organları, yani kendi ürettikleri değerlerle yaşamayı beceremeyen insanların yönettiği yayın organları, tabii ki, seve seve yada söke söke kapitalist kuruluşlardan reklâm alarak ancak ayakta durabilirler. Türkiye Cumhuriyeti Kültür ve Turizm Bakanlığı Devlet Tiyatroları Genel Müdürlüğü İstanbul Devlet Tiyatrosu ışıkçısı Enver Başar'ın sahibi, dangalak ve LİNÇÇİ yazar Yaşam Kaya'nın editörü olduğu LİNÇ KAMPANYASI ana sponsorlarından www.tiyatronline.com sitesi de, kendi ürettikleri değerlerle ayakta durabilecek bağımsızlığa ve özgürlüğe sahip olamadığı için, doğal olarak, kapitalist kuruluşların verdiği üç kuruşluk reklâmlarla ayakta durabilmeye çalışıyor.

LİNÇ KAMPANYASI ana sponsorlarından www.tiyatronline.com sitesinin sahibi Enver Başar, aynı zamanda İstanbul Devlet Tiyatrosu'nda ışıkçılık yaptığı için, bu reklâm işlerinin nasıl kotarıldığını iyi bilir. Çünkü, koskoca Türkiye Cumhuriyeti Kültür ve Turizm Bakanlığı Devlet Tiyatroları Genel Müdürlüğü İstanbul Devlet Tiyatrosu da, kendisine ait olan, anasının ak sütü gibi helalinden kullanabileceği reklâm kulelerini, ne yazık ki, tüm eleştirilerimize karşın, ticarî kuruluşların kullanımına vermeye devam ediyor hâlâ!...

Sosyalist Sanatçı Hilmi Bulunmaz

Akranları ekranlara tutsak olurken, Oğuzcan, Cemil Meriç okuyor!

Cemil Meriç, bu ülkenin yani hepimizindir!


Oğuzcan Önver
30 Ekim 2011


''Kemal, bu ülkenin yani hepimizindir.'' *


Cemil Meriç, bu topraklarda yetişmiş sayılı düşünürden biri. Öyle bir ülke ki burası, düşünürlerine gereken ilgi bir türlü gösterilmiyor. Nâzım Hikmet'e, Kemal Tahir'e yapılanların bir benzeri de Cemil Meriç'e yapılıyor. Zorlu hayat koşulları Meriç'i çok genç yaşta olgunlaştırıyor ve Meriç, düşünce dünyasını kitaplarla zenginleştirmeye başlıyor. Bu süreç, tarifi zor bir hazineyi meydana getiriyor ve Cemil Meriç; Türkiye edebiyatı, Türkiye felsefe cenahı için bir mihenk taşına dönüşüyor.

Cemil Meriç, günümüzde sağ'ın sahiplendiği bir yazar olsa da, kendini solcu olarak lanse edenlerin kesinlikle okuması gereken bir filozof. Cemil Meriç, sol ve sağ kavramlarının Batı'da oluştuğunu dolayısıyla Batı'ya ait olduğunu, Türkiye'de sınıflı toplumun Batı'daki gibi gelişmemesi sebebiyle de burada sağ/sol kavramlarının bulanık olduğunu söylüyor. Bu söylemin hemen hemen aynısını, bu ülkede yetişen bir diğer sıkı "filozof" Kemal Tahir'in eserlerinde de görüyoruz. Sol'un çok iyi okuması ve çok iyi anlaması gereken bir mevzuyla karşı karşıyayız. Cemil Meriç, "Bu Ülke" kitabında Kemal Tahir bölümünde, Tahir'in şu ifadelerini kullanıyor:

''Her ülkenin sosyalistleri kendi yollarını kendileri bulmak, daha açıkçası sosyalizmlerini kendileri yaratmak zorundadırlar.''

Batı'dan hazır alınan bir sosyalizm düşüncesi, Batı'ya özgü olacağından buraların nesnel koşullarına uyum sağlayamayabilir ve bu, sol'un yenilmesi anlamına gelir. Bize bunu, hem tarih defalarca gösterdi, hem de Hegel:

''Tarihten öğrendiğimiz tek şey, tarihten bir şey öğrenmediğimizdir.''

Jean-Paul Sartre, nasıl ki okuma sevdası yüzünden gözlerini yitirdiyse, aynı durumu Cemil Meriç de yaşadı. Kitap sevdası bu kadar üst düzeyde olan bir adama hiç olmazsa büyük bir saygı duymamız gerekiyor.

Cemil Meriç'in yazdıklarını okurken, şunu çok iyi anlıyoruz: Batı etkisinde o kadar fazla kalmış ki Türkiye edebiyatının ilk temsilcileri, edebiyatımızın bir temeli oluşmamış. Şu an, edebiyatımızdaki sorunların birçoğu, kültürümüzün derin yarıklar içinde büyümesi yüzündendir.

Cemil Meriç'in "Freud" hakkındaki düşünceleri de oldukça yetkin ve sol için öğretici. Sol için öğretici çünkü: Sol'da son yıllarda büyük bir ''Freud'' hayranlığı peydahlandı. BİRGün Gazetesi yazarı(?) tiyatro eleştirmeni(!)
Yaşam Kaya, twitter hesabı üzerinden Freud'un düşüncelerini paylaşıp duruyor. Yaşam Kaya ve diğer tüm tatlısu solcularının okuması gereken Freud'la ilgili pasajlar Cemil Meriç'ten geliyor:

''Psikanaliz kârlı bir mit. Kilisesi, rahipleri, ayinleri var. Şuuraltı, her istediğini kolayca elde eden mutlu azınlığın imtiyazı. Yığının bu gibi inceliklerden haberi yok.

Upanişat
'Tanrısın' diyor insana; Freud 'İtsin'
diyor. Hangisi haklı?''

Kimin haklı olduğu medeniyet için hep merak konusu ama Freud'un ve
Yaşam Kaya'nın haksız olduğunu şimdilik söyleyebiliriz.

Cemil Meriç, Kemal Tahir için ne düşündü ve söylediyse, biz de, onun için aynısını yapabiliriz, yapmalıyız:

Cemil Meriç, bu ülkenin yani hepimizindir!

* Cemil Meriç, Bu Ülke, Sayfa: 253, İletişim Yayınları, 34. Baskı/2010

LİNÇÇİ Burak Caney başarılı olamayınca, LİNÇÇİ Mustafa Demirkanlı başarılı olamayınca, HUKUKSAL LİNÇ KAMPANYASI başarılı olamayınca Demirkanlı şaşırdı

Coşkun Büktel
DEMİRKANLI HER DEFASINDA DUVARA TOSLADIĞI, ŞAPA OTURDUĞU, KÜLE OSURDUĞU HALDE, TARTIŞMAYI KAN REVAN İÇİNDE SÜRDÜRÜYOR:

İstanbul Devlet Tiyatrosu yapımı YANIK, yüreğimize damla su serpmedi!

Bulunmaz Tiyatro Genel Sanat Yönetmeni Sosyalist Sanatçı YANIK'ı incelerken!...

Hilmi Bulunmaz
29 Ekim 2011

Önemli not: Oyun yazarı(!) Coşkun Büktel de daha sonra LİNÇÇİ oldu!

Sahneye çıkan her oyuncunun LİNÇÇİ Oyun Atölyesi'nin sahibi, LİNÇÇİ Kemal Aydoğan'ın patronu Nihat Haluk Bilginer'den çok üstün olduğu, sâdece LİNÇÇİ ve hantal oyuncu Murat Karasu'nun tempoyu elinden geldiği kadar düşürdüğü, çevre tasarımı ve giysi tasarımının konuya yakınlaşmamızı değil, uzaklaşmamızı sağladığı gibi, YANIK oyununun dramaturjisi ve rejisi kötü sözcüğünü aratacak kadar anlamsız ve saçma!

Türkiye tiyatrosu, sürekli olarak yapısal sorunlarla karşı karşıya olduğu için, hemen her zaman büyük sancılar çekmeye mahkûm. Ancak, Türkiye'deki tiyatro eleştirmenliği müessesesi cılız, hattâ yok denecek kadar cılız ve üstüne üstlük LİNÇÇİ olduğu için, bu yapısal sorunlar, tiyatro kamuoyunun gündemine rahatlıkla gelemiyor. Tiyatronun yapısal sorunlarını gündeme getirenler de, ne yapıp edip susturuluyor. Neyse ki, Coşkun Büktel'le Hilmi Bulunmaz'ın Türkiye tiyatrosunun yapısal sorunlarına neşter vurma alışkanlıkları var da, hiç olmazsa, yaprak bile kımıldamayan Türkiye tiyatrosunda, meltem rüzgârı gücündeki bir etkiyle de olsa, yaprak da kımıldıyor.

Türkiye tiyatrosu, alttan gelen dalgayla değil de, üstten verilen emirle kurulan tiyatro kurumlarına sahip olduğu için, üsteki yapısal çürümeler sonucu, burjuvazi, kendi kurduğu kurumlara dahi sahip çıkmakta zorlanıyor, bu kurumlara sahip çıkmamak için âdeta ayak diriyor. Neyse ki, Coşkun Büktel'le Hilmi Bulunmaz, kendi durdukları koordinatlara göre, burjuvazinin ite kaka kurduğu kurumları da savunmak zorunda kalıyorlar. Hem de, bu kurumları yöneten ilkel kapitalist mantığa tutsak olmuş kişilere karşın...

Türkiye tiyatrosunu hızla, hem de şimşek hızıyla çürütenler, sâdece kendi tiyatro anlayışlarını kurtarmanın peşinde olmayan Coşkun Büktel'le Hilmi Bulunmaz'ı susturmak için, çok değişik entrikalar çevirip, çok farklı aforoz tezgâhları kurdular. Bu iki tiyatro savunucusunu susturamayacaklarını anladıklarında ise, ilk önce orospu çocuğu Burak Caney'in sanal imzâsını taklit ederek bir LİNÇ KAMPANYASI başlattılar. Binlerce düşkün insanı etkisi altına alan bu orospu çocuğu Burak Caney, Büktel'le Bulunmaz'ın pes etmeyeceklerini anladığında, başlattığı işi, asıl "kahraman" kişilere, LİNÇÇİ Mustafa Şükrü Demirkanlı ve yoldaşlarına teslim etti. Başta LİNÇÇİ yayıncı Mustafa Şükrü Demirkanlı ve LİNÇÇİ yayıncı Ahmet Ertuğrul Timur (nâm-ı diğer 3. Abdülhamid) olmak üzere, 1100 kişilik kişiliksiz kişi tarafından başlatılan LİNÇ KAMPANYASI da, Büktel ve Bulunmaz tarafından tarumar edilince, bu kez, HUKUKSAL LİNÇ KAMPANYASI süreci başlatıldı.

Türkiye tiyatrosunu hızla, hem de şimşek hızıyla çürütenler, şimdilik kaydıyla, HUKUKSAL LİNÇ KAMPANYASI süreciyle avunarak, kendilerini savunmayı sürdürüyorlar...

***

Türkiye Cumhuriyeti Kültür ve Turizm Bakanlığı Devlet Tiyatroları Genel Müdürlüğü ve İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları Genel Sanat Yönetmenliği başta olmak üzere, resmî yada gayrî resmî tiyatroların yaptıkları işleri de, genel olarak Büktel'le Bulunmaz, bilimsel ve estetik ölçütlerle eleştiriyorlar. Zâten, Büktel ile Bulunmaz'ın bunca "zulüm" görmelerinin başat nedenlerinden biri de bu: Eleştiriyi, sahnedeki insanların adlarını saymak ve sahnedeki insanların "çok hoş" yada "çok güzel" olmalarını dile getirmek sanan dangalak ve LİNÇÇİ eleştirmenlere asla ve kesinlikle benzemeyen Büktel ile Bulunmaz, kendi dünya görüşlerine göre, estetik bir bilinç ışığında tiyatro sahnelerindeki işleyişi eleştirmeye devam ediyorlar hâlâ.

***

27 Ekim 2011 Perşembe günü LİNÇÇİ yayıncı Mustafa Şükrü Demirkanlı'nın kiralık avukatı ve "kuklacı" Burhan Gün'e güvenerek başlattığı savcılığa suç duyurusu süreci sonucu yargılanmaya başlandım. İlk duruşmada, her zaman olduğu gibi, avukatsız yaptığım savunmada gayet net ve oldukça sert sözler söyleyince, LİNÇÇİ yayıncı Mustafa Şükrü Demirkanlı ve acemî avukatı ve "kuklacı" Burhan Gün, son derecede rahatsız oldular ve benim savunmamın hemen ardından söyledikleri sözlerin anlaşılması için, seslerine konan titremeleri temizlemek gerekiyordu.

Yargılandığım günün akşamı, İstanbul Devlet Tiyatrosu yapımı "Yanık" oyununu izlemek için, hiç de tiyatral olmayan Cevahir Salonu'na gittim. Salonun elverişsizliği nedeniyle, her ne kadar ayaklarım geri geri gitmeye başlamış olsa da, en azından kendime söz verdiğim için bu oyunu izlemem gerekiyordu. Özellikle hiçbir ön bilgi edinmeden gittiğim oyunun birinci perdesinden, neredeyse hiçbir şey anlamadım. Çünkü, oyunun birinci perdesi hiçbir şey anlatmıyordu. İkinci perdesinde ise, galiba bir savaş süreci yaşandığını ve bu süreçte bazı acılar yaşandığını duyumsadım. Ne var ki, "Kurtlar Vadisi" dizisinin mantığını pek aşamayan "Yanık", izleyicilere açıkça bir gösteride bulunmuyor. Tabiri caizse, oyunun teması, konuyu gösterir gibi yapmasına karşın, izleyiciye gerçek anlamda hiçbir estetik tat vermiyor.

Oyunun hiçbir estetik tat vermemesinin birçok nedeni var. Tatsızlık, yazardan başlıyor. Yazar, kendi gerçekliğine değil, "estetik efendilerinin gerçekliğine" yaslanarak bir metin oluşturmuş. Lübnan'da doğan oyunun yazarı Wajdi Mouawad, her ne kadar kendi istenciyle olmasa da, ilk önce kendisini Fransa'da ve ardından Kanada'da mülteci ve "yabancı" olarak bulmuş. Fransa'dan ve Kanada'dan bir bakış atarak yazdığı metinle, Lübnanlı, Filistinli, Kürt, Türk, Libyalı kitlelere söyleyecek bir söz, izlenecek bir oyun kurgulayamayan yazar, âdeta bir Fransız, bir Kanadalı yazar gözüyle, yâni oldukça uzaktan, sanki teleskopla baktığı bir savaşı anlatır gibi yapmış. Bence, ciddî biçimde herhangi bir "şey" anlatmaya da pek niyetlenmemiş. Atari oyunlarındaki savaş eğlencesinin dışında bir duyarlılık oluşturamayan oyun, bir de Türkiye'deki bir dramaturgun elindeki neşterden nasibini aldığı, bence kısaltılmış ve deforme edilmiş olduğu için, iyice anlaşılmaz bir boyut kazanmış.

Hele, Cem Emüler'in çevirisi ve rejisi, oyunun, ancak uzaylılar tarafından anlaşılabileceği izlenimi oluşturmuş.

Her şeye karşın, oyundaki hemen hemen tüm oyuncular (LİNÇÇİ Murat Karasu hariç), oldukça iyi bir canlılık içerisindeydiler. Umarım, bu canlılık, sadece prömiyer olduğu için ortaya konmamış olsun. Oyuncuların çoğu, "oyuncuların çoğu yavşaktır genellikle" deme terbiyesizliğinde bulunmakla birlikte, Devlet Tiyatroları'nın kapısına kilit vuracağını söyleyen LİNÇÇİ Oyun Atölyesi sahibi ve LİNÇÇİ Kemal Aydoğan'ın patronu Nihat Haluk Bilginer'den çok değil, çok çok üstünler. Oyuncuların gayreti dışındaki hiçbir ögeyi olumlu bulmadığımı bir kez daha yinelemek isterim.

"Neler oluyor hayatta!"

Ağabeyi konuştu: Tarık Akan ve Dündar Kılıç dolaylı ortaktı


Ercan Acar
30 Ekim 2011


Sinema sanatçısı Tarık Akan'ın ağabeyi Turgut Üregül, kardeşiyle ilgili ilginç açıklamalarda bulundu. Kardeşinin, yeraltı dünyasının ünlü isimlerinden Dündar Kılıç'ı devreye sokarak Bakırköy'deki 'Özel Taş Mektep' binasını Hrant Dink'in elinden aldığı yönündeki iddiaları doğruladı.

Tarık Akan ve Dündar Kılıç'ın dolaylı olarak ortak olduklarını savundu. Tarık Akan'ın kolejdeki ortaklarından Z.İ.'ye dikkat çekti. Bu ismin Tarabya'daki bir arazide Dündar Kılıç ile de ortak olduğunu ileri sürdü. Turgut Üregül, "Bunları ispat edeceğim bütün belgeler elimde var. Tarık, hiçbir şeyi üzerine almaz. Bütün malları Bakırköy'de Z.İ.'nin üstündedir. Okulda da ortak hissesi var. Tarık, Dündar Kılıç ile de dolaylı ortak. Tarık Akan'ın ortağı Z.İ. bir arsada, Dündar Kılıç ile kâğıt üzerinde ortak. 6-7 sene ortaklık yaptı. Z.İ. ile Tarık, Taş Mektep'te resmi olarak ortaklardır." diyor.

Tarık Akan, Hürriyet gazetesinin 19 Ekim 2011 tarihli nüshasında, Dündar Kılıç'ın eski ortağı Dündar Uçar ile karıştırıldığını iddia etmişti. Tarık Akan'ın bahsettiği D.U.'nun Özel Okullar Derneği Başkanı olduğunu anlatan Üregül, söz konusu açıklamaları yalanladı. Üregül, "Okul D.U.'nun değil. O, Tarık'a mesleği öğreten kişi. Hrant Dink'in kardeşi 'bizi bu olaya sokmayın' diyor. Peki, imzalanan sözleşmesi yapılan okulu nasıl aldılar elinizden?" şeklinde konuşuyor. Üregül, emekli Albay olan babaları Yaşar Üregül'ü 1998'de kaybettiklerini anlatıyor. Üregül, "Babam vatanperverdi. Kimsenin hakkını yemedi. Ama o (Tarık Akan) hain adamın birisi." diyor. Bu arada, Tarık Akan'ın Dündar Kılıç ile ünlü üç sinema sanatçısı vasıtası ile temasa geçtiği öğrenildi.

(Kaynak: Zaman)

TUTKAL romanı yazarı Oğuzcan Önver'den önemli bir saptama!

Bir aydını küçülten üç önemli şey:

"Bir aydını küçülten üç şey var: Akademi üyeliği, Légion d'Honneur nişanı, Reveu des Deux Mondes yazarlığı."

Guy de Maupassant


***


Bir tiyatrocuyu küçülten üç önemli şey:

"Bir tiyatrocuyu küçülten üç şey var: Yardımcı doçentlik, Kültür Bakanlığı parası, Tiyatro...Tiyatro... Dergisi yazarlığı."

Bir şairi küçülten üç önemli şey:

"Bir şairi küçülten üç şey var: Devlet memuru olması, şiir ödülü alması, yasakmeyve yazarlığı."

Oğuzcan Önver

(Kaynak: Oğuzcan Önver)