31 Temmuz 2011 Pazar
Ödüller kralı Enver Ercan, facebook bataklığında bile eleştiriliyor!
Eylüldü Yağmur Enver Ercan beyi, birkaç yıl önce bir polis arkadaşımla, kendisinden randevu alarak ofisine gittik. Bizi randevu alırken kabul etmişti. Fakat, bürosunda tam tersi bir durumla karşılaştık. Sanki bize verdiği sözü unutmuştu!
Ofisi karmakarışık ve kirli, sigara dumanı ve is kokusu! Kendisinin durumu ise, dünyasından vazgeçmiş gibi bir hâli, insanı önemsemeyen bir durumu vardı gibi. Ben şoke olmuştum bu gördüklerim karşısında! Kendi dilimle çay rica etmiştim!
Edebiyat insanları, bildiğim kadarıyla insan sevgisi taşır ve huzuruna gelen insanı memnun etmeğe çalışır. Çok yazmak istemiyorum; hani bana da yakışmaz, ama hiçbir şey dışardan görüldüğü ve bilindiği gibi değildir. Dış görünüşünden, kişinin nasıl biri olduğunu çıkarmak bilmekten daha doğrudur.
Sevgilerimle çok'luk ve selamlar...
21 janvier, 01:53 · 1 personne
(Kaynak: facebook)
Emperyalist Amerika'ya sığınmış LİNÇÇİ Fulya Peker üfürüyor!
Oyun'un notu: LİNÇ KAMPANYASI ana sponsorlarından Ahmet Ertuğrul Timur (nâm-ı diğer 3. Abdülhamid) tarafından kurulan LİNÇÇİ tiyatrom.com sitesinden alıp olduğu gibi aşağıya aktardığımız söyleşideki LİNÇÇİ kişilerin adlarını biz belirtmekle birlikte, bu LİNÇÇİ kişilerin adlarını "maymungötürengi" ile biz belirgin hâle getirdik!***
"Ya abi ne vedası bu. Neden hayırdır ne oluyorrr... Ben LİNÇÇİ tiyatrom kapanıyor diye yazı mazı yazmam... tiyatrom kapanır mı yaa...!"
LİNÇÇİ Ertuğrul abinin bana LİNÇÇİ tiyatromu kapatıcağını ve veda yazısı yazmamı istediğindeki ilk tepkim buydu ve evet veda yazısı da yazmamıştım. Ama şimdi “hoşgeldin tiyatrom” , “hoşgeldik yazarlar ve biz gençler” ve “hoşgeldiniz okuyucular” demek geliyor içimden.
İşte yeni yayın dönemindeki ilk röportaj...
LİNÇÇİ EDA ATALAY
edaatalay@yahoo.com
LİNÇÇİ FULYA PEKER
Ankara Devlet Konservatuvarı Tiyatro Bölümü'nü bitirdikten sonra, ABD'ye kendini sürükleyen, bu sürüklenme içinde sabrı, gözlemleri ve çalışkanlığı ile ABD'de kendi istediği yeri edinmeye çoktan başlayan bir Türk oyuncu Fulya Peker.
New York Times'da köşe yazısına konu olabilen Türk kadın oyuncu. Çoğu Amerikan oyuncunun bile umutla beklediği bu durum LİNÇÇİ Fulya Peker'i daha da çok çalışmaya itmiş.
Kilometrelerce uzaktan sorulan sorular ve sorulmaya değer cevaplar....
"Hiçbir ülkeye kök salmış değilim"
Öncelikle Fulya Peker'i tanıyabilir miyiz?
Aslında zor geliyor kim olduğumu anlatmak. Sanki yaşamım kelimelerimin bir adım önünde gidiyor hep… Bu yüzden şiir yazıyorum belki, yaşamımı yakalayabilmek için… Ankara’da doğdum. İmgelem serüvenim küçük yaşta resim dersleri aldığım sanat galerisinin sahibinin şiirlerimi okuması ve bastırmak istemesiyle başladı. Sonra tiyatro ile bu şiirleri kanlı canlı hale getirmek isteği sardı içimi.
Ted Ankara Koleji’nde bu ilgimi destekleyen edebiyat öğretmenlerim oldu, sahneye ilk kez ortaokulda çıktım. Liseden hemen sonra Ankara Devlet Konservatuvarı Tiyatro Bölümü’ne girdim. 2003 yılında konservatuvar eğitimimi bitirdim ve 2006 yılında New York’ta Brooklyn College, CUNY’de Tiyatro Tarih Edebiyat ve Eleştirisi programında yüksek lisansımı tamamladım.
Eğitiminiz sürerken bir yandan da çalışıyordunuz,,,
Program süresince özellikle yönetmenlik ve yazarlık alanında çalışmalarım oldu. Dramaturg olarak staj yaparken, çeviri, adaptasyon ve oyun editörlüğü konusunda deneyim kazandım. Bir yandan da dünyanın farklı yerlerinden New York’ a demir atmış olan Doğu Avrupalı, Güney Amerikalı ve Asyalı deneysel ve fiziksel tiyatro gruplarının oyunlarını takip ettim ve workshoplarına katıldım. Felsefe, görsel sanatlar ve dans gruplarıyla ortak projelerim oldu. Tiyatronun seyirci üzerindeki farklı etkilerini analiz etmek istediğimden, tezimi katharsis üzerine yazdım. Antik Yunan Tiyatrosu, Rituel Tiyatro, Absurd Tiyatro, Yoksul Tiyatro ve Vahşet Tiyatrosu üzerine yoğunlaştım. Klasik olandan kopmadan deneysel olanı kucaklamak zordur.
"Deneysel tiyatronun özünde bir isyan, bir karşı duruş, bir arayış yatar, ama ben değiştirmek yerine dönüştürmeyi seçtim hep, elemek yerine eklemeyi"
Neden?
Çünkü deneysel tiyatronun özünde bir isyan, bir karşı duruş, bir arayış yatar, ama ben değiştirmek yerine dönüştürmeyi seçtim hep, elemek yerine eklemeyi. Tiyatrosunda prodüksiyon stajı yaptığım ve New York’ta avant garde tiyatronun 60lı yıllardan bu yana maestrosu olarak tanınan Richard Foreman’ın teklifi üzerine iki yıl Ontological-Hysteric Theater’da oyuncu olarak görev aldım ve teoride özümsediklerimi pratikte deneyimleme şansını yakaladım. Aynı dönemde Japon Butoh Dansı ustalarından Katsura Kan ile çalıştım. Amacım estetik değeri yüksek, toprağa bağlı kalan, fiziksel, dışavurumcu ve varoluşçu bir tiyatro deneyi gerçekleştirmek; sorulması gereken soruları tiyatro ile sormaya devam etmek. Görsel sanatlara, fen bilimlerine ve felsefeye sıkıca sarılıyorum. Bu yöndeki teorik ve pratik çalışmalarım hızla sürüyor.
Peki Türkiye'yi özlüyor musunuz?
Kesinlikle… Kokusunu özlüyorum… Zaman zaman bir türkü, bir tat Türkiye’yi düşürüyor aklıma. Bir anda Proust’laşıyorum… Fırsat olursa Türkiye ziyaretlerimi arttırmayı düşünüyorum.
ABD'yi bırakarak Türkiye'de tiyatroya ya da yaşama yeniden başlamanız için nasıl bir sebep gerekir?
Aslında hiçbir ülkeye kök salmış değilim. Toprak bulduğum her yerde damarlarım dallara dönüşüveriyor. Tiyatronun evrenselliğine inanıyorum. Bunu deneyimle öğrendim. İnsanın ait olduğu toplumun dışına çıkması, uzaklaşması birçok şeyi gözlemleyebilmesine yardımcı oluyor. Uzaktan bakınca geneli görebiliyor insan, toplumsal kimliklerden soyunmuş insanı tanımaya başlıyorsunuz… Çıplak insanı… Ne yazık ki insan toplumsal kataraktın yarattığı bulanıklıktan ancak yabancı bir ülkede yaşadığında ve uzaklaştığında sıyrılabiliyor. Bunu yaparken başka toplumların kataraklarının ardından görmeye başlamamak için de elbette dikkatli olmak gerekiyor. Ben sanatsal değeri yüksek bir projeye, ne yapılmaya çalışıldığının bilincinde olarak gönül verildigini görürsem, hiç düşünmeden içinde olmak isterim… Dünyanın neresinde olursa olsun… En önemli bağlayıcı faktör ödenek sağlayabilmek. Ödenek ancak belirli bir alanda istikrarlı adımlarla uzunca bir süre yüründükten sonra kazanılabiliyor… Seyirciye amacınızı anlatmanız ve uygulamada bir süreklilik kazanmanız zaman alıyor. Şimdi NY’ta emeklerimin meyvelerini toplamaya başladım. Aslında imkanlar izin verse elimde bohçam bir ülkeden diğerine gitmek isterim durmadan…
New York Times'ta bir köşe yazısında bahsedilen bir Türk oyuncusunuz, bu size ayrı bir sorumluluk getirdi mi?
Evet… Birkaç sezon arka arkaya New York Times’da çıktıktan sonra taşıdığınız kimlikler ön plana çıkmaya başlıyor. Bırakın yabancı oyuncu olmayı, Amerikalı oyuncuların bile umutla beklediği bir durum New York Times da kendilerini görmek. Burada seyirciler tiyatro eleştirmenlerinin görüşlerine çok önem veriyor ve izleyecekleri oyunları bu görüşlere göre belirliyor. Gazetede çıkmakla bitmiyor iş elbette, çalışmaları daha da hızlandırmak ve devamlılık kazanmak gerekiyor. Ülkemizden çıkan tiyatro gönüllüleri, yabancı ülkelerde adlarından söz ettirdikten ve kendi çabalarıyla zor koşullar altında bir yerlere geldikten sonra, bu çabanın sonucuna ortaklar çıkmaya başlıyor; ama en ihtiyaç duyulan anda destek verenlerin sayısı oldukça sınırlı. Keşke böyle olmasa… Keşke daha çok farkında olsak, daha çok destek olsak… Ne yazık ki, cevap veremediğim bazı sorularla karşılaşıyorum: “Türk organizasyonlardan veya kuruluşlardan destek alıyorsunuzdur herhalde? Ülkenizde nasıl tepkiler yarattı bu başarınız? Vs…” Ne yazık ki Türkiye’de fazla duyulmadı buradaki çabalarım ve çalışmalarım. Ben de açıkçası sağa sola reklam vermeye çalışmadım, birkaç dostla paylaşmak dışında… Popüler kültüre hitab eden işler yapmadım fazla. Burada çalıştığım yabancı yönetmenlerle ve izleyicilerle ilginç diyaloglarım oldu… Acaba Fulya batılı Türkiye’den mi yoksa doğulu Türkiyeden mi?…
"ABD'de seyirciler tiyatro eleştirmenlerinin görüşlerine çok önem veriyor ve izleyecekleri oyunları bu görüşlere göre belirliyor"
Belki de ikisi birden...
Evet. Çok geçmeden ikisi birden oluşum ilgilerini çekti. Kimliğimde hem doğuyu hem batıyı barındırmam şaşırttı insanları… Ben de elimden geldiğince bu ikili yaşantının zenginliğini insanlara anlatmaya çalıştım… Ama bazen ikisi de olmak, ikisi de olmamakla aynı sınırda seyredebiliyor… O zaman insanlar, “ya batısın ya doğusun” gibi bir seçenekle çıkabiliyor karşınıza, özellikle karşıtlıkları ve başkalıkları kucaklamak yerine, onları durmadan birbirinden uzaklaştıran bir dünyada, bu kaçınılmaz. Türkiye’yi temsil etmek konusuna gelince şimdiye kadar yabancılarda hep iyi izlenimler yarattığıma inanıyorum. Başlarda “Türkiye güvenli bir yer mi?” sorusuyla karşılaşıyordum, şimdi “Bizi ne zaman Türkiye’ye götüreceksin?” diye soruyorlar.
Yeni ya da süren projelerinizden bahseder misiniz?
Şu sıralar birkaç projenin oluşumuyla ilgileniyorum. Yoğun bir dönem.
Birinci proje Modern Mythologies (Modern Mitolojiler): Görsel sanatlarla sahne sanatlarını bir araya getiren bir eğitsel performans çalışması. Farklı sanatçıları özne ve nesne olarak aynı anda gözlemleyebilmek amacıyla metne dayalı bir koreografi yaratmaya çalışıyorum. Bu yaz Fransa’da bu projenin ilki olan Hands of a Suicide (Bir İntiharın Elleri) performansını sahneleme şansım oldu.
İkinci proje Katharsis Performance Project (Katharsis Performans Projesi): Sanat, felsefe ve doğa bilimlerini ritüel ve dışavurumcu yollarla sahnede buluşturmayı amaçlayan, genellikle kendi yazdığım ve yönettiğim oyunlardan oluşan bir tiyatro çalışması. Bu projenin ilki Requiem Aeterna Deo (Tanrı’nın Sonsuz Ölümü) adlı bir oyundu, Nietzsche Circle adında bir felsefe ve sanat organizasyonu bu oyunun prodüksiyonunu üstlenmişti. Oldukça başarılı bulundu ve eleştirmenlerden cesaret verici tepkiler aldı. Bu projenin ikinci oyunu The Plague (Veba), us yürütme vebası üzerine dil ve beden kullanımını sorgulayan bir oyun olucak. Şu sıralar prodüksiyonuyla ilgileniyorum, ödenek bulma yolunda çalışıyorum.
Üçüncü proje Hybrid Stage Project (Melez Sahne Projesi): Aynı sahneyi paylaştığım İskoç asıllı Amerikalı dostlarımdan biriyle birlikte oluşturmaya çalıştığımız fizik ve kosmoloji bağlantılı bir deneysel tiyatro çalışması. Bu projenin ilki Alfred Kubin’in Diğer Taraf adlı romanından yola çıkarak yazdığımız ve birlikte rol alacağımız The Void (Boşluk) adlı bir oyun. 2010 yılı bitmeden perde demeyi düşünüyoruz. Dördüncü proje Moleküler Tiyatro: doktor bir dostum genetik bilim ve tiyatroyu birleştirme fikrini bana sundu, ben de bu fikre teatral bir sistem oluşturmaya ve projenin artistik sorumluluğunu üstlenmeye söz verdim. Bu projenin kırmızı kurdelesini de çok yakında kesmek istiyoruz. Yapacak çok iş var! Yeter ki yaşam desteği bulabilelim.
"Şiir algılarımızın müziğidir, şiir zihnin dansıdır, şiir yüreğin kaşıntısıdır…"
“Umuda Uyanmak” adlı bir şiir kitabınız da var. Ayrıca “Yüklem Kanaması” da yolda sanıyorum. Şiir ve tiyatro iç içe olması gereken alanlar mı? Ya da birbirini besleyen…
Kesinlikle. Ancak benim için bu bir gereklilik değildir, bir seçimdir. Şiir algılarımızın müziğidir, şiir zihnin dansıdır, şiir yüreğin kaşıntısıdır… Tiyatro şiire şahit olmaktır… Şiir yaşamı başka türlü duyumlamaktır, şiir topraktır, şiir çıplaklıktır… Tiyatro şiir toprağında yalın ayak yürümektir… Şiir öznenin cesur paylaşımıdır… Tiyatro bu cesur paylaşımın nesnelleşebilmesidir… Tiyatro şairin çoğullaşmasıdır, şiirin beden bulmasıdır…
“3 Nokta Oyucuları” ile ilgili de bilgi verebilir misiniz?
3 Nokta Oyuncuları yeni bir oluşum. Bir zamana damgasını vuran Genç Oyunculardan Manfred Bormann ve okullum, Ankara Devlet Konservatuvarı mezunu Cem Baza ile birlikte iki yıldır üzerinde çalıştığımız bir proje bu. Paylaştığımız coğrafyalardan ve ortak sancılarımızdan yola çıkarak buradaki seyirciye Türkçe tiyatro oyunlarıyla ulaşmak istedik. İlk projemiz 16 Aralık’ta New York’ta prömiyer yapacak. Prodüksiyonunu Güngör Mimaroğlu ve Serdar İlhan üstlendi. Simdilik su kadar soyleyeyim, bu projede Adalet Agaoglu'nun eserleri uzerinde yogunlasiyoruz, ozellikle kahramanlik ve olum olgularini bicim ve icerik olarak iredelemeye calisiyoruz. Amerika’nın farklı eyaletlerine ve Türkiye’deki festivallere taşımak istiyoruz bu projemizi.
Türkiye'de takip ettiğiniz tiyatrolar hangileri. Ya da türkiye'de ABD'deki tiyatro mantığına yakın gördüğünüz tiyatrolar var mı?
Ne yazık ki internetten ve dostlardan duyduklarımla takip etmeye çalışıyorum… Ben yaz aylarında burada sezonu kapatıp Türkiye’ye geldiğimde orada da tiyatro sezonu kapanmış oluyor, ama İstanbul’dan heyecan verici haberler alıyorum… Önemli deneysel çalışmalara atılan ve risk alan arkadaşlar var… Keşke büyük kentlerle sınırlı kalmasak, ama bu hep böyle olmadı mı?… İşte yine maddi olanaksızlıklar devreye giriyor… Bu dünyanın her yerinde böyle… Sanatı destekleyen özel kuruluşların ve uluslararası tiyatro festivallerinin bu konudaki sorumluluğu büyük.
Türkiye'de tiyatro okuyup, yurtdışında kariyer yapmak isteyenlere önerileriniz nelerdir?
Aslında ne tür bir tiyatro yapmak istediğinizle ve tiyatronun hangi dalıyla ilgilendiğinizle çok ilgili bu. Burada ilk sorulan sorulardan biri amacınızın ne olduğu. İster yönetmen olun ister oyuncu ne tür bir tiyatro yapmak ve kime ulaşmak istediğiniz sorusu karşınıza çıkıyor. Yolunuzu da kendi cevabınız belirliyor. Burada tiyatro türleri oldukça belirgin (müzikal tiyatro, deneysel tiyatro, fiziksel tiyatro, dram…vs.) Kendinizi geliştirmeniz gereken alanlar bu seçimlere göre şekilleniyor. Fırsatı olan herkesin New York’u görmesi gerektiğini düşünüyorum. İstanbul gibi New York’ ta çok önemli bir dünya durağı… Farklı kültürler görmek, farklı tiyatro modelleriyle tanışmak adına New York bir hazine diyebilirim… ABD’de cazip olan nedir?
Nedir?
“Tiyatro’da sansür Türkiye’ye oranla çok daha az, özellikle New York’ta sanatta düşünce ve ifade özgürlüğü bilinen bir gerçek, aykırı olanı takip eden ve destekleyen bir seyirci kitlesi bulmak mümkün”
Burada, belirli bir ağ oluşturduğunuzda ve projelerinizi takip eden birileri olduğunda fikirlerinizi denemeniz için birçok yol bulmak mümkün; seyirciler yeni fikirlere çok daha açıklar, yeter ki tasarınız sağlam olsun. Birçok tiyatro sahnesi var, sadece bir grubun tekelinde olmayan, kiralık sahneler bunlar… Şirketleşmek veya organizasyon kurmak bürokratik açıdan daha hızlı olabiliyor. Burada deneysel tiyatronun bir değeri var, bu konuda yıllardır çalışan saygın topluluklar var, bu toplulukları sahiplenen sponsorlar ve maddi desteklerini eksik etmeyen bireyler var. Tiyatro’da sansür Türkiye’ye oranla çok daha az, özellikle New York’ta sanatta düşünce ve ifade özgürlüğü bilinen bir gerçek, aykırı olanı takip eden ve destekleyen bir seyirci kitlesi bulmak mümkün.
Peki ABD’de zorlayıcı olan nedir?
Amerika’da tiyatroya devlet desteği bulmak çok zor, devlet tiyatrosu yok, özel tiyatrolar var… Sanatçıların haklarını koruyan bazı sendikalar dışında kendi hakkınızı kendiniz korumak durumundasınız. Sözleşmeli oyuncu olarak çalışıyorsunuz, sezon bitince veya sözleşme süresi dolunca yeni bir proje için koşturmaya başlamak gerekiyor… Hep bir çırpınma var… Hayat korkutucu biçimde pahalı, sanatınızla ilgili olmayan yan işler yapmak durumunda kalıyorsunuz… Çok yoruluyor, demoralize olabiliyorsunuz…Burada kapitalizm canavarının ağzının içindesiniz, aslında nemli ve sıcak bir yer, güvenli gibi geliyor kulağa, ama her an dişlerden birinin arasında kalmanız ve yutulup yok olmanız mümkün. Özellikle New York’ta çok sayıda tiyatro grubu ve çok sayıda oyuncu var…
Sizinle birlikte koşanların sayısı Türkiye’ye kıyasla oldukça fazla… Yabancı bir dil ve yabancı bir kültür içinde yaşarken, “öteki” oluşunuzu size anımsatan bir toplumla da karşı karşıya kalabiliyorsunuz zaman zaman… Kendi memleketinde olmanın verdiği güven hissinden daha zorlayıcı koşullar bunlar, ama risk almadan da biryerlere varılamıyor. Amacınızı bildiğiniz müddetçe ve eğer bu amaç sizin için hayati bir önem taşıyorsa yılmadan devam edebiliyorsunuz… Şunu atlamayalım sanat değeri yüksek olan tiyatro dünyanın hiçbir yerinde insanı zenginleştirmiyor. Ben kendi adıma son beş yıldır ticari tiyatroya, gereği kadar yaratıcılık kaygısı taşımayan “show business” dediğimiz tiyatroya dahil olmamak ve tutkunu olduğum bu sanatı kaliteli olarak devam ettirmek adına, sadece maddi yönden tatmin edici olan, ama bir amacı olmayan projelere girme fikrine direniyorum, bu nedenle de gereğinden fazla yorulduğum oluyor çoğu zaman… Sadece tiyatro adına bana birşey öğreteceğine veya benim birşey öğretebileceğime inandıgım projelere katılıyorum.
Böyle olunca yük ağırlaşmıyor mu?
Evet, ama insan feda ettikleri ve amaçları için ayakta kalmaya çabaladıkça meyveleri de toplamaya başlıyor… Ben klasik ve deneysel tiyatroyu birleştirmeyi seçtim, kendi tiyatro projelerimi oluşturmayı hedefledim, ve tiyatronun farklı dallarına sarılmaya çalıştım… Durmadan geliştirmek istedim kendimi, hala da istiyorum. Bu bir seçimdir ve önemli fedakarlıklar gerektirir. Eğer ticari tiyatro çalışmalarına katılmak veya Hollywood’da rol almak isteyen arkadaşlar varsa izleyecekleri yol İstanbul’daki yollarla aynı; ajanslar, seçmeler, vs… Gözlerinde büyütmesinler. Sadece dilinizi geliştirmeniz ve rekabete hazır olmanız gerekiyor. Piyasa ve pazar ilişkilerine giriyorsunuz, ki dünyanın birçok yerinde aynı çarklar dönüyor. Bu yaklaşım şu anda benim alanımın biraz dışında. Benim tavsiyem buraya eğitim amaçlı gelmek. Maddi bir güvenceniz yoksa, bir yandan eğitim alıp bir yandan çalışarak zor da olsa hayatınızı idame ettirmeniz mümkün. New York’ta öğrenilecek ne kadar çok şey olduğunu bir kez daha anlıyor insan… Sadece tiyatro alanında değil sanatın her alanında donanım kazanabiliyorsunuz, dünya görüşünüz ciddi anlamda genişliyor. Önemli olan ne istediğinizi bilmek ve geriye baktığınızda her zorluğa değdi diyebilmek, belki fazla idealist geliyor kulağa ama, amacınızdan sapmadıktan sonra tüm çabalara ve risk almaya değer!
Son olarak eklemek istedikleriniz?
Lütfen alışılmış tiyatro kalıplarının dışına çıkmaya çabalayan, tiyatronun kutsallığına inanan ve risk alan tiyatro gönüllülerine desteğimizi hiç eksik etmeyelim… Ancak bu yolla tiyatronun kitleler üzerindeki gücüne şahit olabiliriz. Amaç taklit etmek olmamalı, ait olduğunuz topraktan çıkan tiyatroyu yaygınlaştırmak olmalı. Hayır, sadece Ortaoyunu’ndan veya Mevlana’dan sözetmiyorum… Yaratıcılıktan bahsediyorum, birşeye benzemeye çalışmadan yaratmaktan… Ben Anadolu’ya ait birşey yaratacağım diye başlamıyorum projelerime, ama Anadolulu olduğumdan yaratmaya çalıştığım projelerde dil Türkçe olmasa da, yabancı oyuncular oynasa da, esinlendiğim başka kültürler olsa da; seyirciler kokusu içime sinmiş olan, bana ait olan bir Anadolu tadı aldıklarını söyluyorlar projelerimden…
“Biz deneyelim, bırakalım tarih tanımlasın deneylerimizi…”
Bir örnek vereceğim, Amerikalı bir eleştirmen Requiem Aeternam Deo oyunumdan sonra bir röportajda etkilenmiş olabileceğim tiyatro ustalarının tahminini yaptı… Bu listede hakkında hiçbir çalışma yapmadığım ustalar da vardı… Aklın yolu birdir derler… Benim için bir tiyatro-soy ağacı buldu ve beni o ağaca yerleştirdi. Sonra dedi ki, “Rituel Dışavurumculuk senin oluşturduğun bu tiyatronun adı!…” Buyrun işte, size yeni bir akım… Anadolu’dan doğmuş yeni bir tiyatro akımı, Ritüel Dışavurumculuk… Amacımızı farketmemiz, ikinci el sanat akımlarıyla yetinmememiz ve kendi içimizi kaza kaza, deşe deşe özgün olanı, sindirilmiş olanı bulmamız veya keşfetmemiz gerekiyor … Dünya’da tiyatro alanındaki bu öznel yaklaşım çok önemli bir boyut kazanmış durumda. Sanatın nasırlaşmasına engel olabilmek için sanatçının kendi fikirleriyle çelişmekten ve görüşleriyle boğuşmaktan korkmaması gerekir. Batı’da sanat alanında doğuya yöneliş bir süredir devam ediyor. Sizce bu yönelişe rehberlik etmek için sadece başımızı çevirmemiz yeterliyken, batıyı bekleyip sanat konvoyuna arkadan katılmamız üzücü değil mi? Bu coğrafi avantajın sanatı daha çok beslemesi gerekmez mi? Bizim milletimiz miyop değil, hipermetrop. Türk film sektöründe sınırlar aşılmaya başlandı, önemli yönetmenler kendi tarzlarını geliştirmekte, bu tarzlar ileride sinema literatürüne Türkiye’nin film alanındaki dokusu, yaklaşımı olarak geçecek… Tiyatroda da böyle bir devinim ve dönüşümün zamanı geldi. Yazılmış bir sanat tarihi var, bize bu tarihi tamamıyla öğrenmekten başka, yarının sanat tarihini belirlemek de düşüyor. Büyük düşünelim! Deney… Deney… Deney…
Teşekkürler Fulya Peker
Sanatçının resmi sitesi : www.fulyapeker.com
(Kaynak: tiyatrom.com)
Emperyalist Amerika'ya sığınmış bir LİNÇ imzacısı: Fulya Peker
Oyun'un notu: LİNÇ KAMPANYASI ana sponsorlarından Mimesis sitesinden alıp, olduğu gibi aşağıya aktardığımız haberdeki LİNÇÇİ kişinin adını biz belirtip, bu LİNÇÇİ kişinin adının üzerini "maymungötürengi" ile biz belirgin hâle getirdik.***
Türk Tiyatrocunun Başarısı
LİNÇİ Fulya Peker, ‘Portraits in Dramatic Time’ (Dramatik Zamanda Portreler) adlı projede birçok ünlü isimle birlikte rol aldı.
ABD’nin New York eyaletinde yaşayan Türk tiyatro sanatçısı LİNÇÇİ Fulya Peker, ünlü fotoğrafçı David Michalek’in ‘Portraits in Dramatic Time’ (Dramatik Zamanda Portreler) adlı projesinde birçok ünlü isimle birlikte yer aldı.
LİNÇÇİ Peker, Michalek’in Temmuz ayı boyunca New Yorklu sanatseverlerle buluşan deneysel tarzdaki çalışmasının, sanatçıların duygusal arası geçişlerini yansıttığını söyledi.
LİNÇÇİ Peker, gerçek süresi 10 saniye olan kamera çekimlerinin kullanılan özel tekniklerle 10 dakikaya uzatıldığını ve böylece duygusal değişimlerin ayrıntılı bir biçimde izleyiciye ulaştırıldığını ifade etti.
Söz konusu projede rol almaktan büyük memnuniyet duyduğunun altını çizen LİNÇÇİ Peker, ”Projede 10 saniyede çekilen 40′a yakın sanatçının, 40′a yakın sahnesi var. Bu sahneler daha sonra 10 dakikaya uzatılıyor. Oyuncuların duygular arası geçişlerine önem veren bir çalışma. Sonuçlar göz alıcı” dedi.
”Dramatik Zamanda Portreler” adlı projede; Lili Taylor, Holly Hunter, Patti LuPone, Alan Rickman, William Mapother, David Patrick Kelly, William H. Macy, Liev Schreiber gibi farklı oyunculuk teknikleriyle tanınmış önemli isimlerle çalışma fırsatı bulduğunu kaydeden LİNÇÇİ Peker, ”Proje sayesinde çok önemli oyuncularla tanışma ve çalışma şansını yakaladım. Bu projede yer aldığım için çok gurur duyuyorum. Bir Türk tiyatrocu olarak, New York’un deneysel tiyatrosunda yer almak beni çok mutlu etti’ diye konuştu.
Öte yandan, New York’ta 6 yıldır tiyatro çalışmalarını sürdürdüğünü anlatan LİNÇÇİ Peker, çalışmalarının daha çok oyunculuk, yönetmenlik ve yazarlık alanlarında yoğunlaştığını söyledi.
Bu arada, ‘Dramatik Zamanda Portreler’ adlı çalışma, 5 Temmuzda New York’taki Lincoln Center’da gösterime sunuldu. Proje, Amerikan basını tarafından da ilgi görüyor. David Michalek benzer bir projeyi Slow Dancing adıyla 2007 yılında gerçekleştirmiş ve dünya çapında beğeni toplamıştı.
Habertürk
(Kaynak: Mimesis)
LİNÇÇİ Sabiha Topallar, eleştiri yazıyooor(!)
“İKİNİN BİRİ” ve KOCAELİ ŞEHİR TİYATROLARI ÜZERİNE DÜŞÜNDÜRDÜKLERİLİNÇÇİ SABİHA TOPALLAR
sabihatopallar@yahoo.com
Oyunun tanıtım kitapçığında sanayi ile adını duyuran kentin yeni vizyonla kültürüyle öne çıkacağından ve Tiyatronun (tiyatronun) bu vizyonu pekiştireceğinden bahsedilmiş.
Kocaeli Şehir Tiyatrolarını (Tiyatroları'nı) kuruluşundan bu yana takip eden Işıl Kasapoğlu’nun yönetimindeki efsane dönemi yaşama şansına erişmiş bir tiyatro sevdalısı olarak bana oyundan daha komik geldi bu tanıtım, maalesef acı bir gülümseme yerleşti yüzüme... Tarihinde nice festivaller, unutulmaz oyunlar olan kadrosunda başarılı oyuncular bulunan tiyatronun geçmişi düşünüldüğünde bugün 2 oyunla sezon açan ve kolayı seçen yönetimi maalesef beni üzüyor. ‘Roberto Zucco’ ve ‘Üç Kuruşluk Opera’ oyunlarını alkışlayan ‘Oyunun Oyunu’ oyununa gişe rekorları kırdıran seyirci adına üzülmekten öte kahroluyorum desem yeridir, kaliteli seyircinin kıymetini bilenler beni anlayacaktır diye umuyorum.
Öteyandan (Öte yandan) oyuna gitmek için seyirci epey çaba sarfetmek zorunda Şehir Tiyatrolarının (Tiyatroları'nın) sahnesi Yahyakaptan semtinde Süleyman Demirel Kültür Merkezi’ndedir şehrin merkezine arabayla onbeş dakikalık mesafede olan sahneye gitmeden bilet alabilmemiz gerekir ancak maalesef internetten satışı bulunmayan tiyatronun İzmit Halk Eğitim Merkezi’ndeki gişe kapalı merkezdeki park içinde bulunan gişedense satış yapılmadığı akşam sahneye gidilirse bilet bulunabileceği bilgisi veriliyor. Babam elinde broşürle geliyor azimle ordan oraya gidip bilet alamamış olsada (olsa da) ailece tiyatro keyfi yapmamızın önüne geçemiyor vizyonu gelişmiş belediye. Bu arada ben son bir umutla sahnenin gişesinin telefonunu arayıp yer ayırmak istediğimde ‘yer ayıramıyoruz akşam geldiğinizde yer bulursunuz’ cevabını alıyorum ‘peki ya istediğim yerde oturamazsam bakın merkezdeki gişelere gittik ordanda (oradan da) alamadık...’ diye söylendiğimde ‘biz de çok şikayet alıyoruz bunu idari işlere bildirin’ cevabını alıyorum. Açıkcası sinirlerim elvermiyor idari işlerle muhatap olmayı, yanlış anlaşılmak pahasına ve İzmit seyircilerinin adına burdan sesimin duyulacağını umuyor ve yazarak paylaşıyorum.
Ünlü ingiliz (İngiliz) yazarın başarısı kanıtlanmış oyunu, yazarla ismi bir anılan yönetmen Haldun Dormen’in rejisi, başarılı dekor ve çok sevdiğim sahnede izlemeyi özlediğim Aydın Sigali, Zuhal Gencer Erkaya, Engin Benli ve diğer başarılı oyuncuların performansıyla ilgili yazacak birşeylerim (bir şeylerim) vardı ama geçmişte zevkle izlediğim performanslarının hatıralarına dalmış bu seferde (sefer de) ben seyirci olarak oyuna ayıp etmişimki (etmişim ki) kelimeler kaçışmış...
ÖNERİ: İş Sanat’da her ay düzenlenen şiir dinletileri tadına doyulmaz bir ziyafet sunuyor opera, müzik, şiir teatral bir sunumla yüreğinize dokunuyor. Yine gittim yine ruhumu şiirle yıkadım gözlerim rahat durmadı bırakıverdi kendini ve tavsiye etmek istedim.
(Kaynak: tiyatrom.com)
***
Oyun'un notu: Yukarıdaki metni, LİNÇÇİ Ahmet Ertuğrul Timur'un sahibi olduğu LİNÇÇİ tiyatrom.com sitesinden alarak olduğu gibi yayınladık. Ancak, metinde bulunan LİNÇÇİ ada biz link verip, bu adı biz kırmızılaştırdık! Ayrıca çok bariz yazım yanlışlarını yeşilleştirip, az bariz olan yanlışlara dokunmadık!
Ayrıca bakınız:
LİNÇÇİ Ertuğrul Timur, öznesiz tümce kuruyor!
Yalan makinesi ve küfürbaz Mustafa Demirkanlı'nın sözde küfre karşı kampanyasına alet olanların imzaladıkları metni ve alet olanları teşhir ediyoruz!
Linç imzacıları listesi
Sosyalist Sanatçı Hilmi Bulunmaz'ın sanatsal ifade olanağını imha etmek isteyenlerden LİNÇÇİ Sabiha Topallar, tiyatrohaber.net'te sözde yazı yazmış!!!

LİNÇÇİ Sabiha Topallar'ın yazdığı şiirin osuruk kadar değeri yok!
AjitasyonMutluluk geçmiş acı baki
Geri dönmek ne mümkün
Ne yarin kalbine
Ne annenin rahmine
(Kaynak: Antoloji.com)
30 Temmuz 2011 Cumartesi
Cumhurbaşkanı Abdullah Gül'ün elinden "Doğru ve Güzel Türkçe Kullanımı Ödülü" alan Zaman Gazetesi yazarı Selim İleri'nin dilini eşek arısı mı sokmuş?!
Kapitalizmin ilelebet muhafaza ve müdafaa edilmesi için edebiyatı babasının malı gibi kullanan Selim İleri, sağcıyla sağcı, solcuyla solcu, futbolcuyla futbolcu olma yeteneğine sahip olduğu için, yıllar önce iktidara gelen Adalet ve Kalkınma Partisi'nin rüzgârıyla tirajını artıran Zaman Gazetesi'ne sıçramayı akıl edebilecek kadar da uyanık biri.Türkiye'deki politik dengeleri değiştirebilecek küçük bir eylem!
Üstün Akmen, alnındaki LİNÇ lekesine bakmadan konuşuyor!

Filistin'in kanı üzerine inşa edilen korsan devlet İsrail eleştiriliyor!

LİNÇ imzacısı Mehmet Tekkanat, aynaya bakmadan yazıyor!

29 Temmuz 2011 Cuma
Mersin / Akdeniz Belediye Başkanı M. Fazıl Türk, tiyatro sanatçısı yetiştirmenin, domates-biber-patlıcan yetiştirmek kadar kolay olacağını sanıyor!!!

Tolstoyları Tolstoy yapan üstündeki candır / yazı, eğer uğrunda terleyen varsa edebiyattır!
Sofiya Tolstoy, hayat arkadaşı ve omuzdaşı Lev Tolstoy ile... ***
Ben, kendimi bildim bileli, kanıksanmış edebiyata, pazar için üretilen sanata karşıyım!
Ben, "halk için edebiyat" yada "toplum için sanat" yapmak yerine, kendisini pazarlayabileceği bir alan olarak gördüğü için edebiyatla uğraşan, kişisel çıkarları için sanatçı etiketiyle dolaşan dangalaklardan nefret ediyorum!!
Ben, pazar payını artırıp, kendisini meta estetiği için feda etmenin yanı sıra ve buna bağlı olarak, kapitalizmin ilelebet muhafaza ve müdafaa edilmesi için kıç sallayan geri zekâlı sanat tüccarlarının düşkün hâllerini gördükçe, sadece sanatçı kimliğimden değil, insanlığımdan bile utanıyorum!!!
Ben, Sofiya Tolstoy ile Lev Tolstoy'un canları pahasına, kanlarının son damlasına dek tükenerek oluşturdukları edebiyat evrenine, onların kurguladıkları sanatsal dünyaya hayranım.
Ben, 400 yıldır dünya tiyatro sahnelerini, kendi aptal çıkarları ve İngiltere ve tabii ki, Amerika'nın emperyalist çıkarları için kirleten William Shakespeare adlı sahte duygular mimarını kündeye getirip tuş eden Lev Tolstoy'un alnından dökülen her ter damlasını mücevher kutularında biriktirerek, kapitalistlerin suratına bir kezzap gibi serpmek istiyorum.
Ben, ömrümün en mutlu zamanlarını yaşarken, Tolstoy ailesiyle içli dışlı olmayı, onların dünya sanatına yaptıkları örgensel katkıların güneşiyle gözlerimi kamaştırmayı çok seviyorum.
Sosyalist Sanatçı Hilmi Bulunmaz
***
"Sofiya Tolstoy'un Güncesi"den küçük bir tadımlık:
İğrenç bir Fransızca kitap okuyorum; sürükleyici ama kösnüllüğü beni dehşete düşürdü. Başlığı yeter: Afrodit. Şu Fransızlar çok sefih insanlar. Ama bu kitap okununca, hiç değilse, kadın vücudu güzelliği ile kendi vücudunun kesin bir değerlendirmesi yapılabilir.
Güzel olan bir kadının, yaşlanıncaya kadar güzelliğini, özellikle vücudunun güzelliğini bilmemesi büyük bir mutluluk. Bu onun saflığını ve ahlak temizliğini korur. Ama bu tür yapıtlar tümüyle saptırıcıdır.
(Kaynak: Düşün Yayınevi, 1985, SOFİYA TOLSTOY'UN GÜNCESİ, çev. Muzaffer Kuşuloğlu, sf. 286)
***
Ayrıca bakınız:
Tolstoy'u Tolstoy yapanların başında gelen Tolstoy'un eşi "SOFİYA TOLSTOY'UN GÜNCESİ" hakkında bilgi sahibi olmayanlar, sanatı yarım yamalak yaşarlar!
Tiyatro etiğini LİNÇ KAMPANYASI üzerine tesis edebilecek kadar alçalmış insanların yayınladığı MİMESİS utanmazlığın anıtını dikmek için hâlâ üfürüyor!
Lev Tolstoy'un eşi "Sofiya Tolstoy'un Güncesi"nden tadımlık!
Sofiya Tolstoy'un Güncesi'nin değerlendirilmesi!
400 yıldır dünya tiyatro sahnelerini kirleten sahte duygular mimarı Shakespeare'i kündeye getirip tuş eden Tolstoy'u bir de Sofiya Tolstoy'dan okuyun!
War, peace and dark desires: A moving extract from the diary of Leo Tolstoy's wife Sofia
Last updated at 8:01 PM on 17th October 2009
Throughout the 48 years of her marriage to the great Russian novelist Leo Tolstoy, his wife Sofia kept a diary. Although she loved him deeply, she was also tortured by his volatile behaviour. This exclusive extract from the first complete English translation strips bare their tumultuous relationship

Leo Tolstoy and wife Sofia in 1907, three years before Leo's death
Leo Tolstoy was 34 when he married 18-year-old Sofia Behrs in 1862. He was the master of Yasnaya Polyana, a 4,000-acre estate with 300 serfs, 130 miles south of Moscow, who dreamed of social equality, but enjoyed his aristocratic privileges and spent much of his early adulthood drinking and gambling. She was the cultured, vivacious daughter of a Moscow doctor.
Friends since childhood, Leo, known as Lyova, and Sofia were both impetuous, romantic, high-minded and passionate. Both also idealised family life, yet before they married, she discovered that his youthful promiscuity had included a liaison with a peasant woman who had given birth to his son and who still worked on his estate. Sofia went on to bear her husband 13 children (five of whom died in childhood). She managed his estate and idolised him as a writer, copying his manuscripts and acting as his agent, reader and critic.
Yet she could never entirely forget his past, and her diaries – written against a background of turbulent history – describe an emotional life as dark and complex as that of his novels. Their story is also being made into a film, The Last Station, starring Helen Mirren and Christopher Plummer, due for release next year.
17 January 1863
I have been feeling angry that he loves everything and everyone, when I want him to love only me. Now that I am alone in my room I realise I was just being wilful again;
it is his kindness and the wealth of his feelings that make him good. The cause of all my whims and miseries is this wretched egotism of mine, which makes me want to possess his life, his thoughts, his love, everything he has. I absolutely must learn to love something else as he loves his work, so that I turn to it when he grows cold to me. These times will become increasingly frequent. I see this clearly now.
I ask myself what I really want. The answer is gaiety, smart clothes, chatter. I want people to admire me and say how pretty I am
31 July 1863
Why should he be so angry? He has become so unpleasant that I try all day to avoid him. When he says, ‘I’m going to bed’ or, ‘I’m going to have a bath’ I think, thank God. We were at least blessed with a happy past. I have loved him so much. I have been reading his diary. ‘These past nine months have been practically the worst in my life,’ he wrote. How often he must secretly have asked himself why he married. And how often he has said aloud to me, ‘What has become of my old self?’


Sofia aged 19 in 1863; Leo, aged 27, in 1855
12 November 1866
We were having such a good time in the first three weeks of September that I instinctively repressed all bad thoughts. When I do not open my diary for a long time I always think what a pity it is I do not record the happy times. I now spend most of my time copying out Lyova’s novel [War And Peace], which I am reading for the first time. It gives me great pleasure. Nothing touches me so deeply as his ideas, his genius. This has only been so recently. Whether it is because I have changed or because this novel is extraordinarily good, I do not know. I write quickly, so I can follow the story and catch the mood, but slowly enough to be able to stop, reflect upon each idea and discuss it with him later. He and I often talk about the novel together, and for some reason he listens to what I have to say (which makes me very proud) and trusts my opinions.
31 July 1868
It makes me laugh to read my diary. What a lot of contradictions – I always write when we quarrel. I have been married for six years now, but I love him more and more. He often says it isn’t really love, but we have grown so used to one another we cannot be separated. But I still love him with the same poetic, fevered, jealous love, and his composure occasionally irritates me.
Why should he be so angry? He has become so unpleasant that I try all day to avoid him
13 February 1873
Lyova has gone to Moscow and all day I have been sitting alone here wretchedly staring into space, a prey to sickening anxieties. I sometimes search my heart and ask myself what I really want. And to my horror, the answer is that I want gaiety, smart clothes and chatter. I want people to admire me and say how pretty I am and I want Lyova to see and hear them too; I long for him occasionally to emerge from his
rapt inner existence which demands so much of him; I wish he could briefly lead a normal life with me.

Helen Mirren as Sofia in The Last Station
23 October 1878
After drinking his morning coffee with me, Lyova took the borzois off to hunt. I gave Masha a Russian lesson, Liza a French lesson and little Lyovachka a German lesson. Lyova was back for dinner with three hares and afterwards Seryozha played a Haydn sonata – quite well – with Aleksandr Grigorevich accompanying him on the violin. I embroidered Andryusha’s white cashmere robe in red silk while enjoying the music. The weather is windy and unpleasant. Lyova was just saying he had read his fill of historical material and was going to start on Dickens’s Martin Chuzzlewit for a rest. I happen to know, however, that when Lyova turns to English novels he is about to start writing himself.
26 August 1882
It was 20 years ago, when I was young and happy, that I started writing the story of my love for Lyova in this book: there is nothing but love in it, in fact. Twenty years later here I am sitting up all night on my own, reading and mourning its loss. For the first time in my life Lyova has run off to sleep alone in the study. We were quarrelling about such silly things – I accused him of taking no interest in the children. Today he shouted at the top of his voice that his dearest wish was to leave his family. I shall carry the memory of that heartfelt, heartrending cry to my grave. I pray for death, for without his love I cannot survive; I knew this the moment his love for me died. I cannot prove to him how deeply I love him, for this love oppresses me and irritates him. He
is filled with Christian notions of self perfection and I envy him…
Ilyusha has typhus and is lying in the drawing room with a fever. I have to make sure he is given his quinine at the prescribed intervals, which are very short, so I worry in case I miss a dose. I cannot sleep in the bed my husband has abandoned. I long to take my life, my thoughts are so confused. The clock is striking four. I have decided that if he doesn’t come in to see me it must mean he loves another woman. He has not come. I used to know what my duty was – but what now? It was the next day before we made up. We both cried, and I realised to my joy that his love for me, which I had mourned all through that terrible night, was not dead.
25 October 1886
Everybody in this house – especially Lyova, whom the children follow like a herd of sheep – has foisted on me the role of scourge. They’ve loaded on me all the responsibility for the children and their education, the finances, the estate, the housekeeping, indeed the entire material side of life – from which they derive a great deal more benefit than I do; the children then have the nerve to come up to me with a cold, calculating, hypocritical expression, masked in virtue and beseech me to give a peasant a horse, some money, a bit of flour and heaven knows what else.
Today he shouted at the top of his voice that his dearest wish was to leave his family. I shall carry the memory of that to my grave
21 July 1891
Just before dinner today Lyova told me he was sending his letter to various newspapers to renounce the copyright on his latest works. The last time he mentioned doing this I decided to endure it meekly. This time I was simply not prepared and my immediate feeling was of outrage; I felt how terribly unfair he was being to his family, and I realised too for the first time that this protest of his was merely another way of publicising his dissatisfaction with his wife and family. It was this more than anything else that upset me. We said a great many unpleasant things to each other. I accused him of being vain and greedy for fame; he shouted at me saying I only wanted the money and that he had never met such a stupid, greedy woman. I told him he had humiliated me all my life; he told me I would only spoil the children with the money. It ended with him shouting, ‘Get out! Get out!’ So I went out and wandered about the garden not knowing what to do.

Yasnaya Polyana today

Sofia and Leo with eight of their children, 1887
4 September 1897
Lyova is forever writing and preaching about universal love and about serving God and the people. He lives his entire life, from morning to night, without any sort of contact with others. He gets up in the morning, goes for a walk or a swim, then sits down to write; later he goes for a bicycle ride or another swim; it’s only after supper that he comes and sits with us for a while, reading newspapers or looking through the illustrated magazines. And so this ordered, selfish life goes on, day after day, without love, without any interest in his family or in any of the joys and griefs of those closest to him. His coldness is a torture to me, and I have started to seek other things to fill my inner life, and have learnt to love music. But not only is music disapproved of in this house, I am bitterly criticised for it, so once again I feel that my life has no purpose, and bowing my back I copy out some boring article by Lyova on art for the tenth time, trying to find some consolation in doing my duty, but my lively nature resents it and I long for a life of my own.
2 October 1897
The best, the most painful and the most powerful thing in the world is love, and love alone; it guides and determines everything. In my case the most powerful, unselfish love of my whole life was for my little Vanechka [her youngest child, Ivan, who died in February 1895]. Of all my children I loved him the best: he was all soul, such a tiny, disembodied child, so sensitive, tender and loving. May God help me to leave behind this physical life and with a purified heart to pass over into that world where my Vanechka is now.
For such a long time my soul has yearned for this – a deep and serious recognition of our closeness over the 39 years
3 July 1901
Something frightful is drawing near, and it is death. Lyova fell ill on the night of 27 June. Yesterday morning I was putting a hot compress on his stomach when
he gazed at me intently and began to weep, saying, ‘Thank you. You mustn’t imagine I’m not grateful to you or don’t love you…’ his voice broke with emotion and
I kissed his dear, familiar hands, telling him what pleasure it gave me to look after him, and how guilty I felt when I could not make him completely happy. Then we both wept and embraced. For such a long time my soul has yearned for this – a deep and serious recognition of our closeness over the 39 years we have lived together…
Now my Lyova is sleeping. He is still alive, I can see him, hear him, speak, look after him… What will happen next? My God, what unendurable grief, what horror to live without him, without his love, his encouragement, his intelligence, his enthusiasm for
the finest things in life.
On 28 October 1910, aged 82, Leo left Sofia after a series of furious arguments over the possession of his diaries and the copyright to his works. Leo’s most unscrupulous disciple, Vladimir Chertkov, had recently returned to Russia and persuaded Leo to alter his will in his favour. When she found him gone, Sofia threw herself into the pond at Yasnaya, but was dragged out and for several days lay semi-delirious in bed, refusing to eat.
Eventually, she heard that her husband was lying ill at the station at Astapovo, 80 miles south of their estate. She managed to see him for just ten minutes before he died on the morning of 7 November. Such was the popularity of Tolstoy that his death sparked student riots in many towns. Sofia devoted herself almost exclusively to honouring his memory until she died in 1919. Their last surviving child, Aleksandra, died in the US in 1980 aged 95.
This is an edited extract from The Diaries of Sofia Tolstoy, translated by Cathy Porter (Alma, £20). To order a copy for £17 with free p&p, call the YOU Bookshop on 0845 155 0711, or visit you-bookshop.co.uk
Explore more:
- People:
- Christopher Plummer,
- Helen Mirren
- Places:
- Moscow,
- Russia
Share this article:
Read more: http://www.dailymail.co.uk/home/you/article-1220646/War-peace-dark-desires-A-moving-extract-diary-Leo-Tolstoys-wife-Sofia.html#ixzz1TVeiSQI4
