31 Ocak 2011 Pazartesi

Eşek hoşaftan ne anlıyorsa, Mehmet Altan tiyatrodan onu anlıyor!

Oyun'un notu: Mehmet Altan, tiyatroya yön vermiş önemli kişilerden biri olan Bertolt Brecht üzerine, onun hakkında yazı yazmaya çalışıp, saçma sapan ve (ç)alıntı bir metin kaleme almış(?!). Mehmet Altan'ın kaleme aldığı(?!) bu düzeneksiz, bu düzensiz, bu düzeysiz ve bu (ç)alıntı metin dikkatimizi çekti. Mehmet Altan'ın bu saçma sapan, bu facebook bataklığı düzeyini bir milim bile aşma becerisi gösteremeyen ve bu (ç)alıntı metnini, LİNÇ KAMPANYASI ana sponsorlarından LİNÇÇİ Mimesis sitesinden alıp, olduğu gibi yayınladık.

Ancak...

Yukarıdaki "Eşek hoşaftan ne anlıyorsa, Mehmet Altan tiyatrodan onu anlıyor!" başlığını biz atıp, Mehmet Altan'ın, (Tıpkı Yeni Tiyatro Dergisi'nin eski, LİNÇÇİ Tiyatro... Tiyatro... Dergisi'nin yeni yazarı Başak Sakızlıoğlu'nun yaptığı gibi: Yeni Tiyatro Dergisi yazarlarından Başak Sakızlıoğlu, LİNÇÇİ Genco Erkal'ı göklere çıkarıp melekleştirmek için kaleme aldığı yazıda yanlışlar yapıyor!) kaynak göstermeyi ipine bile takmayarak VİKİPEDİ / Özgür Ansiklopedi sitesinden (ç)aldığı bölümleri, yazıya biz ekledik!


***


Brecht’in Peşinde Dolaşıyorum


(Mehmet Altan’ın Bertolt Brecht hakkındaki yazısını yayınlıyoruz.)

Mehmet Altan diyor ki:

"Dulce et decorum est pro patria mori”. Ne demek? Söyleyeyim: Anavatan için ölmek hoş ve onurludur. Birinci Dünya Savaşı patlak verirken, size Horatius’un sözünü kompozisyon ödevi olarak verseler, ne yazardınız?

VİKİPEDİ demişti ki:

(Brecht) Savaş çığlıklarının atılmaya başladığı zaman, daha okulda iken Horatius'un "Dulce et decorum est pro patria mori" ("Anavatan için ölmek hoş ve onurludur") sözü üzerine yazdığı bir kompozisyonda "Anavatan için ölmek hoş ve onurludur" sözü yalnızca boş kafalıların rağbet ettiği bir propaganda sloganıdır” cümlesi ile savaşa karşı tavrını net bir şekilde koymuştur.

Mehmet Altan diyor ki:

20. yüzyılın en etkili Alman şairi…

VİKİPEDİ demişti ki:

20. yüzyılın en etkili Alman şairi

Mehmet Altan diyor ki:

Oyun yazarı…

VİKİPEDİ demişti ki:

oyun yazarı

Mehmet Altan diyor ki:

Ve tiyatro yönetmeni Bertolt Brecht, "anavatan için ölmek hoş ve onurludur sözü yalnızca boş kafalıların rağbet ettiği bir propaganda sloganıdır" diye yazmış… Okuldan atılması gündeme gelmiş… Babasının hatırı ve din dersi öğretmeninin araya girmesi ile bu cezadan kurtulmuş.

VİKİPEDİ demişti ki:

(Brecht) "Anavatan için ölmek hoş ve onurludur" sözü yalnızca boş kafalıların rağbet ettiği bir propaganda sloganıdır” cümlesi ile savaşa karşı tavrını net bir şekilde koymuştur. Bu nedenle okuldan atılmakla cezalandırılması gündeme gelmişti. Babasının hatırı ve din dersi öğretmeninin araya girmesi ile bu cezadan kurtuldu. [3]

Mehmet Altan diyor ki:

Bavyera Eyaleti’nin güney batısında Augsburg’dayım…

VİKİPEDİ demişti ki:

Augsburg, Bavyera eyâletinin güney-batısında yer almaktadır.

Mehmet Altan diyor ki:

M.Ö. 15. yüzyılda Roma İmparatoru Augustus’un kurduğu Augsburg, Almanya’nın en eski şehirlerinden biri.

VİKİPEDİ demişti ki:

Şehrin adı M.Ö. 15. yüzyıl Roma imparatoru Augustus'un askeri üst olarak kullandığı yerleşim merkezi olan Augusta Vindelicorum'dan gelir.

Mehmet Altan diyor ki:

Brecht bu kentte doğmuş.

VİKİPEDİ demişti ki:

Brecht, Augsburg'da dünyaya geldi.

Mehmet Altan diyor ki:

Doğduğu yer bugün müze. Brecht Evi olarak anılan müzeye giriyorum…

VİKİPEDİ demişti ki:

Şairin Augsburg'daki doğduğu ev, bugün Brecht Evi (Brechthaus) adı altında müze olarak kullanılmaktadır.

Mehmet Altan diyor ki:

Bertolt Brecht, Almanya’da kısaca Bert Brecht olarak anılıyor… Babası, Berthold Friedrich Brecht, daha sonra müdürü olduğu Haindlsch Kâğıt Fabrikası’nda çalışıyormuş… Annesi Sophie Brecht, Brezing doğumluymuş… Gençliğinde Eugen olarak tanınan Brecht, daha sonra Berthold veya Bertolt adını seçmiş…

VİKİPEDİ demişti ki:

Eugen Berthold Friedrich Brecht 10 Şubat 1898'de Augsburg'da dünyaya geldi. Achern doğumlu olan babası Berthold Friedrich Brecht, daha sonra müdürü olduğu Haindlsch Kağıt Fabrikası’nda yönetici olarak çalışıyordu. Annesi Sophie Brecht, Brezing doğumluydu. Gençliğinde Eugen olarak tanınan Brecht, daha sonra Berthold veya Bertolt adını seçti.

Mehmet Altan diyor ki:

Annesi, gençliğinde utangaç ve kolay hastalanan Brecht’i sürekli kollamak zorunda kalmış…

VİKİPEDİ demişti ki:

Annesi, gençliğinde utangaç ve kolay hastalanan Brecht’i sürekli kollamak zorundaydı.

Mehmet Altan diyor ki:

İlkokuldan sonra, 1908-1917 yılları arasında Peutinger Lisesi’ne gitmiş… Liseyi, savaş nedeni ile uygulamaya konulan kolaylaştırılmış sınav sonucu bitirmiş…

VİKİPEDİ demişti ki:

Liseyi, savaş nedeni ile uygulamaya konulan, kolaylaştırılmış sınav sonucu bitirdi.

***

Mehmet Altan diyor ki:

Kendisini "komünist" olarak tanımlayan Brecht,

VİKİPEDİ demişti ki:

Brecht kendisini (Walter Benjamin'e söylediği gibi) "Komünist" olarak tanımlar. [2]

Mehmet Altan diyor ki:

daha önce Erwin Piscator tarafından adı konulan epik tiyatronun, diğer bir deyişle “Diyalektik Tiyatro”nun kurucusu…

VİKİPEDİ demişti ki:

Daha önce Erwin Piscator tarafından adı konulan epik tiyatronun[1], diğer bir deyişle "Diyalektik Tiyatro"nun kurucusudur.

Mehmet Altan diyor ki:

Epik tiyatro, siyasal amaçlı bir tiyatro düşüncesi… Bertolt Brecht’in doğrudan Marksizm-Leninizm etkilenimiyle oluşturduğu ve seslendiği seyirci kitlesini de emekçi sınıf olarak belirlemiş bir kuram… Asıl amacı ise tiyatroyu bir lüks olarak elit kesimlerin tekelinden çıkararak, tiyatronun sıradan halkın gündelik sorunlarına indirmek…

***

Mehmet Altan diyor ki:

Brecht’in bir atölyenin ikinci katı olan doğduğu mütevazı ev… Yatak odası dışındaki odalar, Brecht’in tüm dünyada sahnelenen eserlerinin metinleri, afişleri ve resimleriyle dolu…

Mehmet Altan diyor ki:

21 yaşında yazdığı Gecede Trampet Sesleri…

VİKİPEDİ demişti ki:

1919’da, (21 yaşında / HB) eleştirel bir oyun olan Gecede Trampet Sesleri

Mehmet Altan diyor ki:

31 yaşında yazdığı ve büyük başarı sağladığı Üç Kuruşluk Opera…

VİKİPEDİ demişti ki:

En büyük başarısı, Üç Kuruşluk Opera 1928 yılında (30 yaşında / HB) ortaya çıktı.

Mehmet Altan diyor ki:

1930 yılında yazdığı Mahagonny Şehrinin Yükselişi ve Çöküşü oyunu… Bu oyun Leipzig’de izleyicilerin karşısına çıktığında, büyük bir ihtimalle politik karşıtlarının kışkırtmaları sonucu ayaklanma benzeri gösterilere neden olmuş…

VİKİPEDİ demişti ki:

1930 yılında Mahagonny Şehrinin Yükselişi ve Çöküşü oyunu Leipzig’de izleyicilerin karşısına çıktığında, büyük bir ihtimalle politik karşıtlarının kışkırtmaları sonucu yapılan ayaklanma benzeri gösteriler yüzünden...

Mehmet Altan diyor ki:

Gelişmeler Almanya’nın en büyük tiyatro skandallarından birisi olarak kabul edilmekte… Bir anlamda “boş kafalıların” rövanşı gibi olmuş.

VİKİPEDİ demişti ki:

Almanya’nın en büyük tiyatro skandallarından birisi ortaya çıktı.

***

Mehmet Altan diyor ki:

Brechtlerin daha sonra taşındığını biliyorum… Doğduğu evin yakınındaki o evin yolunu tutuyorum… Eve geldiğimde, o dönem kısa biyografisine geri dönüyorum:

Mehmet Altan diyor ki:

"1917’den 1918’e kadar Münih’deki Ludwig Maximilian Üniversitesi’nde doğa bilimi, tıp ve edebiyat okudu. 1918 yılında Augsburg askeri hastanesinde sıhhiye askeri olarak görevlendirilmesinden dolayı öğrenimini yarıda kesmek zorunda kaldı. 1921-22 yıllarında Berlin felsefe fakültesine kayıtlıydı; fakat öğrenime başlamadı."

VİKİPEDİ demişti ki:

1917 den 1918 e kadar Münih’deki Ludwig Maximilian Üniversitesi’nde doğa bilimi, tıp ve edebiyat okudu. 1918 yılında Augsburg askeri hastanesinde sıhhıye askeri olarak görevlendirilmesinden dolayı öğrenimini yarıda kesmek zorunda kaldı. 1921-22 yıllarında Berlin felsefe fakültesine kayıtlıydı; fakat öğrenime başlamadı.

Mehmet Altan diyor ki:

Evin karşısında kestane ağaçları ve akan bir nehir var… Bunlar Brecht’in eserlerindeki kestane ağaçları

İlk aşkı da önünde bulunduğum evin duvarındaki tabelada vurgulanacak kadar önemli:

“1916 yılında, büyük gençlik aşkı ‘Bi’ diye çağırdığı, Paula Banholzer’le tanıştı. Bu ilişkiden 3 Nisan 1919 yılında oğlu Frank Banholzer dünyaya geldi. Çocuğa, Brecht’in çok önem verdiği şair Frank Wedekind’in adını verdiler. Küçük Frank ilk üç yılını Kimratshofen’de geçirdi. Sonraları değişimli olarak büyükanne, Brecht’in yeni sevgilileri Marianne Zoff ve Helene Weigel çocukla ilgilendiler. Brecht’in oğlu II. Dünya Savaşı’nda diğer cephelerin yanı sıra doğu cephesinde görevlendirildi. Frank Banholzer 13 Kasım 1943 tarihinde Rusya Porchow’da, ordu sinemasına yapılan bir bombardıman sonucu öldü.”

VİKİPEDİ demişti ki:

1916 yılında, büyük gençlik aşkı "Bi" diye çağırdığı, Paula Banholzer’le tanıştı. Bu ilişkiden 3 Nisan 1919 yılında oğlu Frank Banholzer, Kimratshofen’da dünyaya geldi. Çocuğa, Brecht’in çok önem verdiği şair Frank Wedekind’in adını verdiler. Küçük Frank ilk üç yılını Kimratshofen’de geçirdi. Sonraları değişimli olarak büyükanne, Brecht’in yeni sevgilileri Marianne Zoff ve Helene Weigel çocukla ilgilendiler. Brecht’in oğlu II. Dünya Savaşı'nda diğer cephelerin yanı sıra doğu cephesinde görevlendirildi. Frank Banholzer 13 Kasım 1943 tarihinde Rusya Porchow’da, ordu sinemasına yapılan bir bombardıman sonucu öldü. [4]

Mehmet Altan diyor ki:

İlk önceleri Berlin’de tiyatrosunu görmüştüm…

Doğduğu yerleri görmek çok sonralara rastladı.

Bu Pazar…

Dünyayı ve Türkiye’yi bir kenara bırakıp ben Brecht’in peşinde dolaşıyorum…

Siz de peşime düşün istedim…

Samanyolu Haber

(Kaynak: Mimesis)

Sosyalist sanatçı Hilmi Bulunmaz, LİNÇÇİ Oyun Atölyesi'nin oyunlarını izlememeye kararlı olmasına karşın, Tolstoy'un etkisiyle "7 Şekspir"i izleyecek!

Bulunmaz Kültür Merkezi'nin yöneticisi sosyalist sanatçı Hilmi Bulunmaz (Fotoğraf: Mesut Alptekin)


Sosyalist sanatçı Hilmi Bulunmaz, Nihat Haluk Bilginer'in "Oyuncuların çoğu yavşaktar genellikle..." sözünü kullanıp, iskambil kağıtlarıyla poz verdiği 46 Magazin Dergisi'ndeki pozuna özenerek, onun o pozuna öykünerek, onun o pozundan esinlenerek bir fotoğraf çektirdi. Nihat Haluk Bilginer'in Internet'te çok net olarak görünmeyen yüzünü daha rahat görebilmek için, lütfen, fotoğrafın üzerine tıklayınız! (HB)


***


Ayrıca bakınız:

En büyük tiyatral sahtekâr William Shakespeare'in ruhunu toptan alıp, burjuvaziye perakende satan LİNÇÇİ Oyun Atölyesi'nin bilet fiyatları el yakıyor!



***


Bulunmaz Tiyatro sanatçılarından Oğuzcan Önver, (yaşıtları "facebook bataklığı" içerisindeki boktan işlerle uğraşırken) çok ciddi eleştiriler yazıyor!


***


LİNÇÇİ Ertuğrul Timur, öznesiz tümce kuruyor!

Yalan makinesi ve küfürbaz Mustafa Demirkanlı'nın sözde küfre karşı kampanyasına alet olanların imzaladıkları metni ve alet olanları teşhir ediyoruz!

Linç imzacıları listesi

En büyük tiyatral sahtekâr William Shakespeare'in ruhunu toptan alıp, burjuvaziye perakende satan LİNÇÇİ Oyun Atölyesi'nin bilet fiyatları el yakıyor!

Telefon edip bilet fiyatlarını sorduğumuzda; "tam bilet 40 TL" demelerine karşın, gişeye gittiğimizde, bilet fiyatlarını yüzde yirmi beş oranında indirerek bizlere satmaya çalışan LİNÇÇİ Oyun Atölyesi, biletlerine vurdukları fiyatın birdenbire kalp sektesi oluşturmaması için, "GİRİŞ BİLETİ" üzerindeki miktarı ters basıyor! Kadıköy Vergi Dairesi'ne 6490138318 Vergi Sicil Numarası ile kayıtlı bulunan LİNÇÇİ Oyun Atölyesi, "T.C. MALİYE BAKANLIĞI" damgasıyla anlaşmalı matbaada (Has Matbaacılık San. ve Tic. Ltd. Şti) basılmış biletlere, nasıl oluyor da, sonradan el kaşesiyle bilet fiyatını damgalıyor? Bizim için muamma olan bu uygulamayı bir türlü anlayamadık!

Sosyalist sanatçı Hilmi Bulunmaz'a "noter onaylı ihtarname" gönderen, Hilmi Bulunmaz'ı savcılığa şikâyet eden ve onu mahkemeye veren LİNÇÇİ Oyun Atölyesi'nin bu garip uygulaması için, biz, onlara "noter onaylı ihtarname" göndermeyecek, onları savcılığa şikâyet etmeyecek yada mahkemeye vermeyeceğiz!! Tabii ki, bu düşüncemiz, "şimdilik" kaydıyla geçerli!!! Daha sonraları nasıl bir davranış geliştireceğimizi, biz bile asla bilemiyoruz!!!... (HB)

Bulunmaz Tiyatro sanatçılarından Oğuzcan Önver, (yaşıtları "facebook bataklığı" içerisindeki boktan işlerle uğraşırken) çok ciddi eleştiriler yazıyor!

"Bir dizi rastlantı geçen yüzyılın felsefi düşünce ve sanat yasaları diktatörü Goethe'nin Shakespeare'i övmesini sağladı; diktatörün bu övgülerini havada kapan sanat eleştirmenleri de çalakalem uzun ve dumanlı yazılar, quasi bilimsel makaleler döktürmeye giriştiler ve Avrupa'da insanların büyük çoğunluğu Shakespeare'le yatıp Shakespeare'le kalkmaya başladı. Halkın bu büyük ilgisine karşılık vermek isteyen eleştirmenler, birbirleriyle rekabet de ederek Shakespeare hakkında yeni yeni yazılar yazdılar; böylece okurların ve tiyatro izleyicilerinin hayranlıkları büsbütün pekişti ve Shakespeare'in ünü bir çığ gibi büyüyerek günümüzde resmen çılgınlık düzeyine ulaştı; bir tür hipnoz uygulandı zihinler üzerinde, bilinçler telkinle şekillendirildi; bir çılgınlık halini alan bu büyük ünün temelini de bu hipnoz oluşturdu."

(Bkz: Tolstoy, Sanat Nedir?, çev. Mazlum Beyhan, İş Bankası Yayınları, s. 370)


***


Bulunmaz Tiyatro'yu, işçi sınıfına tiyatral hizmet sunmak için, 1 Mayıs 1989 tarihinde kurdum.

Bir buçuk yıldır Bulunmaz Tiyatro sanatçısı olarak sanatsal soluk alan Oğuzcan Önver, hızla, hem de şimşek hızıyla sanatsal üretimlerde bulunuyor.

Yukarıda, Lev Tolstoy'un "Sanat Nedir?" kitabından küçük bir tadımlık sundum. Eylül 2007 tarihinde yayınlanır yayınlanmaz satın alıp hemen okuduğum "Sanat Nedir?" kitabı, hiçbir değerle ölçülemeyecek denli önemli bir yapıt. "Sanat Nedir?" kitabı, beni çok etkilediği için, onu sadece okumakla yetinmeyip, bu kitap hakkında "adam gibi bir eleştiri yazısı" da yazdım. Bu yazı, daha sonra "Sanat Estetik Politika" kitabında yer aldı.

22 Temmuz 2008 tarihinde kaleme aldığım "Sanat nedir?... Ne işe yarar?" başlıklı yazımdan bir tadımlık sunuyorum:

"Gelelim başlıktaki sözcüklerin birleşerek oluşturduğu düşünsel açımlamaya… Başlığa yazdığım 'Sanat nedir?.. Ne işe yarar?...' sözlerinin içerdiği düşünceyi sizlere rahatça açıklayabileceğimi sanmıyorum. Böyle bir düşünceyi, çok zor açıklayabileceğim yada hiç açıklayamayacağım!... Böyle olmasına karşın, neden o başlığı attım?... Bir tek nedeni var; açıklama isteği duymak. Peki, açıklayamama korkum nereden kaynaklanıyor?... Şimdiye dek, çok basit görünmesine karşın, fakat çok sert bir kaya olan 'sanat' sözcüğünü rahatça açıklayabilen düşünüre pek rastlamadım. 'Sanat' sözcüğüne ve bu sözcüğün girdiği bağlamlardaki tümcelere rahatça yaklaşabilen ender insanlardan biri, 'Sanat Nedir?' kitabının da yazarı Lev Tolstoy'dur…"

"Sanat Nedir?" kitabını, şu anda altıncı kez okuyorum. Ömrümün sonuna dek elimden bırakmayacağım büyük bir değer taşıyan "Sanat Nedir?" kitabını, (en büyük tiyatral tabu William Shakespeare'in tahtının sahte olduğunu öğrenmek isteyen) cesur okurlara tavsiye ederim!

Bulunmaz Tiyatro, kurulduğu ilk günden başlayarak, işçi-sanatçı yetiştirmek için inşa edildi. Bu nedenle, resmî ve/ya gayri resmî faşistler tarafından sürekli olarak taciz edildi/ediliyor! Bulunmaz Kültür Merkezi'ne bağlı olarak çalışan Bulunmaz Tiyatro 'nun işçi-sanatçıları, ilk zamanlar, karakola çekilirken, daha sonraları, Bulunmaz Kültür Merkezi'nde karakollar kuran mantık, gözaltılarla, sorgulamalarla yetinmemeye başlayınca, ellerinde mühürlerle Bulunmaz Tiyatro işçi-sanatçılarını sürekli olarak taciz ettiler. Biz, toplumsal, kültürel, sanatsal, tiyatral, estetik üretimin dışına itildikçe, faşizme hizmet sunan gelenekçi tiyatro esnafı, halkın düşünsel ve estetik bilincinin dumura uğraması için, hızla, hem de şimşek hızıyla, tiyatro coğrafyasını kirletiyorlardı/kirletiyorlar!

Bulunmaz Tiyatro işçi-sanatçılarının, son zamanlarda burjuvazinin yoz kültürüne karşı verdikleri savaşım çok sertleşince, bu kez, kolluk güçleri yerine, başta LİNÇÇİ Tiyatro... Tiyatro... Dergisi kurucusu LİNÇÇİ Mustafa Şükrü Demirkanlı, LİNÇÇİ Ahmet Ertuğrul Timur (nam-ı diğer 3. Abdülhamid), "Boğaziçi Üniversitesi Gölgesinde Yetişenler"den LİNÇÇİ Ömer Faruk Kurhan gibi demokrat görünümlü anti-demokratlar olmak üzere, tam 1100 alçak, Coşkun Büktel ve Bulunmaz Tiyatro kurucusu sosyalist sanatçı Hilmi Bulunmaz'ın sanatsal ifade olanaklarını imha etmek için,müthiş bir LİNÇ KAMPANYASI başlattılar!

Peki, Bulunmaz Tiyatro'dan bunca korkulmasının gerçek nedeni, sadece siyasal mıydı? Hayır, değildi. Gücünü, tiyatral birikiminden alan Bulunmaz Tiyatro, sadece sosyalist sanatçı Hilmi Bulunmaz'la sınırlı bıraktırılmak, yalnızlaştırılmak istendi. Bunun için olmadık alçaklıklar, umulmadık orostopolluklar yapıldı.

Sosyalist sanatçı Hilmi Bulunmaz'ın, tiyatro dergisi çıkarmak için sorumlu tuttuğu kişiler (Ozan Akgül, Toprak Karaoğlu) "kaleyi içeriden feth etmek için" sosyalist kimlikli OYUN Dergisi'nin alameti farikası LENİN'in fotoğrafını ve sözlerini dergiden söküp attılar.

LİNÇÇİ alçaklar, LİNÇÇİ orostopollar, LİNÇÇİ vicdansızlar, sosyalist sanatçı Hilmi Bulunmaz'ın verdiği tiyatro kursuna gelen kursiyerleri teker teker arayarak, ancak bir alçağın, ancak bir orostopolun, ancak bir vicdansızın yapabileceği kalleşlikle, bu kişileri Bulunmaz Tiyatro'dan uzaklaştırdılar.

Cami avlusunda buldukları ve biberonla besleyip büyüttükleri Burak Caney denen orospu çocuğu sayesinde, ellerindeki tüm alçaklıkları kullanan orostopollar, resmî ve/ya gayri resmî faşistlerin beceremediklerini yapabilmek için, yukarıda da belirtiğim gibi, tam 1100 alçağı bir araya getirerek, bir LİNÇ KAMPANYASI başlattılar!

Ya şimdi?...

Sosyalist sanatçı Hilmi Bulunmaz'ın sabırla, hem de çok büyük bir sabırla ektiği tohumlar hızla, hem de şimşek hızıyla göğeriyor!

Dört yüz yıldır kara bir leke gibi tiyatroya sahtelikler serpen ve kraldan çok kralcı / kralın soytarısı olan William Shakespeare'in piçleri, onun Türkiye tiyatrosundaki devamı olan ve tiyatro sanatını lağım fareleri gibi kirletenlere karşı müthiş bir örgütlenme oluşuyor!

İşte şimdi!...

Oğuzcan Önver, kraldan çok kralcı / kralın soytarısı, padişahtan çok padişahçı / padişahın dalkavuğu, burjuvadan çok burjuvacı / burjuvanın eleştirmenlerine karşı savaşım verip, gerçek tiyatro eleştirmenliğinin yollarına demir ağlar örüyor.

İşte şimdi okuyun!...

İçinizde; kralcılığa karşı bir gram duruş, padişahçılığa karşı bir santim mücadele azmi, burjuvaziye karşı bir santimetre kare sosyalizmi savunmak arzusu varsa, henüz yeni dikilen bir fidan olan Oğuzcan Önver'in bu dik başlı eleştirel duruşunu izleyip, onun gerçekçi ve çok ciddi tiyatro eleştirilerini mutlaka okuyunuz... (HB)


***


Aşka bir hâller olurken, biz beklentilerimizi karşılayamıyoruz!


Oğuzcan Önver
26 Ocak 2011


Kuru bir soğuk hüküm sürüyor bu akşam bütün İstanbul'da... Kuru soğuğun hükümranlığına aldırmadan, evden çıkıp İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları Fatih Reşat Nuri Sahnesi'ne, Aşk Halleri adlı oyunu izlemeye gidiyorum. Biletleri, Bulunmaz Tiyatro sanatçılarından, aynı zamanda ECEL dizisinde Geyşan rolüyle oyunculuk yapan arkadaşım Elif Özoğul almış. Oyunu izleyinceye dek, oyun hakkında hiçbir bilgim yoktu. Oyunun yönetmeni kimmiş, oyunun konusu neymiş, oyunu kimler oynuyormuş, bunların hepsinden tamamıyla habersizdim.

İçine kuru soğuğu geçirmeyen tramvaydan Beyazıt durağında iniyorum. Kuru soğuğun hükümranlığını azaltan hafif bir yağmur yağmaya başlıyor. Beklediğim bir yağmur değil bu; çünkü şemsiyem yok, çünkü ıslanmaya başlıyorum. Ellerim, ceplerimde olmasına rağmen üşüyor. Aklımda bir sürü düşünce ve karmaşık duygular var. Bir ara İstanbul'da bulunduğumu unutup, kendimi Kuzey Afrika'a gibi hissediyorum; yoğun bir şekilde, Mısır’daki ayaklanmayı düşünüyorum. Acaba bu ayaklanma, emperyalizm karşıtı bir devrime dönüşür mü? Bizim ülkemizde neden böyle şeyler olmuyor? Kuru soğuğu yeniden duyumsarken hayıflanıyorum. Kendi kendime nedenler üretiyorum; Bir kere bizde bu işi yönetebilecek adam gibi bir parti yok, lider görevini üstlenebilecek adam gibi biri yok, "herkes" deli gibi televizyon izliyor, McDonalds barınağından, Starbucks sığınağından çıkmıyor vs…

Örneğin EZEL dizisini, örneğin EZEL dizisinde oynayan(?!), halkın yakıcı istemlerine karşıt Haluk Bilginer'in anlamsız, düzeysiz oyunculuğunu(?!) izlerseniz ayaklanma değil, ayaklanmanın sayıklaması bile olmaz tabii. Kendimce nedenler üretiyor ve ikna ediyorum kendimi. Bütün bunları düşündükçe kaldıramayacağım bir ağırlık çöküyor üzerime.

Mücadelemdeki yalnızlığım, tarihin en büyük ordusu gibi gözümü korkutuyor. Uykusundan yeni uyanmış bir kedinin uzun uzun esneyişlerini, akşamın bu saatinde bile hâlâ çalışmaya tezgâhlarını açık tutmak zorunda olan manavları, insan sıcaklığının terk ettiği parkların yalnızlığını görüyorum. Reşat Nuri Sahnesi'ne gelirken gördüğüm durumların bende oluşturduğu imgeler ve salondan içeri girdiğim andan itibaren gördüğüm durumların bendeki imgeleri ve bu imgelerin salondaki insanların üzerindeki yapay görüntüleri, doğal insan hâllerine hiç benzemiyorlar.

Salonda, çok farklı bir gezegenden gelmiş gibi davranan seçkin(?!) insanlar var. Elime oyunun tanıtmalığı geçiyor, tanıtmalığa baktığımda, anlık bir şaşkınlık yaşıyorum; Uyarlayan-Yöneten: Hülya Karakaş! Bu yönetmen, "Dullar" oyununun da yönetmeni değil miydi? Evet, öyleydi. Yine aynı yönetmenin oyununa denk gelmişim. Bu beni heyecanlandırmıyor; çünkü "Dullar"ı sevmeyip, "Dullar"; bir "lunapark metni" olmanın ötesine asla geçememiş, mesaj kaygısı gütmeyen yüzeysel bir eğlencelik! başlıklı bir de eleştiri yazmıştım. Tanıtmalığın altında ayrıca "İlk oyun: 26 Ocak 2011 Fatih Reşat Nuri Sahnesi" yazıyor. Farkında olmadan, hayatımın ilk galasına gelmiş oluyorum. Sonra, her zaman olduğu gibi ışıklar sönüyor ve tabii ki oyun başlıyor!

Hülya Karakaş, sanırım tiyatroda kendi tarzını oluşturmaya çalışıyor: Birbirinden bağımsız farklı öyküleri kolaj hâlinde birleştirerek bir oyun hazırlamak istiyor. Çatışmasız, karakter değişimi olmayan, bir oyun(?!) anlayışı bu. Zira "Dullar" da, "Aşk Halleri" de bu tarz oyunlar(?!). Biraz zorlarsak, "Dullar"ın dram versiyonu; "Aşk Halleri" diyebiliriz. Şunu da belirteyim; "Aşk Halleri", "Dullar"a (tabiri caizse) beş basar! Ama bu "Aşk Halleri"nin iyi bir oyun olduğunu değil, "Dullar"ın, kötü oyun olan "Aşk Halleri"nden de kötü bir oyun olduğunu gösterir.

Oyunun (dil ve el alışkanlığı nedeniyle "oyun" diyorum) daha en başında, "Uğurlar Olsun" şarkısını ve hemen ardından, şu meale gelen politik mesaj verme kaygılı repliği duyuyoruz;

"Doğusuyla batısıyla bu vatan bizim!"

Haydaaa! "Alâkaya maydanoz" yada "dam üstünde saksağan vur beline kazmayı"... Nereden geldik şimdi buraya? Oyuncu, neden oyunun daha en başında bunu söyledi; onu, biz izleyiciler asla bilemiyoruz. Ama, belki de, son dönemlerde verilen en klişe mesajın bu olduğunu biliyoruz:

"Doğusuyla batısıyla bu vatan bizim!"

Eee, yani? Bunu söylemeye şimdi ne hacet var? "Politik mesaj vereyim, ama bu mesaj tehlikeli olmasın!" diye alâkasız bir yerden fırlayan bir replik bu. Gereksiz, çok gereksiz bir tutum bu!!! Bu mesajı, ya oyun içinde alt metin olarak vereceksin (ki bu tarz bir alt metin yoktu oyunda, hatta bir daha bu sularda hiç yüzmedi öyküler) yada hiç bu işlere bulaşmayacaksın. Yoksa çok eklektik ve çok boş bir slogan atmanın ötesine asla geçemezsin.

Oyun(?!), Nezihe Meriç’in "Yandırma" ve "Gülün İçinde Bülbül Sesi Var" öykülerinden yola çıkılarak hazırlanmış. Bu öyküler, kesitler hâlinde, bazı bölümleri hariç, gayet iyi bir hikâye anlatma yöntemiyle izleyicilere "kavratılıyor". Hülya Karakaş, iyi öyküler seçmeyi ve titizlikle seçtiği bu öyküleri başarıyla dramatize etmeyi başarmış.

Sahneye yansıyan Neşet Ertaş türküleri, çok yerinde ve öykülere uygun olarak kullanılmış. Neşet Ertaş türkülerini seven biri olduğum için, en azından benim çok hoşuma gitti bu uygulama.

Oyunun bir yerinde, karakterin telefonu çalıyor ve oyuncu telefonu açarken, bir senkron (eş zaman) kayması yaşıyoruz. Yani, arkadan gelen telefon sesi bitmesine rağmen, oyuncu telefonu bir iki saniye geç açıyor. Bu ve buna benzer ufak tefek birkaç hatâ vardı; ama bunun bir ilk oyun olduğunu hesaba katarsak, bu hatâlar pek de önemli değil.

Obje-Dekor-Kostüm, "Dullar"da olduğu gibi gayet başarılı.

Oyuncular hakkında...

Burcu Çoban; abartılı olmayan, insanı boğmayan, doğal oyunculuğuyla ilgimi çekti. Cemal Ahhan Şener ve Nurdan Kalınağa; bu alçakgönüllü oyunculuk tavırlarını sürdürebilirlerse, gelecekte çok başarılı oyuncular olmaya adaylar. Televizyonlarda kendilerini kirletmezlerse, tiyatroda adlarını olumlu anlamda duyurabilirler. Caner Bilginer, Eftal Gülbudak ise vasat bir oyunculuk sergilediler. İleride sergileyecekleri oyunlarda açılacaklarını umuyorum.

Nezihe Meriç’in hikâyelerinin iyi olması, iyi oyunculuklar ve Neşet Ertaş türküleri, metni oyun havasına sokabiliyor. Ama bu, kesinlikle yeterli değil! Bu malzemeyle, çok daha iyi bir oyun hazırlanabilirdi. İnsana çok bir şey katmayan, hafif siklet bir oyundu izlediğimiz. Kolaj hâlinde, çatışmasız, karakter değişimi olmayan bir tiyatro uygulamasını pek benimseyemiyorum. Bu yüzden, ikinci defa bu tarz bir Hülya Karakaş oyunu izledikten sonra, bu tür tiyatroyu başarılı bulmadığımı belirtmek isterim. Ama Hülya Karakaş’ın emeğini de asla göz ardı edemem.

Oyundan çıkıp, otobüs durağına giderken, aklımda oyuna dair düşünecek pek bir şey yoktu. Oyun, beni etkilemedi, sarsmadı, yüzüme sular savurmadı. Belki böyle bir iddiası yoktu oyunun, ama böyle bir iddiası olmalıydı. Böyle bir dünyada arka arkaya iki defa bu tarz "lunapark" oyunları hazırlamaya hakkımız olmamalı! Oyundan çıkıp otobüs durağına gidene kadar, son derecede ıslandım. Sırılsıklam oldum. Peki bunca ıslanmama, sırıksıklam olmama değdi mi oyun? Hayır, asla değmedi. İzlediğime pişman mıyım? Hayır, asla değilim. Hiç kimseye "bu oyuna mutlaka gidin", demem, diyemem. Sadece ve sadece, oyuna gitmeden önce, tiyatro anlayışınızı, beklentilerinizi gözden geçirip öyle karar vermenizi tavsiye ederim.

Otobüs duraktan kalkarken, durağın tenha köşesinde kirli battaniyesiyle ısınmaya çalışan ve soğuktan donmamak için hayatla savaşan adamın düşlerini düşündüm. O düşlerde "Aşk Halleri" yoktu.


***


Ayrıca bakınız:

"facebook bataklığı"nda sanal muhalefet yapmak yerine, sosyalist kimlikli Bulunmaz Tiyatro'da kendini var eden Oğuzcan Önver, şimşek hızıyla üretiyor!

Her ne kadar "Oğuzcan pabucu yarım, gel facebook'a oynayalım" imgesini içerse de şair Serkan Engin'in samimî duygularla kaleme aldığı yazıyı okuyunuz!

Önce tavuk vardı; tavuktan yumurta, yumurtadan civciv çıktı; civciv piliç, piliç tavuk oldu! Sağlam yumurtalar, çürük demokrasinin üzerine fırlatıldı!

Bulunmaz Tiyatro sanatçılarından Oğuzcan Önver'le Ahmet Özkara 10 Aralık Dünya İnsan Hakları Günü'nde çift sarılı yumurta atma provalarına başladılar!

facebook'a üye olmak yada olmamak, işte bütün mesele bu!

30 Ocak 2011 Pazar

Yeni Tiyatro'nun Şubat sayısının kapağını Ocak'ta yayınlıyoruz!

Yeni Tiyatro Dergisi, uzun yıllardır geç yayınlanmakla ün salmış LİNÇÇİ Tiyatro... Tiyatro... Dergisi'nin oluşturduğu "tiyatro dergileri geç yayınlanır, işinize gelirse" mantığına teslim olan Lemi Bilgin, Ayşenil Şamlıoğlu ve Nejat Birecik'in makamına, tam ayın 1'inde sunulmak üzere!

SOSYALİST SANATÇI HİLMİ BULUNMAZ'A KARŞI VERDİĞİ MÜCADELEDE LİNÇÇİ MUSTAFA DEMİRKANLI'YI CAMİ AVLUSUNDAKİ PİÇ GİBİ YALNIZ BIRAKAN LİNÇÇİLERİ KINIYORUZ

Sosyalist sanatçı Hilmi Bulunmaz, "Devlet Tiyatroları'nın Aşil Topuğu" Sayın LİNÇÇİ yayıncı Mustafa Şükrü Demirkanlı'yı yalnız bırakıp "mağdur" olmasına neden olan "alçaklar ordusu"na karşı bir kınama metni yayımladı:

Türkiye tiyatrosunun hızla, hem de şimşek hızıyla çürümesi, küflenmesi ve ceset hâline gelip imha olması için, bir LİNÇ KAMPANYASI düzenleyen "alçaklar ordusu", önderleri Sayın LİNÇÇİ yayıncı Mustafa Şükrü Demirkanlı'ya (SLYMŞD) ihanet ederek, ("1976 yılında; Kuleli Askeri Lisesi'nden, 1979 yılında; Kara Harp Okulu'ndan jandarma subayı olarak mezun"/ Kaynak: Mustafa Demirkanlı, "Biz çok özgürdük!", Boyut Yayınevi, sf. 1) bu komutanın, sosyalist sanatçı Hilmi Bulunmaz'a karşı başlattığı iftira, karalama, yalan-dolan çalışmasına katılmamakla, başta kapitalist değerler olmak üzere, her türlü alçaklık değerlerine karşı duyarsızlık gösteriyorlar.

Bu "alçaklar ordusu", "Devlet Tiyatroları'nın Aşil Topuğu" Sayın LİNÇÇİ yayıncı Mustafa Şükrü Demirkanlı'ya (SLYMŞD) destek vermiyorlar!

Bu "alçaklar ordusu", "Devlet Tiyatroları'nın Aşil Topuğu" Sayın LİNÇÇİ yayıncı Mustafa Şükrü Demirkanlı'yı Sultanahmet Camii'nin devasa avlusuna bırakılan bir piç gibi algılıyorlar!!

Bu "alçaklar ordusu", öyle anlaşılıyor ki,"Devlet Tiyatroları'nın Aşil Topuğu" Sayın LİNÇÇİ yayıncı Mustafa Şükrü Demirkanlı tarafından asla affedilmeyecek!!!

Bu "alçaklar ordusu", "Devlet Tiyatroları'nın Aşil Topuğu" Sayın LİNÇÇİ yayıncı Mustafa Şükrü Demirkanlı tarafından; esefle, hiddetle, nefretle ve şiddetle kınanacak!!!...

"Devlet Tiyatroları'nın Aşil Topuğu" Sayın LİNÇÇİ yayıncı Mustafa Şükrü Demirkanlı'yı yalnız bırakan bu "alçaklar ordusu"nu, biz de; esefle, hiddetle, nefretle ve şiddetle
KINIYORUZ!

Aşağıda adları bulunan LİNÇÇİ kişilerin üç ay önce gönderdikleri "suç duyurusu" gelmesine karşın sanırız Nutku yaşlandığı için onunki çok geç gelecek!

"Kutlama: Bu arada sevgili hocam, ustam Prof. Dr. Özdemir Nutku bu ay 80. yaşına giriyor, ona da nice uzun yıllar diliyorum."

(Kaynak: Erbil Göktaş, Yeni Tiyatro Dergisi, Ocak 2011, sayı 25, sayfa 2)


***


(Hilmi Bulunmaz'a) "Önce, Ömer Faruk Kurhan, OYÇED Genel Sekreteri Burhan Gün ve ardından Tiyatro… Tiyatro… Dergisi Yayın Yönetmeni Mustafa Demirkanlı, Uludağ Üniversitesi Sahne Sanatları Bölüm Başkanı Prof. Dr. Nurhan Tekerek, Tiyatro… Tiyatro… Dergisi İmtiyaz Sahibi Gülhan Avşar ve Prof. Dr. Özdemir Nutku art arda Cumhuriyet Savcıları’na suç duyurusunda bulundu. Oyun Atölyesi kurum olarak, Haluk Bilginer ve Kemal Aydoğan kişisel olarak noterden ihtarname göndererek, kişilik haklarına tecavüzden vazgeçmelerini ihtar etmelerine rağmen Bulunmaz’ın umursamayarak hakaretlerini sürdürmeye devam ettiği görülmekte."

(Kaynak: tiyatrodergisi.com.tr)
Preview

Five Point Someone
Writer : Chetan Bhagat
Director : Sunil Vishnu K
Cast : Naveen Richard / Sudharsan Krishnan, YudhishthirRana / Bhargav Ramakrishnan, AvinashRajendran / Naveen Polisetty,Jimmy Xavier (narrator) / Vaisakh Shankar, MamtaBisht/ Amruthavarshini, AnandNagarker, ParthasarathyDevarajan, Ganesh Ramesh

Five Point Someone


By MTG editorial

Share8 1 Share10

FIVE POINT SOMEONE
The play is based on Chetan Bhagat's novel book - Five Point Someone.

A story about three friends in IIT who are unable to cope.

Three hostel mates - Alok, Hari and Ryan get off to a bad start in IIT - they screw up the first class quiz. And while they try to make amends, things only get worse. It takes them a while to realize: If you try and screw with the IIT system, it comes back to double screw you. Before they know it, they are at the lowest echelons of IIT society.

They have a five-point-something GPA out of ten, ranking near the end of their class. This GPA is a tattoo that will remain with them, and come in the way of anything else that matters - their friendship, their future, their love life. While the world expects IITians to conquer the world, these guys are struggling to survive.

Will they make it? Do underperformers have a right to live? Can they show that they are not just a five-point-something but a five-point-someone?





Upcoming shows for Five Point Someone in Mumbai
07:00 PM, Friday Feb 25, 2011 - NCPA Tata Theatre (map link)
07:00 PM, Saturday Feb 26, 2011 - NCPA Tata Theatre (map link)
07:00 PM, Sunday Feb 27, 2011 - NCPA Tata Theatre (map link)

Nihat Haluk Bilginer'in mahkemeye verdiği sosyalist sanatçı Hilmi Bulunmaz, işçi-sanatçı Mesut Alptekin'in kurguladığı ECEL'de Rasim Dayı'yı oynuyor!

Link: ECEL / FRAGMAN

Link: ECEL / DENEME ÇEKİMİ

Link: ECEL / BİRİNCİ BÖLÜM

Link: ECEL / İKİNCİ BÖLÜM

LİNÇÇİ Özdemir Nutku'nun Theope'ye attığı iftiraya yoğun ilgi!

Özdemir Nutku'nun Theope'ye attığı iftira! from BTV on Vimeo.

Bu videoyu, sadece vimeo.com paylaşım sitesinden tam 1140 ziyaretçi izledi!

Kültür Bakanlığı çanağı yalamayan, Efes Pilsen tezgâhtarlığı yapmayan, Lions Ödülleri almayan kişi ve kuruluşlar, LİNÇÇİ Oyun Atölye'sini izlemiyorlar

LİNÇÇİ Oyun Atölyesi'nin hiçbir oyununu asla ve kesinlikle izlemiyoruz!

Bulunmaz Kültür Merkezi
ECEL dizisi emekçileri
Fakir Baykurt Sahnesi
Bulunmaz Tiyatro
Cengiz Bulunmaz
Ramazan Turhan
Cemal Bulunmaz
İsmail Demirhan
Yusuf Bulunmaz
Hilmi Bulunmaz
Eylül Bulunmaz
Sabri Can Locva
Mesut Alptekin
Oğuzcan Önver
Ahmet Özkara
Oyun Dergisi
Oyun Sitesi
Şafak Uçak
Suha Enç

Mesut Alptekin, ECEL dizisinin ikinci bölümünü bugün kurguladı!

ECEL'in ikinci bölümü yakında yayında!

Düşkün Maşallah ile Şaşkın Maazallah'ın absürd hikâyeleri - 1

Düşkün - Elimde bir oyun var...

Şaşkın - Yapma yaaa...

Düşkün - Niye şaşırdın ki?

Şaşkın - Adıma uygun hareket etmek için...

Düşkün - Bırak şimdi lâfın belini kırmayı da, bu oyunumu sizin tiyatroya kakalayabilir miyim?

Şaşkın - Kazanacağın paracıkların ne kadarını bana vereceksin?

Düşkün - Her zaman ne veriyorsam, yine aynısını vereceğim!

Şaşkın - Ne kadar veriyordun?

Düşkün - İlk başlarda, benim kazancımın yüzde beşini alıyordun...

Şaşkın - Yapma be!

Düşkün - Canım ilk başlarda öyleydi. Ne çabuk unuttun! Hatırlasana!!!

Şaşkın - Hatırlamıyorum...

Düşkün - Nasıl olur kardeşim? Unutulacak bir şey değil ki bu! İnsan, aldığı rüşvetin miktarını unutur mu hiç?!

Şaşkın - Unutmadım ki!...

Düşkün - Öyleyse neden hatırlamıyorsun?

Şaşkın - Sen yazar olacaksın da ben göreceğim be dalyanak! İnsan, unutmadığı bir şeyi hatırlama ihtiyacı duymaz ki! Zâten unutmadığından, hatırlamasını gerektiren bir sebep yoktur!!!

Düşkün - Hah, buldum. Elimdeki oyunun konusunu buldum! Konu, unutmak yada unutmamak ikilemini işleyip, hatırlamak yada hatırlamamak bağlamında ilerleyerek, kadınların sosyal meselelerinin aile içi şiddetten kaynaklı, feodal kalıntıların üzerinde yükselen töre cinayetlerindeki dışsal davranışbilimlerle ilişkilendirilecek ve böylelikle yepyeni bir problematiğin enformatif izdüşümü olması nedeniyle Avrupa Birliği sürecindeki "beriki kadın, öteki kadın" denklemini işâretleyecek!...

Şaşkın - Tamam dostum... Ben, konuyu çaktım... Anlaşıldı, tamam... Bu konuyu bizim müdüre yediririm... Ancak, işin içine bizim müdür de dahil olacağı için, senin paracıklarının yarısını isteriz!

Düşkün - Olmaz...

Şaşkın - Ha siktir be!... Olmazsa, senin oyunun da elinde patlar!!... Sen, zâten yazar-mazar değilsin!!! Sen, sağcıya göre sağcı oyun, solcuya göre solcu oyun, futbolcuya göre futbolcu oyun yazan alçağın tekisin!!!...

Düşkün - Tamam, anlaşıldı... Senin dediğin olsun... Ver elini sıkayım... Uzak yanağını öpeyim... Dön kıçını koklayayım... Makam masasının üzerine çık, ayaklarının altını yalayayım...

Şaşkın - Tamam, sık, öp, kokla, yala... Ancak, oyunu bir an önce yazıp bana hemen teslim et, gerisini merak etme sen!

Düşkün - Hemen yarın yazıp sana teslim edeceğimden hiçbir şüphen olmasın. Nasıl olsa, inanmadığım şeyler yazmaya o kadar alıştım ki... Bende karakterin "k"si kalmadığı için, hayatımın sonuna dek el sıkmaya, yanak öpmeye, kıç koklamaya, ayak yalamaya mahkûm olmuş, Allah'ın belası bir herifim ben!!!

DİKKAT, (Kendi reklâm kulelerine sahip çıkamayacak kadar inisiyatifsiz İstanbul Devlet Tiyatrosu'nda) LİNÇÇİ VAR!

Benim, halkımın, tüyü bitmemiş yetimin verdiği vergilerle beslenen Türkiye Cumhuriyeti Kültür ve Turizm Bakanlığı Devlet Tiyatroları Genel Müdürlüğü İstanbul Devlet Tiyatrosu, bana, halkıma, tüyü bitmemiş yetime hiç sormadan, bizim görüşlerimizin hiçbirini asla ciddiye almadan, bana, halkıma, tüyü bitmemiş yetime hiçbir katkısı bulunmayan, sadece Çorumlu LİNÇÇİ yazar Tuncer Cücenoğlu'nun biraz daha zengin olabilmesi için, Çorumlu LİNÇÇİ yazar Tuncer Cücenoğlu'nun yazdığı(?!) oyunlarını sahneleyerek, benim, halkımın, tüyü bitmemiş yetimin verdiği vergilerin çarçur edilmesine neden oluyor!

Ben, halkım, tüyü bitmemiş yetim, istemeyerek de olsa, vergi verdiğimiz için, vergilerimizin kimlere, nasıl, neden kullandırıldığının hesabını sormakla, kendimize olan saygımızı ayakta tutmaya özen gösteriyoruz. Ancak, Türkiye Cumhuriyeti Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay, Devlet Tiyatroları Genel Müdürü Lemi Bilgin ve İstanbul Devlet Tiyatrosu Müdürü Şakir Gürzumar, İstanbul Devlet Tiyatrosu reklâm kulelerine sahip çıkamadıkları gibi, bir de LİNÇÇİ yazarların(?!) oyunlarını(?!) sahneleterek, beni, halkımı, tüyü bitmemiş yetimi ipine bile takmadıklarını kanıtlamış oluyorlar!!!

12 Eylül Faşizmi'nin hızla, hem de şimşek hızıyla ölüme sürüklediği Ruhi Su'nun o güzelim sesiyle dile getirdiği gibi;

........."Sabahın bir sahibi var
..........Sorarlar bir gün sorarlar
..........Biter bu dertler, acılar
..........Sararlar bir gün, sararlar"

(HB)


***


Kadın Sığınağı
Yazan: Tuncer Cücenoğlu
Yöneten: Serpil Tamur
Dekor Tasarım: Şirin Dağtekin Yenen
Giysi Tasarım: Şirin Dağtekin Yenen
Işık Tasarım: Ayhan Güldağları
Dans Düzeni: Yeşim Alıç
Dramaturg: Günay Ertekin

Rol Dağılımı:
Defne Yalnız, Hayat Olcay, Ayla Baki, Fatma Öney, Gamze Yapar Şendil, Melek Gökçer, Müge Arıcılar, Şule Gezgöç, Öykü Başar, Tuğçe Şartekin, Şenay Kösem

Konu:
Farklı nedenlerden, bir kadın sığınma evine toplanmış kadınların yaşamlarından kısa bir günün anlatıldığı bu oyun, gazetelerin 3. Sayfalarında okuduğumuz hayatları gözler önüne sererek, kadına yönelik şiddeti ve istismarı sorgulamaktadır.

(Kaynak: İstanbul Devlet Tiyatrosu)


***


Ayrıca bakınız: "'Çığ' aslında nedir, neyi sarsıyor?"

LİNÇÇİ Tuncer Cücenoğlu'nun "Che incileri"!

Devlet Tiyatroları'nda Oktay Koruna diye bir "sanatçı" mı var?

Coşkun Büktel; benim, halkımın, tüyü bitmemiş yetimin verdiği vergilerle beslenen Devlet Tiyatroları Genel Müdürü Lemi Bilgin'i sorumluluğa çağırıyor!

LİNÇ KAMPANYASI ana sponsorlarından Mitos-Boyut'un yayınladığı Çorumlu LİNÇÇİ yazar Tuncer Cücenoğlu'nun hiçbir kitabını asla satın alıp okumuyoruz!!!


***


LİNÇÇİ Ertuğrul Timur, öznesiz tümce kuruyor!

Yalan makinesi ve küfürbaz Mustafa Demirkanlı'nın sözde küfre karşı kampanyasına alet olanların imzaladıkları metni ve alet olanları teşhir ediyoruz!

Linç imzacıları listesi

LİNÇ KAMPANYASI ana sponsorlarından Mitos-Boyut'un yayınladığı Çorumlu LİNÇÇİ yazar Tuncer Cücenoğlu'nun hiçbir kitabını asla satın alıp okumuyoruz!!!

Ben, sosyalist bir sanatçı olarak, Çorumlu LİNÇÇİ yazar Tuncer Cücenoğlu'nun yazdığı(?!) oyunların hiçbirinin, emekçi kitlelere, köylülere, sosyalistlere bir gram bile yararı olduğunu düşünmüyorum. Beni böyle düşünmeye iten etmenleri algılamak için, sadece aşağıdaki iki linki tıklamanız bile yeterlidir! (HB)

"'Çığ' aslında nedir, neyi sarsıyor?"

LİNÇÇİ Tuncer Cücenoğlu'nun "Che incileri"!