30 Haziran 2009 Salı

Kemal Özer de zoru seçip haziranda öldü!

...................................................."yaralı bir şahin olmuş yüreğim
.....................................................uy anam anam
.....................................................haziranda ölmek zor!"
.....................................................Hasan Hüseyin


Bazı şair/yazarların ölüm günleri:
Nâzım Hikmet / 3 Haziran 1963
Orhan Kemal / 2 Haziran 1970
Cahit Irgat / 5 Haziran 1971
Tahir Alangu / 19 Haziran 1973
Ahmet Muhip Dıranas 21 Haziran 1980
Hasan İzzettin Dinamo / 20 Haziran 1989
Ahmed Arif / 2 Haziran 1991
Cahit Külebi / 20 Haziran 1997
Süha Tuğtepe / 24 Haziran 2009


***


Şair Kemal Özer hayata veda etti


Türk şiirinin usta isimlerinden Kemal Özer dün, 74 yaşında İstanbul'da hayata veda etti. Özer, geçtiğimiz yıl 'Temmuz İçin Yaralı Semah' adlı eseriyle Altın Portakal Şiir Ödülü'ne layık görülmüştü. İstanbul Erkek Lisesi'ni bitiren Özer, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi'ndene mezun oldu. Üniversiteden arkadaşlarıyla birlikte, 1956-1960 yılları arasında 'a dergisi'ni çıkardı.

1965-1970 yılları arasında kitapçılık ve yayıncılık faaliyetlerinde bulundu. 1983'te üstlendiği Varlık Dergisi'nin yönetmenliğini 1990'a kadar sürdürdü. 1989'da Yordam Yayınevi'ni kurdu. Edebiyatın pek çok alanında eserler veren Özer'in Gül Yordamı, Ölü Bir Yaz, Tutsak Kan, Kavganın Yüreği, Yaşadığımız Günlerin Şiirleri, Sen de Katılmalısın Yaşamı Savunmaya isimli kitapları var.

(Kaynak: Zaman)

Yalan makinesi, küfürbaz, linççi Mustafa Demirkanlı'nın başlattığı linç kampanyasına destek veren topluluklardan Yenikapı Tiyatrosu, gazete çıkarıyor!

(tiyatrolar birliği)
Yenikapı gazetesinin 10. sayısı yarın çıkıyor !


Yenikapı Tiyatrosu 2006 yılından beri yayıncılığında içinde olmaya çalışıyor. bugüne kadar 5 sayı dergi 4 sayı gazete çıkaran yenikapı tiyatrosu yayıncılık hayatındaki 10. yayına yarın merhaba diyor.

Yenikapı gazetesini izmirin bir çok sokağında ellerimizde göreceksiniz yakında. diğer illerden gazetemizi ve önceki sayılarımızı okumak isteyen olursa onlara ulaştırmaktan mutluluk duyacağız.isteme adresi : yenikapi@gmail.com

***

OYUN'un notu: Yukarıdaki metni geldiği gibi yayınladık!

Ayrıca bakınız: Yalan makinesi ve küfürbaz Mustafa Demirkanlı'nın sözde küfre karşı kampanyasına alet olanların imzaladıkları metni ve alet olanları teşhir ediyoruz!

Büktel ile Bulunmaz'ı "imha etmek" için, Mustafa Demirkanlı'nın başlattığı ve OYÇED'in de katıldığı linç kampanyasına katılmayan Zeliha Demirel yazdı!








Türkiye dramatik yazarlığının Everest'i ve "Türk dilinde yazılmış en iyi oyun" olan Theope'nin yazarı Coşkun Büktel ile Bulunmaz Tiyatro yöneticisi, Avrupa Birliği emperyalizmi karşıtı, asla çanak yalamayan, hiçbir kapitalist kişi, kuruluş, kurum karşısında diz çökmeyip kuyruk sallamayan, sosyalist sanatçı Hilmi Bulunmaz'ın sanatsal ifade olanaklarını imha etmek için, "KINIYORUZ!" başlıklı aldatıcı bir linç kampanyası başlatan yalan makinesi, küfürbaz, çanak yalayıcısı, linç kampanyası ana sponsorlarından Mustafa Demirkanlı, Ahmet Ertuğrul Timur (nam-ı diğer 3. Abdülhamid), "Bileyci" Kurhan (nam-ı diğer Ömer F. Kurhan), Yaşam Kaya (nam-ı diğer Adanalı), İsmail Can Törtop gibi tiyatro sanatını kirletenlerin kuyruğuna takılanlardan OYÇED'in bir etkinliğini Zeliha Demirel yazdı. (HB)
.
.
***
.
.
Hacivat : Antre gecti sinyor madama, muhavereyi atlatdık, fasıl başlıyor fasıl.
.
Karagöz : Öyle dedim ama inanmadılar, biz bilmez miyiz hangi satrazama, hangi padişaha küfredilecegini, deyip bir silahlı matiz eliyle atdılar beni deryanın öte yanına.
.
.
KARAGÖZÜN MUAMMASI
.
.
Zeliha Demirel
22 Haziran 2009
.
.
OYÇED (Oyun Yazarları ve Çevirmenleri Derneği) okuma tiyatrosu etkinliği kapsamında Su Gösteri Sanatları Sahnesi’nde Yılmaz Onay’ın eseri “Karagöz’ün Muamması” adlı oyun sahnelendi. İstanbul Şehir Tiyatroları, İstanbul Devlet Tiyatrosu ve çoğunluğu MASK-KARA Tiyatrosu oyuncularının oluşturduğu özel tiyatrolardan oyuncuların rol aldığı oyunu izledim. Dinçer Sümer’de oyunu izlemek için Ankara’dan gelmişti. Oyunun sonunda Yazan ve yöneten Yılmaz Onay ile oyuna dair söyleştik, paylaşıyorum.
.
.
Yılmaz Onay : Hepiniz hoş geldiniz. Oyunu izlediğiniz için çok teşekkür ederim. Derneğe teşekkür ederim. Okuma Tiyatrosunu başlattıkları ve benim oyunumu da bu programa kattıkları için. Okuma Tiyatrosunun sadece kıraat etme olmadığını göstermesi açısından önemli. Sezonun son oyunu, gelecek yıl devam eder. OYÇED’in varlığının bir takım nedenleri olması gerekiyor. Bu nedenle oyunlarımızın ve yazdıklarımızın daha fazla tanınmasını ve tiyatroda yer bulmasını istiyoruz. Daha fazla yaygınlaştırmak istiyorum. Hoştu bu oyun.
.
Nilbanu Engindeniz : Fikirlerini bizimle paylaşan ve yanımızda duran arkadaşlara teşekkür ederim. Oyunumuzun yazarı ve yönetmeni olan Yılmaz Onay’a teşekkürler.
.
Dinçer Sümer: Beni onur kurulu üyesi yapmışlar. Yönetim kuruluna teşekkür ederim.
.
Zeliha Demirel : Oyunu ne kadar sürelik bir çalışma sonucunda sahneye koydunuz?
.
Yılmaz Onay : Üç prova yaptık bu oyun için. Çok uzun sürmedi. Gölge çalışması daha fazla çalışıldı. Oyuncu arkadaşlar profesyoneldi. Okuma tiyatrosu usta oyuncularla kısa sürede çıkabilecek bir türdür.
.
Zeliha Demirel : Muamma’nın şiir üzerinden işlenmesi çarpıcı. Bu durum şiirin günümüzdeki gidişatına gönderme mi? Yoksa Platon’un Devlet’ine gönderme mi?(Platon Devlet’inde şairlere yer vermez ya)
.
"kendisi bir muammadır, kendini arar
çözer kendi bilmecesin, yoktur bileni
gözü kara, sırtı kambur aşk ateşi nar
yazar kendini şiirin, yoktur kalemi"
.
Yılmaz Onay : Bütün sanatların en yoğunlaşmışı şiirdir. Tabi ki şiirin, şiir olması lazım. Muamma özünde şiir. Şiirle yarışma halkın geleneği. Bu kadar handikap olan metni dört dizede şiirleştirmek zordu elbette. Burada muamma metnini şiirle örtüştürerek ifade edebilmeyi başarabilmişsem ne mutlu bana.
.
Ulvi Arı : Bu oyun nereden aklınıza geldi?
.
Yılmaz Onay : “Karagöz’ ün Muamması” oyunu İstanbul Devlet Tiyatrosu’nda 1884 – 85 sezonunda oynadı ve oyunu yönettim, ancak oyunculardan Metin Beyen dışında kimsenin performansını beğenmedim ve oyunu anlamadılar, çok kötü oynandı. Bu yüzden oyunu gösterimden çektirdim, böyle bir oyun yönetmedim, ciddi anlamda ilk kez okuma tiyatrosu olarak 1 haziran gösterisini yönettim…Okuma tiyatrosu gelişmiş ülkelerde bir oyun gibi ilgi çekip, izlenir, Oyçed’ in böyle bir etkinlik başlatması önemlidir. 3 kez prova yaptık, bu kadar kısa sürede bir oyun ancak usta oyuncularla çıkabilir.
.
Yılmaz Onay : Hollandalı ekip benden oyun istedi. Zaten aklımdaydı, bunu yazdım. Yarı amatör yarı profesyonel bu oyunu çıkardık. Devlet tiyatrosu sahneledi ve kabus oldu. 84 -85 te yazdım. Amsterdam Sanat Tiyatrosu’nda oynandı. Türkiye’de ilk defa burada oynandı.
.
Dinçer Sümer: Ben gerekirse her anlamda sahip çıkarım. Karagöz bir ailedir. Karı sözcüğüne takıldım biraz. Bunu biraz yumuşatsak olmaz mıydı?
.
Yılmaz Onay: Abla demesi yumuşatıyordu.
.
Dinçer Sümer: Ben de yazıp yenge mi demeye başlasam acaba?
.
Yılmaz Onay : Bu karagöz geleneğinde Hacivat ve Karagöz kılıbık. Literatürde abla diyor karısına. Bunun nedenini araştırmak lazım. Kadın burada hem kardeş hem sevgili. Hz. Süleyman’da var, aşk ve kardeşlik. Biraz da barışalım mı, gelenekte var.
.
Zeliha Demirel : Finali çok hoşuma gitti. Dört erkekli bir kadın… Bu çok da toplumumuzun alışık olduğu bir son değil.
.
Yılmaz Onay : O benim feministliğimden geliyor.
.
Alpay Ekler : Karagözün geçmişi Ana Tanrıça geleneğine kadar gidiyor. Lilith kültürüne bakarsanız Lilith “ben senin evlatlarını kaçıracağım” der. (Adem’in ilk karısı Lilith’dir beğenmez ve Havva ile evlenir). Karagöz’de kavramlara biraz simgeci bakmak lazım. Tahir ile Zühre’yi okurken de basit bir aşk öyküsü olarak okumamak gerekir. Tahir’e temiz, pak ay sembolü ile bakmak, Zühre’ye de tam tersine yıldız sembolü ile bakmak gerekir. Aslında öyküleri sadece okuduğumuz ya da bize anlatıldığı düzlemden bakmamak, sembolik bakmak gerekir. Mutlaka Sümer’e kadar inmeliyiz. Yunan Mitolojisi ile bakarsak bizi kısıtlar. Ramayana’ya kadar inmeliyiz.
.
Dinçer Sümer: Karagöz’ün şimdiye kadar bildiğimiz bir karakteri ve yapısı var. Ben bu güne taşıyıp onun bu günkü öyküsünü yazamaz mıyım? Komşusuyla, bakkalla, mahalleyle…
.
Dinçer Sümer: Şunları yazacağım. Karagöz senfoni orkestrasında çalıyor. Kimin için yaşıyor, kime hizmet ediyor? Belki karısı, kızı kaçıyor vs.
.
Yılmaz Onay : Geleneğe adım adım dahil edilirse en uç noktada bile yazılabilir. Yoksa yamalık olur.
.
Alpay Ekler : Bizim eski ustalar “aman Karagöz’e dokunmayın” der. Karagöz camiasının yıllardır böyle bir baskısı olmuştur. Son on yılda bu baskı azaldı. İsteyen istediği gibi yazsın. Modernize edilebilir.
.
Yılmaz Onay : Postmodernistler ve Oryantalistler dokunmasın.
.
Zeliha Demirel : Postmodernizme ve kavramsal sanata bakışınız…
.
Yılmaz Onay: İkisi de sistemin ürettiği ve birbirini besleyen şeyler. Postmodernizm modern ötesi demek ama her şey çok hızlı bir şekilde üretilip tüketiliyor. Modern ötesi zamanlara bu gidişle bu üretilenden bir şey kalmayacak.
.
Zeliha Demirel : Çok teşekkürler sevgili Yılmaz Onay ve emeği geçen herkes. Uzak olmayan zamanlarda muammalarda karşılaşmak üzere…

***

OYUN'un notu: Yukarıdaki metni geldiği gibi yayınladık!

Ayrıca bakınız: Yalan makinesi ve küfürbaz Mustafa Demirkanlı'nın sözde küfre karşı kampanyasına alet olanların imzaladıkları metni ve alet olanları teşhir ediyoruz!

Abdullah Gürgün


Aziz Nesin ve İsveç Serüveni


Abdullah Gürgün 1950 yılında Muğla’nın Milas ilçesine bağlı Bafa köyünde doğdu. İlkokulu Bafa İlkokulu’nda, ortaokulu İzmir Namık Kemal Lisesi’nde, liseyi Namık Kemal Lisesi, Özel Türkay Koleji, Söke Lisesi ve Ankara Cumhuriyet Lisesi’nde okudu.

1971 yılında Avusturya - Viyana’ya, 1974 yılında İsveç - Stockholm’e göçtü. Halkla ilişkiler, gazetecilik, televizyonculuk, film yapımcılığı, rehberlik, tercümanlık eğitimleri gördü. ABC, Yeşilçam, Halkın Sesi, İkibine Doğru, Aydınlık, Cumhuriyet, Güneş, Nokta, Somut, Berfin Bahar, Yaba, Bilim ve Ütopya, Folket-i Bild, Gnistan, Proläteren, LO Tidningen, Journalisten, Clarte gibi çeşitli İsveç ve Türkiye gazete ve dergilerinde yazdı. Yıllarca İsveç Radyosu ve İsveç Televizyonu’nda program yapımcısı olarak çalıştı. Pekçok belgesel film ve radyo programı yaptı. Peter Curman’ın şiirlerini çevirdi (Kuzey Esintileri) ve İsveççenin Türkçeyle Benzerlikleri – İsveçlilerin Türk Ataları kitabını hazırladı. Aziz Nesin ile ilgili birçok radyo ve TV belgeseli yaptı.

Abdullah Gürgün’ün bu bir demet anısıyla, değerli aydınlanmacı yazarımız Aziz Nesin’i, saygıyla anıyoruz.


AZİZ NESİN VE İSVEÇ SERÜVENİ


Berfin Yayınları Aziz Nesin’i bir anı kitabıyla anıyor.

İsveç’te tanınan birkaç Türkten biri Aziz Nesin. 1974 yılından bu yana İsveç’te yaşayan, gazetecilik yapan Abdullah Gürgün Aziz Nesin ile anılarını, yaptığı röportajları, radyo ve televizyon programlarını bu kitapta topladı. Katıldığı toplantılar, etkinlikler hakkındaki İsveç basınında çıkan yazıları, haberleri gözden geçirdi. Çocukluğundan bu yana okuduğu ve yıllarca izlediği ve etkilendiği Aziz Nesin’i kendi gözüyle anlattı. Usta yazarın kişiliğini gözler önüne sermek açısından önem taşıyan bazı yazıları da ekledi ortaya belgesel bir Aziz Nesin anıları ve anma kitabı çıktı.

Kitapta Aziz Nesin’in bazı bilinmeyen yönlerini ortaya koyan yazılar, yaşamı boyu katıldığı çeşitli etkinlikler, örgütlediği önemli girişimler, can alıcı konulardaki düşüncelerini saydam bir şekilde oraya koyan söyleşiler yer alıyor. 1970’li yıllardan bu yana İsveçli gazetecilerce yazılmış olan yazılar kanalıyla İsveçlilerin yazara bakışı sergileniyor. İsveç Türk İşçi Dernekleri Federasyonu’nun davetlisi olarak İsveç’e ilk gelişi, konferansları, Romanyalı yazarlarla buluşması, Salman Rüştü ile kavga nedenleri ve İsveçli gazeteci Arne Ruth ve Alman gazeteci Günther Wallraf’ın girişimiyle bir araya gelişleri ve barışmaları, köktendincilerin tehditleri nedeniyle İsveç’e sığınan Bangladeşli yazar Teslime Nesrin ile bir araya gelişleri, konuşmaları, Göteborg Fuarı’na onur yazarı olarak davet edilmesi, Türkiye basınının kendisini yapayalnız bırakması, İsveç Hiroşima Barış Ödülü’nü alması, İsveç Yazarlar Evinin açılışı ve Aziz Nesin’in bu evin ilk konuk olarak davet edilmesi, Aziz Nesin Belgeselleri, Sivas olaylarının İsveç Radyosunda günü gününe yankıları, olaylar hakkında yazılan yazılar, yapılan toplantılar, Stockholm Büyükelçiliğinin Aziz Nesin ilgisi, Aziz Nesin’e karşı iftira kampanyaları, Türkler arasında entrikalar gibi pekçok olay zaman zaman bir gülmece havasında zaman zaman isyan duygularıyla okuyucuya yansıtılıyor.

Berfin Yayınları bu belgesel anı kitabıyla bir bakıma Aziz Nesin’in “Böyle Gelmiş Böyle Gitmez” kitaplarını tamamlama yolunda değerli bir adım atmış oluyor.
Konjonktür değiştikçe, linç kampanyası ana sponsorlarından Mustafa Demirkanlı ile Tuncer Cücenoğlu'nun ahlak ilkeleri de değişiyor:


"DÜN DÜNDÜR, BUGÜN BUGÜNDÜR"


Yazısı www.coskunbuktel.com sitesinde: TIKLAYINIZ!
OYUN'un notu: Aşağıdaki bazı sözcükleri biz kırmızılaştırıp, ara başlık haline getirdik.


TEMİZ TİYATRO, BURAK CANEY VE POLEMİKLER ÜZERİNE ÇOK PARANTEZLİ İLK VE SON YAZI


Polat İnangül
29 Haziran 2009


"Tek kişilik azınlık da olsan; doğru, doğrudur."
Gandhi

“Çoğunluk olman, haklı olduğunu göstermez.”
İnangül (Daha önce söylendi mi acaba?)


Elbette, insanların olumsuzluğa tepki göstermesi önemli bir değerdir... Ancak, bilmeden, anlamadan, okumadan fikir sahibi olmak; en tehlikelisidir insan için...

Şahsen, ne Ertuğrul Timur’u, ne Mustafa Demirkanlı’yı, ne Coşkun Büktel’i, ne de Hilmi Bulunmaz’ı tanırım… Hepsini sanal ortamdan; tiyatro camiasından bilirim. Demirkanlı hariç, hepsiyle kimi zaman iletişime geçmişliğim vardır. Ancak gelinen noktada, süreci takip ettiğim için Temiz Tiyatro Kampanyası'nı destekleyemeyeceğimi bildirmek isterim…

Nedenine gelince:

Birincisi, bu tür kişi üzerinde odaklanan kampanyalar hazırlamak, ister haklı ister haksız olsun, sanatçıya yakışmaz. Sanatçı, her koşulda yanıtını sanatıyla, ürettiğiyle vermelidir...

Kimi zaman, benzer kampanyalara imza attığım olmuştur… Ama, asla kişi üzerinde sabitlenen kampanyalar değildir bunlar… Üstelik, bu gibi kampanyaların bir öneme sahip olduğunu da düşünmüyorum… "Hormonlu gıdalara hayır"dan "İşkenceye hayır"a kadar birçok kampanyaya katıldım; ama ne hormonlu hıyartalık bitti ne de işkence…

Diğer yandan,

Bu gibi davranışları, bu ülkenin kimi insanlarının anlama ve sorgulama yeteneğini göz önünde bulundurduğumda, ciddiye almamamdır... (Sakin olunuz ve devamını okuyunuz.) Bugün geldiğimiz noktadan baktığımızda gerek sanat, gerekse siyaset açısından durum bu...

Bu açıdan bakıldığında, kampanyanın meşruiyeti de ortada. Bugün, "ben peygamberim" desem, sanal ortamda altına imza atacak binlerce insan bulabilirim. (Gerçi fena fikir de değil hani peygamberlik.)

Kampanyayı destekleyen bir sürü isim var; ama sorsan yarısından çoğunun tiyatrodan haberi yok;

hayatında bir kez olsun oyun izlememiş; süreçle ilgili bir yazı dahi okumamış… Büyük olasılıkla bir arkadaşı davet etmiştir kampanyaya; üst yazıyı okuyunca eklemiştir kendini... İyi bir şey yapacak ya(!)… Aralarında bir kaç tane de medyatik isim gördü mü tamamdır olay...

Bu olayın bir yüzü… Diğer yüzü ise,

kampanyayı düzenleyenlerin kişisel sorunlarını Türk Tiyatrosu'nun sorunu gibi lanse etmeleri

ve kendilerine linç girişimi yaptıklarını söyleyerek, Temiz Tiyatro Kampanyası ile aynı eylemi karşısındakilere yapmalarıdır. (Eyvah düşman ilan edildim şu an.) Üstelik bu kampanyaya, sevgili hocam Özdemir Nutku'nun, Büktel ile olan polemiğini öne çıkararak meşruiyet katılması ise beni en çok üzen durumdur.

Aslında bu konu hakkında fazla şey söylemek istemiyordum; ancak bu polemikle ilgili ilk ve son yazım olacağından kısaca belirteyim:

Tiyatro üzerine yazıp okuyan biri olarak, lisansüstü eğitimim sırasında birçok tiyatro sitesi ve dergisine yazı gönderdiğim gibi,

Bulunmaz'ın da sitesine ve dergisine yazı gönderdim; ama sen misin yazı gönderen,

birçok tiyatrocudan aldığım tepkiyle beraber (Acayip önemsedim(!) bu tepkileri anlatamam!), Burak Caney de beni öküz yaptı sitesinde. Coşkun Büktel’in, Beckett çalışmamı beğenip kendi sitesinde link (linkin Türkçesi "ilişim"miş) vererek "İnangül Beckett’a bakıyor" başlığından yola çıkarak, Burak Caney efendi, sitesinde "İnangül trene bakıyor" diye başlık attı. O yakışıklı fotomu da ekleyerek. (Gerçi ne kadar uğraşsa da, fotoshopda yakışıklılığımı yok edemez.) Tabi ben, hemen panik yapıp "Allah Allah çalışmada bir eksiklik var sanırım; tiyatro camiasına rezil mi olduk" diyerek (Camianın da çok umrundayım ya!), tekrar gözden geçirdim notlarımı; lakin bir eksiklik yoktu. (Gerçi benimki öküzlük, Caney haklı sanırım, her çalışmayı büyük bir titizlikle inceleyen Coşkun Büktel beğenmiş yazıyı, daha ne diye panik yapıyorsun?!) Sonradan anladım ki, meğer (Buraya dikkat!) sırf Büktel-Bulunmaz ile bir sorunumun olmamasıymış neden. Üstelik tam tersine, Büktel’in yazdıklarını lisans döneminde de okuyup beğenen biri olarak, Büktel gibi renkli ve üretken biriyle tanışmak, akademisyen adayı olarak son derecede önemliyken benim için… Neyse ki ben, onu ciddiye alıp yanıt falan yazmayınca, bıraktı peşimi. (Ya da ben öyle algıladım her neyse.)

Sonunda Caney, layık olduğu çöplüğe gömüldü.

Takip ettiğim daha sonraki süreçte ise, üslup her iki tarafta da son derece bozuldu ve sanata, sanatçıya yakışmayacak bir hal aldı. Bu yüzden uzak kalmayı tercih ettim; ama burada önemli bir nokta var;

gerek Büktel, gerekse Bulunmaz hep açıktı ve asla kaçak dövüşmediler;

ama kim olduğu belirsiz(!) Burak Caney yaratığı, kendi sitesinde iğrençlikler yaratmaya devam etti. Kimi isimlerse Burak Caney’i eleştirmek yerine, sırf Büktel ve Bulunmaz’a saldırdığı için onun yanında yer aldılar. (Sanırım hâlâ aynaya bakabiliyorlar bu kişiler.) Burada kimi zavallı analizden yoksun beyin sahipleri (Gereksinim duyana açıklama: "yoksun bey" kişi değildir.) , beni, Büktel-Bulunmazcı olarak niteleyecektir. Hiç kimseci olmadığımı, özgür bir birey olduğumu (Peygamber fikri de fena değil bu arada.) ,hayatımın her döneminde güçlüden değil; haklıdan yana olduğumu ve olmaya da devam edeceğimi belirtirim.

Son olarak dilerdim ki, bu kampanyayı hazırlayan ve altına imza atanlar, sanatlarıyla verebilselerdi yanıtlarını, ucuz bir kampanyaya, tiyatro dünyasına birçok emeği geçmiş hocalarımızı alet ederek değil... Ama ne gerek var o kadar uğraşmaya değil mi? Adını yaz, enter'la, keyfine bak. Yeter, oldubitti işte; atan da attıran da rahat… Verdin sanata desteği... Ha, bir de 27 Mart'ta bildiri okur, 'sanata evet" dersin, bu da cilası olur...

Çok fazla "son paragraf"ı oldu bu yazının ama… İşini ciddiye alan, tiyatro için emek harcayanlara bir sözümüz olmadığını söylemeye gerek var mı bilmem (Var Polat var.)… "Onlar kim?" diye sorarsanız, onun yanıtını tarih verecek…

Ama "Asıl felaket de o zaten."

Dostlukla…

Polat İNANGÜL
DE.Ü. Sahne Sanatları Doktorandı

(Kaynak: PolaTİnangüL)

***

OYUN'un notu: Yukarıdaki bazı sözcükleri biz kırmızılaştırıp, ara başlık haline getirdik.

Ayrıca bakınız: Yalan makinesi ve küfürbaz Mustafa Demirkanlı'nın sözde küfre karşı kampanyasına alet olanların imzaladıkları metni ve alet olanları teşhir ediyoruz!

Mutlaka okuyunuz!

Güncelleme 24 Haziran 2009: Aşağıdaki yazımızı ilgilendiren ve en az bu yazımız denli önemli olan Toprak Karaoğlu'yla karşılıklı yazışmalarımızı, yazımızın altında okuyabilirsiniz. (HB)


In yer face; yüzsüzlüğün yüz sanıldığı bir süreçte, yüzsüz bir tiyatro akımının yüzeysel düzeyine, zorunlu olarak yüzeysel bir değerlendirme denemesi!


Hilmi Bulunmaz
21 Haziran 2009


Şu bir kuraldır; her öz, kendi biçimini oluşturur. Her konu, kendi derinliği oranında değerlendirilmeyi hak eder. Derin bir konuya, yüzeysel bir değerlendirme yaptığınızda, bu davranışınız sırıtır yada yüzeysel bir konuya, derinlikli bir değerlendirme yaptığınızda, o da sırıtır.

(...)

Bu önemli yazıyı okuyabilmek için TIKLAYINIZ!


***


OYUN dergisi genel yayın yönetmeni Toprak Karaoğlu, yukarıdaki yazıyla ilgili olarak bir polemik başlattı. Hiçbir düşüncenin gizli kalmamasına özen gösterdiğimiz gibi, bu polemiğin de, okurlar tarafından bilinmesini arzu ediyoruz. (HB)


Toprak Karaoğlu
24 Haziran 2009


Genel yayın yönetmeninden…

Önemli olan özgürlüktür; ama bunu “sunmak” hiçbir zaman özgürlüğün önüne geçmemelidir.

Gelelim konumuza…

Ben, OYUN dergisinin sahibi olmama karşın, bazı öneriler dışında, derginin “yayın siyasası”na pek müdahale etmiyorum. Bu tavrımı bilen derginin genel yayın yönetmeni Toprak Karaoğlu, son derecede rahat hareket edebiliyor. Örnekse, yedinci sayıda yayınlanması için “Nedim Saban ve arafta (Araf’ta) kalmış tarafsızlara! (Hilmi Bulunmaz'a ait yazı başlığında bulunan (Araf'ta) sözcüğü Hilmi Bulunmaz'a değil; Toprak Karaoğlu'na aittir. HB) yazımı önerdiğimde, Toprak, bu yazıyı hiç okumamasına ve Ozan “birazcık” okumasına karşın, bu yazının kişisel olduğunu söyleyip yayınlayamayacaklarını dile getirdiler. Ben de, okumadıkları bir yazıyı yayınlamama tavırlarına karşı çıktığım için, OYUN dergisinin yedinci sayısına hiçbir yazı vermeyeceğimi belirtim. Ancak, daha önce söz vermiş bulunduğum için, in yer face (in your face) hakkında küçük bir yazı yazabileceğimi dile getirdim.

Tiyatro Oyun dergisinin genel yayın yönetmeni olarak, Hilmi Bulunmaz’ın "in yer face”"hakkındaki düşüncelerini kaleme aldığı yazısına -yukarıda alıntısı yaptığım paragrafa- cevap hakkımı kullanma ihtiyacı hissettim.

Evet, Oyun dergisinin sahibi Hilmi Bulunmaz, dergimizin “yayın politikasına” bazı konularda önerilerde bulunmak dışında pek karışmaz. Ve evet, ben, Tiyatro Oyun dergisinin genel yayın yönetmeni olarak son derece rahat hareket edebiliyorum. Fakat! Oyun dergisinin sahibi olan Hilmi Bulunmaz’ın, dergimizin yayın politikasına müdahale etmeyen tavrı, sadece onun bu egosunu aşmış tavrından kaynaklanmadığını da belirtmek isterim. Bulunmaz Tiyatroya ilk gittiğim zamanlarda, Hilmi Bulunmaz’ın daha önceden Oyun dergisini çıkarttığını, ama sonraları dergiciliğe ara verdiğini öğrendim. Ben, Hilmi Bulunmaz’a, Oyun dergisini yayınlamaktan neden vazgeçtiğini sorduğum zaman. Bana, bu iş için ekip lazım yazarlar lazım, dediği zaman. Ben, Ozan Akgül’le beraber bunu yapabileceğimizi ve dergiyi yeniden çıkartabileceğimizi söyledim. Hilmi Bulunmaz, benim bu teklifimi, çok iyi olur, diyerek kabul etti. Başlangıç için az olan yazar kadromuzu ileride genişletebileceğini de, söyledi. Hilmi Bulunmaz, ayrıca, benim Oyun dergisinin genel yayın yönetmeni olmamı teklif etti. Ve bu teklifi memnuniyetle kabul ettim, ama Hilmi Bulunmaz’a bu konuda şartlarım olacağını söyledim. Oyun dergisinin genel yayın yönetmeni olarak, dergide çıkan tüm yazılardan sorumlu olacaktım. Doğal olarak hangi yazıların yayınlanıp-yayınlanmayacağına karar verecek olan kişinin de genel yayın yönetmeninin olması gerektiğini, söyledim. Eğer bir yazıyı yayımlamamak konusunda karar alırsam, bana (Hilmi Bulunmaz’ın) karışmamalısınız, dedim. Buna sizin (Hilmi Bulunmaz’ın) yazılarınız da dâhil, dedim. Tek şartım, çok az insanı ilgilendirecek olan, kişisel ve kısır tartışmalara dönüşecek ve tiyatro ile ilgisinin zayıf ya da olmadığına inandığım yazıları yayımlamamak olacağını, belirttim. (Dergide ismi geçen insanların cevap hakları saklı olmak dışında) Ama siz ısrarla (Hilmi bulunmaz) yine de böyle yazıları yayımlamak isterseniz, genel yayın yönetmenliğini bırakacağımı da söyledim. Ben, Oyun dergisindeki özgürlüğümü bu şekilde “oluşturdum” ve Hilmi Bulunmaz da bu özgürlüğüme saygı duyarak benim genel yayın yönetmeni olmamı kabul etti. Kısaca toparlamak gerekirse, bana tanınan bu özgürlük, Hilmi Bulunmaz’ın, yayın politikasına müdahale etmeyen tavrı kadar, aynı zamanda, benim, Toprak Karaoğlu olarak tek şartımdı. Bulunmaz, bunu olgunlukla kabul etti ve ben bu görevi severek yerine getiriyorum. Yayın politikasındaki bu özgürlük, Bulunmaz’ın tavrı olduğu kadar, benim bu özgürlüğü talep edip belirlememle de çok ilgilidir. Ben, Toprak Karaoğlu olarak, bana özgürlük verileceği zaman kullanacak birisi değilim, ben özgürlüğümü gittiği her yere taşıyan birisiyim. Bana bu özgürlük verilmeseydi zaten Oyun dergisinin genel yönetmenliğini kabul etmezdim. Başkalarının iradesi ve aklıyla bugüne kadar hiç hareket etmedim, bugünden sonrada etmeyeceğim.

Bulunmaz’ın , “Nedim Saban ve arafta (Araf’ta) kalmış tarafsızlara!” yazısına gelecek olursak. Hilmi Bulunmaz’ın söylediği gibi bu yazıyı hiç okumamış değildim. Bulunmaz’a, yazısına sadece şöyle bir baktığımı söylemiştim ve üstünden sadece şöyle bir baktığım bu yazının tek şartım olan, kişisel tartışmalarla ilgili olduğunu, tiyatrodan ziyade çok kişisel bir konu olduğunu ve bu yazıyı yayımlamayacağımı, söyledim. Bulunmaz, haklı olarak, nasıl bir yazıyı tamamen okumadan bu değerlendirmeyi yapabilirsin? dedi. Haklı bulduğum bu tepkiden sonra, Bulunmaz’a, “Nedim Saban ve arafta (Araf’ta) kalmış tarafsızlara!” yazısını okuyacağımı ve bir sonraki pazar günü, bu yazıyı tekrar gündeme getireceğimi, dergimizde yayımlayıp-yayımlamayacağımızı o zaman konuşalım, dedim. Kendisi de buna, peki, dedi. Bir sonraki Pazar günü yeniden Bulunmaz Tiyatroda buluştuk. Bu sefer, Bulunmaz’ın, “Nedim Saban ve arafta (Araf’ta) kalmış tarafsızlara!” yazısını okumuştum! Bulunmaz’ın yazsıyla ilgili eleştirime şu cümleyi kurarak başladım: Bu yazıyı neden dergimizde yayımlamayacağımı anlatmak istiyorum. Bundan sonra, Hilmi Bulunmaz, bana, yukarıda alıntısı yaptığım paragrafta da, kendisinin de yazdığı gibi bu yazıyı artık dergide yayımlatmaktan vazgeçtiğini söyledi. Ben de kendisine, tamam, diyerek yinede yazısı hakkındaki fikirlerimi dile getirdim. Bir saatin üzerinde bu yazı hakkında konuştuk. Bulunmaz’ın yazısı hakkındaki eleştirilerimi dile getirip, düşüncelerimi kendisiyle paylaştım. Bulunmaz, bazı tespitlerime katılmazken; benim, bu yazıda haklı olduğuma inandığım itirazlarımın bazılarını kabul etti. Sonuç olarak, çok dikkatle okuduğum ve bir saatin üzerinde Bulunmaz ile tartıştığımız “Nedim Saban ve arafta (Araf’ta) kalmış tarafsızlara!” yazısını neden yayımlamayacağımı sebepleriyle kendisine söyledim. Ama bu yazı, Bulunmaz’ın söylemiş olduğu gibi, kesinlikle hiç okunmadan, reddedilmiş bir yazı değildir. Bu yazı, tarafımdan okunmuş, incelenmiş ve bunun üzerine neden yayımlamak istemediğim gerekçelendirilmiştir. Benim (Toprak Karaoğlu’nun) karar verme özgürlüklerim kısıtlanırsa, Tiyatro Oyun dergisinin genel yayın yönetmenliğini yapmayacağımı en başta kesin bir dille, Bulunmaz’a söylemiştim. Bulunmaz’ın bu yazısını yayımlamak bana göre doğru değildi. Bulunmaz’ın bana özgürlük tanımaya özgürce hakkı olduğu gibi, benim de bu yazıyı özgürce reddetme hakkım var.

Özgürlüğü sunmak lütuf değildir ya da böyle olmamalıdır. Özgürlüğü sunmak bir erdem olmamalıdır. Özgürlüğün olağan ve olması gereken bir şey olduğuna inanıyorum. Özgürlük sunmak bu bağlamda marifet değil bir görevdir. Önemli olan özgürlüktür; ama bunu “sunmak” hiçbir zaman özgürlüğün önüne geçmemelidir.

***

Dergide aynı anda birçok işi yapmaktan hiç gocunmadım, bir dergi çıkarıp yazmak ne kadar keyifliyse, onu taşımak ve dağıtmakta beni gocundurmazdı. Birçok işi Ozan Akgül’le beraber yaptık. Kendi yazılarımızı yazdık, diğer arkadaşlarımızın yazılarına editörlük yaptık. Tüm yazılar tamamlandığı zaman, dergiyi mizanpaj (sayfa düzenlemesi) için Mavi Kare’ye götürdük. Sağ olsunlar, bizden hiçbir ücret talep etmeden dergimizin mizanpajını yaptılar. (Ama mizanpaj işini parayla yapan Mavi Kare’ye hiçbir ücret ödemediğimiz için, onları daha fazla meşgul edemezdik. Ben, daha önceden mizanpajın nasıl yapıldığını bilmememe rağmen, elimden geldiğince bu işi öğrenmeye çalıştım. Mizanpajın nasıl yapıldığını öğrendikten sonra, bu sayının mizanpajını yaptım, Mavi Kare’nin iyi niyetini daha fazla suistimal etmek istemedim.) Mizanpajını yaptırdığımız dergiyi baskı için matbaaya götürdük. Matbaadan çıkan dergilerimizi Ozan’la beraber kitapçılara dağıttık. Ve tekrar başa dönüp yeni sayımızı hazırlamak için işe koyulduk. Aynı anda birçok işi yapmanın “mecburiyeti” beni hiçbir şekilde rahatsız etmedi. Ne genel yayın yönetmeni oldum diye havalara girdim, ne de derginin hamallığını yaptığım için gocundum. Ne sosyal bir çıkar, ne de başka bir menfaat peşinde olmadım, benim için önemli olan tek şey yazmaktı ve ben yazdığım sürece bunları her zaman yapmaya hazırım. Ama bunları yapmaya hazırım demek, yazabilmek için her şeyi yaparım demek de değildir.

(TK)


***


Hilmi Bulunmaz
24 Haziran 2009

Merhaba,

Çalışmalarımızın ve konuşmalarımızın önemli bulduklarımı videoya almak isteğimin amacı budur; "Söz uçar yazı (yada kayıt) kalır." Şimdi ortada ciddi bir durum var; Ben, "okumadım" dediğini duydum. Sen, "okudum" dediğini düşünüyorsun. Hattâ, "Okumadığın konuda nasıl yorum yaparsın?" diye sorduğumda, "İçinde Nedim Saban adı var, demek ki kişisel polemik." anlamına gelen bir şey söyledin. Böyle önemli çalışma ve konuşmaların, mutlaka kayıt altına alınmasında yarar var. Şimdi ben, senin yazını yayımladıktan sonra, "hayır öyle değil böyle, hayır Toprak 'okumadım' dedi" diyeceğim. Ve bu durum nereye dek gider? Bilemem. Tam bir kısır döngü durumu. Yineliyorum, bu tür durumları kayıt altına almak gerekir.(HB)


***


Toprak Karaoğlu
24 Haziran 2009


Merhaba

Okudum demiyorum zaten, "şöle bir üstten baktım diyorum" yine de benim ne söylediğimden bu kadar eminseniz, o cümleyi çıakartabiliriz sorun yok. Benim yazım, Nedim Saban hakkındaki yazınızı okuduktan sonraki değerlendirmelerimle devam edebilir. beni cevap hakkımı kullanmaya iten sebep zaten yazınızın o kısmı değildi. özgürlük meselesiydi.

(TK)

bir halkın özeti

ayakları elleri ve yüzü çıplak
çıplak bir toprakta doğdu
ve çıplak renkli düşler gördü toprağın üzerinde
ne sivri topuklu ayakkabı istedi hayattan
ne parfüm
ne de kombinezon
fransızcaya merak salmadı
fransızcanın bir dil olduğunu bile duymadı
ve hattâ kulağına gelen televizyon ninnisindeki fransızca sözcüklerin anlamını bilmiyor hâlâ
toprağa dökülen terini kurutmak için dinleniyor toprakta
yalın bir insan olarak doğdu
ve yalın bir insan olarak karışacak toprağa

fotoğraf: fikriye bulunmaz
şiir: hilmi bulunmaz

***

50. Uluslararası Akşehir Nasreddin Hoca Şenliği'nde sunulacak "akşiir"lerden biri.
Yıldız Sarayı bahçesinde yüz yıl sonra yeniden tiyatro oynanıyor


Osmanlı saray mimarisinin son örneklerinden Yıldız Sarayı, saray olarak kullanıldığı yıllarda devlet işlerinin yanında birçok kültürel faaliyete de sahne oldu.

Yıldız'da sıkça rastlanan etkinliklerden biri de tiyatro idi. Sarayın içindeki özel tiyatro binasında ve bahçesinde oyunlar oynanır, bazen ünlü tiyatro sanatkârları İstanbul'a gelirler ve saraya davet edilirlerdi. Zaman zaman II. Abdülhamit'in kendisi de komedi tarzında piyesler yazar ve bunları sarayın tiyatro grubuna oynatırdı. Ana binaları, köşkleri, parkları ve korusuyla İstanbul'un en güzel noktasında konumlandırılmış olan, Osmanlı Devleti'nin bir dönemki yönetim yeri ve kültür hayatının kalbi Yıldız Sarayı'nda yaklaşık yüz yıl sonra tekrar tiyatro perdesi açılıyor. Sezon boyunca birbirinden önemli klasik eserleri tiyatroseverlerle buluşturan Tiyatro Kedi, yarından itibaren üç farklı oyunu Yıldız Sarayı Mabeyn Köşkü Bahçesi'nde sahneleyecek. Yarın akşam saat 21.00'de Molliere'in yazdığı ve Haldun Dormen'in başrolde oynadığı Kibarlık Budalası'yla Yıldız Sarayı'ndaki gösterilerine başlayacak olan tiyatro, Beaumarchais tarafından yazılan ve 200 yılı aşkın bir süredir oynanan Figaro'nun Düğünü ve Reşat Nuri Güntekin'in Çalıkuşu adlı romanından tiyatroya uyarladığı oyunu da izleyicilerle buluşturacak. Kibarlık Budalası 1 ve 8 Temmuz, Figaro'nun Düğünü 2 ve 3 Temmuz Çalıkuşu da 9 Temmuz'da tiyatroseverleri sarayda bekliyor olacak.

'AYDIN PADİŞAHLARIN YAPTIĞINI YILLAR SONRA YENİDEN YAPIYORUZ'

Tiyatro Kedi Genel Sanat Yönetmeni Hakan Altıner, bu fikri geçtiğimiz sene hayata geçirmeyi düşündüklerini; ancak daha fazla oyunla burada yer almak için bu yazı beklediklerini söylüyor. Kibarlık Budalası, Figaro'nun Düğünü ve Çalıkuşu gibi klasiklerin bu ortama yakışacağını düşünüp Kültür ve Turizm Bakanlığı'na başvurduklarını, bakanlığın da projelerini kabul ettiğini belirten Altıner; "Burada yaklaşık yüz yıl önce padişah emri ile tiyatro ve operalar oynandı. Sarayın içinde günümüzde kullanılamayan bir de tiyatro sahnesi var. Biz gelecek kış oralarda da bir ateş yakar mıyız ümidi ile, bu sanat etkinliğini o zamanki aydın padişahların yaptığı şeyi sürdürelim istedik." diyor. Çok riskli bir işe girdiklerinin farkında olduklarını ifade eden Altıner, ancak seyircinin tepkisinin çok olumlu olduğunu ve kendilerini heyecanlandırdığını sözlerine ekliyor.

Tiyatromuzun ustalarından Haldun Dormen de, sarayda yeniden tiyatro oynanacağı ve kendisi de burada sahneye çıkacağı için mutlu olduğunu söylüyor. Dormen, "Saraylarda hep tiyatro, opera oynandı. Ben çok mutluyum, inşallah tiyatroseverler de mutlu olurlar. Eğer tiyatroseverler ilgi gösterirse burada yeniden sürekli oyunlar oynanır." şeklinde konuşuyor.
ZAMAN
ALİ PEKTAŞ İSTANBUL

29 Haziran 2009 Pazartesi

Çektiklerim: Zühtü Uçar

Sosyalist sanatçı Hilmi Bulunmaz, temizlik işçisi Zühtü Uçar'la (Fotoğraf: Hilmi Bulunmaz)


Çöpçüler, kapitalizmi de süpürecekler!


Ayrıca bakınız:
Çektiklerim / 1
Çektiklerim / 2
Çektiklerim / 3
Çektiklerim / 4
Çektiklerim / 5
Çektiklerim / 6
Çektiklerim / 7
Çektiklerim / 8
Çektiklerim / 10
Çektiklerim / 11
Çektiklerim: Mustafa Onuk
Çektiklerim: Zühtü Uçar
Hilmi Bulunmaz'ın çektiği fotoğraf, fotokritik'te!
Yılmaz İçöz'e son veda

A.A
Namık Kemal Bölge Tiyatrosu'nun kurucusu ve yönetmeni Yılmaz İçöz'ün cenazesi, Tekirdağ'da toprağa verildi.

Geçirdiği rahatsızlık sonucu yaşamını yitiren Yılmaz İçöz (76) için Orta Cami'de tören düzenlendi.

Törene, İçöz'ün ailesi, yakınları ve öğrencilerinin yanı sıra Tekirdağ Valisi Zübeyir Kemelek, AKP Tekirdağ Milletvekili Ziyaeddin Akbulut katıldı.

İçöz'ün cenazesi, cenaze namazının kılınmasının ardından Tekirdağ Şehir Mezarlığı'nda toprağa verildi.

(Kaynak: Hürriyet)

Her yerde linç var!

Honduras'ta askeri darbe


Canan Ateş
28 Haziran 2009


Honduras Devlet Başkanı Manuel Zelaya, 28 Haziran 2009 günü erken saatlerde, evinden maskeli askerler tarafından zorla kaçırılarak, Kosta Rika'daki bir askeri havaalanına götürüldü.

(Yazının tamamı için bakınız: SOSYALİST SANAT)

***

OYUN'un notu: Ayrıca bakınız; Yalan makinesi ve küfürbaz Mustafa Demirkanlı'nın sözde küfre karşı kampanyasına alet olanların imzaladıkları metni ve alet olanları teşhir ediyoruz!

Edebiyatı magazinleştiren mantık işbaşında!

Fotoğraf: Hilmi Bulunmaz


Pembe renk erkek okuru bozdu


Elif Şafak'ın 200 bin satan "Aşk" adlı romanı, elinde pembe kitapla görünmek istemeyen erkeklerden gelen talep üzerine gri olarak yeniden basıldı.

Bir kitap alırken kıstaslarınız nedir? Yazarı, içeriği, türü, popülerliği, belki fiyatı... Ama ya rengi? Bu da oldu ve Elif Şafak'ın "Aşk" romanı pembe kapağı nedeniyle erkek okurlardan şikayet aldı."Pembe kitap bizi bozar" dedi "delikanlılar" ve Şafak'ın imza günlerinde bu dertlerini yazara aktardılar: "Biz kitabı sevdik, evde veya yakın çevremizde rahat okuyoruz ama topluluk içinde pembe rengi saklama gereği duyuyoruz."

Milliyet gazetesinin haberine göre; pembe kitap fobisinin fitilini, AKP'nin düzenlediği Kütüphane Söyleşileri'ne katılan Şafak'ın bir erkek okuru ateşledi: "Pembe kapaklı bir kitapla ortalıkta dolaşamıyorum."

Bu itiraf üzerine Hikmet Bila Vatan gazetesindeki köşesinde "Pembe korkusu" başlıklı bir yazı yazdı. "Türkiye'de erkek pembeden rahatsız olmuyor ki... Pembeden korkuyor. Ödü kopuyor" diyordu Bila. Çünkü onlar "erkek"ti, pembe ise "kız rengi".

Ama "pembefobik" erkeklerin istediği oldu. Doğan Kitap, pembe kapağa alternatif, kül rengi bir kapak tasarladı "Aşk" için ve 20 bin özel baskı yaptı (pembe kitap 180 bin basılmıştı).Kısacası artık kitap raflarında da harem selamlık var; bir türlü yan yana duramayan kadınla erkek, kitap kapağında da ayrılacak birbirinden... Pembenin karizmasını çizdiğini düşünenler, ellerinde gri bir kitapla göğüslerini gere gere dolaşacaklar.

(Kaynak: Zaman)

***

OYUN'un notu: Ayrıca bakınız; Sağcı yazarlar palazlandıkça pazarlanıyor!

Büktel ile Bulunmaz'ın ifade olanaklarını imha etmek için düzenlenen "KINIYORUZ!" aldatıcı başlıklı linç kampanyasına katılmayan M. Esatoğlu yönetiyor

Fotoğraf: Hilmi Bulunmaz


(tiyatrolar birliği)
Tiyatro Simurg
"Madımak'tan Çıkan Yazacak"ı Sergiliyor


Sivas'ta 1993 yılında yaşanan ve 33 sanat insanının ölümüyle bitenolayları anlatan yeni bir oyun perdelerini açıyor.

Geçtiğimiz yıl "Sivas Yandı 15 Yıl Oldu" oyununu İstanbul'un değişiksemtlerinde sergileyen Tiyatro Simurg, bu yıl 2 Temmuz 1993'teMadımak'ta yanarak yaşamını yitiren üç şair Metin Altınok, BehçetAysan ve Uğur Kaynar'ın şiirlerinden yola çıkarak Zerrin Taşpınar'ınyazdığı bir metni sahneye getiriyor. 1994 yılında Taşpınar'ın kalemealdığı "Ağıttan Umuda" adlı metni dans ve anlatımla yoğuran topluluk,Sıvas'ta yaşamını yitiren tüm sanatçılardan değişik anektodları daoyunun içine katarak sergiliyor.

Mehmet Esatoğlu'nun sahnelediği "Madımak'tan Çıkan Yazacak" adlıoyunun dans düzeni Fecri Taşdemir'e, yönetmen yardımcılığı ise AynurDiz'e ait.

Hale üstün, Ogün Seyrekel, Akif Karadeniz, Mahir Akgündoğdu, Emre Işıkve Bilgesu Ataman'ın değişik rollerini paylaştığı oyun ilk gösterimini1 Temmuz 2009 gecesi Didim'de yapacak

***

OYUN'un notu: Yukarıdaki metni geldiği gibi yayınladık!

Ayrıca bakınız: Yalan makinesi ve küfürbaz Mustafa Demirkanlı'nın sözde küfre karşı kampanyasına alet olanların imzaladıkları metni ve alet olanları teşhir ediyoruz!

28 Haziran 2009 Pazar

Burjuvazi, sanatı da yönetemiyor!

İstanbul 2010’da bir istifa daha!

KÜLTÜR SANAT SERVİSİ

İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti Ajansı Sahne ve Gösteri Sanatları Yönetmeni Prof. Dr. Dikmen Gürün, görevinden ayrıldı.

İstifanın nedeni; Gürün’ün desteklediği ve İstanbul 2010 Danışma Kurulu ve Artistik Komitesi’nden geçmiş üç projeyi (Şimdi ve Burada; Misafir; EON) yürütme kurulunun reddetmesi. Gürün, bunu güvensizlik göstergesi olarak tanımladı.

Yaprak dökümü sürüyor
İstanbul 2010 Sahne ve Gösteri Sanatları bölümü, Gürün yönetmenliğinde İstanbul ve Türkiye Üniversiteleri Tiyatro Şenliği ve SEAS/Denizler İstanbul projelerini hayata geçirdi. I. Uluslararası Bale Yarışması, Yeni Metin Yeni Tiyatro ve 12. Uluslararası Kukla Festivali de Gürün’ün destek verdiği projelerdi. Gürün’ün istifası, İstanbul 2010’da bir ilk değil. Geçtiğimiz mart ayında da yürütme kurulu üyeleri Nuri Çolakoğlu, Prof. Dr. Metin Sözen, Prof. Dr. İskender Pala ve Gürhan Ertür istifa etmişti.

(Kaynak: Milliyet)

Demirkanlı'nın linç kampanyasına imza vermeyen Orak, "Em dibêjin nêr e, tu dibêjî bidoşe." diyor; Kazmacıbaşı, "Çanakkale Boğazı..." olarak çeviriyor!

Türkiye dramatik yazarlığının Everest'i ve "Türk dilinde yazılmış en iyi oyun" olan Theope'nin yazarı Coşkun Büktel ile Bulunmaz Tiyatro yöneticisi, Avrupa Birliği emperyalizmi karşıtı, sosyalist sanatçı Hilmi Bulunmaz'ın sanatsal ifade olanaklarını imha etmek için, "KINIYORUZ!" başlıklı aldatıcı bir linç kampanyası başlatan Mustafa Demirkanlı, Ertuğrul Timur, Ömer Kurhan, Yaşam Kaya, Can Törtop gibi tiyatro sanatını kirletenlerin düzeysizliğinin egemen olduğu bir süreçte, Aydın Orak'ın bize gönderdiği ve gelir gelmez yayınladığımız aşağıdaki "ciddi" yazıyı, bakalım, birbirinin fotokopisi gibi yayın yapan "diğer" tiyatro siteleri yayınlayacaklar mı? (HB)


Kürt tiyatrosu tartışması
Orhan Alkaya ve Ömer F. Kurhan'a yanıt


Aydın Orak
28 Haziran 2009


Türkiye hükümetlerinin Kürt sanatı ve özel olarak Kürt ve azınlık halklarının tiyatrosuyla ilgili içine düştüğü acizlik, yeni ve çarpıcı polemiklere neden oluyor. Hem hükümet, hem de onun sanat kadrolarına atadığı bürokratlar, Kürt tiyatrocularla yaşadığı polemiklerde yoğun çelişkilere boğuluyorlar. Geçen yıl bir panelde Kürt tiyatrosuyla ilgili düşüncelerimin sonucu ve bugün o düşüncelerimin tekrar gündeme gelmesi, geçen hafta konuyla ilgili bir yazı yazmama neden olmuştu. Farklı kültürlerin sanatsal üretim konusunda devletin yaklaşımına ilişkin haklılığı, onları o kadar köşeye sıkıştırıyor ki, bir panelde sorulan bir soru bile birçok polemik yazısının çıkmasına neden oldu.

Geçen haftalarda Birgün Gazetesi köşe yazarı Adnan Tönel’in yazısını internette gezerken rastlantı sonucu okumuştum ve ardından işin aslını yazmaya karar vermiştim. Yazının sonunda Tönel’in yazısını tekrar okumak için Google’ye baktığımda Orhan Alkaya’nın İstanbul Şehir Tiyatroları’ndaki Sanat Yönetmeni görevinden alındığını okudum. Ömer Faruk Kurhan’ın www.tiyatrodergisi.com.tr’deki yazısında belirttiği gibi “düşene bir tekme de benden” gibi düşüncede asla olmadım. Çünkü Tönel’in yazısından yola çıkarak yazıyı kurgulamak istiyordum ve bu sorunu tartıştırmak istiyordum. Alkaya’nın görevden alınması ne yazık ki yazımın yazılış sürecine denk geldi. Keşke Alkaya görevindeyken bu konu gündeme gelseydi. Bu işin bir yönüdür tabi ki.

İşin aslı şu: Alkaya’nın Kurhan’ın yazısına istinaden yazdığı cevap. Alkaya iddia sahibinin yani benim “yalan” söylediğimi belirtiyor. O gün çok iyi hatırlıyorum. Çünkü Bilal Bulut adlı tiyatrocu arkadaşımla panelden sinirle çıktığımızı hatırlıyorum. Ben 1 Haziran 2009’da yazdığım ve ANF ve birçok tiyatro sitesin’de yayımlanan “İstanbul Şehir tiyatroları neden Kürtçe oyun sahnelemiyor?” adlı yazımı o panelde beraber bulunduğum arkadaşıma göndermeden o gün Alkaya’nın ne dediğini ona sordum. O da aşağı yukarı bana yazıda belirttiklerimin aynısını söyledi. Yazıyı ona da teyit ettirdikten sonra gönül rahatlığıyla yayınlattım. Şimdi Alkaya kendinden çok emin “yalan” diyor cevabında. Kendisinin de dediği gibi YKY’den kayıtların alınıp incelenmesini isterim. Bence bunun da panelin sunucusu ve tartışma yazısının sahibi Adnan Tönel’in görevi olduğunu düşünüyorum.

TÜRKÇE REPLİK, KÜRTÇE ŞARKI

Alkaya’ya o kadar soru ve eleştirilerde bulundum, ama kendisi hala çok basit şeylerden söz etmeye devam ediyor cevabında. “25. Genç Günler’de, ‘Mem û Zîn’ dans tiyatrosu gösterisinde, Kürt dili İstanbul Şehir Tiyatroları sahnesindeydi; aksan olarak değil, anadil olarak” sahnelendiğini söylüyor. Birincisi bu eserin Mezopotamya Kültür Merkezi’nin dans topluluğu olan Mezopotamya Dans’tan esinlendiği (MKM’nin açıklamasına göre araklama) olduğu gerçeği ortaya çıktı. Dans tiyatrosunda birkaç Kürtçe şarkının söylenmesinden söz ediliyor sanırım. Birkaç Kürtçe şarkı, Türkçe replikler eşliğinde yapılan danslara da Şehir Tiyatrosu’nun “Kürtçe oyun” sahnelendiği belirtiliyor. Evet. Kürtlere kendi dillerinde iki tane türkü söylettir, o sorun çözülmüş olur! Yıllarca hep aynı hikâye! Yine Alkaya sözü Diyarbakır’daki nasihatlerine getirmiş. Ben Kürtlerin en kalabalık şehri İstanbul’dan söz ederken Sayın Alkaya, yine sözü “Güneydoğu”ya götürmüş cevabında.

İkincisi ise, Sayın Alkaya’ya Kürtçe’deki şu sözü söylemek istiyorum: Em dibêjin nêr e, tu dibêjî bidoşe.(Biz dişi değil diyoruz, sen sütünü sağ diyorsun). Panelde de söz konusu yazımda da şöyle demiştim. Ödenekli tiyatroların, yani devletin kurumlarının da Kürtçe ve diğer halkların dilinde oyun sahnelemesi gerektiği konusunda ne düşündüğünü sormuştum. Kendisinin Ö. F. Kurhan üzerinden bana verdiği cevabı yukarıda yazdım. Ben başka bir şey soruyorum, kendisi başka bir şey anlatıyor. Kısacası anladığım kadarıyla soruya cevap verecek cesareti kendisinde görmüyor. Aynı soruyu üçüncü kes soruyorum ve kendisinin cevaplamasını istiyorum; Şehir ve devlet tiyatrosunun kendi yapımı ve kendi oyuncularından oluşan Kürtçe oyunların yapılmasından yana mıdır? Değil midir? Lütfen cesaretli olun, bakın hükümetiniz bile “Kürt”çe kanal açmış. Dün, yani geçen yıl bu soruya cevap vermek daha zordu. Bugün daha kolay olsa gerek.

BAŞKASININ ACISINI GÖRMEYEN TÜRK TİYATROCULAR

Benim niye bu kadar devlet ve şehir tiyatroları ve Türk tiyatrocularla uğraştığımı soruyorlar. Çünkü halkın bir adım önünde olması gereken, tiyatroculardır. Bu gerçekliği kabul etmedikçe, yani kardeşleşmedikçe, başkasının acısını görmeden bu sorun çözülmez. AKM’nin yıkılmasına tepki verenlerden biriyim. Kısacası “Türk” tiyatrosunun hiçbir sorununa sessiz kalmamaya çalışan biriyim. Ama “Türk” tiyatrosu da yıllarca yasaklanan ve engellenen Kürtçe oyunlarımıza sessiz kaldığını biliyoruz. Dahası “kendi” salonlarını Kürt tiyatrosuna açmayı bile bir lütuf olarak gördüler. Bu Türk sanatçılarının genelinde var, istisnalar hariç tabi ki. Örnek: Kaç tane Türk sanatçısı, 30 yıldan fazladır sürgünde yaşayan Kürt sanatçı Şivan Perwer’i ziyaret etmiş ve onun için bir söz söylemiş, bir kampanya başlatmış? İşte maalesef Kürt tiyatrosuna da bu kadar duyarsızdır Türk tiyatrocuları.

Siz şuna da inanabilirsiniz pekâlâ; Deniz Baykal’ın fikrinden yola çıkarak “Devlet, yetmiş milyon insanın parasını bir küme, bir etnisite için harcayamaz-harcamamalı.” Kalkıp da “peki tamam”, ödenekli tiyatrolar Kürtçe, Ermenice, Rumca v.s oyunlar sahnelemek istese de, bunun çevirmeni, yönetmeni, oyuncusu, seyircisini nasıl bulacağız! Bence, o da devletin işidir. Herkes şunu bilmeli artık: Cumhuriyetin kuruluşundan beri, devlet sadece Türk dili, kültürü, sanatı için yatırım yaptı. Devlet sadece Türk değil, Türkiye’de yaşayan Kürt, Ermeni, Rum, Yêzîdî, Süryanî, Laz, Çerkez, Arap, kısacası Türkiye’de yaşayan her dili, kültürü, tiyatroyu korumak ve geliştirmekle mükelleftir.

Devlet Kürtçe diye bir dilin olmadığını kanıtlamak için 80 küsur yıldır, yüzlerce tez hazırlattı, yüzlerce asimilasyon politikası geliştirdi, milyonlarca savaş malzemesi alıp, bastırma operasyonu yaptı. Geçen on yıla kadar Kürt realitesi bile kabul edilmiyordu. Bitirmek, yok saymak için harcadığı parayı, yapmak, geliştirmek için harcasaydı, belki de yüz de birini harcamış olurdu. Gelişmiş ve gerçek demokrasinin olduğu ülkelerde şöyle bir uygulama vardır; Devlet o ülkede yaşayan halkların, etnisitelerin, dilinin ve sanatının korunması ve geliştirilmesi için, devletin hazinesinden ödenek ayırır. Hem de bu halklara o ülkenin yerlileri olması önkoşulunu koymadan. Son söz olarak, en başta “Türk” sanatçı ve tiyatrocuların kafası değişmeli ki, ardından devlet ve diğer kurumların kafasını değiştirebilsin.

***

OYUN'un notu: Ayrıca bakınız; Yalan makinesi ve küfürbaz Mustafa Demirkanlı'nın sözde küfre karşı kampanyasına alet olanların imzaladıkları metni ve alet olanları teşhir ediyoruz!

27 Haziran 2009 Cumartesi

Devlet Tiyatroları Genel Müdürü Lemi Bilgin'den aldığı reklamlarla beslenen linççi Mustafa Demirkanlı, mirasçısı olduğu Burak Caney'e teşekkür ediyor!

Tam ortada duran Lemi Bilgin, sağına Kurtlar Vadisi oyuncusu ve İstanbul Devlet Tiyatrosu eski müdürü Osman Wöber'i, soluna Burak Caney'in mirasçısı, linç kampanyası ana sponsorlarından Mustafa Demirkanlı'yı almış!


Karanlık insan Mustafa Demirkanlı'nın kirli tarihinden sararmış bir yaprak:

"Burak Caney’in çabalarına teşekkür"


Türkiye dramatik yazarlığının Everest'i ve "Türk dilinde yazılmış en iyi oyun" olan Theope'nin yazarı Coşkun Büktel ile Bulunmaz Tiyatro yöneticisi, Avrupa Birliği emperyalizmi karşıtı, sosyalist sanatçı Hilmi Bulunmaz'ın sanatsal ifade olanaklarını imha etmek isteyen Burak Caney'in yarım bıraktığı(!) işi bitirmek için, "KINIYORUZ!" başlıklı aldatıcı bir linç kampanyası başlatan yalan makinesi, küfürbaz, linç kampanyası ana sponsorlarından Mustafa Demirkanlı, yıllardır doğal mirasçısı olduğu Burak Caney yöntemiyle çalışıyor.

Aşağıda bulunan Demirkanlı'ya ait yazıdaki linklerin çalışmaması, bizimle ilgili değil; Burak Caney mantığıyla yayıncılık yapan Demirkanlı'nın karanlık işçisi olmasıyla ilgili. Demirkanlı, tıpkı mirasçısı olduğu Burak Caney gibi, tıpkı kedinin bokunu örttüğü gibi ve tıpkı kemiğini saklayan köpek gibi, işine gelmeyen bazı karanlık metinlerin linklerini siliyor. Böylelikle, verdiğimiz linkler çalışmayınca, bizi de yalancı durumuna düşürmüş oluyor.

"Burak Caney’in çabalarına teşekkür" etmek için her türlü olanağı sonuna dek kullanan Demirkanlı'nın bu çabasının küçük bir örneğini okurlarımıza sunuyoruz. Günümüze ışık tutan Mustafa Demirkanlı'ya ait karanlık metni okuyunuz. (HB)


"Büktel'in Saçmalıkları
Neden bu linki sunuyorum? Sırça köşke çıkıp, elle tutulur –doğru veya yanlış- hiçbir şey üretememiş, kendi hayal dünyalarında önüne gelen herkese küfreden Coşkun Büktel ve onun kuyumcu arkadaşını, hiçbirimizin yapamadığı bir kararlılıkla gözler önüne seren Burak Caney’in çabalarına teşekkür için sunuyorum. Her ne kadar bugüne kadar kendisini fiziki olarak tanıma şansımız olmasa da, her ne kadar zaman zaman yaptığı yayıncılığa itirazlarımız olsa da, zaman içinde Büktel ve kuyumcu arkadaşının üslubundan sıyrıldığı için ve son saptamasını önemsediğimiz için, Büktel’in daha iyi tanınması ve kavranması için bu yazının okunmasını öneriyoruz. İki şey dikkatmizi çekti; kendilerine gelen maili okurlarından saklamaları -yani sansürlemeleri- ve Büktel'in oyunu sahnelensin umuduyla, Başbakan Erdoğan'ı bile "demokrat" tanımına ısrarla sokmaya çalışmaları, yani Büktel'in demokratlığının (!), muhalifliğinin (!) tanınması için. Ben kendi adıma sıkılmış ve ilgimi kesmiştim ama biri çıktı, eksik kaldığımız yeri tamamladı.

Coşkun Büktel yorumu için… tıklayınız."

(Kaynak: Demirkanlı, "Büktel'in Saçmalıkları")

26 Haziran 2009 Cuma

Büktel ve Bulunmaz'a karşı Linç kampanyası düzenleyenler, imzaları nasıl topladı?


Kampanyada imzası bulunan İhsan Ustaoğlu'dan Hilmi Bulunmaz'a mesaj:

"Önce sana ve Büktel'e karşı açılan imza kampanyasıyla bir ilgim olmadığını belirteyim."


Nedim Saban'ın kampanyadaki imzasını çekmesinden (ve imzasını sessizce çeken başkalarından) sonra; OYÇED üyesi İhsan Ustaoğlu da, üç gün önce Hilmi Bulunmaz'a aşağıdaki mesajı gönderdi:

24 Haziran 2009


"Usta,

Sana 'Usta' diyorum; bilirsin birbirimize böyle hitap ederiz. Önce sana ve Büktel'e karşı açılan imza kampanyasıyla bir ilgim olmadığını belirteyim. Büyük bir ihtimalle bunu benim adıma bir arkadaşım yapmış. Bu imza değil; sadece oraya isimler geçmiş. İmza başka bir şey. Aynı davranış biçimi, Ulvi Alacakaptan'a yapıldı ve ben, o isimlerin altında yoktum. Nedeni; ilgili, ilgisiz insanların yazıp, karalama yöntemini seçmeleri.

Ben direkt gidip muhatabıyla konuşur, çözerim.

Bu arada, ben de OYÇED üyesiyim; yazdığım 3 oyundan ötürü üye yaptılar. Ama tabii tüm görüşlerine katılmak zorunda değilim; bilirsin öyle bir yapım vardır. Çalışmalarında başarılar diler, sevgilerimi sunarım.

İhsan Ustaoğlu."

Türkiye tiyatrosunun hızla kirlenmesi için kendilerini yırtarcasına yayın yapanlardan biri olan A. Ertuğrul Timur, sosyalist OYUN dergisine saldırıyor

Yalan Makinesi Mustafa Demirkanlı'nın kankası, Burak Caney ruhlu Vandal Ahmet Ertuğrul Timur'un (nam-ı diğer 3. Abdülhamid) dayanılmaz çöp kutusu / 90'a ulaştı; yüze doğru gidiyor!

Türkiye dramatik yazarlığının Everest'i ve "Türk dilinde yazılmış en iyi oyun" olan Theope'nin yazarı Coşkun Büktel ile Bulunmaz Tiyatro yöneticisi sosyalist sanatçı Hilmi Bulunmaz'ın sanatsal ifade olanaklarını imha etmek için, "KINIYORUZ!" başlıklı aldatıcı bir linç kampanyası başlatan yalan makinesi, küfürbaz, linç kampanyası ana sponsorlarından Mustafa Demirkanlı'nın kankası Ahmet Ertuğrul Timur (nam-ı diğer 3. Abdülhamid), hızla, hem de şimşek hızıyla Türkiye tiyatrosunu kirletiyor!

Çöpten bile daha değersiz yazılarıyla tiyatroyu kirletmeyi sürdüren Timur'un çöp kutularının sayısı 90'a ulaştığı için bir "haber değeri" kazandı. Yakında yüz rakamına ulaşacağı kesin olan Timur'un çöp kutularını, zaman zaman okurlarımıza duyurduğumuz gibi, 90'a ulaşmasını da duyuruyoruz!

Timur'un ısrarla ve inatla sürdürdüğü çarpıtmalarını okumak için lütfen, TIKLAYINIZ!

Şimdilik YORUMSUZ!

Hilmi Bulunmaz ve Coşkun Büktel'e karşı imza kampanyası


İhsan Ustaoğlu
24 Haziran 2009


Usta,

Sana "Usta" diyorum; bilirsin birbirimize böyle hitap ederiz. Önce sana ve Büktel'e karşı açılan imza kampanyasıyla bir ilgim olmadığını belirteyim. Büyük bir ihtimalle bunu benim adıma bir arkadaşım yapmış. Bu imza değil; sadece oraya isimler geçmiş. İmza başka bir şey. Aynı davranış biçimi, Ulvi Alacakaptan'a yapıldı ve ben, o isimlerin altında yoktum. Nedeni; ilgili, ilgisiz insanların yazıp, karalama yöntemini seçmeleri.

BEN DİREKT GİDİP MUHATABIYLA KONUŞUR, çözerim.

Bu arada, ben de OYÇED üyesiyim; yazdığım 3 oyundan ötürü üye yaptılar. Ama tabii tüm görüşlerine katılmak zorunda değilim; bilirsin öyle bir yapım vardır. Çalışmalarında başarılar diler, sevgilerimi sunarım.

***

OYUN'un notu: Ayrıca bakınız; Yalan makinesi ve küfürbaz Mustafa Demirkanlı'nın sözde küfre karşı kampanyasına alet olanların imzaladıkları metni ve alet olanları teşhir ediyoruz!