30 Haziran 2008 Pazartesi

Sponsorlara yaslanan tiyatro festivali!...

Büyütmek için üzerine TIKLAYINIZ!


Halkın estetize olması için değil, sponsorların egemenliğini artırması için yapılan Uluslararası İstanbul Tiyatro Festivali, acımasız eleştirileri hak ediyor. Ne var ki, sosyalist değerlerle değil, kapitalist değerlerle yazı yazdığı için, Yaşam Kaya, acımasız eleştiri getirebilecek düzeyde sesini çıkaramıyor. Herşeye karşın, cılız da olsa, sesini çıkarma düşüncesi içerisinde olduğundan, Yaşam Kaya'nın yazısından tadımlık sunuyor, link veriyoruz:


(...)

Şimdi gelelim İstanbul Tiyatro Festivali' nin basında yer alan yazılarına. Nerdeyse yok denilecek kadar az eleştiri ve tanıtım. Festival süresi boyunca 25'in üzerinde yerli oyunla -ki bu oyunların önemli bölümü ilk kez perde diyor- ve 6 yabancı oyunla seyirci ile buluşan festivalin organizasyon eksikliği hat safhaya ulaşıyor. Hiçbir oyuna eleştirmen yazar çağrılmıyor. Belkide çağrılıyor, ama çağrılanlar onun tanıdığı bunun tanıdığı. Tamam oyunlara eleştirmen davetinden vazgeçtim, aaaaa bir bakıyorum oyunlarla ilgili tanıtımlar yollanmıyor. Basında yazan 10 tane eleştirmen ya var ya yok. ama ne hikmetse bu eleştirmenlere davet gelmiyor. Gazetelerin ekonomi, siyaset, spor bölümlerinde görevli bir takım isimlere oyunlarla ilgili özel bilgiler geçiliyor. Basın bir kenarda dursun… Ya oyunları izleyecek halk ne yapıyor? Onlar da oyunlara geliyor gidiyor… Oyun esnasında oyundan çıkan onlarca insan… Oyun çıkışında, oyuna neden geldiğini sorgulayanlar…

(...)

(Kaynak: tiyatronline)

Faşizme karşı çıkmamızı anımsatan Getto...

Hilmi Bulunmaz
30 Haziran 2008


Litvanyalı yönetmen Audrius Juzėnas tarafından yönetilen Getto filminin senaryosunu Joshua Sobol yazmış. Anatolijus Šenderovas'ın müziklerini yaptığı filmde; Heino Ferch, Sebastian Hülk, Erika Marozsán, Andrius Žebrauskas, Vytautas Šapranauskas, Margarita Žiemelytė, Alvydas Šlepikas, Jörk Lamprecht adlı oyuncular oynuyor. 2003 - 2004 yılı yapımı olan Getto, iki saate yakın sürmesine karşın, zamanı nasıl geçirdiğinizi algılamakta zorlanacağınız bir film...

Almanya - Litvanya ortak yapımı olan Getto, Almanlar'a pek sıcak bakmamama karşın, sevimli bir film. Bir tür günah çıkarma olarak da algılanabilecek filmi, herşeye karşın izlemekte yarar var...

Faşizmi, Almanlar'ın Nazi Partisi ile sınırlı görenlerin pek ısınamayacağı filmi; Mussolini İtalyası, Franco İspanyası, Salazar Portekiz'i, Pinochet Şili'si, Kenan Evren Türkiye'si... gibi coğrafyalarla ilişkilendirerek izleyenler, daha sıcak bir duyguyla beslenecekler...

Şu anda İsrail'de Filistin halkına kan kusturan "Yahudi Faşizmi"ni de gözden uzak tutmamakta yarar var!...

Filmin konusunu Google'da çok rahat bulup okuyabilirsiniz. DVD'sini de satın alıp izlerseniz, faşizme karşı duygunuzu test edebilirsiniz...

İyi seyirler...

Renkli dünyaların ölümü de renkli oluyor!...

Önce Sovyetler'deki sosyalizm çürütüldü. Ardından Sovyetler dağıldı. Dağılan Sovyetler'in artığından "bireysel özgürlük" elde edenler, yüzlerini hızla Batı'ya döndüler. Ne olduysa ondan sonra oldu. Amerikan düşü görenlerin sayısı arttıkça, düş kırıklığı yaşayanlar da çığ gibi büyüdü. Emeği kutsayan sosyalizmden, parasal değerleri kutsayan emperyalizme sığınanlardan biri olan Kazak model Ruslana Korshunova da bu tragedyada boğulup gidenlerden biri...

Ömrü gibi kısa bir haberle gündeme gelen Ruslana'nın gizlerle dolu ölümünü özetleyen Milliyet'ten aktarıyoruz:



Top model Ruslana'nın sır dolu ölümü


Geleceğin mankeni olarak görülüyordu ama canına kıydı...

Ünlü Kazak model Ruslana Korshunova, önceki gece ABD'nin New York kentinde dokuzuncu kattaki evinin balkonundan atlayarak intihar etti.

İntihar nedeni araştırılırken polis yaptığı ilk araştırmada Kazak modelin penceresinin balkona açıldığını, ancak balkonun koruyucularının kesildiğini belirlediklerini söyledi.

Bu açıklama güzel modelin ölümünde şüphelere de yol açtı. Korshunova'nın intiharının ardından konuşan bir arkadaşı, onun dünyanın en iyi insanlarından biri olduğunu belirterek, "İntihar etmesi için hiçbir neden yoktu" diye konuştu.

Korshunova'nın intiharının ardından konuşan bir arkadaşı, onun dünyanın en iyi insanlarından biri olduğunu belirterek, "Hâlâ şoktayım. İntihar etmesi için hiçbir neden yoktu. Dünya çok özel bir insanı kaybetti" dedi. Top modelin kazancının büyük bölümünü Kazakistan'da yaşayan ailesine gönderdiği belirtildi. Vogue'un geleceğin mankeni olarak seçtiği Korshunova, DKNY, Vera Vang, Christian Dior gibi pek çok ünlü markanın reklamlarında rol almıştı.

(Kaynak: Milliyet)

Oyuncu Bahri Beyat vefat etti

Ünlü tiyatro ve sinema oyuncusu Bahri Beyat, bir süredir tedavi gördüğü Silivri'deki yazlığında solunum yetmezliği nedeniyle vefat etti. Sanatçının cenazesi, 2 Temmuz Çarşamba günü öğlen Selimiye Camii'nde kılınacak namazın ardından Karacaahmet Mezarlığı'nda toprağa verilecek.

(Kaynak: Milliyet)

AKP iyice zırvalıyor!...

Adalet ve Kalkınma Partisi, insanlara adil davranmıyor. Adalet ve Kalkınma Partisi, insanların kalkınmasına çalışmıyor. Yelkenini Amerikan rüzgarıyla şişiren AKP, kendini ifade etmenin ötesinde bir davranışta bulunmayan Latife Tekin'i düşünsel olarak katletmek istiyor. Latife Tekin'in düşünsel evrenini benimsemesek de, AKP'nin uygulamak istediği linç girişimine karşıyız. Ülkemize dinci faşizmi dayatan AKP'nin linç girişimi karşısında Latife Tekin'in özlük haklarını savunuyoruz...

Latife Tekin'e uygulanmak istenen linç girişimi haberini aktarıyoruz:


Yazar Latife Tekin'in üzerine yürüyen başkandan alkollü suçlaması


AKP'li Karabük Belediye Başkanı Hüseyin Erer, hükümeti ve AKP'nin enerji politikasını eleştirdiği için kürsüden inmesini istediği ve üzerine yürüdüğü yazar Latife Tekin'in, kürsüye alkollü çıktığını, alkolün etkisi ile sinirlendiğini söyledi.

Karabük Kültür Sanat ve Sanayi Festivali kapsamında düzenlenen "Kentleşme Sanayi ve Edebiyat" konulu konferansa katılan yazar Latife Tekin'in hükümeti ve AKP'nin enerji politikasını eleştirmesine kızarak, kürsüden inmesini isteyen Hüseyin Erer, yazara, Karabük'ün adını kötülediği ve siyaset yapmaya kalktığı için tepki gösterdiğini açıkladı.

AKP'li olmasa da aynı tepkiyi göstereceğini söyleyen Erer, konuşmasını şöyle devam etti;

"Karabük'te yaşanan bu olayları bir Madımak olayına benzetmesi çok yanlıştır. Ben bunu Karabük halkına bir hakaret olarak değerlendiriyorum. Karabük çağdaş bir cumhuriyet kentidir. Ak Partili olmasam da aynı tepkiyi koyardım. Yaptıklarımdan pişman olduğum için değil, bir misafirimiz olduğu için kendisinden özür diliyorum. Böyle bir olay nedeniyle Türkiye gündemini tuttuğumuz içinde Türk halkından özür diliyorum. Konu mahkemeye taşındı. Mahkeme sonunda kendisini isterse Karabük'e davet ederiz ve onu Karabük'ü gezdirerek, Karabük'ü ve halkını tanıtma fırsatı bulmuş oluruz"

(Kaynak: Milliyet)

(Ayrıca bakınız: Dinci faşizm azıtıyor!...)

haiku

Aydan Seylan


çay yaprakları
toplar köyün kızları
cümbüş ederek

Kurtlar, entelektüellere de saldırıyor!...

İnsanlığın oluşturduğu tüm varsıllıklara savaş açan televizyon; özellikle Türkiye'de, Kurtlar Vadisi gibi dizilerle, düşünsel evrenlere de saldırmayı sürdürüyor. İnsanlığı ileriye taşımak için savaşım veren entelektüellerin karşı olduğu işlerden Kurtlar Vadisi'nin "beyni" Polat Alemdar (Necati Şaşmaz), içinde bulunduğu faşizan durumdan güç alarak, entelektüelleri ikiyüzlü olmakla, yalan söylemekle suçluyor!...

Milliyet'ten aktarıyoruz:



Polat entellektüelleri vurdu


Vadi'nin Polat'ı, dizinin izleyici profilini değerlendirdi. Ona göre entellüktüeller de sıkı takipci ama reddediyorlar. Nedeni ise.. Kurtlar Vadisi'nin Polat Alemdar'ı Necati Şaşmaz, dizinin izleyici profilini değerlendi. Türk entellektüellerin dizinin sıkı takipçileri olduğunu ancak bunu ısrarla reddettiklerini söyleyen Şaşmaz'a göre, dizinin kaderi Ak Partiyle aynı. İşte Polat'ın değerlendirmeleri...

Kurtlar Vadisi'nin Polat Alemdar'ı Necati Şaşmaz'a göre entellektüeller de sıkı takipçileri fakat bunu ısrarla reddediyorlar. Tercüman gazetesinden Tuna Serim'in görüştüğü Şaşmaz, dizinin bu konudaki kaderini Ak Partiye benzetti. İşte Şaşmaz'ın değerlendirmeleri:

"Onların izlediklerini biliyorum, ama izlemiyoruz diyorlar. Bunları neye benzetiyorum biliyor musunuz, bize AKP yanlısı diyenlere. AKP, yüzde 42 oy aldı, ama çok kişi o oyu verse de vermedim dedi, o zaman kim verdi bu oyları? Yani bunlar saklambaç oynuyorlar. Bence Kurtlar Vadisi'nin entelektüel seyircisi de aynı oyunun içinde, onlar da saklambaç oynuyorlar.

Çok iyi bir ekibimiz var

"Üç kişilik bir ekip yazıyor senaryoyu, kardeşim Raci var, Cüneyt var, Bahadır var; çok çalışıyor, çok araştırıyorlar, onlar çalışınca da işin tadını artırıyor, farklılık yaratıyorlar. Bizi izlerken yorgun olduğumuzu görüyorsunuz, bedensel yorgunluğun dışında beyin yorgunluğu da var, onlar üç kişilik senaryo ekibi olarak yaşamlarını bu işe adamışlar. Raci yıllardır işin içinde, sonra Bahadır geldi, zaten arkadaştılar, 14 yıldır beraberler, Cüneyt'le de 20 yıla yakın dostluğumuz var, eski bir hâkimdi, istifa etti.Bunlar hiç dinlenmeden öyle sıkı çalışıyorlar ki, ne zaman senaryo çalıştıkları odaya girsem, onların yorgun yüzleriyle karşılaşıyorum. Yani hiç durmuyorlar."

(Kaynak: Milliyet)

28 Haziran 2008 Cumartesi

"SANAT NEDİR?"

Tolstoy, eleştirmenleri eleştirmeyi sürdürüyor! Çarlık Rusyası'nda olduğu gibi, günümüz Türkiyesi'nde de eleştirmenler o denli yalınkat bir bağlamda bakıyorlar ki yapıtlara, Tolstoy'a hak vermemek elde değil. Özellikle Türkiye tiyatrosunun hızla duvara toslamasının itici gücü olan düzen eleştirmenlerini gördükçe, "SANAT NEDİR?" kitabını yastığımız olarak kullanmayı sürdürüyoruz. Tolstoy'un görkemli yapıtından tadımlık sunuyoruz:


(...)

Yapıt, sanat yapıtı olarak iyi bir düzey tutturmuşsa, ister ahlaki ister ahlakdışı olsun, sanatçının dile getirdiği duygu başka insanlara geçer; böylece de insanlar o duyguyu yaşarlar, dahası, herkes kendine özgü bir biçimde yaşar; bu durumda da her türden açıklama, yorum gereksizdir. Eğer yapıttan başka insanlara geçiş olmuyor, yapıt başka insanlara "bulaşamıyorsa", hiçbir açıklama, yorum ona bu niteliği kazandıramaz. Bir sanat yapıtı yorumlanamaz; olacak şey değildir bu. Anlatmak istediği şey sözle anlatılabilir, açıklanabilir bir şey olsaydı eğer, sanatçı bunu kendisi sözle yapardı. Oysa o bu işi sanatıyla yapmıştır; çünkü öbür yöntemlerin, yapıtını yaratırkenki duyguyu aktarmada yetersiz kalacağını sezmiştir. Bir sanat yapıtını sözle açıklama ya da yorumlama, bir tek şeyi kanıtlar, o da o yorumlamayı yapana sanatın bulaşmadığını, daha doğrusu bu kişinin sanata kapılmaya* yetenekli olmadığını kanıtlar. Biliyorum, şimdi söyleyeceğim söz epey şaşırtıcı gelecek ama şu bir gerçektir ki, eleştirmenler her zaman sanata kapılma yetenekleri en az olan insanlardır. Çoğu, kalemini kullanırken gözü pektir, ataktır; hemen hepsi akıllıdır, iyi eğitim almışlardır; gel gelelim sanata kapılma yetenekleri doğal değildir ya da körelmiş, dumura uğramıştır. O bakımdan da bu insanlar yazıp çizdikleriyle, kendilerini okuyan, izleyen, kendilerine inanan insanların beğenilerini iğdiş etmişlerdir ve etmeyi sürdürmektedirler.

Sanatın bölünmediği, onun bütün halkın dinsel dünya görüşü olarak değerlendirildiği toplumlarda sanat eleştirisi yoktu ve olamazdı da. Sanat eleştirisi yalnız, yaşadıkları zamanın dinsel bilincini, din kültürünü benimsemeyen yüksek sınıfların sanatı içinde doğabilirdi, öyle de olmuştur.

*Bulaşma ve kapılma, burada Rusça zararitsya sözcüğüne karşılık olarak kullanılıyor. Sözcüğün, hastalığa tutulmak, yakalanmak, birine bir hastalığın bulaşması, genel bir sevince kapılma gibi anlamları var. (Çev.)

(...)

Tolstoy, "SANAT NEDİR?" Çeviren: Mazlum Beyhan sf. 131
Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları / 1. BASKI: Eylül 2007

***

Ayrıca bakınız:
Okunması gereken bir kitap...
Bulunmaz'dan; Tolstoy'un "Sanat Nedir?"i...
Bulunmaz, Tiyatro... Tiyatro... Dergisi ve İş Bankası Kültür Yayınları'nı eleştiriyor!...
"SANAT NEDİR?"

Fakir Baykurt Sahnesi'nden sonra...

"Sakıncalı Piyade" bu akşam NHKM'de


Orhan Aydın’ın genel sanat yönetmenliğini yaptığı “Sakıncalı Piyade” adlı oyun bu akşam (28 Haziran) NHKM’de izleyicisiyle bir kez daha buluşuyor.

soL (HABER MERKEZİ) “Sakıncalı Piyade”, saat 21.00’da Nazım Hikmet Kültür Merkezi bahçesinde seyircisiyle buluşacak. Oyun Temmuz ayında Altınoluk’tan başlayarak İzmir’e doğru yol alacak.

Oyunun AST tarafından 1993 yılındaki oynanışında, “Sakıncalı” rolünü oynayan Mehmet Ulay, hem aynı rolü oynayıp hem de oyunun yönetmenliğini üstleniyor. Recep Yener, Oğuz Tunç, Orhan Aydın, Mustafa Kıramtepe, Tamer Özceviz, Deniz Atam, Cansu Fırıncı ise oyunun diğer oyuncuları. Üç kuşak oyuncuların bir arada sahne aldığı “Sakıncalı Piyade”nin müzikleri Timur Selçuk’a, dekor ve kostüm tasarımı M. Ziya Ülkenciler’e, hareket düzeni Gizem Erdem’e, film tasarımı Önder Ünsal’a ve ışık tasarımı Yüksel Aymaz’a ait.

(Kaynak: soL)

Kazım Koyuncu, ülkenin yüreğinde...

Umutlarımızın tınısı Kazım Koyuncu, tiyatrocular tarafından da gündemde tutuluyor. İzmir'de bir sokak gösterisiyle Koyuncu'yu yaşatan Yenikapı Tiyatrosu'nun haberi atılım'dan:


Yeni Kapı Kazım Koyuncu'yu unutmadı

İZMİR (28.06.2008) - İzmir Yenikapı Tiyatrosu, Karadeniz'in hırçın çocuğu Kazım Koyuncu'nun aramızdan ayrılışının yıldönümü dolayısıyla, Kıbrıs Şehitleri Caddesi'nde bir sokak tiyatrosu gösterimi düzenledi.

"Kazım Koyuncu'yu Anma” etkinliği düzenleyen Yenikapı Tiyatrosu, 25 Haziran günü Kıbrıs Şehitleri Caddesi'nde bir etkinlik düzenledi. Anma, çevreden geçenler tarafından ilgiyle izlendi. Çernobil faciasının ardından Karadeniz'de artan kanser vakaları nedeniyle yaşamını kaybeden sanatçı Kazım Koyuncu'nun resimlerini taşıyan tiyatrocular, yaptıkları yürüyüşün ardından 'Palto' isimli oyunu sergilediler.

Anmada bir konuşma yapan Esin Açıl, “Kazım Koyuncu bir cinayete kurban gitmiştir. Cinayetin failleri, kameralar karşısında 'bakın bana bir şey olmuyor' diye radyasyonlu çayı içenler ve Çernobil felakatine önlem almayanlardır” dedi. Açıl'ın konuşmasına uzun süre alkışlandı. Oyun, Kazım Koyuncu'ya atfedildi.

(Kaynak: atılım)

Dinci faşizm azıtıyor!...

Hilmi Bulunmaz
28 Haziran 2008


Latife Tekin'in yapıtlarını beğenmiyorum. 12 Eylül 1980 tarihinde sezeryanla dünyaya getirilen faşizmle birlikte, teslimiyet imgeleri oluşturan romancılardan biri saydığım Latife Tekin'in, yazın sanatına hiçbir yenilik getirmediği kanısındayım. Ne var ki bugün, Latife Tekin'e yapılan faşizan saldırıyı kınamak için bilgisayarın karşısına geçmek zorundaydım...

Amerikan rüzgarıyla yelkenini şişiren dinci faşizm, ülkemizin her yerinde olduğu gibi, eşimin doğum yeri olan Karabük'te de dişini göstermeyi sürdürüyor. Dişini gösterenden ürkmek yerine, diş gösterene diş göstermemiz gerekiyor. "Bana diş göstermeyen faşizm bin yıl yaşasın" dememizi kimse beklemesin bizden. Diş gösterilen kişi "Eylülist yazar" diye nitelenebilecek biri olsa da, onu bile yalnız bırakma hakkına sahip değiliz. Yapabileceğimiz ne varsa yapmalıyız. Hiçbir şey yapamasak da Latife Tekin'in AKP'ye yönelik kullandığı "aşağılık politikalar" sözünü yinelememiz gerekir...

Haberi Milliyet'ten aktarıyoruz:


Belediye Başkanı'ndan ağır tepki gören Latife Tekin konuştu

Burcu AYDINDAĞ/DHA

Karabük Kültür Sanat Festivalinde kürsüye çıkıp AKP'nin enerji politikalarını eleştiren Yazar Latife Tekin, kürsüde konuşmasının engellenmesinin kendisine silah çekmekle eş değer olduğunu söyledi. Yazar Latife Tekin olayı anlatırken şu ifadeleri kullandı: "AKP'nin bu aşağalık enerji politikaları dedim. O anda belediye başkanı ayağa fırladı. Belediye başkanı ayağa kalktı. Ben konuşurken sabrediyormuş, onu da söyledi. Sen benim paramla buraya geldin. Konuşamazsın. Sen siyaset yapamazsın burada dedi. Tekin. belediye Başkanı Hüseyin Erer'in bu tepkisine. "hayır siz vermediniz ben kendi paramla geldim" karşılığını verdi.

ACI BİR OLAYDI

Tekin, "Benim sesimin kesilmesi boğazımın sıkılması anlamına geliyor. İnin dedi. Susun dedi. Ben de dedim ki 'polis çağırın beni ancak böyle indirebilirsiniz dedim. Siz beni susturamazsınz. Yazarları tanımıyorsunuz dedim'. Bir kamera vardı. Onu kapattırdı. Mikrofonumu kapattılar. O aslında silah çekmek demek. Bana hadi bağır şimdi dedi. Ben sadece acı bir biçimde gülümsedim. Ben söyleyeceğimi söyledim dedim. Acı bir olaydı" diye olayı anlatırken, yazar arkadaşlarından bazılarının tehdit edildiğini de öne sürdü.

MADIMAK BENZETMESİ

AKP'nin yazarlar konusunda farklı düşünceleri olduğunu iddia eden Tekin, olay sırasında aklına Sivas'taki Madımak olayının geldiğini de söyledi. Latife Tekin, "Madımak olayı evet aklıma geldi. Birden şeyi düşündüm. Orada başka yazarlar da var. Büyük bir gerginlik olabilir. Ben onu anladığım için yerimden sessizce kalktım. Ve Karabükten ayrıldım. Beni alkışlayan Onur Caymaz tehdit edildi. Rüzgarımız ve güneşimizi neden kullanmıyoruz deyince beni alkışlamış. Arkadan biri boyunu kırarım diyordu. Evet yani gerçekten onu hissettim. Orada insanları nasıl yaktılar. Orada onu hissettim. Oradan ayrıldım" şeklinde konuştu.

BELEDİYE BAŞKANI KENDİNİ BÖYLE SAVUNDU

Karabük Belediye Başkanı Hüseyin Erer, yazar Latife Tekin ile bir söyleşide tartışmasıyla ilgili olarak, "Yazar Latife Tekin’in, hükümet, Başbakan ve Cumhurbaşkanına yönelttiği eleştiriler hakaret boyutuna ulaştığı için konuşmasına müdahale etmek zorunda kaldım" dedi. Karabük’te düzenlenen 3. Uluslararası Karabük Kültür, Sanat ve Sanayi Festivali etkinlikleri kapsamında dün düzenlenen söyleşide, yazar Tekin’in konuşmasına müdahale ettiği öne sürülen Belediye Başkanı Hüseyin Erer, basın toplantısı düzenledi. Festival programı içinde yer alan söyleşiye, aralarında Latife Tekin’in de yer aldığı yazarların katıldığını hatırlatan Erer, şöyle konuştu: "İnsanlar fikirlerini ifade edebilirler. Ancak, siyaset ve sanat yapılacak yer ayrıdır. Kültür etkinliğinde siyaset yapılması yanlıştır. ’Kentleşme, Sanayi ve Edebiyat’ konulu bir söyleşide yazar Tekin siyaset yapmıştır. Yazar Latife Tekin’in, hükümet, Başbakan ve Cumhurbaşkanına yönelttiği eleştiriler hakaret boyutuna ulaştığı için konuşmasına müdahale etmek zorunda kaldım. AK Parti’nin politikalarına yönelik (aşağılık politikalar) gibi ifadeler kullandı. Siyaset yapmasına ben de izin vermedim." Erer, uyarısı üzerine Tekin’in "Ben yazarım, beni susturamazsınız, tutuklayın isterseniz" diye bağırmaya başladığını öne sürerek, şöyle devam etti: "Bir provokasyon hissettik. Bizim karşı olduğumuz, kültürel etkinlikte siyaset yapılmasıdır. Biz siyasetle ilgilendiğimiz halde bunu yapmadığımız için yazarı ikaz ettik."

Bazı internet sitelerinde yer alan haberde, Tekin’in AK Parti’nin politikalarını eleştirmesi ve "aşağılık enerji politikaları" ifadesini kullanmasının ardından Erer’in "Sen bu şekilde burada konuşamazsın, sen benim paramla buraya geliyorsun" dediği iddia ediliyor.

(Kaynak: Milliyet)

Kurtlar Vadisi, halka böyle yansıyor!...

Televizyon dizisi Kurtlar Vadisi, halkın estetik duygularını örseleyip faşizanlaştırırken, olumsuz sonuçlara neden oluyor. İnsan sıcaklığının sentetize edilmesine neden olan diziler, halkın yaşadığı sıradan aşk duygularını bile aşındırabiliyor. En azından, Milliyet gazetesine yansıyan durum bunu düşünmemize neden oluyor. Halk gerçeğinin karşıtı olarak kurgulanan diziler, halkın üzerinde oluşturduğu hegemonik yapıyla, toplumsal dayanışma ruhunu yaralıyor. Somut bir durumu aktarıyoruz:


Kendisini ‘Memati’ zanneden eşini boşuyor

Teslime TOSUN/ANTALYA, (DHA)

ANTALYALI kadın garson Sevim Zelyurt, 3 ay önce tanışıp 2 ay önce evlendiği bodyguard eşi Fatih Zelyurt'un ‘Kurtlar Vadisi’ dizisinin karakter oyuncusu ‘Memati’ gibi yaşadığını ileri sürerek boşanma davası açtı.

Kumluca İlçesi'nde tatildeyken 30 yaşındaki Fatih Zelyurt ile tanışan 26 yaşındaki Sevim Zelyurt, iki ay önce nikah masasına oturdu. Antalya Adliyesi'ne gelerek boşanma davası açan Sevim Zelyurt, “Nikah masasına oturduktan bir hafta sonra fark ettim ki adam kendisini dizideki Memati zannediyor. Memati gibi yürüyor, onun gibi konuşuyor. Onun dizideki sevgilisi ne yapıyorsa, bana onu yaptırmaya çalışıyor. Bunun üzerine boşanmaya karar verdim” dedi. Önceki evliliğinden 2 çocuğu olan Sevim Zelyurt, nikahtan sonra eşinin ağabeyi Mustafa Zelyurt'un kendisini uyardığını, fakat onu dinlemediği için pişman olduğunu söyledi.

İki aylık eşinin kendisini ayrılmaması için tehdit ettiğini de öne süren genç kadın, “Psikolojisi bozuk. Annemi, beni ve diğer kardeşlerimi tehdit edip duruyor. Sürekli beni öldüreceğini söylüyor. Hayati tehlikem var” dedi. Çiftin boşanma davası Antalya Aile Mahkemesi'nde önümüzdeki ay görülecek.

(Kaynak: Milliyet)

Mehmet Tekkanat bildiriyor...

MERSİN GENÇLİK SANAT MERKEZİ
ALTAN ERKEKLİ SAHNESİ
YAZ DÖNEMİ KURSLARI

1 TEMMUZ'DA BAŞLIYOR..


MERSİN'İN İLK ÖZEL TİYATRO SALONU OLARAK 2004 YILINDA AÇILAN GSM ALTAN ERKEKLİ SAHNESİ, TİYATROYU ÖĞRENMEK VE YAPMAK İSTEYEN HER YAŞTAN GENCE EĞİTİM VERMEYE DEVAM EDİYOR.

TİYATROYU TANIMAK, KENDİNİZİ DAHA İYİ İFADE ETMEK, YETENEKLERİNİZİ KEŞFEDİP SAHNE IŞIKLARININ ALTINDA BÜYÜLÜ BİR DÜNYAYA GİRMEK İSTİYORSANIZ FIRSATLARI DEĞERLENDİRİN. KONUSUNDA UZMAN EĞİTİMCİLERLE TİYATRONUN HİZMETİNDEYİZ.

KURULDUĞUNDAN BU GÜNE KADAR 15'E YAKIN ÖĞRENCİMİZ ÇEŞİTLİ KONSERVATUARLARI KAZANDILAR. BİR ÇOĞU TV DİZİLERİNDE VE SİNEMA FİLMLERİNDE GÖREV ALDI. YÜZLERCE ÇOCUĞUMUZA VERDİĞİMİZ YARATICI DRAMA KURSLARIYLA ONLARI HAYATA HAZIRLADIK.

TİYATROYU DOĞRU YERDE, DOĞRU ZAMANDA VE DOĞRU KİŞİLERDEN ÖĞRENMEK İSTİYORSANIZ, MERSİN'DEKİ EN DOĞRU ADRES GSM ALTAN ERKEKLİ SAHNESİ'DİR.

MEHMET ÇETO TEKKANAT(GN.SAN.YÖN.)

YAZ KURSLARIMIZ;

1- KONSERVATUARA HAZIRLIK KURSU
HAFTADA 3 GÜN 3'ER SAAT

2-UYGULAMALI TEMEL TİYATRO KURSU
HAFTADA 2 GÜN 2'ŞER SAAT

3-YARATICI DRAMA KURSU
HAFTADA 2 GÜN 2'ŞER SAAT

EĞİTİMCİLER:
-CENK VERDİ (ESKİŞEHİR ANADOLU ÜN.KONS.BÖLÜMÜ)
-MEHMET ÇETO TEKKANAT(MERSİN ŞEHİR TİYATROSU YÖNETMENİ VE GSM ALTAN ERKEKLİ KURUCU-GN.SAN.YÖN.)
-SABAHAT ECE TEKKANAT (ÇOCUK GELİŞİMİ VE YARATICI DRAMA EĞİTMENİ

GSM ALTAN ERKEKLİ SAHNESİ:
GAZİ MAH.2.CADDE. BURHAN APT ALTI (PİRİREİS İLKÖĞRETİM OKULU KARŞISI)
TEL: (0324) 329 28 24
e-mail:

(Ayrıca bakınız: Mehmet Tekkanat)

ÖZGÜR TİYATRO - MUHALİF SÖYLEŞİLER

“ÇIĞRINDAN ÇIKMIŞ DÜNYADA SANAT-SANATÇI”


07.03.2008
(Özgür Üniversite)


ÖZGÜR BAŞKAYA: Merhaba, muhalif söyleşiler üst başlığı altında bu gün Fikret Başkaya bize “Çığırından Çıkmış Dünyada Sanat ve Sanatçı” üzerine bir konuşma yapacaktır. Özgür Tiyatronun bu söyleşisinde bizimle olduğu için teşekkür ediyor ve memnuniyetimizi belirtiyoruz..

FİKRET BAŞKAYA: Evet, ben de burada sizinle birlikte olmaktan büyük bir memnuniyet duyuyorum. Lübnanlı şair Halil Cibran bir şiirinde: “Yüreğimde sana söylemek istediğim çok şey var. Fakat onları söyleyemem. Çünkü kelimelerde soğuk bir şeyler var, oysa benim yüreğimde soğuk hiç bir şey yok” diyor. Tabi bu mealen bir çeviri ve çeviren de şair değil... Biliyorsunuz şiiri çevirenin biraz şair olması gerekiyor ve benim o tarakta bezim yok.... Şimdi burada, bu konferansta, bu söyleşide doğrusu benim de size söylemek istediğim çok şey var ve söylemek istediklerimin çoğunu söylemem mümkün değil...

Elbette benim sorunum kelimelerin kifayetsizliğinden, soğukluğundan kaynaklanmıyor. En başta zamanın yetersizliğiyle ilgili. Bir de tabii söylemek istediklerinizi iyi söyleyebilmek, didaktik kurguyu iyi yapmak gerekiyor vb... Netice itibariyle şu gerçektir ki; bu başlık altında çok şey söylenebilir söylenmelidir, söylenmesi gerekiyor. Şimdi çığırından çıkmış bir dünya dediğimiz zaman -ki bu bir gerçek- o halde onu çığırından çıkaran nedir sorusu akla gelir. Eğer dünyada bir çığırından çıkmışlık tablosu var ise o halde neden çığırından çıkmıştır? Şimdi tabi sınıflı toplum, kapitalizmde ortaya çıkmış bir şey değil. Bundan önceki sınıflı toplumlarda da sömürü vardı, zulüm vardı, katliamlar vardı, baskı ve şiddet vardı. Fakat kapitalizmin özgün bir tarafı, özelliği var; sadece sömürü, yağma ve talandan ibaret bir sistem değil. İnsanı insanlıktan çıkaran, tuhaf bir üretim tarzı veya uygarlık... Yani yaşamı teknikleştiriyor. İnsanı kendine, insanı insana, insanı doğaya yabancılaştırıyor... Velhasıl kendinden önceki uygarlıklardan, üretim biçimlerinden çok farklı bir uygarlık -yani insana düşman- doğaya düşman- canlı olan her şeye düşman ve bir tür ölü emek uygarlığı- veya kadavra medeniyeti de diyebilirsiniz. Eğer baskı, sömürü, zulüm vs. var ise ondan önceki uygarlıklarda da var idiyse burada ilginç ve farklı olan nedir? Veya sayısız yabancılaşmaların gerisindeki temel neden nedir? Biliyorsunuz kapitalizm bir sermaye uygarlığıdır. Kapitalist sınıf dışında kalanların mülksüzleştirilmesine dayanıyor. Dolayısıyla sürecin her ileri aşaması daha fazla mülksüzleştirilmiş, üretmek ve yaşamak için gerekli araçlardan yoksun insan veya proleter demektir. Proleter Latince proletarius'dan türeme bir kelime ve hiçbir şeyi olmayan çıplak insanı ifade ediyor. Bir kere kapitalizmde araçlarla amaçların yer değiştirme durumu var -yani öküzün arabanın arkasında koşulmuşluk durumu var- Başka türlü ifade edersek, üretimin amacı ihtiyaçları karşılamak değil, kâr etmektir. Fakat sistem rekabete dayandığı için kârın en büyük bölümünün yeniden yatırılması, sermayeye dönüştürülmesi zarureti var... Dolayısıyla ihtiyaçların karşılanması birincil amaç değildir. Üretim kullanım değeri için, doğrudan ihtiyaçları karşılamak üzere yapılmıyor... Üretimin amacı meta üretmek, mal üretmek. Fakat üretilen mal değişim için üretildiği ve kâr için üretildiği için sonuç itibariyle üretim için üretim, biçimini alıyor. İşte kapitalizmde öküz arabanın arkasına koşulmuş durumdadır derken söylenmek istenen bu rahatsız edici çelişkidir... Şiddetli bir rekabet ortamında her kapitalist daha fazla üretmek durumunda veya toplam artı değerin daha büyük bölümünü ele geçirmek, velhasıl sermayesini büyütmek zorunda... Demek ki, her bir kapitalistin ayakta kalması büyümekle mümkün veya sürekli ileriye doğru kaçmakla mümkün...

Yani durmadan ileriye doğru koşacak o zaman. Üretimle tüketim [ihtiyaçlar] arasındaki bağın koptuğu koşullarda, üretim kendisi için bir amaç haline geliyor... Sermaye üretimi yani ölü şeylerin üretimi -ölü emek üretimi- esas olunca, emek ürünü olan şeyler, metalar, nesneler, onu üreten insandan daha değerli hale geliyor. Şimdilerde insanlığın yüz yüze geldiği sayısız kötülüklerin, yabancılaşmaların temelinde yatan iste bu temel çelişki veya paradokstur... Şimdi yabancılaşma dediğimizde insanın kendisi gibi olamaması, yani kendine yabancılaşması vs. tabi onun gerisinde de insanın üretim araçlarına yabancılaşmışlığı veya aynı anlama gelmek üzere mülksüzleşmişliği var. Kapitalizm mülk sahibi, sermaye sahibi bir sınıfla, sermaye tarafından mülksüzleştirilmiş bir proletaryadan oluşuyor. Elbette bu teorik -soyut- bir tespittir. Gerçek dünyada durum bu kadar net, bu kadar kalın çizgilerle ayrılmış değildir. Bir dizi ara sınıflar da mevcuttur ve bunlar sürekli kapitalizmin aşındırmasına maruzdur. Bir de tabii hakim sınıf dar anlamda sermaye sahiplerinden ibaret değildir. Bu yüzden burjuvazi kavramını kullanmak gerekiyor. Burjuvazi sadece sermaye sınıfından ibaret değildir... Netice itibariyle sistem ücretli emeğin sömürüsüne ve doğanın sömürüsüne dayanıyor. Başka türlü söylersek, kapitalizm varoluşun iki temel unsurunun, insanın ve doğal çevrenin aleyhine var olabilen bir sistem. Bu yüzden de sayısız sosyal ve ekolojik kötülükler ortaya çıkarıyor, insanlığın ve uygarlığın geleceğini karartıyor... Velhasıl dünyayı çığırından çıkarıyor... Kapitalizm bir sömürü metabolizması olarak var oluyor. Bir tarafta zenginliğin birikmesi, büyümesi, yığılması, karşı tarafta yoksulluğun, sefaletin, çığırından çıkmışlığın derinleşmesiyle mümkün. Bu da demektir ki, kapitalizm, yoksulluk, sefalet, sosyal ve ekolojik kötülükler üretmeden zenginlik üretemez. Biliyorsunuz kavram çifti denilen bir şey vardır. Biri olmadan diğeri de var olamaz... Siz yoksulluktan söz etmeden zenginlikten söz edemezsiniz... Bir başına zenginlikten söz etmek bütünün yarısından söz etmektir. Bir de tabii kapitalizm özü itibariyle emperyalisttir. Emperyalizm sisteme içkin [mündemiç] bir temel eğilimdir. Kapitalizm zorunlu olarak emperyalizm ve savaş üretmeden var olamıyor.... Bu da demektir ki, eğer dünyanın neden çığırından çıktığını tartışmak ve anlamak istiyorsak, mutlaka kapitalizmin mantığını çok iyi kavramamız gerekiyor.. Ancak o zaman içine sürüklendiğimiz sayısız insâni, sosyal, ekolojik kötülüklerin kaynağına inmek mümkün olabilir.. O zaman nasıl bir tablo ortaya çıkıyor? İşte bir tarafta işsizlik, yoksulluk, sefalet ve giderek geri dönüşü olmayan bir doğal çevre tahribatı, diğer tarafta zenginliğin küçük bir elitin [küresel oligarşinin densin]elinde toplandığı tuhaf, çığırından çıkmış bir dünya... Başka türlü söylersek, kapitalizmin her ileri aşaması insanlığı biraz daha yok oluşun sınırına yaklaştırıyor. Aslında şimdilerde içinde bulunduğumuz durum varoluşsal bir durumdur ve bu durum gerçek anlamda ilerici, gerçek anlamda hümanist aydınlara, sanatçılara, bilim insanlarına, düşünürlere, vb. büyük bir sorumluluk yüklüyor... Bir üretim tarzı olarak kapitalizmin mantığını ve işleyişini, emperyalizmini ve ortaya çıkardığı kötülükleri anlamaya çalışan biri olarak, dünyanın çığırından çıktığını söylemekte hiçbir tereddüt olmadığını söylüyorum. Aslında etrafa biraz eleştirel bakma yeteneğine sahip herkes, durumun öyle olduğunu tespit etmekte zorlanmayacaktır. Yeter ki, filozofun dediği gibi nehrin karşı tarafına geçip oradan bakabilsin... Durum böyle ama insanların fotoğrafı o kadar net gördüklerini söylemek mümkün değil. Görselerdi zaten durum farklı olurdu. Çığırından çıkmışlık konusunda iki yaklaşım geçerli: İnsanların bir kısmının tehlikeden pek haberi yok, dolayısıyla böyle gideceğini sanıyor; bir kısmı tehlikeden haberdar ama henüz yangının uzakta olduğunu, kedini o kadar da ilgilendirmediğini sanıyor: Biliyorsunuz bu benden sonra tufan aymazlığıdır. Bir küçük kesim de var tabii durmadan tehlikeyi işaret edip çığlık atan... Şimdilerde metalaşma, paralılaşma, şeyleşme, yabancılaşma, soysuzlaşma o kadar ileri boyutlarda ki, insanın bu tablo karşısında sessiz ve tepkisiz kalması anlaşılır gibi değil. Her türlü değer ölçüsü ve nirengi noktası yok olmuş durumda... O halde insanlığı bu kepazeliğin eşiğine taşıyan nedir? Eşyayı, metayı onu üreten insandan daha önemli ve 'değerli' sayan kapitalist barbarlık düzenidir... Başlarda kapitalizm insan emeğini metalaştırmıştı, şimdilerde artık metalaşmamış bir şey kalmamış gibi... Artık yaşamın her alanı metalaşma, paralılaşma, soysuzlaşma kıskacında... Artık sadece insanın emeği kazandırmıyor. İnsan varoluşuna dair ne varsa bir ticaret ve kâr metası haline geliyor. İnsanlar topluca satılıyor [ neredeyse her gün televizyon haberlerinde ve gazetelerde küçük de olsa insan kaçakçılığı manzaraları yer alıyor] bizzat insan vücudu perakende ticaret konusu, her organın bir fiyatı var ve iyi kazındırıyor... İnsan vücudunun tüm uzuvları birer kâr aracı haline geliyor. Futbolcunun kendisi değil, vücudunun her yeri reklam amacıyla kullanılıyor, gündelik yaşamda yaptığınız her şey bir kâr ve kazanç konusu haline geliyor. Cep telefonu çılgınlığı akıllara durgunluk verecek boyutlarda... Uyuduğunuz zaman bile bu sürecin dışında değil... Bir reklam: “harcadıkça kazanacaksınız...”diyor. İnsanlar sadece emeğini satmıyor, insanlar satılıyor... Tuzla'ya bak anlarsın... Gösteri endüstrisi soysuzlaşmanın nerelere vardığını gösteriyor... Reklamlar tam bir alıklaştırma ve insanlıktan çıkarma işlevi görüyor. Böylesi bir dünyada bilim ve teknik nerede duruyor ve neye yarıyor? Hiç şüpheniz olmasın artık 'modern' bilim ve teknoloji sömürünün, yağma ve talanın velhasıl yakımın hizmetinde. Dolayısıyla bilim denilen çoktan bilim olmaktan çıkmış, misyonuna ve varlık nedenine yabancılaşmış durumda... İnsanlığı ve uygarlığı yok etmenin hizmetinde bir bilim ve teknoloji olabilir mi? Durum bu kadar vahim iken hala bilim ve teknoloji hayranlığı, bilim ve teknik fetişizmi, bilimin ve teknolojinin her sorunu çözeceğine dair kör inanç rahatsız edici değil mi? İşte gösteri dünyası tam bir yabancılaşma aracına dönüşmüş durumda. Netice itibari ile bilim ve teknik sadece sömürünün hizmetinde değil, uygarlığı ve insanlığı yok etmenin hizmetinde. Teknolojideki her ilerleme daima olumlu bir şey olarak görülüyor, oysa asla böyle bir kural yok. Şu anda bilim yıkımın hizmetinde, yani insanlığın geleceğini her geçen gün daha fazla tehlikeye atan bir işleve koşulmuş durumda. Dolayısıyla bilim adamı-kadını denilen kesim yıkımın memurları durumunda... Netice itibariyle bilim denilen çoktan bilim olmaktan çıkmış durumda.

Öyleyse böyle bir dünyada sanat ve sanatçı nerede duruyor? Biliyorsunuz sanat, yaşamı güzelleştirmek için, gündelik yaşamın sıradanlığının, bayağılığının, yeknesaklığının ötesine geçmek için, hayata anlam katmak için yapılan bir insan faaliyeti, insâni bir etkinliktir. Sadece o kadar da değil, insanın kendini gerçekleştirmesini sağlayan bir etkinlik... Bence sanatla, estetik etkinlikle tanışmamış bir insan, tam insan [l'Homme tatale] değildir, Eksik insandır. Zira bir insanın yaşamında sanatın olmaması demek, onu gerçek insan yapan belirleyicilerin birinden yoksun olmak demektir. Bir yapıtın, bir etkinliğin, bir eserin sanat eseri sayılabilmesinin koşulu, sanatçının estetik öğelerin diyalektik bütünlüğünü yakalamasıyla veya aynı anlama gelmek üzere gerekli yüksekliğe çıkabilmesiyle mümkündür. Ancak estetik yaratıcılığın diyalektik bütünlüğünü yakalayabilirseniz, o yüksekliğe çıkabilirseniz, orada bir sanat eserinden, gerçek anlamda bir estetik etkinlikten söz edilebilir... Aksi halde söz konusu etkinliğin ve onun sonucu olan eserin sanat eseri tanımını hak etmesi mümkün değildir... Belki bu tespite şöyle bir itiraz gelebilir? Her sosyal sınıfın sanatı ve sanatçısı farklıdır! O zaman ister istemez şu soru akla gelecektir: Sanatçının gerçek sanatçı, ürününün [eserinin] gerçek sanat eseri olması hangi durumda mümkündür? Zira kendine her sanatçı diyen veya öyle olduğu varsayılan herkes gerçek anlamda sanatçı değildir.

Fakat tabi sanatın- sanat eserinin- bir sanat yapıtı olabilmesinin koşulu; yaratıcısının bağımsız olmasıyla mümkün. Sanatçı mutlaka bağımsız olacak, hiçbir yere, hiçbir iktidar ve güç odağına bağımlı olmayacak, hiçbir ihtiyacın karşılığı olarak hareket etmeyecek. Tasarımının bağımsızlığından ve yaratıcılığının özgürlüğünden asla taviz vermeyecek... Bence sanatçının varlık nedeni oradadır. Bu çerçeveden baktığınız zaman, kapitalizm koşullarında sanatçının pek rahat olmadığı ortada ve bu durum doğrudan kapitalizmin mantığıyla ilgili. Kapitalizm insanı işsiz, aç, çaresiz bıraktığı zaman ona kendini gerçekleştireceği asgari boş zaman bırakmıyor, birincisi budur.. İkincisi; her şey metalaşır, paralılaşır, özelleşir, soysuzlaşırken ve estetik faaliyet giderek daha çok piyasaya bağımlı hale gelirken, her şeyiyle piyasaya bağımlı hale gelirken, sanatçının gerçek sanatçı, eserinin de gerçek sanat eseri olması problemli hale geliyor. Kendini piyasaya uyumlandırmak durumunda olan biri sanatçı olmanın asgari koşullarına yabancılaşmış demektir. Dolayısıyla piyasaya bağımlı hale geldikçe yani meta kategorisine dahil oldukça, yaptığı şey sanat eseri olmaktan uzaklaşıyor ve sanatçı kendi misyonuna ve varlık nedenine yabancılaşıyor, velhasıl soysuzlaşıyor. Bir kere sanatçının bağımsız olması gerektiğini çok iyi bilmek gerekir. Mesela bir kurumun sanatçısı olmaz, bir örgütün sanatçısı olmaz. Bir siyasi partinin sanatçısı olmaz. Böyle bir şey sanatçının ve eserinin bağımsız olma zorunluluğu koşuluyla çelişir. Eğer olursa sanatçı olmaz. Bunun tarihte çok sayıda örnekleri var. Mesela Picasso'nun Fransız Komünist Partisi üyesi olduğu dönemde, belki içinizde o konuyla ilgilenenler vardır, sadece Picasso değil başkalarının da bu tip başından geçmiş olaylar var. Orada politikacının mantığıyla sanatçının yaratma gerekleri arasında mutlaka bir uyuşmazlık bir çatışma ortaya çıkıyor. İkincisi yaygın bir anlayışla ilgili: Bir sanat eseri ne kadar çok satılırsa o kadar 'değerli' sanat eseri sayılması... Bu son derece yanlıştır. Mesela bizzat Picasso'nun kendisi şöyle bir şey söylüyor: “Ne zaman sadece resim yapıyordum, eserlerim pek satılmıyordu. Ne zaman abuk sabuk şeyler yapmaya başladım çok sattı, o zaman bende dedim ki böyle şeyleri alanlar varsa niye devam etmeyeyim...” Dikkat ederseniz Picasso biraz kendisiyle biraz da başkalarıyla dalga geçiyor. Sanatçı hiçbir kaygısı olmadığı zaman, yani sadece sanatçının kendi yaratıcılığı devreye girdiği zaman, orada ortaya çıkan eser bir sanat eseridir. Fakat şu demek değildir tabi, sanatçı ben işte şu tarzda bir sanat eseri yapacağım yaratacağım falan... Öyle girişmez işe o, kendiliğinden olan bir şeydir ve bu bilimde de böyledir. Eğer bilim adamı bağımsız bir şey tasarlıyorsa o konuda yol alıyorsa, yaptığı şey bilimsellik tanımına dahil olabilir. Dolayısıyla, bu bakımdan bilimle sanat arasında da oldukça yakın bir ilişki var. İkisinde de hem sanatçının hem de bilimcinin hakikaten bağımsız olması çok büyük önem taşıyor. Şimdi kapitalizm koşullarında sanatçının ve eserinin durumuna daha yakından bakabiliriz. Neden kapitalizm koşullarında estetik yaratma faaliyetiyle kapitalist mantık çatışma halinde veya uyumsuzluk durumu geçerli? Bir kere sanat kaliteyi var sayar. Yani kalite sanat eserinin o olmazsa olmazıdır... Kapitalizmse kaliteyle değil kantiteyle[miktar] alâkalıdır. Onun asla kalite kaygısı yoktur. Oradaki yegâne kaygı, olabildiğince çok üretmek, çok satmak, çok kâr etmektir. Ve bu amaç için feda edilmeyecek hiçbir şey yoktur... Mesela şöyle düşünün; şimdi diyelim ki 80 kişinin veya 320 kişinin dahil olduğu bir tiyatro oyununun sergilenmesi, öyle bir etkinliğinin gerçekleşmesi kapitalisti o kadar ilgilendirmez ama on bin kişiyi bir stadyumda toplamak onun için çok daha önemlidir. İşte böyle bir sorun var. Kapitalizmin mantığıyla estetik yaratıcılığın çelişme noktalarından biri kalite/kantite ikilemi ve çatışmasıyla ilgili. İkincisi sanatın, estetik yaratıcılığın zaman bakımından özgür olması, zaman kaygısının olmaması gerekir. Latince bir deyim “sanat uzun hayat kısadır” der. Hakikaten de öyledir. Estetik yaratıcılığın öznesi olan sanatçının zaman kısıtlaması, süre diye bir sorunu ve kaygısı olmaması gerekir... Aksi halde yaratıcılığı yara alacaktır... Tabi bir de sanat eseri özgündür, tektir. Çok satılmayan, çok kâr getirmeyen hiçbir şey kapitalistin ilgi alanında değildir. Özel koleksiyonu için bir tablo satın aldığında bunu ayrıcalıklı konumunu göstermek için yapar. Ama asıl ilgi duyduğu şey tablo değil, onun milyonlarca röprodüksiyonudur... Fakat daha önemli bir şey var: Sanatçının veya sanatın konumu bakımından bence kritik bir şey daha var. İnsanı insanlıktan çıkaran bir süreç varsa eğer, ki öyle, insanlar robotlaşmış, insanlar arasındaki ilişkiler teknikleşmiş, insanlar arısındaki ilişkiler birebir, doğrudan değil de bir takım 'teknik araçlar' aracılığı ile gerçekleşiyorsa, insan-insan ilişkisi bir kısım araçlar dolayımıyla gerçekleşiyorsa, insanlar birbirine yabancılaşmış, insanlar doğaya yabancılaşmışsa; Bu duruma ilk isyan edenin sanatçı olması gerekir. Zira olup bitenlerle sanatçının misyonu ve varlık nedeni arasında bariz bir uyumsuzluk var demektir... Şöyle bir kenara çekilip de insanları biraz gözlerseniz, sokaklarda, metroda, büyük alış-veriş merkezlerinde vs. söylediklerimin ne anlama geldiği daha iyi anlaşılacaktır... İnsanlar ne kadar çok tüketirlerse o kadar mutlu olacaklarına inandırılmış durumdalar ve bu son derece rahatsız edici ve ahmakça. Ahmakça zira maddi tüketimle mutluluk arasında asla doğru yönde bir ilişki yoktur. İkincisi: daha fazla tüketmek, daha fazla üretmek; daha fazla tahrip etmek, daha çok yok etmek, daha çok kirletmektir. Reklamlarla, televizyon dizileriyle, futbolla, paralı/parasız yarışma programlarıyla, sorunları tartışıyormuş gibi yapan sözde tartışma programlarıyla, magazinleşen haber programlarıyla vb. insanlar alıklaştırılıyor, ahmaklaştırılıyor, köleleştiriliyor, robotlaştırılıyor, kendilerine ve kendi sorunlarına yabancılaştırılıyor. Velhasıl bütün bunlar insanları kirletiyor. İnsanın varlık nedenini ortadan kaldırıyor, robotu yüceltiyor, cansızı canlıya yeğliyor. Daha önce de söylediğimiz gibi söz konusu olan bir kadavra medeniyeti... Fakat bütün bunların iyi, insanlık için hayırlı olduğuna dair çok yaygın bir kanaat vardır. Bir kere bunun kırılması gerekiyor. Yeni olan her şey niçin üretiliyor? Daha fazla kâr için üretiliyor... Kapitalistin kâr amacıyla insanlığın varlık nedeninin örtüşmesi mümkün müdür? Böyle bir şey mümkün değildir... Onun için yani bence kapitalizmi anlamak ve onun karşısına dikilmek şu anda insanlığın sadece haysiyetini değil, varlık nedenini kurtarmanın da yegâne yoludur. Niçin durum böylesine kritik hal aldı? Kapitalizm sadece sosyal kötülükler üretmiyor, sadece savaşlar üretmiyor, sadece sömürü üretmiyor, sadece barbarlık üretmiyor, bu tuhaf bir barbarlık.. Bu barbarlık, insanın varlık koşullarını tehdit eden, yok eden bir barbarlık... Biliyorsunuz komünizmin amacı insanı özgürleştirmektir. Netice itibari ile bu nasıl olacak? Sınıfsız ve sömürüsüz, hiyerarşi olmayan, ezen-ezilenin olmadığı bir dünya olursa, sınırlar ortadan kalkarsa, insanın kendini gerçekleştirmesinin koşulları da olgunlaşmış olacak... Yani insanlar arasındaki ilişkilerin her türlü yabancılaşmadan arınmasıyla, insanlığın tarih öncesi geride kalacak, insanlık tarihi başlayacak... İşte komünizm bunun için gerekli denmişti. Ve şimdi bir adım daha öteye gitmemiz gerekiyor; artık komünizm insanlığın geleceğini kurtarmak için de gerekli hale geldi... Zaten kapitalizm için satın alamayacak durumda olanın hiç bir değeri yoktur.. Bakın kredi alabiliyorsa, artı değer üretebiliyorsa, satın alabiliyorsa onunla ilgilenir kapitalist. Kredi kullanıyorsa kâr eder, çalışıp artı-değer üretiyorsa kâr eder, satın alıyorsa kâr eder.. Artık kapitalist sadece işçinin ürettiği artı değere el koymuyor. Onu tüketim aşamasında da proleterleştiriyor. Yakın zamanda bir televizyon haberinde gördüm bir mağaza ucuzluk yapmış, insanlar kuyruğa girmişler… Kapılar açılınca millet birbirini çiğniyor, herkes bir şey kapıyor.. Bir tanesi de bir alet kapmış, kucağındaki alet mutlaka onun için gerekli bir şey değildir. Gazeteci bunu niye aldın diyor. Cevap tam da alıklaşmış insan tipine uygun: “ucuzdu, lâzım olur diye aldım” diyor... Elbette o adam bir istisna değil, çoğunluğun manzarası öyle... Ucuzdu, lazım olur diye aldım diyor.. Şimdi bakın bu tip öyle istisna değil. Böyle birinin kendi konumu, insanlığın geleceği vb. konusunda bir kaygısı bir düşüncesi olabilir mi?

O halde sanatçının bu kepazeliği, duruşu ve yaptıklarıyla eleştirmek, teşhir etmek, bilince çıkartmak, gözler önüne sermek, tehlikeye dikkat çekmek bakımından çok büyük bir tarihsel, bireysel, etik, estetik ve entelektüel sorumluluğu var, olması gerekiyor. Çünkü gerçekten büyük bir tehlike ve sevimsiz bir durum söz konusu. Sanatçı denilen kesimin genel olarak bu tablo karşısında maalesef kendi etiğine yaraşır bir tavır içinde olduğunu söylemek mümkün değil. Elbette istisnalar vardır ve istisnalar kuralı doğrulamak içindir. Diyeceksiniz ki, bu sadece sanatçı kitlesini mi angaje etmektedir. Onu söylemek istemiyorum, buradaki tartışma konumuz daha çok sanat ve sanatçı olduğu için bunu söylüyorum.. Yani bakın böyle bir tablo var ve ne kadar üzerinde durulsa azdır. Şimdi hakikaten hayatı anlamsızlaştıran, yok eden, doğa tahribatını derinleştiren bir süreç hızla yol alıyor. Müthiş bir anlam kaybı söz konusu... Daha önce de ifade ettiğim gibi değer ölçüsü ve nirengi noktası yok olmuş durumda. Şimdi mesela bakın etik bakımdan söylüyorum türkücü/şarkıcı tayfasından bir kişi bir bayan bir bay bir yerde 3-4 saat süren bir konser veriyor ve 80 bin YTL 'kazanıyor'.... İşte bir televizyon haber sunucusu bir kanaldan diğerine transfer oluyor, bilmem kaç milyon YTL transfer 'ücreti' alıyor... Bir futbolcu 20-30 bin ytl ye transfer oluyor.Bir tıp profesörünün aylık geliri 62 bin ytl.. İşte bir televizyon dizisinde oynayan şu kadar alıyor vb. Şimdi bunu sorgulamayan bir toplum olamaz. Eğer sizin ülkenizde asgari ücret 432 YTL ise ve siz bu durumdan rahatsızlık duymuyorsanız, orada bir sakatlık, bir yanlışlık var demektir. Bir futbol teknik direktör ayda 120, 130 bin YTL alıyorsa, insanlar bunu sorgulamıyorsa orada bir sorun var demektir. Bu değer ölçüsünün kaybolduğunu gösterir. Dolayısıyla bence sanatın bütün dallarının ve sanatçıların her çeşidinin bu durum karşısında çok daha farklı tavır takınması gerekiyor. Fakat bu konuda yeterli duyarlılık ve tepki yok. Tabi bu söylediğim bilim cephesi içinde geçerli. Şimdilerde bilim daha çok satmanın, insanları alıklaştırmanın daha çok kâr etmenin aracına dönüşmüş bulunuyor, onun için entelektüel estetik bilimsel alanla ilgili çok ciddi bir sorunla karşı karşıyayız. Biliyorsunuz ki, kendi etiğine yabancılaşmış, kendi etiğine ihanet etmiş ne bir bilim ne bir estetik insanı olamaz ve şu anki manzarada da söz konusu taifenin durumu da son derecede rahatsız edici. Mesela bir sanatçının, diyelim bir tiyatro sanatçısının, reklamda rol almasından daha büyük bir ayıp olamaz. Niçin olamaz? Çünkü o reklam niçin çekiliyor ve yayınlanıyor? O reklam insanları daha çok tüketmeye sevk ediyor, daha çok tüketmek saçma bir şey ve şimdi bakın mesela iki türlü insan var şu anki hür dünyada buna küreselleşmiş dünya diyorlar. Küreselleşme emperyalizm tabi. Küreselleşme Coca cola aydınlarının uydurduğu bir şey, ama herkesin ağzında.. Sende kullanıyorsun tabiatıyla. Şimdi bir tiyatro sanatçısı ne yapar; tiyatro eserini sergiler, orada oynar, bir tiyatro eseri yazar vs. Reklama çıktığı zaman ne yapar? Toplumun kirletilmesinde rol alır, insanların alıklaştırılması sürecine katılmış olur, doğanın tahribine hız kazandıranlara hizmet etmiş olur... Çünkü daha çok tüketmek, daha çok üretmek, daha çok doğa tahribatı demek. İkincisi her reklam bir emirdir. Reklam insanları alıklaştırıyor, köleleştirip/ robotlaştırıyor... Görüyorsunuz tamamen farklı bir zemine savrulmuş durumda... Amacı ve varlık nedeni hayatı güzelleştirmek, hayata anlam katmak, insanı günlük yaşamının monotonluğundan, bayatlığından, bayağılığından kurtarmak olması gereken biri nasıl tamamıyla farklı bir zemine savruluyor... Ve alıklaştırmanın, ahmaklaştırmanın, soysuzlaştırmanın hizmetine koşuluyor. Aynı şekilde mesela kendisiyle tutarlı bir sanatçının bu televizyon dizilerinde oynaması da arzulanır bir şey değildir. Neden öyledir, neden uygun değildir? Bu sorunun cevabını söz konusu dizilerin neden çekildiğinden hareketle verebilirsiniz... Söz konusu televizyon dizileri estetik kaygılarla mı yapılıyor.. Var olanı eleştirip/teşhir ederek yaşanmış ve yaşanan sürecin anlaşılması, bilince çıkarılması için mi yapılıyor? İnsanların dünyayı daha iyi anlaması için mi yapılıyor… Hayata anlam kazandırmak için mi yapılıyor… Bir şeyin eleştirisi için mi yapılıyor.. Para kazanmak için yapılıyor.. Bu da nasıl oluyor? Televizyon dizisi sizi televizyona kilitliyor.. Araya reklam koyuyor.. Aslında reklamın arasına sizin programınızı koyuyor.. Toplumu alıklaştırmak için.. Senaryoyu yazan, onu çeken, orada oynayan, onu oynatan, reklam veren vb. hepsinin birincil ve ortak amacı para kazanmak, kâr etmek... Para kazanmak için yapılan sanat olmaz, o bir metadır. Coca-cola gibi, cep telefonu gibi, çikolata gibi... Eğer durum böyleyse yapılanı savunabilir misiniz? Elbette iş o kadarla da bitmiyor ve bir taşla birden çok kuş vurmak mümkün hale geliyor. Bu reklamlar ve televizyon dizileri toplumu alıklaştırdığı oranda onu kendi sorunlarına da yabancılaştırıyor, insanları apolitize ediyor... Bir sanat insanı, kadın olsun, erkek olsun yaptığı şeyin anlamını ve işlevini sorgulamaktan vazgeçebilir mi? Sorguladığı anda da zaten böyle bir saçmalığa ortak olmaz... Buradan şöyle bir sonuç çıkıyor. Tabi biliyorsunuz işte sanatın çok farklı dalları var, insanlar burada faaliyet gösteriyor, bunların kapitalizmle olan ilişkileri de tabiatıyla birbirinden farklı.. Yani o, sanat dallarının farklılığından kaynaklanan bir şey.. Fakat genel olarak piyasayla uyumlandığında, piyasaya kendini uyumlandırdığında artık sanatçının tutarlılığı problemli hale gelir ve geliyor. Bu aşamada şöyle bir soru akla gelecektir: O halde bu işin içinden nasıl çıkılabilir? Sanatçı denen insanın da geçinmesi lâzım, yaşaması lâzım... Bu arada da estetik etkinliğini sürdürmesi lazım. Bir taraftan da kapitalizmin baskısına maruz.. Bu durumda bu işten nasıl çıkılacak? İsterseniz bunu burada birlikte tartışabiliriz, fakat ben kısaca bir şey söyleyeceğim; şimdi sanatçının ürettiğinden geçinmesi, ancak kendi yaratıcılığını tehlikeye atmadığı zaman tolore edilebilir bir şeydir. Mesela Leonardo da Vinci bir dükün himayesi altına girdiği zaman, bu Leonardo'nun yaratıcılığını riske atmıyorsa, onun açısından bir sorun yaratmayabilir. Fakat öyle bir durum olabilir ki sanatçı bağımsızlığını yitirebilir veya bağımsızlığı riske girebilir. İşte o zaman sözünü ettiğim kritik bir eşik söz konusu olur. Sanatçı bütün zorluklara rağmen iki iş yapması gereken biri gibi görünüyor. Bugünün kapitalist dünyasında bir taraftan ekmek parası kazanacak, bir taraftan da sanatçı faaliyetini sürdürecek. Eğer bunu yapmazsa mesela diyelim ki bir şair yada edebiyat adamı yazdıklarından geçimini sağlarsa, kitabını yayınlayan yayın evine bağımlı hale gelebilir. Bir süre sonra ondan aldığı siparişlere göre yazmaya başlar. Ve o eşik aşıldıktan sonra edebiyatçıdan değil de kapitalist yayın evininin maaşlı memurundan söz edilebilir. İşte benim kritik eşiğin aşıldığı nokta dediğim orasıdır. Dolayısıyla yani sanatçı bağımsızlığı konusunda son derece kıskanç ve hassas olması gereken biridir... İlkelerine bir kere ihanet edersen artık ipin ucunu kaçırmak kaçınılmaz demektir... Ve böylesi bir ilkesizlik ve tutarsızlık onu sanatçı olmaktan süratle çıkaracaktır. Tabi burada sanat, sanatçı, sanatın kimin için ne anlama geldiği vs. birazdan onun tartışmasını yapabiliriz. Bu bağımlılıktan kurtulmak için dediğim gibi sanatçının kendi yaşam koşullarını başka bir biçimde karşılaması gerekiyor. Zaten geleceğin sınıfsız toplumunda sanatçı diye ayrı bir insan grubu da olmayacak, olmaması gerekir. Nasıl orada sanat bir boş zaman etkinliği olacaksa, kapitalizm koşullarında sanatçı daha büyük zorluğa göğüs germek zorunda. Zira kapitalizm ona estetik etkinlik için gerekli zamanı bırakmıyor... Elbette bu sorunu kapitalist toplum içinde bir takım örgütlenmeler yoluyla vs. aşmak mümkündür. Fakat kapitaliste veya piyasaya bağımlılık koşulları konusunda son derece dikkatli olması gerekiyor. Bu söylediklerimden şöyle bir sonuç çıkar, Che Guavera diyor ki “insanı değiştirmeyi teklif etmeyen devrim beni ilgilendirmez” bence kapitalizmi sorun etmeyen bir sanatçı da bizi ilgilendirmemesi gereken biridir. Neden öyle olması gerekir, çünkü toplum onun estetik yaratıcılığına imkân bırakmayacak bir kritik eşiğe doğru ilerlerken, aymazca bir tavır takındığı için. Şimdi tabi bu söylediklerimden sonra iyimserlik kötümserlik sorusu ortaya çıkar. Diyorlar ki, kötümser bir tablo ortaya koyuyorsun, moral bozucu bir tablo çiziyorsun. Aslında böyle bir şey yok.. İyimser de kötümserde aynı kötülükle mâlûldür. Çünkü ikisi de realiteyi [gerçeği] olduğu gibi görememekten, kavrayamamaktan kaynaklanan bir aymazlık veya yetersizlik içindedirler. Dolayısıyla iyimser mutlu bir ahmaktır, kötümser de mutsuz bir ahmaktır. Bu ikisinden biri olmamak için iyimser/kötümser ikileminin dışında düşünmek gerekiyor. Benim söyleyeceklerim şimdilik bu kadar. Teşekkür ederim..

ÖZGÜR BAŞKAYA: Biz de Özgür Tiyatro ve dinleyiciler adına teşekkür ederiz!

Not: Bu söyleşinin sonundaki soru-cevap kısmı teknik aksaklıklar nedeniyle deşifre edilememiştir..Okuyucularımızdan özür dileriz..

Bu söyleşiyi kameradan çözümleyen arkadaşımız Tamer Gören'e ve redakte eden arkadaşımız Sibel Aduş'a teşekkür ederiz.

ÖZGÜR TİYATRO

Ülkeyi bok götürüyor!...

Agos gazetesi genel yayın yönetmeni Hrant Dink, bir faşist tarafından katledildi!...

Dinci Zaman gazetesi, sadık yazarı Etyen Mahçupyan'ı, Agos'a genel yayın yönetmeni olarak ihraç etti!...

Agos'un sadık yazarlarından Sevan Nişanyan, eşinin üzerine bokunu döktü!...

Üzerine bok atılan Müjde Nişanyan'ın insani hakkını savunmak için, kadınlar harekete geçti ve Etyen Mahçupyan, kendisine biçilen görev gereği, üzerine bok atılan kadını savunmak yerine, kendisinin dinci Zaman gazetesinde gösterdiği sadık yazarlık gibi, Agos'a sadık yazarlık yapmanın dışına çıkmayan Sevan Nişanyan'dan yana tavır koydu!...

Bizim de kuruluşunda küçücük emeklerimiz ve küçücük "okur mektupları"mız olan Agos'u okumayacağız. Ta ki, Sevan Nişanyan sadık yazarlıktan çıkarılıncaya dek!...

Haberi Milliyet'ten aktarıyoruz:


Agos’ta ‘dışkı’ istifası!

ÜMRAN AVCI İstanbul


Agos gazetesi, eşinin başına dışkısını boşaltan Sevan Nişanyan’ın gazetedeki yazılarını sürdüreceğini açıkladı. Bu karar üzerine bir gazete çalışanı istifa etti

Tartıştığı eşi Müjde Nişanyan’ın üzerine kavanoz içine koyduğu dışkısını boşaltan Sevan Nişanyan’a tepki büyüyor. Nişanyan’ın Agos gazetesindeki yazılarına devam edeceğini açıklayan Agos gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Etyen Mahçupyan’ın “Feminist oldukları için buna tahammülü olmayanlar bizle ilişkisini kesebilirler” sözü üzerine bir Agos çalışanı gazeteyle yollarını ayırdı.

Sevan Nişanyan, tartıştığı eşi Müjde Nişanyan’ın başına dışkısını boşaltmıştı. Müjde Nişanyan da, olayın ardından boşanma davası açmıştı. 26 Mart’taki olayın kamuoyuna yansımasının ardından Agos’ta çalışan 13 kadın “Sevan Nişanyan’ı protesto ediyoruz” başlıklı bir bildiri hazırlayarak gazete yönetimine gönderdi. Kadın çalışanlar, gazetenin bu şiddet karşısında sessiz kalmamasını talep ettiklerini belirtti. Agos’taki iç yazışmalara göre, şu gelişmeler yaşandı:Sevan Nişanyan’ın, kurum çalışanlarına verdiği cevapta, “Şiddete şiddetle karşılık vermeyi doğru bulmadığım için, Müjde Hanım’ın davranışına tam olarak uyan sembolik bir jestle yetindim. Bunu, tüm bilgileri değerlendirdikten ve tarafları dinledikten sonra, açıkça yüzüne karşı yaptım. Üçüncü şahıslara karşı onurunun kırılmamasına da dikkat ettim. Bizde tipik olanın aksine, kıt bilgi ve bol hamasetle kendimi gaza getirip, ‘pusu kur arkadan vur’ yöntemini seçmedim” dedi. Mahçupyan ise önce gazete çalışanlarına yazılı bir açıklama yaptı, ardından da Agos’taki köşesinde bir yazı kaleme alarak, Nişanyan’ın yazılarına devam edeceğini açıkladı.

Mahçupyan, kurum içine gönderdiği açıklamada, “Cinsel kimliklerimizi fazlasıyla aşan ‘insani’ tutumları ima eden ve iki kişi arasında yaşanmış olan bir olayın siyasi tavırlarımıza araç teşkil etmesinin bir sınırı olması gerektiğini düşünüyor ve söz konusu sınırın bir gazetenin yazı işlerine ilişkin kararları belirleme noktasının altında olması gerektiğine inanıyorum” dedi.Mahçupyan, Agos’ta dün yayımlanan “Feminizmin bulanık sularında” başlıklı yazısında da, özetle şöyle dedi:

“İnsanlar feminist olmakla kendiliğinden ahlaklı ve demokrat olmazlar. Tersine, ahlaklı ve demokrat olabildikleri ölçüde, yukarda anlatılan feminizmi kavrayabilir ve taşıyabilirler. Geçen haftalarda Agos’u da ilgilendiren bir olay Türkiye’deki feministlerin bu yüzünü ortaya koydu. Bir yazarımızın eşine yaptığı ve kabul edilmesi mümkün olmayan bir hareketi kınamak üzere yola çıkan bazı feministlerin ne denli gayri ahlaki davranabileceklerini gördük. Söz konusu yazarın Agos’tan atılması yönündeki isteklerinin yerine gelmemesi üzerine benden aldıkları ve sadece Agos çevresindeki 13 kişiye hitaben, el yazısıyla yazılmış bir paragrafın tek bir cümlesini de işin içine katarak gazete aleyhine kampanya yaptılar. O paragrafta söz konusu şiddetin de kınandığından, olayın cinsel kimliği aşan insani bir boyutu olduğunun vurgulandığından ise söz etmediler...

‘Tahammül etmeyen gitsin’

Feminist olmak hiçbir şey demek değil. Bu, bizatihi kıymetli bir kimlik değil... Onu kıymetli yapan, bu kimliği taşıyanın zihniyeti ve ahlak anlayışıdır. (...) Bu yazarımızın yaptığının erkeklikle değil, düpedüz insanlıkla ilgili bir durum olduğunu düşünüyorum. Aynı hareketin bir kadın tarafından hiçbir şekilde yapılamayacağını düşünenler varsa, onlara sözüm yok. (...) Bu yazar, yazılarına devam edecek. Feminist oldukları için buna tahammülü olmayanlar bizle ilişkilerini kesebilirler. Agos olarak sahip olduğumuz düstur ‘insan olan beri gelsin’den ibarettir. Geri kalan herkese uğurlar ola...”

‘Hrant’a özlem’

Mahçupyan’ın, Nişanyan’ın gazetede yazmaya devam edeceğini açıkladığı yazısı Agos’taki kadınların tepkisini çekti. Kurulduğu günden bu yana gazetede görev yapan, internet servisi çalışanlarından Nuran Ağan, Agos’la yollarını ayırdı. Ağan, ayrılık gerekçesini duyurduğu e-postada şu açıklamayı yaptı:

“Hrant’a ve Agos’a olan özlemle almış olduğum bu kararın benim için de çok üzücü bir karar olduğunun ancak gelinen noktada aşağılama ve hakaretin bu kadar fütursuzca yapıldığı ve şiddetin böylesine meşrulaştırıldığı yerde ‘insan olan beri gelsin’ ifadesinin kullanılmasını tam da insanlığa yönelik bir tehdit olarak algıladığımın ve tavrımın bu dile ve tehdide olduğunun bilinmesi dileğiyle...”

CHP, Nişanyan hakkında suç duyurusunda bulundu

İzmir’in Selçuk ilçesi CHP İlçe Başkanı Bekir Gündüz öncülüğünde bir araya gelen CHP’liler, Agos gazetesi yazarı Sevan Nişanyan’ın, bir gazetede yayımlanan röportajında Atatürk ile ilgili olarak “Mutlak iktidarı terk edebilirdi, etmedi. Orta ve üst kadroların büyük bölümünü şahsi ağırlığı altında ezdi, yok etti” sözleri nedeniyle Selçuk Cumhuriyet Başsavcılığı’na suç duyurusunda bulundu. CHP’liler yaptıkları açıklamada, “Nişanyan, cumhuriyet döneminde kadın hakları ile ilgili atılımları gözardı ederek yok sayarken, kendisi kadın hakları bir tarafa, insan haklarına bile aykırı bir davranışla çocuklarının anası eşinin üzerine dışkısını dökecek kadar saldırgan tutumları olan bir kimsedir” ifadeleri kullanıldı.

VEYSEL EROL İzmir DHA

(Kaynak: Milliyet)

27 Haziran 2008 Cuma

Bugün yatmadan önce bir film izledim...

Hilmi Bulunmaz
27 Haziran 2008


Dünya film piyasasını elinde tutan Amerikan sinemasını sevmiyorum. Dünya halklarının katledilmesi için silah üreten Amerika, silahla öldürmek istemediklerini de sinema ve televizyonla dumura uğratıyor. Amerikan filmlerinin içeriğine sinen emperyalist anlayış, hiç hoşuma gitmiyor. Yine de zaman zaman Amerikan filmlerini izlemeden edemiyorum...

Bu gece, benden kaçan uykumu geri çağırmak için hafif bir film izleyeyim dedim. Aynı zamanda sinema danışmanlığımı yürüten oğlum, bir film koydu ve izlemeye başladık. Özellikle sade suya tirit bir film olmasını istediğimden, dudaklarımı ısıra ısıra izlesem de, oğlumu eleştirme cesaretine sahip olamadım. Kapanmakta olan göz kapaklarımın ağırlığı o denli hoşuma gitmişti ki, filmi durdurmayı da pek istemedim...

Neyse seve seve olmasa da filmi izledim. Tam 98 dakikam havaya uçtu ve içim burkuldu. Herşeye karşın Frances McDormand'ın oyunculuğunu beğendiğimi belirtmeliyim. Polisi, hem de bir Amerikan polisini bile sevdirebilecek denli güçlü oyunculuğa sahip Frances McDormand, emperyalist kültürün elinde adeta saatli bomba gibi kullanılabilir!...

Konusuna değinmek bile istemiyorum!... Her zaman, her yerde rastlanabilecek sade suya tirit bir konu...

İzleyin önerisinde bulunmuyorum. Frances McDormand'ın oyunculuğunu merak edenler izleyebilir. Onun dışında, zaman yitirmekten öteye gitmeniz olası değil...

(Ayrıca bakınız: Vikipedi)

Televizyon çılgınlığı!...

Toplumun ruhsal vebaya tutulması için tüm gücünü kullanan egemenler, her türlü değerin üstüne çizik atıyorlar. Üniversite mekanlarını da çıkarları için kullananlar, dekanları kafaya alarak yollarına devam ediyorlar. soL gazetesine link vererek, durumun ayrıntısını öğrenmenizi öneriyoruz:


"Dekan patronlaşırsa..."


Mavi Stüdyo’nun “Sihirli Tuşlar” adlı programa kiralandığını öğrenen öğrenciler dekana tepkili.

soL (HABER MERKEZİ) Bilindiği gibi son zamanlarda üniversiteler ÖSS tercih döneminde kendilerini tanıtmak için bir dizi özelliklerini sıralayan tanıtımlar gerçekleştiriyorlar. İstanbul Üniversitesi de bu tür özellikleri arasına “Stüdyo ve Plato’ya” sahip olduğu açıklamasını eklerken, bu durumdan öğrencilerin ne kadar yararlandığı tartışma konusu.

(Bakınız: soL)

"SANAT NEDİR?"

Tolstoy, sanatla ilgili herkesi ameliyat masasına yatırdığı gibi, eleştirmenleri de yatırmış. Sanatın, yaşamın gerçeğini değil; egemenlerin gerçeğini savunması için, adeta birer asker gibi çalışan eleştirmenlerin istila ettiği Türkiye tiyatrosu mevzilerine baktığımızda; Tolstoy'un, Rusya'yı değil, Türkiye'yi anlattığını sanacak denli kapılabilirsiniz yazılanlara. Sizlere önerimiz, en kısa zamanda "SANAT NEDİR?" kitabını alın ve hararetle okumaya koyulun. Sanatsal gerçeğin bu denli yalın dille anlatıldığı bir başka kitap bulmakta zorlanacaksınız. Tolstoy'dan tadımlık sunuyoruz:

(...)

İkinci etken, son zamanlarda tanık olmaya başladığımız sanat eleştirisi, yani herkesçe değil, asıl önemlisi de sıradan insanlar tarafından değil, bilginler, yani pek doğal olmayan ve kendilerine güvenleri tam kişiler tarafından yapılan sanat değerlendirmesi.

Bir arkadaşım eleştirmenlerin sanatçılara karşı tavırlarını değerlendirirken, şakayla karışık, "Eleştirmenler, akıllılar üzerine değerlendirmelerde bulunan ahmaklardır." demişti. Her ne kadar tek yanlı, eksik, kaba gibiyse de, bu saptamanın hem belli ölçüde gerçek payı içerdiği, hem de eleştirmenlerin sanat yapıtları üzerine yaptıkları sözüm ona açıklamalardan çok daha adil bir yargı olduğu yadsınamaz.

"Eleştirmenler açıklarlar." İyi de, ne açıklarlar?

Sanatçı eğer gerçek bir sanatçıysa ve yaratma sürecindeki duygusunu yapıtına yansıtmış, bu yolla da duygusunu öbür insanlara geçirmeyi başarmışsa, burada kim, neyi açıklayacaktır?

(...)

Tolstoy, "SANAT NEDİR?" Çeviren: Mazlum Beyhan sf. 130
Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları / 1. BASKI: Eylül 2007

***

Ayrıca bakınız:

Okunması gereken bir kitap...

Bulunmaz'dan; Tolstoy'un "Sanat Nedir?"i...

Bulunmaz, Tiyatro... Tiyatro... Dergisi ve İş Bankası Kültür Yayınları'nı eleştiriyor!...

"SANAT NEDİR?"

Coşkun Büktel virgül'de...

Coşkun Büktel denilince, akla ilk önce tiyatro sanatı geliyor. Yazınsal sanatların birçok alanında uğraş vermesine karşın, başta Theope ve Türk Tiyatrosundan İnsan Manzaraları kitaplarıyla tanınan Büktel, yazın dergilerine de konu oluyor. Geçen ay İngilizce baskısı da yapılan Fiyasko romanı için virgül'de yayımlanan değerlendirmeyi okurlarımızın dikkatine sunuyoruz:


Hızlı ve akıcı


Ömer Türkeş
Temmuz 2005


Coşkun Büktel'in, film senaryosu olarak hazırlayıp romana dönüştürdüğü Fiyasko, polisiyeden çok absürdün sınırlarını zorlayan, deli dolu, neşeli bir macera romanı. Daha ilk sayfalarında, çevirmen Mesut'un yanlış çevirileriyle sebebiyet verdiği skandal sahnelerinin komikliği, ikinci bölümde, "parası için evlendiği, kendinden çok yaşlı, seks düşkünü karısını öldürmeye kararlı Özdemir, onun dizginlerini sıkı tutan, uyanık ve kıskanç karısı Müyesser ve Özdemir'i ne yapıp edip Müyesser'in elinden almaya kararlı ama paradan da vazgeçmeyen metres Zehra" tiplerinin abartılmışlığı, hayal kırıklığı yaratmasın. Biraz sabredin. Kriminal dünyaya üçüncü bölümde, "Genelbank Cihangir şubesinin kahverengi üniformalı güvenlik görevlisi, bankanın kapısı önünde yaralı olarak yattığı yerden acı içinde doğrulup, kan dolu avucuyla kavradığı silahını, kaçmak üzere beyaz bir Renault'ya binmekte olan kar maskeli soygunculara doğru, iki el ateşledi. Kar maskeli soyguncuların üçü beyaz Renault'ya binmişti. Dördüncü kişi Muzaffer'di ve çetenin reisi olan Karanlık Cafer'in kardeşiydi. Muzaffer, Renault'ya tam binmek üzereyken (az önce vurdukları ve öldü sandıkları) güvenlik görevlisinin tabancasından çıkan kurşunlarla sırtından vurulunca, haykırarak yere düştü," cümleleriyle gireceğiz.

Sipsi ve Zekai, Kilis'ten kaçıp İstanbul'a ilk geldiklerinde neredeyse yalınayaklarmış. Dolapdere'de Cafer Ağbilerine rastlayana dek aylarca sürünmüş, İstanbul sokaklarında kapkaççılıkla geçinmeye çalışmışlar. Cafer Ağbiyle tanışıp onun himayesine girdikten sonra, adam sıfatına yazılmış, kravatlı, takım elbiseli, nezih gangsterler olmuşlar. Bu nedenle saygı ve itaatte kusur etmiyorlar.

Rastlantılar birbirini kovalıyor. Kardeşi için doktor arayan Cafer, telefonu yanlış çevirdiğinde, işin ciddiyetinden habersiz -ve kadersiz- Mesut tarafından işletilecek, Muzaffer de hayatını kaybedecektir. İntikam almak için şimdi Mesut'un peşindedir Cafer. Aynı sıralarda İstanbul'daki sinagog baskınlarından esinlenen Özdemir de, karısını öldürmek için bombalı bir saldırı planı yapmakta, terorist rolü için tesadüfen tanıştığı Mesut'u uygun bulmaktadır. Oysa yanlış telefonların adamı kırık kalpli çevirmen Mesut, nostomani hastalığından mustarip babasını son bir kez mutlu etmek için onun, vaktiyle küçük bir rol aldığı Tek Kollu Canavar filminin afişini arayan iyi kalpli Ayten'le tanışıp hayat trenini yeniden yakalamıştır. Ne yazık ki, Cafer'e de yakalanacaktır.

Coşkun Büktel Fiyasko'nun, birbirinden ilginç roman kişileriyle zenginleşen, kara romanları hatırlatan, ciddi bir üslupla yazılmış olsa, en sürükleyicilere taş çıkartacak kadar hızlı akan hikayesini, baştan sona renkli ve esprili bir dille anlatıyor. Trajik anları abartılı karakter çizimleriyle traji-komik, hatta komik bir hale getirmiş, yer yer durum komedisini de kullanmış. buna rağmen merak duygusunu tetikte tutmayı da başarıyor. Ancak yazarın bir söyleşisinde sözünü ettiği "gerçek"leri yakalayabilmek için, hayli uğraşmanız gerek. En çıplak "gerçek"le, şiddeti tasvir ederken kullandığı ifadeler sayesinde karşılaşıyoruz, ki bu ifadeler 2005'i romanda şiddetin yılı yapan roman külliyatıyla uyum içerisinde. Affınıza sığınarak örnekliyorum: "Karanlık Cafer, ne yapması gerektiğini tekrar hatırlamış gibi hakeretlerini yeniden hızlandırdı. Güvenlik görevlisinin kafasına bir kurşun sıktıktan sonra, kurbanın parçalanmış kafasından kaldırıma sıçrayan kanlı beyin ve kemik kırıntılarını intikam hazzıyla seyretmeye vakit ayırmaksızın arabaya koştu." Böylesine sevimli bir hikaye için sizce de çok sevimsiz değil mi?

(Kaynak: virgül, sayı: 86, sf. 75)

Burjuva gerçeğini dayatan Radikal!...

Yaşamın somut gerçekliğini değil, sömürenlerin sanal gerçeğini içselleştirmemiz için yayın yapan Radikal gazetesi, çok seyrek de olsa duvara tosluyor. Tosladığı duvarın sağlamlığı tartışılsa da, Radikal'in teşhir olması anlamında önemli bir durumla karşı karşıyayız. Gerçeği değil, burjuva gerçeğini dayatan Radikal'i yakından izlemeyi sürdürüyoruz. atılım gazetesinde gördüğümüz haberi olduğu gibi aktarıyoruz:


Keskin Radikal'e karşı açtığı davayı kazandı


ANKARA (27.06.2008) - Uzun süredir çalıştığı Radikal gazetesinden Aralık 2007'de tazminatsız olarak işten çıkarılan gazeteci Adnan Keskin, Radikal aleyhine açtığı işe iade davasını kazandı.

Ankara 7. İş Mahkemesi, iş aktinin fesih işleminin haksız olduğu görüşüyle Keskin'in işe iadesine karar verdi. Mahkeme Radikal gazetesi Keskin'e dört maaş tutarında, işe başlatılmaması halinde ise ayrıca altı brüt maaş tutarında olmak üzere toplam 10 maaş tutarında tazminat ödemeye mahkum etti.

25 Haziran'da görülen duruşmada, mahkeme heyetigazetenin Ankara temsilcisi Murat Yetkin ve istihbarat şefi Deniz Zeyrek'in aleyhte verdikleri tanıklıklara itibar etmeyerek Keskin'in iş aktinin feshinin geçerli nedenlere dayanmadığına hükmetti.

Doğan Gazetecilik A.Ş. avukatlarının kararı temyiz etmeleri bekleniyor. Bu durumunda dosya Yargıtay Ceza Hukuk Dairesi'ne taşınacak.

Dayanışma nedeniyle işten çıkarıldı

Adnan Keskin ve aynı gazetenin muhabiri Soner Arıkanoğlu, kendilerinden önce 42 kişinin gazeteden çıkarılmasına tepki amacıyla düzenlenen basın meslek örgütlerinin eylemine katılmaları halinde işten atılacakları tehdidine rağmen bu eyleme katılmış, ardından işten atılan arkadaşlarının davasında tanıklık yapmayı kabul etmişlerdi.

Keskin, şikayetinde, söz konusu dayanışma eylemlerine katıldıktan sonra Yetkin ve Zeyrek'in tehditlerini sürdürdüğü, aylarca muhabirlere görev vermeyerek konuşmayarak cezalandırdığı, sonunda da kendisini verilen işleri yapmamak, yöneticilere "asker miyiz" şeklinde tepki göstermek, yöneticilerle azarlar şekilde konuşmak, haberleri kasten geç yazarak gazeteyi zor durumda bırakmak ve izinsiz bina dışına çıkmak" ile suçladıklarını ve iki ihtarla işten çıkarıldığını belirtmişti.

Basın meslek örgütlerinden destek gören gazeteciler, bunun üzerine hem işe iade hem de kıdem-ihbar tazminatlarını ödenmeyen mesai ve izin ücretleriyle ilgili alacak davaları açmıştı.

Keskin, Yetkin ve Zeyrek'in, üyesi ve bir dönem yöneticisi oldukları basın meslek örgütlerinin tepkilerine rağmen, işten çıkarma gerekçeleri arasında yer almayan "performans düşüklüğü" ve benzeri iddialarla ilgili mahkemede aleyhte ifade verdiklerini ve "emeğin karşılığına el konulması işlemi"ni savunmuşlardı. Arıkanoğlu'nun işe iade davasının da önümüzdeki haftalarda sonuçlanması bekleniyor.

Radikal davalarda bir bir kaybediyor

Yine "performans düşüklüğü" gerekçe yapılarak Radikal gazetesinden işten çıkarılan gazeteci Ahmet Şık da açtığı işe aide davasını 21 Aralık 2006'da kazanmıştı.

21 Mayıs'ta da Bakırköy 7. İş Mahkemesi, Radikal gazetesinden işten çıkarılan Mahmut Hamsici, Müjdat Tolu, Emre Boztepe, Serkan Taycan ve Osman Işıl Durmuş ile Milliyet gazetesinden Yaşar Bilir'in işe iadesine karar vermişti.

Fazla mesai alacakları için yargıya başvurduğu gerekçesiyle Radikal gazetesindeki işinden olan deneyimci çevre muhabiri İbrahim Günel, Doğan Medya Grubu aleyhinde açtığı işe iade davasını kazandıktan sonra tazminatını da tahsil etti.

Kaynak: Bianet

(Kaynak: atılım)
Coşkun Büktel

GÜNCELLEME
(27 Haziran 2008):

Aşağıdaki haberi geç fark etmiş ve haber eski bile olsa, vandalizme karşı misyonumuz gereği, onu yine de önemli bulmuş ve duyurusunu yapıp haberin asıl kaynağına link vermiştik. Haberin bir devamı olacağını, yani heykeli çalanların yakalanacağını ve heykelin bulunacağını ummadığımız için, haberin ötesini araştırmamıştık. Oysa heykeli çalanlar yakalanamasa da, heykel bulunmuş ve eski yerine yeniden konmuş. Üstelik, heykelin çalındığını görmek istememiş olan medya, heykelin bulunduğunu görmüş ve bulunma haberi Hürriyet'te hem de resimli olarak çıkmış. (Bakınız, Arda Akın'ın haberi: "Bir Varmış Bir Yokmuş")

Polat İnangül'ün haberle ilgili (bizim link verdiğimiz) sayfasında haberin devamına ilişkin herhangi bir bilgi ya da link bulunmuyor. Oysa İnangül, o sayfada linkini vermemiş olsa da, heykelin bulunmasından sonra, haberle ilgili bir devam sayfası daha yapmış ve heykeltraş Filinta Önal'ın basın açıklamasını (tam metin olarak) okurlarına iletmiş. Bizim gördüğümüz ilk haberde herhangi bir link vermediği için İnangül'ün bu devam sayfasını biz görememiştik. (İnangül'le bu konuda bir telefon görüşmesi yaptık; sanırım, İnangül, okurlara kolaylık olması için, birer link koyarak, haberin her iki sayfasını birbiriyle irtibatlandırmayı ihmal etmeyecektir.)

Haberi önemsemeyen ama neyse ki Büktel'de kusur bulmayı önemseyen Burak Caney, haberde verdiğimiz tarihin eski olduğunu görünce, bizim yapmayı düşünmediğimiz (ihmal ettiğimiz) şeyi yapmış: Haberin ötesini araştırmış ve Polat İnangül'ün sitesindeki devam haberine bir biçimde ulaşmış.

(Adını Hilmi Bulunmaz'ın tek "o"lu tiyatroyun.blogspot.com sitesinden çaldığı, hela gibi çift "oo"lu korsan sitesinde) "Büktel Sosyalleşmeye Yanlış Başladı!" başlıklı imzasız bir yazı yayınlayan Burak Caney, Büktel'e olan düşmanlığı sayesinde, İnangül'ün söz konusu devam haberinin de linkini veriyor ve asıl niyeti farklı (kötü) da olsa, istemeden de olsa, vandalizme karşı bilinç oluşturan bu önemli haberin devamının okurlara ulaşmasına katkıda bulunuyor. Bu haberi verdiğim için beni "sosyalleşmeye yanlış başlamak"la suçlayan Burak Caney'e, ("Kaybedecek prestiji olan" bir tek kişinin bile ciddiye alıp desteklemediği bu tür abuk sabuk iftira ve suçlamaları nedeniyle aldırmıyor olsam bile) bu önemli haberi kerhen de olsa desteklemesi nedeniyle, kendim ve okurlar adına teşekkür etmeyi gerekli görüyorum.

Polat İnangül'ün devam haberi için, lütfen, aşağıdaki başlığı tıklayınız:

HEYKELTRAŞ FİLİNTA ÖNAL'DAN BASIN AÇIKLAMASI

...

Ahmed Arif'in oğlu heykeltraş Filinta Önal'ın yüzlerce kiloluk heykeli, başkentin ortasında, önce balgam, tükürük ve tahribata maruz kaldı; daha sonra ise kayboldu

İnanılmaz Vandalizme medyanın pasif desteği

(...) Kahramanlarla dolu bir tarihin çocukları olduklarını düşünenler heykelleri tahrip ederek kahramanlara layık torunlar olduklarını mı sanıyorlar. Ne yazık değil mi? Heykele tükürmeyi öğrenenler artık heykelleri ve onları yapanları da yok etmeye başlamışlardır. Daha da acı olan sanata tükürenlerin artık sanatı yok etmeye başladıkları bir süreçte medyanın ve aydınların buna duyarsız kalması ve bu konuyu duyurmaya bile çalışmamasıdır. Heykeline tükürülen ağabeyim Mehmet Aksoy usta sesini duyurdu ve hesabını sordu. Fazıl Say doğru ya da yanlış sesini bir şekilde duyurdu. Kim duydu kim ne anladı ya da ne düşündü bilemem ama başkentin ortasında yüzlerce kilo ağırlığında bir heykel kayboluyor ve aradığım hiçbir medya kuruluşu gelip ilgilenmiyor. Artık sesimizi duymuyorlar. Sanırım neden bir şeylerin hep yanlış olduğunun ve asla düzelmeyeceğinin yanıtı burada."

Filinta ÖNAL Heykeltraş 0532 345 03 32 - filinta72@hotmail.com26.01.2008 - Ankara

Filinta Önal'ın ın yazısını, Polat İnangül'ün kişisel sitesi mailto:polatinangul@blogspot.com gördük. Yazının tamamını okumak isteyenler aşağıdaki başlığı tıklamalılar:

HEYKEL DÜŞMANLARI