31 Ocak 2008 Perşembe

Saat...

Arzu Aybat, Bulunmaz Tiyatro'nun oyunculuk çalışmalarına katılan bir oyuncu adayı. Aynı zamanda mimar olan Aybat, tiyatro sanatıyla uğraşmanın yanı sıra, yazın sanatıyla da ilgileniyor. Bir denemesini sunuyoruz:


DENEME


Arzu Aybat
31 Ocak 2008


Ne önemi var..
Şimdi öğleden sonra 3:17’yi gösteriyor ya da 18:51’i gösteriyor olması hayatımızı nasıl değiştirir?

Bir günü hiç saate bakmadan yaşamayı denediniz mi?
Ben denedim.

Yatmadan önce telefonumdaki saati iptal ettim, alarmı kapattım. Duvar saatinin de pilini çıkarttım.

O sabah erken kalktım. Alarm kurmadan.
Günün aydınlanış süresine göre, işe geç kalmamak için biraz da erken olduğunu hissettiğim bir zamanda çıktım evden.
İşe geldim. Sessizlik.. Kimse yok.
Dizüstü bilgisayarımı açtım, saatin olduğu kısıma gözüm ilişmesin diye bir bant yapıştırdım ve ondan sonra “power” tuşuna bastım.

Benden sonra gelen kişiyle aramdaki sürenin 15 ~ 20 dakika olması, zaman hakkında fikir verdi.

Günün temposuna takıldım.
Karnım acıktı.
Tahminimce gün ortaları..
Departman arkadaşlarımın “hadi, yemek saati” demesiyle tekrar kaybolduğum zaman boşluğunda bir yere tutunabildim.

Yemeğe eşlik eden sohbetin ardından, öğleden sonra mesaisi başladı.
Yine yerim tanımlı.

Öğleden sonraları uzar da uzar. Zor geçer..
Çay arası, kahve molası..
Zaten konsantrasyon problemi olan biri (ben), öğleden sonra oradan oraya sıçrar hiçbir işi bitiremeden de akşamı getirir kimi zaman.
Ama o gün daha az dağınık çalıştım.
4 saatim vardı ve bitmesi gereken işler planlı.
Pencere kenarındaki masama gelen güneşin konumu dışında hiçbir uyarıcı etki yoktu.
Bir yandan da o güne kadar farkında olmadan başarılı gözlemler yaptığımı düşünüyordum.

Güneş masamı iyiden iyiye terk ederken, mesai arkadaşlarım işten başka şeylerle oyalanmaya başladı.
Sigara molalarının süreleri uzadı.
Anlaşılan o ki mesai bitti bitiyor. Saatin göstereceği rakamların tek anlamı kapıdan çıkıp çıkmamak...

Evet, artık zor kısmı bitmişti..
Bundan sonrası daha keyifli diye düşündüm.
Spor yapacaktım. Ama kaç saat, ne kadar koşacağım, ne kadar duracağım o mekanda.
Koşu bandını maksimum süreye ayarladım, yorulunca bırakmayı, zamanın belirleyici olmamasını istedim.

Ardından yaptığım antrenman sadece yorulma ve yaptığım spordan tatmin olmamla kısıtlandı.
Bitti, çıktım.

Evdeydim.
Bilgisayar karşısında, TV karşısında, ya da müzik dinleyip kitap okuyarak geçireceğim sürenin tek sınırlayıcısı bendim, kendi keyfim.

Göz kapaklarım ağırlaşana dek neyi nasıl istiyorsam öyle yaptım.
Uykum geldi.
Yatağa girmeden merak ettim saati.
Artık bitmişti gün ne de olsa. Bilgisayarı açıp saate baktım.

00:45
Tıpkı bir evvelki gün olduğu gibi.
Ya da bir sonraki gün olacağı...

Söyleyene bak!

3. Abdülhamid
22 Muharrem 1429

"Trabzon Devlet Tiyatrosu’nun 'Düğün ya da Davul' adlı oyununun metninde yazılı olan 'Başbakan Amerika’dan korkar' diyalogu gibi daha birçok diyalog, Rize Valisi ve Kültür Bakanının basına yaptığı açıklamalarından ve bir tarikat TV kanalının provakatif haberlerinden sonra oyundan çıkartılmış ve Devlet Tiyatroları SANSÜRLENMİŞTİR."

Kaynak: "YAŞASIN SANSÜR!" sloganı atan 3. Abdülhamid'in sitesi; tiyatrom

İç birayı, sev cilayı!

Alkolün ilk basamağı olan bira reklamı yaparak tiyatroculuk oynayanlar, sol değerleri mistik öğelere ulamakta ustalaşmışlar. Tiyatro Eleştirmenleri Birliği Başkanı Üstün Akmen de dinsel motifle süslediği başlıkla, Dostlar Tiyatrosu'nun biracılığını legalize ediyor:

GENCO ERKAL'IN BU OYUNUNU İZLEMEK, AYDINLIĞA İBADETTİR:"SİVAS'93"

***

14 Kasım 2007
(2.5 ay önce)

Dostlar Tiyatrosu'nun patronu Genco Erkal demişti ki:

Hande Üçkaleler - Tiyatroya verilen önem git gide artıyor gibi geliyor bana... Sponsorlar destek vermiyorlar mı?

Genco Erkal - Biz, o bakımdan da şanslı değiliz. Sponsorlarda politik tiyatro yapan sanatçılara pek yakın durmuyorlar. Biraz uzak ve düşmanca bakıyorlar açıkçası. O yüzden sponsorlardan fayda beklemiyoruz ama Efes Pilsen yıllardır bizi destekliyor. Bizim son yılllarda ayakta kalmamıza çok yardımcı oldu. Onun örnek olmasını diliyorum.

Kaynak: Bulunmaz, "Dostlar Tiyatrosu bu şişenin içinde..."

Demirkanlı, reklam alabilme ihtimalini seviyor!

Hilmi Bulunmaz
31 Ocak 2008


Tiyatro… Tiyatro… dergisi sahibi Mustafa Demirkanlı, Türkiye tiyatrosuna kene gibi yapışan biri. Tiyatroyu zerre kadar sevmeyen Demirkanlı, sadece reklam alabilme ihtimalini seviyor. Tiyatro sözcüğünün tılsımına güvenerek, insanların düşlerini tutsak almaya çalışan Demirkanlı, tiyatro yöneticilerine de sarkarak, reklam alabilme ihtimalini artırmak istiyor…

Bir dönem, Özgürlük ve Dayanışma Partisi destekli BirGün gazetesini kafaya alan Demirkanlı, zırvalarını bu gazeteye de transfer etmeyi başardı. Orhan Alkaya ile halef-selef olan Mustafa Demirkanlı, BirGün gazetesini de emellerine alet etti…

Hiçbir özelliği bulunmayan Demirkanlı, kurnazlıktan başka bir beceriye sahip değil. Yazılarının tümüne hamaset sosu bulayan Demirkanlı, yüzeysel okurları kandırabilme gücüne dayanarak, müthiş bir yanılsama oluşturuyor…

BirGün gazetesinin kemikleşmiş, gazeteyi ibadet eder gibi okuyan kitlesinin edilgenliğine güvenen Demirkanlı, yaptığı işin ne denli zor olduğu palavrasıyla başlıyor aşağıdaki yazısına. Yönetici sınıfın içsel çelişkileri nedeniyle durum değiştiğinde, iz süren tilkiler gibi, değişen duruma göre davranış geliştiren Demirkanlı, özellikle Rahmi Dilligil’in hapis yatmasından sonra, özgüveni gelişmiş, her vurduğu yerden ses getirebileceği yanılsaması içerisine girmiş. Okurları da buna göre ivmelendirmeye çalışıyor…

“Devlet Tiyatroları’nda bir gecede Genel Müdür değişikliği ol”unca elindeki kalemi kılıç haline getiren Demirkanlı, Şehir Tiyatroları’nda darbe yapar gibi, ansızın iktidara gelen Orhan Alkaya için, kalemini toprağa gömüyor. Hatta yıkama-yağlama yaparak, yangından mal kaçırır gibi ilk röportajı yapma ayrıcalığına ulaşmanın dayanılmaz hafifliğini yaşıyor. Röportaj öyle bir izlenim veriyor ki, sanki Orhan Alkaya iktidara gelmeden önce, kapalı kapılar ardında yapılmış gibi görünüyor…

“Tiyatro… Tiyatro… dergisi olarak doğru bildiğimizi yazıyor” olduğunu dile getiren Demirkanlı, Burak Caney ruh ikizi olarak, tiyatroya yararlı bir iş yapmadığı gibi, büyük zararlar veriyor. Tiyatronun iflasa sürüklenmesi için tüm gücüyle çalışıyor. Yalanı ilke haline getiren Demirkanlı, gücü yetmediği için güçlülerin önünde düğmelerini sık sık iliklemek zorunda kalıyor…

Dergisine aldığı reklamları, Basın İlan Kurumu üzerinden değil, ilişkiler üzerinden ilelebet muhafaza ve müdafaa etmeye çalışan Demirkanlı, zamanın Devlet Tiyatroları Genel Müdürü İ. Rahmi Dilligil’in hapis yatmasına çok sevinmiş görünüyor.

Peki İ. Rahmi Dilligil neler yapmış? Mustafa Demirkanlı’yı neden kızdırmış?...

Gerçi aşağıdaki yazıda bulunsa da, biz Demirkanlı’yı kızdıran nedenleri, Demirkanlı’nın kör kaleminden aktaralım:

(Dilligil) “Önce, Tiyatro... Tiyatro...’nun Devlet Tiyatroları’nda satışını durdurdu. Sonra ilanları kesti.”

Türkiye tiyatrosunu kirleten Tiyatro… Tiyatro… dergisinin satışını kim durdurursa ve bu derginin ilanlarını (çanaktaki mamayı) kim engellerse, bu kişi mezardan çıkıp gelen Hitler bile olsa, o kişiyi alkışlamayı görev bildiğimizi hemen belirtmeliyiz…

Tiyatro yöneticilerinin reklam verebilme ihtimalinden başka bir şeye odaklanmayan Demirkanlı, Kırım Kongo Kenesi gibi Türkiye tiyatrosunun kanını emmeyi sürdürmek istiyor. Konjonktür değiştiğinde çok sinirleniyor. Ne zaman ki Orhan Alkaya iktidara geliyor; Demirkanlı’nın ağzı kulaklarına varıyor!…

Şehir Tiyatroları eski Genel Sanat Yönetmen Yardımcısı Kemal Kocatürk, Demirkanlı’ya verilen ilanların tartışılmasına neden olunca, Demirkanlı fena halde köpürüyor. Devlet Tiyatroları’nı gördüğü gibi, Şehir Tiyatroları’nı da birer çanak olarak gören Demirkanlı, işler aleyhine geliştiğinde, insanların onuruyla oynamaktan çekinmiyor. Şimdiye dek karşısına dişli birileri çıkmadığından, büyük bir şımarıklıkla hareket eden Demirkanlı, şimdi karşısına biz çıkınca, Burak Caney şemsiyesine sığınmaktan başka çare bulamıyor…

Yönetmelikleri (hukuku) savunduğunu iddia eden Demirkanlı, bir kez daha yineleyelim; aslında tiyatro yöneticilerinin reklam verebilme ihtimalini seviyor…

BirGün gazetesindeki köşe elinden kayıveren Demirkanlı, neyse ki Orhan Alkaya kardeşi sayesinde popülerliğini yitirmeden yaşayabiliyor. Bir de yalanlarına sarılarak!...

Tam bir yalan makinesi olan Demirkanlı, yalan söylemeyi bir alışkanlık haline getirmiş. Yalan söylemek, Demirkanlı’nın hobisi. Yalan söylemeden bir saniye olsun soluk alamayan Demirkanlı, özellikle reklam alabilme ihtimali söz konusu olunca; “doğru bildiğimizi yazıyor”uz diye inandırıcı yalanlar da söyleme girişiminde bulunuyor!...

***

Mustafa Demirkanlı'nın reklam alabilme ihtimalinden başka konuya odaklanmadığı BirGün gazetesindeki yazısını, virgülüne bile dokunmadan, ibret-i alem için yayımlıyoruz:


Bugün Dertleşelim...


Mustafa Demirkanlı
Tiyatro Tiyatro Dergisi Yayın Yönetmeni ve Birgün Gazetesi Yazarı
mdemirkanli@tiyatrodergisi.com.tr


Zor iştir insanları memnun etmek. Hele hele gücü elinde bulundurduğunu sananları. Yıl 2000, Kültür Bakanı İstemihan (Soyadı galiba Talay’dı.)... Devlet Tiyatroları’nda bir gecede Genel Müdür değişikliği olmuş, kurum alt üst, yeni Genel Müdür kendini padişah sanıyor, astığı astık, kestiği kestik. Biz de, Tiyatro... Tiyatro... Dergisi olarak doğru bildiğimizi yazıyor, herkese olanağımız ölçüsünde yer veriyoruz sayfalarımızda. Ama doğruları değil, gücü elinde bulundurduğunu sananların istediği gibi yayın yapmanız isteniyor, yapmazsanız... güçlerini kullanıverirler.

Zamanın Genel Müdürü İ. Rahmi Dilligil, hoşuna gitmeyen yayın yaptığımız için bakın sırasıyla neler yaptı: Önce, Tiyatro... Tiyatro...’nun Devlet Tiyatroları’nda satışını durdurdu. Sonra ilanları kesti. Baktı olmuyor, bu kez aracı koyup her ay 3.000 dergi alıp, izleyiciye dağıtmak istediğini iletti, bir oyun yazarı aracılığı ile, tabii hoşlarına gitmeyen yayınları durdurmamız karşılığı. Olmadı, bu kez bakan devreye girdi, yine bir oyun yazarını, yaşlı başlı bir zatı araya koyup, dergiye destek olmak istediğini iletti, yayınları durdurmamız için. Olmadı, bu kez art arda davalar açmaya başladılar. Ama yine olmadı. Genel Müdür’e ne mi oldu? Önce tutuklandı, bir yılı aşkın cezaevinde yattı, yargılanması devam ediyor, sanırım bir kaç ay sonra sonuçlanır.

İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları’nda da tartışmalar, karşılıklı suçlamalar art arda devam ediyor. Taraflara, sayfalarımızı açmış, okurları bilgilendiriyoruz. Ama gücü elinde buldurduğunu sananlar bu durumdan çok memnun değil, dergiye ilan veriyorlar, dergi satışı gişelerden yapılıyor ya, bizim onları kayırmamız gerek. Genel Sanat Yönetmen Yardımcısı Kemal Kocatürk, parmağını kaldırmış, hiddetle sallıyor; “Patron kim, bunu herkes öğrenecek!”. Birinci adım, yayımlanmış ilan bedelini ödememek, ikinci adım ilanları durdurmak, üçüncü adım dergi satışını engellemek. Geçenlerde aradım Kemal Kocatürk’ü, “Dobra Dobra” bir söyleşi yapalım diye, çok kırgın, bize değil, birlikte çalıştığı arkadaşlarına küsmüş, kendini dışlanmış, haksızlığa uğramış hissediyor. Söyleşi önerimi de kırgın olduğu için reddetti. Sahi, “Patron(!) kimmiş”, ben bir türlü öğrenemedim.

İzmit Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları; Genel Sanat Yönetmeni görevden alınmış, tiyatronun yönetmeliği uygulanmayıp, by-pass ediliyor ve Ragıp Savaş atanıyor. Biz, kişileri değil, yönetmelikleri savunuyor, yönetmeliğin uygulanmasını istiyoruz.

Ragıp Savaş’la, uygulamalar üzerine dergide uzun bir söyleşi yayımlanıyor, söyleşinin sonunda Ragıp Savaş dergiye ilan vermek istediklerini söylüyor. (Bu arada, söyleşi çanak sorularla değil, gerçekten Dobra Dobra bir söyleşi.) Tabii, neden olmasın. İlan ve söyleşi yayımlanıyor. Bizim için birbirinden ayrı iki olay. Gala yapıyorlar, gidiyoruz, ama ne görelim, bale salonu mescide dönüştürülmüş. Fotoğraflıyor ve gazetemizde haber yapıyoruz, Başkan Yardımcısı İlyas Şeker’le de konuşarak. Olmadı, hoşlarına gitmeyen haber yaptık. Oysa susmalı, görmemezlikten gelmeliydik, değil mi ki ilan veriyorlar, değil mi ki dergi satışı yapılıyor. Yapmamız gereken susmak. Ya susmazsak ne olur? Bildiniz değil mi? Önce, dergi satışı durdurulur, ardından ilanlar kesilir, sonraki aşama davalar birbirini kovalar. Dört ay önce yazdığınız yazılarınız birden bire akıllarına düşüverir.

Acaba, Dilligil’in şu anda yargıda olan olaylarıyla ilgilenmeseydik, Kemal Kocatürk’ün yasal olmadığını düşündüğümüz olaylarının üzerine gitmeseydik, mescidi görmeyiverseydik İzmit’te, başımıza bunlar gelir miydi? Gelmezdi, gelmezdi ama akşamları rahat uyuyabilir miydik? Tiyatro... Tiyatro... Dergisi’ni 15. yılına ulaştırabilir miydik? Tabii ki hayır. Acaba gücü elinde bulundurduğunu sananlar, benzer soruları kendilerine soruyorlar mı? Hiç sanmam. Ne zamana kadar sormazlar? Oturdukları koltuk altlarından kayıverdiği ana kadar. Sonra, kim nerede ne yapıyor hatırlamayacağız bile, ama Tiyatro... Tiyatro... Dergisi yayınlarında, ben yazılarımda hiçbir zaman taviz vermeyeceğiz, vermeyeceğiz ki 25. yılımızı da göğsümüzü gere gere kutlayabilelim.

Birgün Gazetesi de bu amaçlar için başlamadı mı yayın hayatına? Patronsuz bir gazeteyi yaşatmak için bunca mücadeleyi neden veriyor ki?

Kaynak: Demirkanlı, "Bugün Dertleşelim..."

Ayrıca bakınız:
Bulunmaz, "...VE KARGA PEYNİRİ BIRAKMADI!"
Bulunmaz, "DEMİRKANLI YALANLARI"
Büktel, "BİR İPTE İKİ CANBAZ"

Haftalık rapor

Sitemizi 24/30 Ocak 2008'de

150
164
137
129
190
205
163

kişi izledi...

Son bir ayda 4861 kişi tarafından izlenmiştir...

30 Ocak 2008 Çarşamba

Çifte standardı unutmuyoruz!

Güncelleme: (30 Ocak 2008) Bugün, tiyatronline sitesinde İhsan Ata'nın "KÖŞEBAŞI" başlıklı yazısını gördüm. Aynı yazının, aynı başlıkla tiyatrodunyasi sitesinde de yayımlandığını ayrımsadım. (Bakınız: Ata, "KÖŞEBAŞI"). Usuma, aşağıda sunduğum dokuz ay önceki yazım geldi...

(Not: Aşağıdaki yazıya kırmızı harflerle eklemelerde bulundum.)


Hilmi Bulunmaz
24 Nisan 2007
(Dokuz ay önce)


Sanal alemde banal yayıncılık
'

Konya'da öğrenci olan Mehmet Bozkır'a dergi yolladık...

Mehmet Bozkır, bize e-posta yolladı:


"Merhaba Hilmi Bey,

Ben Mehmet Bozkır. Gönderdiğiniz dergiler elime geçti. Teşekkür ederim.

İNCELEDİM VE BİR ŞEYLER YAZMAYA KARAR VERDİM.

Ben yazdıklarımı mail yoluyla size göndereyim, siz okuyun, eğer beğenirseniz yayınlarsınız.

Şimdi bir yazı gönderiyorum.

AMA AYNI YAZIYI TİYATRONLİNE'A DA GÖNDERDİM.

Bilmiyorum bir sakıncası olur mu? Ama bilginiz olsun istedim. Görüşmek üzere saygılar..."


Hiçbir sakınca görmedik ve Konya Devlet Tiyatrosu'nun MEVLANA adlı oyunu hakkında yazdığı yazıyı hemen yayımladık... (Bakınız: 20 Nisan 2007)

Demek ki tiyatronline da hiçbir sakınca görmemiş olacak ki, ertesi gün aynı yazıyı yayımladı...(Bakınız: 21 Nisan 2007)

Buraya dek herşey olağan seyrinde gelişti...

Daha sonra Mehmet Bozkır ile telefonlaştık ve tiyatronline editörü Yaşam Kaya'nın, Mehmet Bozkır'a:

"Bizde yazı yayımlayanlar başka yerde yayımlayamaz!!!"

demiş olduğunu öğrendik...

Birçok yerde ve aynı zamanda tiyatronline'da, aynı yazılarını, ısıtıp ısıtıp yayımlatan: Zeynep Oral, Tuncer Cücenoğlu, Üstün Akmen, Kemal Başar... "gücünde" biri değil de, gariban bir insan olduğu için Mehmet Bozkır düşünmüş ve şöyle bir e-posta yollamış:


"Merhaba Hilmi Bey,

Bana gönderdiğiniz dergileri tekrar okudum ve Internet sitenizi inceledim. Sizin tavrınızı ve düşüncelerinizi daha iyi anladığımı düşünüyorum.

SİZİN İÇİN BİR ŞEYLER YAZACAĞIM DEMİŞTİM AMA SANIRIM BU MÜMKÜN OLMAYACAK.

Benim tiyatro üzerine yazılarım genellikle devlet tiyatrosu etrafında dönecek çünkü yaşadığım şehir itibariyle elimde başka bir imkan yok.

Ayrıca kesinlikle yanlış anlamayın ama ben bir konuda düşüncelerimi belirtirken içinde öyle ya da böyle bir şekilde siyaset ya da politika olsun istemiyorum. Bu benim ne hoşlandığım ne de bildiğim bir şey değil. Bu yüzden de böyle bir yapının içinde yer almak istemiyorum.

BUNDAN SONRA YAZILARIMA TİYATRONLİNE'DA DEVAM EDECEĞİM.

Takdir edersiniz ki ben profesyonel değilim. Pek çok yere yazı yazmam,yetiştirmem mümkün değil.

Ayrıca hem orada hem de sizin siteniz ya da derginizde yazmam halinde bir çelişki ortaya çıkacak.

BİR TERCİH YAPMAM SÖZKONUSUYDU VE BEN TERCİHİMİ BU YÖNDE KULLANDIM.

Anlayışla karşılayacağınızı umuyorum. Bir yazı üzerine beni aradığınız, düşüncelerinizi paylaştığınız, bana güvendiğiniz ve böyle bir imkan verdiğiniz için çok teşekkür ederim.

Tanıştığımıza çok memnun oldum. Çalışmalarınızda başarılar diliyorum. Saygılarla."

Kaynak: Bulunmaz, "Sanal alemde banal yayıncılık"

(Ayrıca bakınız: Büktel, Yaşam Kaya, "İngiltere basınında yazan ilk Türk tiyatro eleştirmeni" olmakla övünüyor)

Not: Mehmet Bozkır bir e-posta yolladı. Konya'da yaşamadığını, öğrenci olmadığını dile getirdi. Ayrıca, yukarıdaki yazı nedeniyle, bizi Cumhuriyet Savcılığı'na vereceğini belirtti....

Barışarock'ta neler oldu?... 10

Güney Dergisi'den:


Dergimizi iyi takip eden okurlarımızın ve olayı bilen, takip eden insanların hatırlayacağı gibi BarışaRock Festivali ve M. Eesatoğlu ile ilgili 42. sayımızda bir açıklamada bulunmuştuk. Bu açıklama ertesindeki tartışmalara tekrar tavır takınmak gereği duyduk. Bu nedenle 43. sayımızın önsözünde konu ile ilgili “kapsamlı bir yazıyı, önümüzdeki günlerde internet sitemize ekleyeceğiz” açıklamasını yaptık. Şimdi “Kadının Beyanı Esastır!” başlıklı ayrıntılı açıklamamızı yayınlıyoruz.

GÜNEY


“Kadının Beyanı Esastır!”


Temel alınması gereken kadının açıklamasıdır!

Güney sayı 42’de yayınlanan “Mehmet Esatoğlu ile ilgili tavır” okur çevremizde hararetli tartışmalara yolaçtı. Kimi okurlarımız tepki ve görüşlerini internetteki ziyaretçi defterine yazarken, bazı okurlarımız da diğer yollardan görüşlerini ve tepkilerini bize iletti. Okurlarımızın verdiği çok farklı tepkiler ve tartışmanın Barışarock festivalini de aşarak dallanıp budaklanır olması, bizi bu konuda bir kere daha söz alıp genel duruşumuzu açıklamamızın gerekliliğine inandırdı. Bu yazımızda hem genel duruşumuzu açıklamaya hem de somut olaydan yola çıkarak okurlarımızdan gelen kimi eleştirilere tavır takınmaya çalışacağız. Geçen sayımızda tavır takınırken, tarafların yeni açıklamaları elimize geçmişti ve bunlara yenileri de eklendi. Bizim bunları inceleme ve kendi aramızda tartışarak durumu yeniden değerlendirmeye ihtiyacımız vardı ve bunu açıklamamızda belirtmiştik. Şimdi önünüzde duran bu yazı aynı zamanda bu araştırma/tartışma ve yeniden değerlendirmenin bir sonucu olarak kabul edilmelidir. Bu değerlendirmeyi yaparken okuduğumuz/incelediğimiz yazılı tavırların dökümü yazının sonunda yeralmaktadır. Bunun dışında Barışarock festivalinde protesto sürecini yaşayan arkadaşlarımızın tanıklıklarını ve çekilmiş bir videoyu da dikkate aldık.

En baştan şunu açıklayalım: Geçen sayımızda (sayı 42) cinsel taciz suçlamalarına ilişkin ilkemiz ortaya konmuştur. Orda şöyle diyoruz: “... Ancak bir noktada çok açığız. O da, ‘cinsel taciz’ açıklamalarının temel alınması gerektiği noktasındadır.” Bu, cinsel tacize uğradığını söyleyen kadın(lar)ın açıklamasının temel alınması gerektiği demektir. Peki bu “temel alma” ne anlama gelmektedir? Bu konuda bir dizi tartışma sürdüğü ve özellikle Tiyatrolardan Ortak Bildiri’de bu konu üzerinde fikir yürütüldüğü için bunun bizim için ne anlama geldiğini açıklama ihtiyacı duyuyoruz.

Erkek egemen toplumda kadınlara yönelik cinsel tacizin olağan bir görüntü, hemen her kadının hayatında birçok kez karşılaştığı “olağanlaştırılmış” bir saldırı olduğu konusunda ‘sol’ çevrede görüş birliğine sahibiz. Eğer erkek egemen toplum diyorsak, -bunun bizim dışımızda bir şey olmadığını- iş ilişkilerinden aile ilişkilerine, arkadaşlıklardan cinselliğe kadar tüm ilişkilerimizde şu ya da bu ölçüde yansımasını bulabildiğini de en baştan kabul etmemiz gerekmektedir. Kabul etmek ve bilince çıkarmak değişimin önkoşuludur!

İşte “kadının açıklaması temel alınmalıdır!” ilkesi de bu toplumsal gerçeklikten doğmuştur. Kadınların cinsel tacize uğraması “olağan” birşey iken, kadınların buna karşı kendilerini savunmaları, karşı koymaları ve açığa vurmaları çeşitli yöntemlerle engellenmektedir. Kadınların çoğunluğu hala utanç ve suçluluk duygularıyla uğradıkları saldırıya, yaşadıkları haksızlıklara karşı duramamaktadırlar. Ve işin en kötüsü, toplumsal suçlamayı kadınlar çoğunlukla içselleştirmiş durumdadırlar. Bu ne demektir? Çoğu durumda kimsenin onları suçlamasına gerek yoktur, onlar kendi kendilerini suçlamakta ve ‘acaba ben mi davet çıkardım’ gibisinden düşüncelerle kendilerini tüketmektedirler. Bütün bunlar, “anne sütüyle” kadınlara verilmiş, toplumsal olarak öğretilmiş, baskılanma mekanizmalarıdır. Cinsel baskının özünü de bu oluşturur.

Bu durumu değiştirmenin bir tek yolu vardır. O da bu baskılanmaya karşı çıkan kadınlara kulak vermek, onları ciddiye almak ve onlara gerekli dayanışmayı sunmak! “Kadının açıklaması esastır” işte tam da şu anlama gelir: Cinsel tacize maruz kaldığını açıklayan kadının açıklamasını ciddiye almak, ona kulak vermek ve ona gerekli dayanışmayı sunmak.

‘Sol’, devrimci, sosyalist çevrenin cinsiyetçi, erkek egemen toplumun baskılanma mekanizmalarını ortaya çıkarıp bunlara karşı kendi içinden başlayarak mücadele etme görevi varsa eğer, -ki bunu lafta kabul eden çok- o zaman buna uygun da davranmayı bilmek gerekir. Bunun için, tabuları önce kendi içimizde yıkma, sorunları açığa çıkararak, onların üzerine gitme cesaretini gösterebilmemiz gerektir.

“Cinsel taciz” olaylarının çoğunlukla iki kişi arasında geçtiği, şahidinin-delilinin olmadığı bir gerçektir. Suçlanan erkeklerin de bu suçlamayı kabul etmeye hiç bir zaman niyetinin olmadığı da açık ve toplumsal gerçekliktir. Bu anlamda, cinsel taciz olayının “objektif olarak” delilleriyle açıklığa kavuşturulması nerdeyse imkansızdır. Zaten bu bilindiğinden ve bugünkü toplumsal gerçeklikte, suçlanan erkek değil, tacize uğradığını açıklayan kadın üzerinde çok yönlü bir baskı oluşturulduğundan tacize uğrayan kadınların ezici çoğunluğu uğradığı tacizi açıklamaktan çok sineye çekmeyi ve tacize maruz kaldığı ortamlardan kaçma/uzaklaşma gibi kendine göre ‘korunma yöntemleri’ne başvurmaktadır. Bugünkü toplumsal gerçeklik ne yazik ki budur. Fakat biz bunun değişmesini istiyoruz. Bunu değiştirebilmenin de bir tek yolu vardır: O da cinsel taciz suçlamasında bulunan kadının açıklamasının temel alınmasıdır. Bu konuda evet, en baştan taraflı bir tutum almak zorundayız. Biz taraflıyız, cinsel tacize uğradığını açıklayan kadınlardan tarafız! Bizim ilkemiz, pusulamız budur!

Tartışma içinde işte tam da bu noktada bir ayrışma yaşanıyor. Kimi Güney okurlarımızdan da “ya iddia yanlışsa - haksızlık yapmayalım!” çekinceleri geliyor. Bunlar tabii ki anlaşılır çekinceler. Bu çekinceler karşısında bizim söyleyeceğimiz bir tek şey var:

Evet, böyle bir sakınca var. Evet gerçekten de bizim bu açıklamamız kötüye kullanılabilir, suistimal edilebilir. Ancak, bugünkü toplumsal gerçeklikte birincisi biz bunun istisnai durum olacağını düşünüyoruz, ikincisi ama böyle bir suistimal edilme payını en baştan kabul ederek ve bunun bilincinde olarak, yine de “kadının açıklaması temel alınmalıdır!” diyoruz. Çünkü, bugünkü vahim durumu değiştirmenin başka yolu yoktur! Aksi durum, bugünkü koşulların aynen devam etmesi, tacize uğrayan kadınların yalnız bırakılması demektir ki... bu bizim için hiç kabul edilemez bir durumdur! Daha açık söyleyelim: Bu istisnai olarak birkaç “suçsuz” erkeğin “yanması”nı beraberinde getirecekse de, biz bunun göze alınması gerektiğini söylüyoruz. Genel toplumsal düzlemde bu bir haksızlık değil, cins baskısına karşı mücadelenin gereğidir. Kadınların yüzde yüzünün bugünkü kaderinin değiştirilmesi için böyle bir göze alış yanlış değil –tam tersine bir gerekliliktir! Mücadelemiz sonucu gün gelir de başka bir toplumsal gerçeklik sözkonusu olursa, o zaman durumu yeniden değerlendiririz. Şimdiki durumda ama, biz bu ilkeye sahip çıkıyor ve buna uygun davranma görevini üstleniyoruz (bu bizi kimi zaman darda bırakacak olsa da! ).

Tiyatrolardan Ortak Bildiri’de de bu noktada bir tavır var. Orda deniyor ki, “kadının beyanı esastır” ilkesi “kötüye kullanılmaktadır.”. Hatta o kadar ileriye gidiyor ki arkadaşlar, “linç kültürü”nden “kadın faşizanı bir yaklaşım”dan vb. sözediyorlar. Hepsine burada değinmemiz mümkün değil, ancak bazı noktalarda öyle şeyler söyleniyor ki, bunlara tavır takınmadan geçemeyeceğiz.

Arkadaşlar “kötüye kullanılma” konusunda uzun uzadıya yazmışlar, ama işin püf noktasına peki “kadının beyanı esastır.” nasıl anlaşılmalıdır, konusuna gelince, “araştırılmalıdır”ın ötesine
geçemiyorlar. İyi güzel, araştıralım da (kimse bunu reddetmiyor!), peki araştırmanızın son gelip dayandığı nokta iddiaya karşı iddiaysa o zaman ne olacak? Buna yanıt yok! Daha doğrusu verilen yanıt şu:

“Evet, iki kişi arasında geçen taciz olayında tacizin ispatı da, karşı-ispatı da zordur. Bu yüzden “ispatı yoksa taciz yoktur” denemeyeceği gibi, tacizin nasıl, ne zaman, nerede yapıldığını tacize uğrayanın açıklamaması anlamına gelemez. Tacize uğrayan tacize karşı mutlaka mücadele etmeli, “dur” demesini bilmelidir. Üçüncü kişilere taciz iddiasını ileri sürdüğünde bunu inandırıcı biçimde açıklamakla karşı karşıyadır.” (Tiyatrolardan Ortak Bildiri)

Esas meselenin ne olduğu bu paragrafta gündeme gelmektedir. Biraz daha yakından bakalım:

- “Evet, iki kişi arasında geçen taciz olayında tacizin ispatı da, karşı-ispatı da zordur. Bu yüzden “ispatı yoksa taciz yoktur” denemeyeceği gibi...”

Bu noktaya kadar onaylıyoruz da peki şimdi ne olacak? Şöyle devam ediyorlar:

- “tacizin nasıl, ne zaman, nerede yapıldığını tacize uğrayanın açıklamaması anlamına gelemez.”

Burda söylenen kendiliğinden anlaşılırdır ve genelde de böyle olmaktadır. Somut M. Esatoğlu’na gelen suçlamalar bağlamında da tacize uğradığını söyleyenlerin açıklamaları vardır. Ancak, esas mesele bu açıklamaların ne kadar ciddiye alınıp alınmadığı meselesidir. Tiyatrolar adına yapılan açıklamada tam da bu açıklamalar yokmuş gibi davranıldığı ölçüde bu ciddiye almama tavrı devam ettirilmektedir.

- “Üçüncü kişilere taciz iddiasını ileri sürdüğünde bunu inandırıcı biçimde açıklamakla karşı karşıyadır.”

Burada çok açık bir biçimde “kadının beyanı esastır” ın anlamı, sonuç itibariyla kadının açıklamasının inandırıcı olup olmadığına indirgenmektedir. Peki buna kim karar verecektir? Kimine göre inandırıcı olan, diğerine göre inandırıcı olmayabilir... Ve suçlamaya maruz kalan erkekler her durumda haklarında açıklama yapan kadınların inandırıcılığını zedelemek için ellerinden geleni yapmakta, sahip oldukları toplumsal erki sonuna kadar kullanmaya çalışmaktadırlar.

Tiyatrolardan Ortak Bildiride başka türlü bir yaklaşımın “yargısız infaz” olacağı, ‘ne burjuva demokratik hukukla, ne sosyalist demokrasi hukukuyla’ bağdaşmayacağı uzun uzadıya açıklanmaktadır. Buna bizim cevabımız şudur: Burjuva hukuku (sözümona) güçsüzün güçlüye, bireyin devlete karşı korunmasına dayanır. Bireyin korunması bağlamında da suç iddiası kanıtlanmadığı durumda, iddia düşer. Bu konuda iddiayı getiren suçu kanıtlamak zorundadır, yoksa suçlanan kişi suçsuzluğunu değil. Suçun kanıtlanmadığı durumlarda iddia düşer ve hakkında iddiada bulunan kişi suçsuz sayılır. En kaba biçimiyle, burjuva hukuku böyle işler. İşte tam da bu noktada sorun vardır! Cinsel taciz bağlamında burjuva hukukunun bu yaklaşımı işe yaramazdır, o bu yaklaşımla “güçsüzün güçlüye karşı korunması”, ezilen kadın cinsinin egemen erkek cinsine karşı korunmasının gereğini yerine getiremez. Burjuva hukukunun, kadın-erkek egemenlik ilişkisi bağlamındaki yanıtı varolan egemenlik ilişkisinin sürgitmesidir (uç noktalarda törpülenerek), başka bir şey değil! Cinsel taciz bağlamında bu hukuka dayanırsanız, yani ‘iddia ispatlanmadığı noktada düşer’i temel alırsanız, o zaman kadınlara yönelik taciz ve hatta tecavüz olaylarının ezici çoğunluğunun erkeğin suçsuzluğuyla sonuçlanmasına varırsınız, ki bugünkü sosyal ve hukuksal pratik de (burjuva demokratik hukukun en iyi işlediği ülkelerde dahi) budur. Bu hukuk işe yaramazdır! Bizim savunacağımız, dayanacağımız hukuk değildir! Biz, cinsel taciz bağlamında başka bir hukukun geçerli olması gerektiğini açık söylüyoruz. Bu kadının cinsel tacize uğradığını açıkladığı her noktada, onun açıklamasının temel alınması ve evet erkeğin suçsuzluğunu kanıtlamadığı sürece zan altında kalması demektir.

Sonuç itibariyla Tiyatrolardan Ortak bildiride “kötüye kullanılma”ya karşı mücadele” pozisyonuna sığınılıp “kadının beyanı esastır” ilkesi sulandırılmakta ve işe yaramaz hale getirilmektedir.
O zaman bunun adı doğru konulmalıdır: Tiyatrolardan Ortak Bildiride savunulan son tahlilde “kadının beyanı esastır” değil, “inandırıcı beyan esastır” pozisyonudur. Bir taraftan ancak inandırıcıysa “kadının beyanı esastır” demeye getirip, diğer taraftan da “Tacize uğrayan tacize karşı mutlaka mücadele etmeli, “dur” demesini bilmelidir.” şeklinde öğüt vermek de işin tuzu biberi oluyor. Yine başa dönelim: kadınların zaten binbir suçluluk-utanç-kendinden şüphelenme kompleksiyle tacizi açıklama zorluğu olduğu biliniyor. Yukardaki türden bir tavırla tacizi açıkladıkları zaman açıklamalarının ciddiye alınıp alınmayacağının da açık bırakıyorsunuz, hemen ardından da ‘hadi aslanım, mücadele et’ diyorsunuz. Bravo doğrusu!

Böyle bir havanın estiği bir grup/çevre içinde bir kadının cesaretini toplayıp, tacize uğradığını açıklaması nasıl beklenecektir? Bu tavır ancak ve ancak, kadınlarda olan ‘Bana kimse inanmaz!” “sonunda ben suçlanırım” “bana zarar verir” düşüncesinin pekişmesine yarayacaktır.

“Kadının beyanı esastır” bizim açımızdan ilkedir. Ve kadının açıklamasının her ihtimalde ciddiye alınması demektir. Yukarda söylendiği gibi iki kişi arasında geçen bir olayın ispatı çok zordur. Bu durumda taciz yoktur denemeyeceği gibi, taciz olmuştur gibi kesin bir yargıya varmak da zordur. Bunun bilincinde olarak, biz kadından yana tavır takınırız. Onun açıklamasını ciddiye alırız. Her durumda suçlanan erkeği kesin mahkum edip, “tacizci”dir diye yargılamak zorunda da değiliz (bunu yapacağımız durumlar olur, açık bıraktığımız durumlar olur...). Ancak, bu bağlamda, suçlamanın geldiği kişiyi en azından “şaibeli” olarak kabul eder ve ilişkilerimizi ona göre düzenleriz. (Kadının “açıklaması”nın iftira olduğu en başından çok açık ve kanıtlı olduğu durumlardaki tavrımız tabii ki farklı olacaktır.) Bu genel tavrı “linç kültürü” olarak göstermeye çalışanlar bizce haksızdırlar. Bizim kendi içimizde yeni ilişkilerin sağlanması gibi bir görevimiz vardır. Bu bağlamda teorimiz ile pratiğimiz uygunluk içinde olmak zorundadır. Hakkında suçlama olan bir erkeğe karşı tavrımızın ne olacağı, o somutta gelen suçlamaya, olayın gelişimine, suçlanan erkeğin pozisyonu ve tavrına (özeleştirel mi davranıyor, yoksa kendini aklamaya mı çalışıyor), eğer özeleştiri yapıyorsa, taciz suçlamasını getiren kadınların özeleştiriyi samimi bulup bulmadıklarına, taleplerine vb. vb. gibi bir dizi faktöre bağlıdır. Devrimci kültür ve sanat çevrelerinde böylesi olayların açığa çıkarılıp, üstüne gidilmesi, kadınları ve erkekleri eğitmenin aracı olarak kullanılması ve somut durum onu gerektiriyorsa ilişkilerin koparılması, teşhir ve tecrit gibi yöntemlere başvurulması gereklidir. Bu linç kültürü vs. değil, yeni ilişkilerin yaratılması, yeni anlayışların yaşam bulması için yaşanması gereken sancılı süreçlerin gereğidir.

Özeleştirel olarak tespit etmeliyiz ki, Güney dergisi olarak biz de yıllar önce (senesini hatırlayamıyoruz) taciz olaylarını duyduğumuzda M.E.’den uzak durma ve dergimize gönderdiği yazıları yayınlamama tavrını benimsemiştik. 2006 yılında bazı arkadaşlarımızdan M.E. ile ilişkiye geçme talebi geldiğinde, taciz suçlamasının araştırılması gerektiğini savunduk ve bu noktada da bir arkadaşımızı görevlendirdik. Hatalı davrandığımız nokta şu ki, bu konuyu araştırmakla görevlendirdiğimiz arkadaşın ‘eski bir olay... M. Esatoğlu açıklamasını yapmış, olay kapanmış’ yanıtını verdiğinde rahatladık ve olayın peşini bıraktık. Bu değerlendirme neye dayanıyor, belgesi nerde vb. sormadık bile... Bu tavır yanlıştı ve bizim bu tavrımız M.E. ile yeniden ilişkilerin kurulmasına, ona 38-41 sayıları arasında dergi sayfalarında yer verilmesine yolaçtı. Gelinen yerde, bizim o günkü tavrımızın izin verilemez bir ihmalkârlık olduğunu ve kendi ilkelerimize ve pratiğimize ters düştüğümüzü tespit ediyoruz.

Bu anlamda Güney dergisinin sayı 42’de geçmişteki ihmalkârlığıyla ilgili özeleştiri yapmış olması ve M. Esatoğlu ile ilişkilerini dondurduğunu açıklaması devrimci sorumluluğunun gereği olmuştur.

Ancak, bunu yaparken bile, tam “emin olamama” durumu sözkonusu olabilmiştir. Sayı 42’de açıklama ve özeleştiri yaparken bunu şöyle ifade ediyoruz: “Bizler bu yazıyı yazdığımızda bile, hala bu iki açıklama dışındaki beyanların nasıl değerlendirileceği konusunda bir netliğe sahip değiliz. Ancak bir noktada çok açığız. O da: ‘cinsel taciz’ açıklamalarının temel alınması gerektiği noktasıdır.” Bizim bu tavrımız, bir yandan henüz kesin bir sonuca, değerlendirmeye varmadan, ilişkilerimizi dondurduğumuzu açıklamamız, bazı okurlarımız tarafından eleştirilmektedir. Kimileri hatta bunu “yargısız infaz”la karşılaştırmaktadır. Biz, böyle görmüyoruz. Açıklamamızda ilkemiz ortaya konmuştur: “kadının açıklaması esastır.” Buna bağlı olarak ilk hamlede “ilişkilerimizi dondur”duğumuzu açıklamamız gayet doğrudur. Bu konuda beklememizi gerektiren bir şey yoktur. Tam tersi, Barışarock’ta bir protesto olayı yaşanmıştır. Buna bağlı olarak bir dizi tartışmalar yürümektedir. Okurlarımıza karşı bu konuda bizim tavır takınma sorumluluğumuz vardır. Biz böyle yaklaşıyoruz. Kaldı ki dergimizde yayınlanan yazı daha yayınlanmadan önce M.Esatoğlu’na gösterilmiş ve yazının bu haliyle dergide basılacağı kendisine söylenmiştir.

Geçen sayımızda bunun ötesinde, gelişen olayları, elimize geçen çeşitli yazıları hemen değerlendirecek durumda değildik. Ve bu da bizzat yazımızda dürüstlükle açıklanmaktadır. Bizim de sakin bir şekilde yürüyen tartışmaları değerlendirme ve kendi içimizde tartışmaya ihtiyacımız vardı. Bunu elimizden geldiğince yerine getirmeye çalıştık ve bu yazımızda değerlendirmemizi daha genişçe ortaya koymaya çalışıyoruz.

Ancak, kimileri “kesin sonuç” almaktan, hafiyeliğe soyunup, “taciz olmuş mudur olmamış mıdır”, gibi bir “kesin sonuç” almamızı bekliyorsa, bu büyük bir yanılgıdır. Böyle bir şey bu örnekte de mümkün değildir. Yukarda açıkladık, bizim araştırmalarımızın sınırı bellidir ve esasen yazılı belgelere dayanmaktadır. Ve “değerlendirme” ve “kesin sonuç”tan bizim anladığımız da bu değildir. Biz en son Barışarock’ta yaşanan protestolar da dahil olmak üzere, bu süreçte yaşanan tartışmaları, takınılan tavırları değerlendirmek ve kendimiz açısından bir sonuca varmak istedik. Sözkonusu olan budur.

Yeri gelmişken şuna ta tavır takınalım: Kimi okurlarımız, “başka işiniz yok mu, bunu tartışıyorsunuz” diye eleştirmektedirler, kimileri de “kişilerin özel yaşamları kendilerini ilgilendirir. Size uygun değillerse ilişkinizi kesersiniz olur biter, ama böyle teşhir etme hakkını hiç bir güç size vermez.” şeklinde tavır takınmıştır. Her iki tavır da bizce devrimci-sol –sosyalist diyenlerin kendi içlerinde yaşadıkları sorunları tartışma ve aşma görevinin önemini kavramayan bir tutuma işaret etmektedir. Egemen kültüre karşı mücadele salt egemenlerin kendi aralarındaki ilişkinin teşhiri, ya da ezilenlere dayatmalarının belirli yönlerine karşı duruş anlamına gelmez. Yeni bir toplum, yeni bir kültür, yeni insan ilişkileri özleminde olan bizler, egemen kültürün kendi içimizdeki yansımalarına karşı da mücadele etmek ve bunun için de ‘yeni nasıl olmalıdır ve oraya nasıl ulaşacağız’ tartışmalarını yürütmek, ortak tavırlar geliştirmek zorundayız. Bu anlamda bunları tartışmak lüks değildir. Hele hele “kişilerin özeli” hiç değildir! Kaldı ki, bu tartışmayı gündeme getiren biz değiliz. Barışarock festivalinde saatlerce süren protesto ve tartışmalar yaşandı. Ve bunun yankıları hala sürüyor. Bu anlamda da olay dergimiz üzerinden tavır takınmayı, okurlarımıza açıklama yapmayı gerektiren bir boyuttadır. Bu öncelikle de “kendi sorumluluğumuzun” ortaya konması açısından gereklidir.

Barışarock’taki olay tiyatrolara saldırı mıdır?

Barışarock festivalinde, bir grup feminist ve onları destekleyenler tarafından hakkında cinsel taciz suçlaması olan Mehmet Esatoğlu’nun alanı terketmesi yönünde baskılar ve protesto olayı yaşanmıştır. Tiyatro Simurg grubu ve başkaları Mehmet Esatoğlu’na sahip çıkmış, alanı terketmesi talebini reddetmiş ve bu protestoyu tiyatrolara yapılmış bir saldırı olarak değerlendirmiştir. Festival ertesinde kaleme alınan ve çok sayıda amatör tiyatro grubunun imzasını taşıyan “Tiyatrolardan Ortak Bildiri”de de olay “Tiyatrolara yapılan saldırı” ve hatta “gerici faşist saldırı”dan farkı olmayan bir saldırı olarak tanımlanmaktadır. Bu anlamda geçen sayımızda takındığımız tavır ve özeleştirinin ötesinde Barışarock festivalinde yaşanan protestonun tiyatrolara saldırı olarak değerlendirilip değerlendirilmeyeceğine de tavır takınmak zorunluluğumuz var. Bu konuda bizim özel bir sorumluluğumuz da sözkonusu çünkü, M. Esatoğlu dergimize yazan bir kişiydi ve Barışarock koordinasyonuyla tiyatrolar adına görüşmeleri sürdüren arkadaşlardan biri de yakın zamana kadar Güney Dergisi adına çalışma yürütmüş bir kişi. Arkadaşın bu bağlamda takınmış olduğu tavırlardan kendimizi ayırıyor, bu tavırların GÜNEY’in genel tavrı ve yaklaşımıyla örtüşmediğini açıklama gereği duyuyoruz. (Bkz. Dipnot)

Barışarock’ta yaşananlar üzerine çeşitli değerlendirmeleri, olayın öncesindeki görüşmeleri de aktaran tarafların kaleminden okuduk, Festivalde olup bitenlerin bir bölümünü doğrudan yaşadık, bir bölümünü de tanık olan arkadaşlarımızdan dinledik ve ayrıca kaydedilmiş bir videodan izledik. Bunlar temelinde bizim vardığımız sonuçlar şunlardır:

Barışarock’taki protestonun “Tiyatrolara saldırı” olarak değerlendirilmesi olayın saptırılmasına, üstünün örtülmeye çalışılmasına hizmet etmektedir.

“Tiyatrolardan Ortak Bildiri”de aktarıldığı gibi, Barışarock festivalinin hemen öncesinde Tiyatro Simurg’ ve Tiyatrolar adına konuşan arkadaşla Koordinasyon komitesinin görevlileri arasında görüşmeler yapılmış ve bu görüşmelerde hakkında cinsel taciz suçlaması bulunan M. Esatoğlu’nun festival alanına gelmemesi talebi getirilmiştir. Bu talebe uyulmadığında, feminist çevrelerin alanda protesto gösterisi yapacaklarını, kendilerinin de bunu engellemeyecekleri açıkça ortaya konmuştur. Tiyatrolar adına görüşme yürüten arkadaşların tavırları en başından itibaren, getirilen talebi reddetmek ve diretmek olmuştur. Festivalin son günü, (Pazar) M. Esatoğlu’nun festival alanında olduğunu öğrenen feminist çevreler Tiyatro sahnesinin önünde protestolarını başlatmış, M. Esatoğlu’nun alanı terketmesini talep etmişlerdir. Protestocuların tavırları başından itibaren kararlı ve ölçülüdür: Onlar tiyatro gruplarıyla bir sorunlarının olmadığını, tek taleplerinin M. Esatoğlu’nun alanı terketmesi olduğunu, o alanı terkederse sorunun biteceğini defalarca açıklamışlardır. Koordinasyon görevlilerinin verdiği söze güvenerek, tiyatro gruplarının kendi aralarında yeni bir durum değerlendirmesi yapmaları için zaman tanımış ve yaklaşık yarım saat sonra tekrar geleceklerini o saate kadar ME.nin alanı terketmesi gerektiğini beklediklerini gayet net bir şekilde açıklamışlardır. Tiyatrocuların kendi aralarındaki görüşmede seçeneklerin ne olduğu esasen açıktır. Tiyatrolardan Ortak Bildiri’den aktaralım:

“Seçeneklerin şunlar olduğu ortaya çıktı:
a) Mehmet Esatoğlu gidecek, protesto bitecek (...)
b) Tiyatrocular protestocuları ve koordinasyonu protesto edip alanı terk edecek,
c) Protestocular protestolarına devam ederken, tiyatrocular oyunlarını oynamaya çalışacak. (...) Mehmet Esatoğlu’da bu protestolardan sonra gitmeyecek.”

Tiyatro grupları maalesef, bu bağlamdaki en kötü şıkı seçip, (M. Esatoğlu’nun kendisinin ben gidebilirim demesine rağmen – bunu kendileri aktarıyorlar.) Esatoğlu’nu alanda tutma, onu koruma ve protestoya rağmen oyunlarını oynama yönünde karar almışlardır. Oyunlarını oynama yönünde karar alanlardan bazı grup ve kişiler, olayın iç yüzünü bilmiyor ve gerçekleşen protestoları “tiyatroya saldırı” olarak algılamış/algılıyor olabilirler. Ancak niyet ve neden ne olursa olsun bu grup ve kişilerinde pratik olarak tavırları “M. Esatoğlu’nu alanda tutmak isteyen” grup ve kişilerin tavırları ile aynı sonucu doğurmuştur. Dolayısıyla bu olayın yatışmasına değil, daha da tırmanmasına yolaçmış, feminist kadın grubu ve onu destekleyenler protestolarını yükseltirken, karşılarında tiyatrocuları bulmuşlardır.

Şimdi bu olayı kalkıp tiyatrolara karşı saldırı olarak nitelemek olayın saptırılmasından başka bir şey değildir.

Bütün bu süreç sadece ve sadece bir şeyi göstermektedir. O da, bütün bu olaylar çerçevesinde kadınların ciddiye alınmaması durumunun egemen olduğudur. Ne festival öncesinde tiyatro gruplarının kendi aralarında görüşüp ona göre tavır almaları talebi ciddiye alınmıştır. (Zaman darlığı, görüşülemeyeceği vb. ileri sürülerek iş yokuşa sürülmüştür!) Ne de festivalde ‘M. Esatoğlu’nun alanı terkemesi’ yönündeki talepleri. Dolayısıyla olayın büyümesine yolaçan şey, Tiyatrocuların koordinasyon komitesinin de uyarılarını dikkate almayan diretmeci tavırları olmuştur. Tiyatrocular bu şekilde tavır koydukları ölçüde protestoların da hedefi olmuşlardır.

Olayın büyüyüp, protestoya dönüşmesinin sorumlusu kadınların açıklamalarını ciddiye almayanlardır!

Konuya ilişkin yazıları okuyup değerlendirdiğimizde tespit ediyoruz ki, M. Esatoğlu’nun birlikte tiyatro çalıştığı kadınlara tacizde bulunduğu açıklamalarının yapıldığı ilk andan itibaren kadınların açıklamaları ciddiye alınmamıştır. Ve tam da bu ciddiye alınmama durumu birikerek bugüne gelmiş ve kadınları tepkiye ve protestoya yöneltmiştir. Bazı açıklamalarda “kan davası yürütülüyor” gibi yakıştırmalar yeralmaktadır. Hayır, bizce sözkonusu olan kan davası yürütülmesi değil, bir ilkenin kabul ettirilmesi için mücadeledir. Verilen mücadelenin özü ‘Bizi ciddiye alın! Kadınların açıklamalarını ciddiye alın!’ mücadelesidir. Ve bu mücadele içerikte ve biçimde haklıdır!

Ciddiye almamak çok boyutludur. Olayın çok eski bir şey olduğu ve “temcit pilavı” gibi ikide bir öne sürüldüğü iddiaları kadar, M. Esatoğlu açıklamasını yapmış, özür dilemiş... gerekçeleri de bu kategoride ele alınmak zorundadır.

Yapılan açıklamalar, Barışarock’ta gündeme gelen protestonun salt eski olayların, 2000 yılındaki olayların “temcit pilavı” gibi ısıtılıp yeniden gündeme gelmesi olmadığını gösteriyor. M.E. hakkında 2006’da yeni suçlamaların ileri sürülmesi de sözkonusu. (Bkz. Boğaziçi Gösteri Sanatları Topluluğu (BGST) imzalı yazı ve “Tiyatro eğitiminde cinsel taciz üzerine bir görüşme”, Esra Aşan)

Ve yazılı belgeler temelinde bizim vardığımız sonuç, M. Esatoğlu’nun başından itibaren takındığı tavrın “temiz” olmadığıdır! Ne yazık ki, onu savunan, koruyan tiyatro grubu elemanları da bu tavra ortak olmuştur. Gerçi ortada bir ‘yanlış anlaşıldıysam özür dilerim” gibi bir tavır da vardır. Fakat komplo suçlaması, devrimci değerlere saldırıldığı gibi diğer tavırlarla birleşince, bu “özür”ün kabul görmemesi bizce anlaşılır olmaktadır. M. Esatoğlu’nun konuyla ilgili açıklamalarını da okuduk ve bütün parçalar birleştiği zaman, ortaya çıkan tablo şudur: Mehmet Esatoğlu başından itibaren suçlamaları reddetmiş ve bunun ötesinde karşı saldırıya geçmiştir. Onun bütün savunusu kendisine karşı bir komplonun olduğu vb. üzerine kuruludur. Ve tartışmayı başka bir alana, “devrimci değerlere”, “sanatsal değerlere” saldırının sözkonusu olduğuna çekmeye çalışmıştır. İşin ilginç tarafı, M.E.’nin açıklamalarında bir komplo kurbanı olduğu savunusu aynen kalırken, komplonun arka planının ne olduğu konusunda farklı yerlerde farklı şeyler söylemiş olmasıdır. 8 Eylül tarihli söyleşide komplo girişiminin arka planını Clinton’un Sivil Toplum Örgütlerini sistem içine çekme çabasıyla açıklamaktadır. Tiyatrolardan Ortak Bildiride aktarılan tepkisinde ise komplonun arka planı F-tipi tecrite karşı mücadelenin engellenmesiyle açıklanıyor. Aktaralım:

“Mehmet Esatoğlu’na durumun aktarılması üzerine kendisi, Biz ne zaman “F-Tipi tecrite karşı”, “12 Eylül cuntacılarının yargılanması”, “Barışarock” gibi öne çıkan organizasyonlarda yer alsak bu sorun 8 yıldır hep karşımıza çıkarılıyor” diyerek, suçlamanın doğru olmadığını, başka belli bir amaç taşıdığı kaygısının olduğunu (...) belirtmiştir.” (Tiyatrolardan Ortak Bildiri)

Biz bu tür “komplo” iddialarını taciz açıklamalarında bulunan kadınların inanırlığını zedeleme çabaları olarak değerlendiriyoruz.

Yukarda açıkladığımız gibi, olay salt 2000 yılındaki tartışmalarla sınırlı kalmamış, şimdi yeni bir taciz iddiası gündeme gelmiştir. Buna göre, 2005 yılında tiyatro dersi alırken M.E. tarafından taciz edildiğini açıklayan genç bir kadın (17 yaşında), Barışarock festivalinde M.E. ile karşılaşmış ve feminist hareket içinde yeralan annesine haber vermiştir. Kızından M.E.nin alanda olduğunu öğrenen anne, harekete geçmiş ve protesto eylemini tetikleyen de bu olmuştur. İlgili genç kadının taciz olayıyla ilgili açıklaması 15 Eylül 2007’ye aittir. Orda şöyle söylenmektedir:

“2005 yılının son aylarıydı, Mehmet Esatoğlu Toplumsal Araştırmalar Vakfı’nda (TAV) çocuklara tiyatro-drama eğitimi veriyordu. Ben de o sene tiyatrocu olmaya, konservatuar sınavlarına girmeye karar verdim. (...) Bize Mehmet Esatoğlu’nun çalıştırdığı bazı öğrencilerin Müjdat Gezen’in sınavlarını burslu olarak kazandığı söylenince, onunla görüşmeye karar verdik. Annemle beraber konuştuk. Adam o konuşmada bizi ikna etti. Bir sürü şey anlattı, Küba’dan bahsetti, annemin komünist damarı kabardı. İşte bu şekilde TAV’da, kendisinden tiyatro dersi almaya başladım. Sonrasında da taciz geldi zaten. Ve bitti.”

İlgili söyleşide, genç kadın yaşadıklarını ayrıntılı biçimde açıklamaktadır. Bunları burda aktarmıyoruz. Ancak, salt genç kadınla yapılmış ve Eylül 2007 tarihli bu söyleşinin varlığı bile, Tiyatrolardan Ortak Bildiride takınılan tavrın elle tutulur yanının olmadığını göstermektedir.

Tiyatrolardan Ortak Bildiride takınılan tavır şu iddialar üzerinde yükselmektedir:

“Mehmet Esatoğlu ve Tiyatro Simurg’un karşısına temcit pilavı gibi çıkarılan “taciz” iddiası... İlk kez 2000 Ekimi’nde dile getirilip o dönemde kimi tiyatrolarca da değerlendirilen olayın üzerinden 8 yıl geçmiştir.”

“Ortada 2000 yılındaki somut “olay” tartışması dışında doğrudan mağdur ya da mağdurların bir açıklaması yoktur.” !!!!

“İddia edilen tacizin, nasıl, nerede, ne zaman vb. yapıldığı gayet meçhuldür.”

Bu kadar iddialı çıkışlar yaparken, biraz dikkatli olunmakta fayda vardır. Zamanında taciz suçlamalarıyla ortaya çıkan kadınlar ve destekçileri bu konuda bir panel dahi yapmışlardır. “Boğaziçin Üniversitesi Demir Demirgil Tiyatro Salonu/03 Aralık 2000’de “Sanatta Cinsel Taciz” konulu bir panel yapılmıştır, bunun yazılı belgesi vardır. Yeni taciz suçlamalarıyla ilgili olarak da, Eylül 2007 tarihli söyleşide genç kadın arkadaşın yapmış olduğu açıklama ortadadır. Bu açıklamada “iddia edilen tacizin, nasıl nerede, ne zaman vb. yapıldığı” gayet somut olarak ortaya konmaktadır. Bunların yok sayılması, araştırma yapmadan kuru-sıkı atılması, bir kez daha gelen taciz suçlamalarının ciddiye alınmadığının göstergesidir.

Sonuç: BarışaRock’ta yaşanan protesto, tacize uğradıklarını, tacize tanık olduklarını açıklayan kadınların başından itibaren ciddiye alınmamalarına karşı geliştirdikleri tepkidir. Bu tepki içerikte ve biçimde haklı bir tepkidir. Olayın tırmandırılıp, BarışaRock’ta tiyatro sahnesinin devredışı kalmasının sorumlusu, “kadınların beyanı esastır” ilkesini, buna uygun davranılması talebini getiren feminist kadınları ve destekçilerini ve BarışaRock Alan Görevlilerini ciddiye almayanlar olmuştur.

Güney dergisi olarak sayı 42’de yapmış olduğumuz açıklama gerekli ve yerinde bir açıklamadır. Fakat bu konuda geç kalmış olduğumuzu, geçmişte ihmalkârlık yapmış olduğumuzu da özeleştirel olarak tespit ediyoruz. “Kadınların açıklaması esastır” bizim ilkemizdir. Bu ilkenin kendi aramızda ve çevremizde pratik bulması için çalışacağımızı bir kez daha açıklamayı görev biliyoruz.

Güney Kültür Sanat Edebiyat Dergisi
Ocak/2008

Dipnot: Güney sayı 38’den sayı 41’e kadar dergide birinci dereceden sorumlu olarak çalışan Mehmet Bakır arkadaşın, “Tiyatro Gruplarına, ilgili arkadaşlara... Güney Kültür-Sanat-Edebiyat Dergisi sayı 42’de Mehmet Esatoğlu hakkında yapılan açıklamaya ilişkin zorunlu açıklamamdır.” başlıklı bir yazısı vardır. Bu yazıda arkadaş, Güney Dergisinin açıklamasıyla hemfikir olmadığı noktaları ortaya koymaktadır. Biz de maalesef bu somut durumda, arkadaşla aramızda anlayış farklılığının olduğunu görmüş bulunuyoruz. “Kadınların açıklaması temel alınmak zorundadır” bizim ilkemiz ve pusulamızdır. Ve bu geçmişten bu yana böyledir. Biz de üzgünüz ve arkadaşın tavırlarının bizi bağlamadığını, onun bu bağlamdaki yaklaşımı ve geliştirdiği tavırların bizim yaklaşım ve tavırlarımız olmadığını açıklama gereği duyuyoruz.

Yukarıdaki değerlendirmemiz şu yazılı belgelere dayanmaktadır:

1. Panel “Sanatta Cinsel Taciz”, 3 Aralık 2000, Boğaziçi Üniversitesi Demir Demirgil Tiyatro Salonu
2. “Alternatif kültür mü, yozlaşma kültürü mü?” (2000 yılında yazılmış, İATP-G’nin önsözüyle) Özgür Sahne Oyuncuları
3. Barışarock alan koordinasyonun açıklaması
4. Barışarock’ta neler oldu? Bir tanıklık ve bir yorum
5. Tacizi Tiyatro Adına Korumak ya da BarışaRock neye karşı? (Mehmet Tarhan, Lambdaistanbul LGBTT Dayanışma Derneği gönüllüsü, Vicdani Redci) 30 Ağustos 2007
6. BarışaRock protestolarının hatırlattıkları
7. Tiyatroda cinsel taciz, Boğaziçi Gösteri Sanatları Topluluğu (BGST)
8. Tiyatrolardan Ortak Bildiri
9. BarışaRock’ta taciz gündemi, Mine Koçak, 3 Eylül 2007
10. Mehmet Esatoğlu ile söyleşi, Gölge Tiyatro, 8 Eylül 2007
11. “Tacizlerin Tanığıyım”, Fadime Yılmaz, Zeytinburnu Halk Sahnesi, 13.9.07
12. Esatoğlu vakası ve cinsel taciz üzerine, Esra Aşan, 13 Eylül 2007
13. Tiyatro eğitiminde cinsel taciz üzerine bir görüşme, Düzenleyen: Esra Aşan, 17 Eylül 2007
14. “Tiyatro gruplarına, ilgili arkadaşlara... Güney Kültür-Sanat-Edebiyat Dergisi sayı 42’de Mehmet Esatoğlu hakkında yapılan açıklamaya ilişkin zorunlu açıklamamdır.” Mehmet Bakır
15. Gölge interaktif tiyatro dergisi, www.tiyatroevi.com da yeralan BarışaRock festivali ile ilgili diğer yazılar.

Barışarock'ta neler oldu?... 1
Barışarock'ta neler oldu?... 2
Barışarock'ta neler oldu?... 3
Barışarock'ta neler oldu?... 4
Barışarock'ta neler oldu?... 5
Barışarock'ta neler oldu?... 6
Barışarock'ta neler oldu?... 7
Barışarock'ta neler oldu?... 8
Barışarock'ta neler oldu?... 9
Barışarock'ta neler oldu?... 10

29 Ocak 2008 Salı

AKP'nin rüzgargülleri!

Nurullah Tuncer


Aşiret mantığıyla ülkeyi ABD'nin gösterdiği uçuruma sürükleyen AKP, tiyatroda da aynı mantıkla hareket ediyor. İşine geldiği zaman rüzgargülü Nurullah Tuncer kartını masaya süren AKP, durum değiştiğinde soldan devşirdiği rüzgargülü Orhan Alkaya kartına başvuruyor...

Evrensel hukuk normlarına aldırış etmeyen, çağdaş tiyatral durumu ipine takmayan AKP, vasıflı sanatçı yapamayacağını anladığı adamlarını, vasıfsız işçiler yapmayı başardı!...

(Bakınız: Bulunmaz, Vasıfsız işçiler!; www.kimnededi.net)

İşçi sınıfı ideolojisinin "light"ına bile katlanamayan AKP, ümmet toplumu oluşturulması yolunda emin adımlarla yürüyor. Orhan Alkaya ve onun desteklediği Tiyatro... Tiyatro... dergisinin sahibi Mustafa Demirkanlı, AKP'yi tiyatro dünyasına pazarlamak için ellerinden geleni yapıyorlar...

Hiçbir tiyatro yayınının (tiyatrodergisi, tiyatrom, tiyatronline, tiyatroevi), gerçek anlamda AKP ve onun şirinleştiricisi Orhan Alkaya'ya karşı muhalefet geliştiremediği süreçte; coskunbuktel.com ve tiyatroyun önemli bir işlev görüyor. Tüm boyutlarıyla irdelemeye çalıştığımız; AKP'nin tiyatroya karşıtlığını teşhir etmek için, ulusal basında yayımlanan yazılara da yer veriyoruz... HB

***

İşte Sabah'tan bir örnek:


İşler yolunda gitmezse yine dava açabilirim!


Pervin Metin
11 Ocak 2008


İstanbul Şehir Tiyatroları Genel Sanat Yönetmenliği görevinden 2004'te alınan ve mahkeme kararıyla 5 Şubat 2006'da dönen Nurullah Tuncer, başkanlık kararıyla yine görevinden alınınca isyan etti: 23 yıl sonra eline bir kağıt tutuşturulması çok üzücü!.

Şehir Tiyatroları'na ihaleyle sanatçı alınmasını isteyen İstanbul Şehir Tiyatroları Genel Sanat Yönetmeni Nurullah Tuncer, 4 yıl sonra, bu hafta başında, yeniden görevden alındı. İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Kadir Topbaş'ın imzalı kararıyla görevine son verilen Tuncer, SABAH'a konuştu. Çok şaşkın olduğunu söyleyen Tuncer, "Nedenini ben de merak ediyorum. Sezon ortasında görevden alınmam için telafisi imkansız bir durum olmalı! Bunu daha önce de yaşamıştım. Muhsin Hoca (Ertuğrul) da yedi kez gidip gelmişti" dedi. Kararın kendisine tebliği edilme şekline de içerleyen Tuncer, "İletişim çağında yaşıyoruz. Ortada bir sorun varsa konuşulmalıydı. 23 yıl sonra elinize bir kağıdın tutuşturulması çok üzücü" diye konuştu. İşler yolunda gitmezse yeniden hukuk yoluna başvurabileceğini ifade eden Tuncer, şunları söyledi: "Duygusal insanlarız. Kurumumu seviyorum. Tiyatronun devamı için de her zaman destekleyeceğim. Yeter ki, işler doğru olsun..." İhaleyle sanatçı alımı tartışmalarının görevden alınmasında kılıf olarak kullanıldığına inanan Tuncer, "Eğer neden buysa Şehir Tiyatroları'nın yönetim kurulunun da görevden alınması lazım" diyerek ekledi: "Bu karara herkes imza atmıştı. Yerime atanan Orhan Alkaya ve Kenan Işık da durumdan haberdardı..." İhalenin kurumun ihtiyacı olduğunu belirten Tuncer "Yönetsel alandaki tüm sıkıntıları bilen biriyim. Kronik meselelerden biri de kadro yapısıdır. 40 yıla yakın süredir kadro sayısı 322'dir. Bunların 175'i sanatçı... Bu sadece hizmet alımıdır." Nurullah Tuncer 2004'te Belediye yönetimi değişikliğiyle İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Kadir Topbaş tarafından görevden alınmıştı. Ancak mahkeme kararıyla 5 Şubat 2006'da görevine geri dönmüştü.

Kaynak: Pervin Metin / Sabah, "İşler yolunda gitmezse yine dava açabilirim!"

28 Ocak 2008 Pazartesi

ÜCRETSİZ TİYATRO DERGİSİ

Her pazar 14.00-15.00 arası Bulunmaz Tiyatro'ya gelip, OYUN dergisinin eski sayılarını ücretsiz edinebilirsiniz...

Tel: 0212 513 47 32/33

Dergimiz, Basın İlan Kurumu'na güvenerek değil, halka güvenerek yayımlanıyor...

Yeni sayısı pek yakında!...

Enis Batur: Azınlık sanatçısı!

Kıçı kırık burjuvazimiz, pul biriktiriciliği yapar gibi kitap biriktiriciliği yapıyor. Okumadığı, ama okur gibi yaptığı kitapları birikince, sosyete marangozuna yaptıracakları kitaplıklarının siparişini veren kitap fetişisti burjuvalarımız; banka kasalarının küflü ortamlarında yetişen yazarlarla avunuyor. 12 Eylül Faşizmi ile birlikte, okuma edimini tarumar edip kitap işlerini bankalara yönlendirerek eyleme geçen burjuvazimiz; Yapı Kredi Bankası gölgesine sığınıp, Cumhuriyet gazetesinin vitrininde piyasa bulan Enis Batur'un sınırlı sayıda kitaplarını satın alarak, azınlıkta olmanın keyfini yaşıyor. Enis Batur yazıyor; sınırlı sayıda basılan kitabı elde eden azınlık, ayrıcalıklı yaşamlarına yeni ayrıcalıklar eklemenin mutluluğuyla göneniyorlar...

***
.
ZİYARET
.
İkinci Baskısı Yapılmayacak Özel Bir Kitap, Özel Bir Tasarım!
.
Şair, Yazar Enis Batur'un fotoğraf sanatına ne denli tutkuyla bağlı olduğunu sadece yakın çevresi değil, onun kadim ve vefalı okurlarının da farkında oldukları bir gerçektir.
.
"Ziyaret" başlığıyla sunulan bu çalışma Enis Batur imzası taşıyan 16 siyah- beyaz kareden oluşuyor. Tıpkı yaşamda olduğu gibi yeryüzü tanıklığına gelmiş her "Ziyaretçi" gibi onun da tanıklık ettiği her kare için anlatacağı çok sözü var.
.
İspanya ve Amerika. İzlenimleri fotoğraflarından sonra bu kez çoğu kimsenin gözünden kendini itinayla saklayan ve yeryüzünün her yerinde (sadece Fransa değil) rastlayacağımız ama bir türlü dönüp bakmadığımız, görmediğimiz terk edilmiş "boş" bir yapının öyküsü var karşımızda. "Bu ev boş veya kiralık" değil tümcesi uzun yıllar önce onun bir denemesine konuk olmuştu. İşte geride kalan o tanımsız boşluktan onunla birlikte yola- yolculuğa devam ediyoruz.
.
Kitap sadece 450 adet basılmış ve numaralandırılmıştır!

"Ahlaksızlık"

Orhan Aydın, "İnsanların isimlerini vermeyi ise etik bulmuyorum." dese de, Coşkun Büktel'in slogan haline gelen; "İnsanları, ismimi ve isimlerini vermeden suçlayacak kadar alçak değilim." sözüne yakın durup, öznesiz tümce kurmayı terk ediyor:

"Belediye başkanı Kadir beyin as ve has danışmanı Kenan Işık ile, dünkü solcu! Orhan Alkaya buluşması meyvelerini vermeye başladı."

İvedilikle okumanızı salık veririz...

(Bakınız: Aydın, "Ahlaksızlık...")

İbretlik yazı yada iyi çalışılmış ev ödevi!

GÜNCELLEME: "SON" BÖLÜM (28Ocak)

Mustafa Demirkanlı / Orhan Alkaya görüşmesinde geçen bazı ifadelerin
"açıkça, mertçe, Türkçe"ye çevirisi


GÜNCELLEME (28 Ocak 2008): Yazımızın dördüncü ve "son" bölümünü okumak için başlığı tıklayınız!

BİR İPTE İKİ CANBAZ

Coşkun Büktel
17 Ocak 2008

TIKLAYINIZ

Nereden Buldun Arkadaş?

Alper Çiftçi, Bulunmaz Tiyatro'nun oyunculuk çalışmalarına katılan bir oyuncu adayı. Aynı zamanda endüstri mühendisi olan Çiftçi, tiyatro sanatıyla uğraşmanın yanı sıra, yazın sanatıyla da ilgileniyor. Bir denemesini sunuyoruz:


DENEME


Alper Çiftçi
28 Ocak 2008


Babam evimize misafir geldiğinde, konu güncel konular olduğunda, klasik örneğini vermeden edemez: “ Ben bizim evin arkasındaki bahçeye, bir gün helikopterle gelsem bizim hanım, çocuklar, annem ve komşular: “Yav Halit sen helikoptere binecek bu kadar çok parayı nereden buldun? Nasıl kazandın da böyle helikopterle işten eve dönüyorsun” diye sormazlar. Sadece ohh ne güzel helikopterimiz de oldu, gezeriz derler.”

Ben ve kardeşim yaşımızın vermiş olduğu enerji ve sabırsızlıkla hemen sözünü keser: “ Hiç öyle olur mu, biz sana nereden buldun baba diye sorarız” şeklinde cevap verirdik, babamın verdiği örneğin arasına girerek. Oysa babamın amacı, bize ve misafirlerimize toplumun içinde bulunduğu ahlaki çöküntüyü anlatmaktı. Kendi mantığına uygun, anlaşılır olması için bu örneği verir, anlatmak istediklerinin daha kolay anlaşılmasını sağlardı. Yoksa bizim verdiği örnekteki gibi davranmayacağımızı o da çok iyi bilirdi.

O zamanlar babama kızardım, bizi rencide ettiğini düşünürdüm. Şimdi daha mantıklı bir şekilde düşündüğümde, babamın bizi rencide etmek gibi bir niyeti yoktu. Sadece toplum olarak “ Olsun da, nasıl olursa olsun” zihniyetinin toplumumuzu ahlaki olarak her geçen gün çökerttiğini anlatmak istiyordu.

Çevremize şöyle bir baktığımızda, birkaç yıl öncesine kadar, bizim gibi mütevazi bir hayat sürerken; şimdi kendisine yeni ev, yeni araba, yeni yazlık alan komşularımız yok mu? Ve bu komşularımız büyük olasılıkla iktidarın nimetlerinden de faydalanıyor öyle değil mi? Bizler de onlara bakarak, içimizden, yukarıda sormuş olduğum yorumları yapıyor ve şaşırıyoruz haliyle.

Devlette memurluk yapan bir başka komşumuzun yaşantısına baktığımızda: “ Nasıl oluyor da bu adam bu serveti yaptı? Ne kadar maaş alıyor da bunlara sahip?” diye sormuyor muyuz? Eminim ki büyük çoğunluğunuzun sormuş olduğum sorulara vereceği cevap kesinlikle haklısın olacaktır.

Ne var bunlarda; benim memurum işini bilir şeklinde yaklaşım gösterenleriniz de vardır. Ama emin olmalısınız ki toplumun içinde bulunduğu ahlaki çöküntünün temel nedenleri şunlardır:

1) Karşımızda lüks bir hayat süren tanıdıklarımıza özeniyor olmamız, onlarla arkadaşlık kurmak ile çevremizde daha önemli insan olarak değer bulacağımızı düşünmemiz.

2) Nasıl en kolay ve en kısa yoldan zengin olurum, ben de böyle bir hayat yaşarımın cevaplarını bulabiliriz umudu.

Bir de bunlara herkes yapıyor, ben de yaparım diyerek vergi kaç(ır)ınma yolunu seçen esnaf ve sanatkarları da eklersek. Orta hali ve üstünde hayat süren hiç kimse sesini yükselterek: “ Nereden buldun arkadaş?” diye soramaz çok daha yüksek hayat seviyesinde olan bir başkasına.

Zaten bir kişinin diğer bir kişiye hesap sorma hakkı yoktur. Ama fertler adına bunu yapacak merciler elbette vardır. Asıl sorun haksız kazanç elde edenlere “ Nereden buldun arkadaş?” sorusunu sorması gerekenlerin sormuyor, soramıyor olmasıdır.

Şöyle bir düşünelim. Milletvekillerinin dokunulmazlıkları olmasa, maaşları da en yüksek devlet memuruna yakın bir seviyede olsa; kaç kişi milletvekili olmak, gerçekten devletine, milletine hizmet etmek için yüz milyarlarca para harcayıp milletvekili olmak ister? ( Hiç kimse harcadığı o yüz milyarlarca parayı nereden bulduğunu dahi sormuyor?)

Durum böyle olunca, zenginden alıp yoksula ve topluma hizmet amacı ile uygulanan vergi sistemi tam işletilemiyor. Bu durum da zengin ile fakir arasındaki uçurum daha da açılıyor. Sosyal devlet olma anlayışı ortadan kalkıyor, işini yolunda götürüp parayı bulan pozisyonunu kaptırmamanın derdinde çabalıyor. Ona hayranlıkla bakan onun gibi nasıl olurumun hesaplarını yapıyor. Bir şekilde hayalinde ki yaşama kavuşamayınca da bunalıma giriyor.

Sistemleri insanlar oluşturur, bir sistemin verimli çalışabilmesi için en önemli faktör kesinlikle insandır. Vergilerini her vatandaş doğru düzgün ödemiş olsa, denetim mercileri herkese eşit bir şekilde “ Nereden buldun arkadaş?” diyebilse, emin olun her şey çok daha güzel olurdu.

(Ayrıca bakınız: Çiftçi, "İçmesini bilmeyen ve hayatında hiç içmemiş olan züppeler")

Hayatı akışına bırakma!

Eser Bozan, Bulunmaz Tiyatro'nun oyunculuk çalışmalarına katılan bir oyuncu adayı. Aynı zamanda Eczacılık Fakültesi'nde okuyan Bozan, tiyatro sanatıyla uğraşmanın yanı sıra, yazın sanatıyla da ilgileniyor. Bir denemesini sunuyoruz:


DENEME


Eser Bozan
28 Ocak 2008


Hayatı akışına bıraktığımızda, hiç farkına varmadan geçer zaman; gündelik işlerle uğraşırken.

Bazen hiçbir şey umurunda olmaz insanın; ne geçen zaman, ne de başka yerde yaşananlar. Kimisi eve nasıl ekmek götüreceği derdindedir; kimisi sınavlarını düşünürken, kimisi de tatilde nereye gideceği telaşındadır. Bazıları vardır ki tevekkülü bir borç sayarlar; akşam televizyonda gördüğü Filistin bayrağını eline alıp, cami önünde toplanırlar. İki saat bağırdıktan sonra kaldığı yerden devam ederler hayatlarına. Tevekkülünü yapmışlardır; çünkü tamtamına iki saat boyunca avazı çıktığı kadar bağırıp durmuşlardır. Filistin’de yaşanan trajedi için karanlığı sevenler vardır. Filistin’de yaşananlar için üç-beş dakika karanlık eylemi yapıp televizyonlara teslim olanlar vardır...

İnsanın kutsal olduğu iddia edildiği günümüzde, İsrail’in, Filistin halkına yapmış olduğu acımasızlık ve halkı elektriksiz, yiyeceksiz, hatta susuz bırakmak hangi mantıkla açıklanabilir? Hafızalarda kazınmış olan İkinci Paylaşım Savaşı ve sonrasında; Yahudilerin yaşamış oldukları trajedi geliyor insanın aklına ister istemez. Auschwitz Toplama Kampı’ndaki küllerin esinlediği müziği çalan bir piyanisti dinlerken yada toplama kamplarına kurban taşıyan son treni izlerken; yakılan insanları düşünüyor insan…

Soykırım yaşamışların çocukları, bugün Filistin’de; soykırım döneminde kendilerine ülkelerinde kalma konukseverliğini gösteren Filistin halkını, dramatik biçimde son yolculuklarına gönderiyorlar. Yaşanan bu insanlık dramı için, bayrakların ellere alınarak, iki saat bağırmayı yada bir süreliğine karanlık eylemi yapmayı bırakıp, insanca bir hayatın yaşanacağı bir dünya inşa etmeye yönelmeli artık. İsraillilerce vurulan bir çocuğun, babası tarafından organları bağışlanıp, üç İsrailliye hayat veren o babanın duygularıyla hareket etmesi gerekir herkesin. Savaşsız ve insanların öldürülmediği bir dünya için; herkesin üzerine düşeni yapması ve bizden sonra gelecek kuşakların Auschwitz küllerinde boğulmaması için mücadele vermek gerekir...

3. Abdülhamid demokrasiciliği!

Ezgi Besen


(Not: Ezgi Besen'e ait yazı, kırmızı dizilmiştir.)


"BUGÜN 'KATLEDİLEN' OLMAK İSTİYORUM"


Bugün (28 Ocak 2008), yukarıdaki başlıkla, aşağıdaki yazıya imza atan Ezgi Besen, önemli şeyler söylüyor…

“Lütfen kopyalamayınız Link vermek için birebir kopyalamanız gerekmez Link için sayfa adresini adres satırından alarak başlığa link verebilirsiniz.. Teşekkür ederiz”

Yukarıdaki uyarı nedeniyle, aşağıdaki yazıyı tam olarak yayımlamıyoruz. Uyarıyı ciddiye aldığımız için, başlığa link veriyoruz:

(Bakınız: Besen, “BUGÜN ‘KATLEDİLEN’ OLMAK İSTİYORUM”)

Tamamını yayımlamadığımız yazının, bazı yerlerini, hislerimize tercüman olduğu için yayımlıyor ve bir yorum yapmıyoruz. Ancak bazı anımsatıcı linklerle yetiniyoruz:

“Kafadaki duvarların aydın insanlara yaşama hakkı vermediği bu ülkede… yazıyorum.”

(A. Ertuğrul Timur:) "Yazar Coşkun Büktel'in Devlet Tiyatroları repertuar kurulundan geçemeyen çeviri ve eseri için bıkmadan usanmadan yürüttüğü bireysel sataşmalarından oluşan haber ve polemiklerini, hakaret ve küfürlere varan yazışmaları yayımlamayı reddetmekteyiz. Bu bireysel kör dövüşünü ve seviyesi düşük yazışmaları yayınlamamızı siz de sansür sayıyorsanız Coşkun Büktel kişisel sitesinde yada Hilmi Bulunmaz'ın Tiyatroyun sitesinde okuyabilirsiniz." diyerek, önce, sitesinin okurlarını Büktel'in eseri ("Theope") ve çevirisi ("Ölüleri Gömün") hakkında dezenforme ediyor, ardından, aldattığı okurlara bir de anket uygulayarak, onları kendi antidemokratik, sansürcü amaçları doğrultusunda yönlendiriyor.

(Bakınız: coskunbuktel.com, "YAŞASIN SANSÜR")

“Ben bugün karanlıklarca anlaşılamayan, korkulan, sevilmeyen, aşağılanan, şiddet gören, kabul edilmeyen ne varsa o olmak istiyorum.”

Şimdiye dek, "sansürcü" sıfatıyla anılan A. Ertuğrul Timur; bundan böyle, eski sıfatını korumakla birlikte, bir de, "Üçüncü Abdülhamid" sıfatıyla anılacak.

(Bakınız: “3. Abdülhamid”)

“Kafanızdaki duvarlar nerdeyse orda olmak, sırtınızdaki kambur olmak, yüzünüzde çıkan sivilce olmak istiyorum ben.”

"Seviyeli" sansürcü A. Ertuğrul Timur’un, Hilmi Bulunmaz ve Coşkun Büktel'e kızgınlığı, giderek öyle bir noktaya vardı ki (Bakınız: "Aracılık ettiği 'penis büyütücü ilanlar' hakkında uyarımıza Timur'un 2. yanıtı") sonunda, aşağıda aktardığımız sözlerinden anlaşılacağı üzere, Timur, "Bulunmaz" ve "Büktel" adını yalnızca kendisine değil, sitesinde yazı yazacak tüm yazarlara yasak etti.

(Bakınız: “3. Abdülhamid”)

"Sansür her yerde bugün. Söylediklerimizde, düşüncelerimizde, konserlerimizde, tv dizilerinde, you tube’da, fotoğraflarda… hatta tarihimizde bile sansür var."

Sanki yazarların emeğine telif ödüyormuş gibi, sanki yazarların sırtından kazandığı reklam gelirini yazarlarla paylaşıyormuş gibi, içinde "Bulunmaz" ya da "Büktel" adının geçtiği hiçbir yazıyı yayınlamayacağını ilan ederek, bütün yazarlara çeki düzen vermeye, bütün yazarları “hizaya sokmaya”, onlara ne yazacaklarını değilse de, ne yazamayacaklarını dikte etmeye girişti.

(Bakınız: “3. Abdülhamid”)

"Tahammül edemiyorlar! İfade özgürlüğü nedir bilemiyorlar!"

Sultan Abdülhamid'in, içinde "burun" sözcüğü geçen her yazıyı yasakladığı, "Sarayburnu" sözcüğüne bile sansür koyduğu gibi; Timur da yazarlara, "Büktel" ve "Bulunmaz" kelimelerini yasakladı.

(Bakınız: “3. Abdülhamid”)

"İfade özgürlüğünü savunmak bugün bana doğru gelen şeyleri insanların serbestçe söyleyebilmelerini değil, bugün benim hoşlanmadığım şeyleri, katılmadığım şeyleri de söyleyebilmelerini istemektir."

Artık, tiyatrom.com’da, yalnızca, günümüzün Abdülhamid'i Timur’un sıkıyönetim kurallarına itaat eden yazarlar, "Büktel" ve "Bulunmaz" sözcüklerini zinhar ağızlarına almayanlar, yazı yayınlayabilecek. Diğerleri hiç kusura bakmasın!

(Bakınız: “3. Abdülhamid”)

"Tahammül edemeyeceğiniz şeyleri duymaya hazır olun."

"Ama ben Ertuğrul Timur olarak da, Tiyatrom.com sahibi ve editörü olarak da ‘Ben sıkı bir sansürcü olarak’ bundan sonra asla ve asla tek bir satırla bile Hilmi Bulunmaz, Coşkun Büktel ve Burak Caney adlarını bu sitede geçirmeyeceğim sizlerin de bu kişilere yada onlarla ilgili konulara ilişkin yazılarınıza asla link yada yer vermeyeceğim buradan kamuoyu önünde ilan ediyorum lütfen bu konuda bundan sonra teklifte bile bulunmayınız."

Kaynak: A. Ertuğrul Timur; KİRLENEN İNTERNET DEĞİL, BU ONLARIN KENDİ KİRLİLİĞİ...

(Bakınız: “3. Abdülhamid")

(3. Abdülhamid; Hilmi Bulunmaz ve Coşkun Büktel adlarını tiyatrom sitesinde asla va asla tek bir satırla bile geçirmeyerek sansür etme konusundaki kararlılığını bugüne dek hala korudu / koruyor. Gel gör ki, sansür edeceğini söylediği 3. kişi olan Burak Caney'i sansür etme konusunda aynı kararlılığı gösteremedi ve Burak Caney üstündeki sansürü birkaç gün sonra kaldırıverdi. Böylece Burak Caney çirkefliğine sahip çıkan 3. Abdülhamid, tıpkı Mustafa Demirkanlı, Yaşam Kaya ve Hamit Demir gibi, gerçeklerden yana değil -güya porno ve erotizme karşı çıkar gibi yaparak, lağım sıçanı Burak Caney'den yana tavır takındı. 3. Abdülhamid'in fıkra lazı mantığına göre, porno ve erotizme karşı çıkmak için yaşamında yalansız bir tek tümce kurmamış olan bir lağım sıçanına güvenmekte sakınca yoktu.

-Kaynak: tiyatrom, "SANAT SİTELERİNDEN PORNO VE EROTİZME GEÇİT YOK!"- 3. Abdülhamid, işine geldiğinde bazı yazıları sitesinden silip yok etmeyi alışkanlık haline getirdiği için, burada verdiğimiz linkin bundan sonra da çalışacağını garanti edemiyoruz. )

"Ben bugün kabul edilmeyen, anlaşılmayan, dışlanan ne varsa o olmak istiyorum."

(Coşkun Büktel) "İster ağzınızla kuş tutun, ister dört sütun üzerine manşetle her gün yeniden 'Sansürcü Timur' diye manşet atın umurumda bile değilsiniz, ne siz ne de adınızla müstesna siteniz. Eğer sizi ve bulanık beyinlerinizin öfkesini, sevgili destekçiniz Hilmi beyin küfürlerini, bayağılıklarını tiyatro dünyasından uzak tutmak sansürcülükse bir kere daha yazıyorum 'Evet ben sansürcüyüm!'"

(Kaynak: A. Ertuğrul Timur; KİRLENEN İNTERNET DEĞİL, BU ONLARIN KENDİ KİRLİLİĞİ...)

(Bakınız: “3. Abdülhamid")

27 Ocak 2008 Pazar

Bulunmaz, Orhan Alkaya'yı değerlendiriyor


Online Videos by Veoh.com
Bu videoyu
650 kişi Veoh'ta; 450 kişi de youtube'da olmak üzere toplam 1100 kişi izledi.

Demirkanlı yalancı olmasaydı, 25 Limousine'lik filosuyla koca bir rent a car şirketine sahip olabilirdi!

Demirkanlı'nın eski yalanlarını bulmak için eski defterleri karıştırmaya üşeniyordum. Yeni yalanlarını ise gündeme getiremiyordum, çünkü Demirkanlı artık yeni yalanlarını kendisi söylemek yerine Burak Caney'e söyletiyordu. Takma ad ardına gizlendiği için, yalanlarının inandırıcı olmasına da artık pek aldırmıyordu. Örneğin, hayatında Ilıcak ailesinden bir tek kişinin yüzünü bile görmemiş olan Coşkun Büktel için, "Coşkun Büktel'in Ilıcak ailesiyle yakınlığını biliyoruz." gibi kuyruklu yalanlar üretmekten bile çekinmiyordu. Bu yalanlara Büktel'den nefret eden kitlenin bile inanmadığını biliyordu ama kaç kişi inanırsa kârdır anlayışıyla ve takma ad güvencesiyle bu yalanları sürdürmekte bizim hâlâ anlayamadığımız bir nedenle, yarar görüyordu/görüyor. Demirkanlı sonunda (nasıl bir lağım sıçanı olduğu ilk bakışta görülebilen), kimseleri inandıramayan Burak Caney'e inandırıcılık kazandırmak için, ona kendi imzasıyla kefil olmaya karar verdi. (Sanki kendisi bir yalan makinası değilmiş gibi, sanki kendi kefaleti geçerli ve inandırıcı olabilirmiş gibi...) Büktel ve Bulunmaz'la artık ilgilenmeyeceği konusundaki sözünü kim bilir kaçıncı kez olmak üzere, bir daha bozdu ve okurlarına Burak Caney'in yalanlarını övüp, onları Burak Caney'in sitesine yönelten bir link yazısı yazdı. Ama son zamanlarda eli öyle alıştığı için, Demirkanlı, kendi imzasıyla yazmakta olduğunu unutup, yalanlarını eskisi gibi kurnazca düzenlemek yerine, Burak Caneyi'nkiler kadar ahmakça, fütursuzca yumurtlamakta olduğunu fark edemedi. Böylece, 25. yalan için, eski defterleri karıştırmak külfetinden bizi kurtarmış oldu. İşte Demirkanlı'nın "kendi imzasıyla" yayınladığı yirmi beşinci yalan:

YALAN: 25

Mustafa Demirkanlı demişti ki:

"Sırça köşke çıkıp, elle tutulur –doğru veya yanlış- hiçbir şey üretememiş, kendi hayal dünyalarında önüne gelen herkese küfreden Coşkun Büktel ve onun kuyumcu arkadaşını, hiçbirimizin yapamadığı bir kararlılıkla gözler önüne seren Burak Caney'in çabalarına teşekkür için sunuyorum."

(Kaynak: Bulunmaz, "Demirkanlı, Burak Caney mi?"

Not: Demirkanlı'nın yazısına direkt link vermiyoruz, çünkü Sansürcü Timur -nam-ı diğer 3. Abdülhamid- ve sansürcü Demirkanlı, sitelerindeki bazı yazıları sonradan silip yok edebiliyorlar. İyisi mi, okuru, ilgili yazının bizim sitemizdeki sayfasına gönderiyoruz. Orada, yazının asıl kaynağına zaten mutlaka bir link bulunuyor. Ama o linkin ucundaki asıl kaynağın sansürcüler tarafından silinip silinmeyeceğini, doğaldır ki, garanti edemiyoruz.)

Beni, yani Hilmi Bulunmaz'ı bir yana bıraksak bile, eğer bir ad benzerliği yoksa, yani benim tanıdığım THEOPE yazarı Coşkun Büktel'den bahsediyorsa; Demirkanlı'nın "-doğru veya yanlış- hiçbir şey üretememiş" sözü dünyanın en ahmakça yalanıdır. Demirkanlı bu ahmakça yalanın yalan olmadığını kanıtlasın kendisine fotoğraftaki Limousine'den kaç tane isterse armağan etmeye söz veriyoruz!...

Biz sözümüzü yerine getirmezsek adiyiz; ama suçlamasını kanıtlamazsa Demirkanlı adidir...

Not: "Bir düşkünün hatıra defteri" başlıklı bir yazı hazırlıyoruz. Bu yazıda; 1+1=1 (Mustafa Demirkanlı+Burak Caney=Mustafa Caney) denklemini kanıtlayacağız!...

Bakınız:
YALAN: 28
YALAN: 27
YALAN: 26
YALAN: 25
YALAN: 24
YALAN: 23
YALAN: 22
YALAN: 21
YALAN: 20
YALAN: 19
YALAN: 18
YALAN: 17
YALAN: 16
YALAN: 15
YALAN: 14
YALAN: 13
YALAN: 12
YALAN: 11
YALAN: 10
YALAN: 9
YALAN: 8
YALAN: 7
YALAN: 6
YALAN: 5
YALAN: 4
YALAN: 3
YALAN: 2
YALAN: 1

Ayrıca tıklayınız:
"Onubiryerde yalanlar"
"Onbeşibiryerde yalanlar"
"Yirmisibiryerde yalanlar"