31 Mart 2007 Cumartesi

Semih Çelenk ile Veda Hutbesi Diyalogu


Not: Tırnak imiyle ve kalın yazılmış yazılar, Semih Çelenk'e aittir...

tıkla: Gölge Tiyatro

- "Giderek daha çok dillendirilmeye başlandı."

- Daha çok coskunbuktel.com ve tiyatroyun.com sitelerinde "dillendirilmeye başlandı."

- "Ülkemizde tiyatro sanatı bir çöküş yaşıyor."

- "Tiyatro sanatı" değil, bir türlü sanat haline getirilemeyen yarı-feodal, yarı-kapitalist tiyatro "çöküş yaşıyor."

- "İktidar, belki de tiyatro sanatı ile halkın arasındaki bağın zayıflamasını fırsat bilip, her türlü yıkıcılıkla saldırıyor."

- Siyasal iktidarla, tiyatral iktidar arasında kopukluk yok ki!... Halkla tiyatro arasında kopukluk var...

- "Oyunların yasaklanmasından, Devlet Tiyatrosu'na, İstanbul Şehir Tiyatrosu'na yapılan baskının ve şiddetin binbir türlüsü, adeta bir intikam duygusu ile gün aşırı uygulamaya konuluyor."

- Günümüzde, kapitalist anlayış, salt yasaklayarak iş yapmıyor... Kapitalist anlayışa hizmet edecek tiyatro esnafı yetiştirmek için, üniversitelere de büyük görevler düşüyor...

- "Evet, gördüğümüz böyle bir resim. Peki bu resmin ardında ne var?"

- Bu resmin ardında 12 Eylül Faşizmi ve oligarşik dikta anlayışı var...

- "Hepimiz belki bu saldırıları görüyoruz, hepimiz belki bu saldırılara karşı sesimizi yükseltiyoruz ama bu saldırının odağını, ardında yatan zihniyeti nedense doğru tarif edemiyoruz."

- "Hepimiz"in içinde bizim de olduğumuzu varsayarak, müdahale etme gereksinimi duyduğumuzdan, birşeyler yazmak istiyoruz; "ardında yatan zihniyet" kapitalist zihniyet... Altta kalanın canı çıksın zihniyeti... Aslanı kediye boğdurma zihniyeti... Coşkun Büktel'in yazarlık haklarını, Özdemir Nutku'ya yedirme zihniyeti... (tıkla: Theope Polemiği)

- "Bu yüzden de, bütün olanı biteni bir 'ilerici-gerici' kavgasına indirgiyoruz."

- Biz, indirgemiyoruz... Sınıfsal kavga indirgiyor...

- "Yok AKM yıkılacakmış da yerine cami yapılacakmış, yok ortalığı kara çarşaflılar saracakmış falan filan..."

- Mustafa Demirkanlı, A. Ertuğrul Timur, TOBAV, Nazım Hikmet Kültür Merkezi... gibi kişi ve kuruluşlar kastediliyorsa, sanırız, onlar gerekli yanıtı verirler... Bizim tek bir amacımız var; Semih Çelenk'in yazısını "fırsat" bilip, kendi düşüncelerimizi açıklamaya çalışmak!...

- "Bunların tamamı meselenin aslını örten 'folklorik' ögelerdir."

- Coşkun Büktel'e yanıt verme yada Özdemir Nutku'nun iftiracı olduğunu irdeleme yerine, sosyolojik irdelemelerde bulunmayı yeğliyorsun...

- "Yaşantımızın giderek hoyratlaşması, şiddet, temel insani değerlerin kaybolması, lumpenleşme, ölüme ve öldürmeye eğilimli insanların giderek çoğalması, kentlerin yaşanmaz hale gelmesi, işsizlik, yoksulluk ve açlığın iç acıtan bir hal alması, bunların hepsi sadece basit bir 'ilerici-gerici' kavgası ile açıklanabilecek şeyler değildir."

- Nedir? Neyle açıklanabilir? Kutsal kitaplarla mı?!...

- "Bu saldırının ardındaki zihniyeti iyi tarif etmemiz gerekiyor."

- Bizce de!...

- "Bu saldırın ardındaki zihniyet, 'azgın liberalizm"dir."

- Demek liberalizm azgın olmasa, herşey kendiliğinden düzeliverecek...

- "Azgın liberalizm insanı, doğayı takmadığı gibi inançları, dini, gelenekleri görenekleri de iplemez."

- Kapitalizm sözcüğüyle derdimizi rahatça anlatabileceğimiz kanısındayız...

- " 'Takiyye' deyip duruyoruz ya, bu 'azgın liberaller' için, 'tersine bir takiyye'den söz etmek mümkün olabilir ancak."

- Sanırız, Zaman gazetesi; Ege Eki çıkaracak ve sizi de bölge kültür servisi şefi yapacak...

- "Azgın, doyumsuz liberal zihniyetlerini 'islami' bir örtüyle sakladıklarından belki ama 'dinci' ya da 'dindar' oldukları kocaman bir yalandır."

- Karl Marks: "Din afyondur." demiş...

- "Kapitalizm'in çağımızdaki, güya 'insan'ı ve 'özgürlük'ü merkeze koyan bu azgın 'liberal' aşaması ve onun folklorik giysilerinden biri olan 'küreselleşme'nin tek bir parametresi var."

- Doğru: Kapitalizm, para'yı metre ile ölçtüğünden, parametre önemlidir...

- " O da 'karlılık'.

- Başka türlüsü olası değil!...

- " 'Kar getirmeyen hiçbir şey gerekli değildir.' şiarından hareket eden bu azgın liberalizm, 'tüketici birey'i herşeyin merkezine koymaktadır."

- Tıpkı, 12 Eylül Faşizmi'nin hemen ardından (1982 yılında) kurulan 9 Eylül Üniversitesi'nin sağladığı toplumsal saygınlıktan yararlanan Özdemir Nutku'nun düşünce yapısı gibi...

- "Tüketmeyen, yoksul, işsiz, aç insanları sistem dışı kabul etmekte; büyük kitleleri sadece bir 'güvenlik' sorununa indirgemektedir."

- Tam tersine, sistem içi kabul etmekte ve onları, çalışanlar üzerinde birer tehdit ögesi olarak kullanmaktadır... Yanlış bir sosyoloji yolundasın Semih Çelenk...

- "Yani ya karhane düzeninden yanasınız ya da sadece basit bir 'güvenlik' sorunusunuz."

- Kendini bilen ve aynı zamanda maddi açlık içerisinde olan birçok insan tanıyorum; "karhane düzeninden yana" değiller, "basit bir 'güvenlik' sorunu" ögesi de değiller!...

- " Bugün AKP iktidarı ve belediyeleri, çıkarttıkları yasalarla, yaptıkları düzenlemelerle, dünyanın azgın liberal politikalarının dümen suyundan gidiyorlar."

- Özdemir Nutku da aynı dümen suyundan giderek; 9 Eylül Üniversitesi, OYÇED (Oyun Yazarları ve Çevirmenleri Derneği) gibi yapılarda söz sahibi oluyor ve siz de (Gölge Tiyatro) olarak aynı kişiyi vaftiz edip, korumaya alıyordunuz/alıyorsunuz...

- "Yaptıkları aykırı birşey değil."

- Ne yapalım?... AKP'ye karşı savaşım vermeyelim mi?!...

- "Kendiliklerinden yaptıkları hiçbir şey yok."

- Ciddi misin?!...

- "Bugün dünyanın her köşesindeki iktidarların 'azgın liberalizm'in acentesi oldukları, her ülkenin giderek bir 'küresel kapitalizm' markasının, 'franchising' işletmesi olduğunu kabul etmemiz gerekiyor."

- Ciddi olamazsın... Tam bir teslimiyetçi yaklaşım...

- "Türkiye'de kültür ve sanata yapılan yatırımların azaldığını, varolan mekanların yıkıldığını, kültür ve sanatın engellendiğini, desteklenmediğini vb. söyleyip duruyoruz."

- Söyleyerek ne elde ediyorsunuz?!...

- "Peki o üzerine kültür sanat söylenceleri ürettiğimiz batıda kültür ve sanat, eskiden olduğu gibi koşulsuz destekleniyor mu?"

- Komşumuz karısını dövüyor diye, biz de karımızı dövmek zorunda mıyız?!...

- "Belki sanatçıları, kültür adamlarını paralize etmeye yarayan kimi fonlardan ve desteklerden söz edilebilir ama koşulsuz, sınırsız bir destekten bahsetmek mümkün değil."

- Semih birader, sen iyi misin?...

- "Amerika'da son on yıl içinde kaç tane senfoni orkestrasının kapatıldığını biliyor musunuz?"

- Otuz yıllık karımı, bugünden başlayarak dövmeye karar verdim... Şimdiye dek dövmediğim için pişmanlık duymaya başladım... Hatta hızımı alamayıp, tüm aile bireylerini falakaya yatırmaya karar verdim...

- "Kıta Avrupa'sında onlarca sanat kurumu ödeneklerini kaybetme tehlikesiyle karşı karşıya."

- Bu hafta da Galatasaray ile Fenerbahçe karşı karşıya...

- "Geçen gün Almanya'da yaşayan bir meslektaşım, Berlin'de bir bankanın eski bir tiyatro binasını satın aldığını ve şimdilerde binayı yıkarak yerine büyük bir bina yapmakta olduğunu söylüyordu."

- Ben de geçen gün, işyerimdeki işçilerime: Bulunmaz Kültür Merkezi, MEDKOM, Ortaköy Kültür Merkezi, Alternatif Kültür Merkezi, Emek Kültür Merkezi... gibi devrimci olduğunu iddia eden yapıların faşizm tarafından tarumar edilmek istendiğini, bunun yanı sıra; İş Sanat, AkSAnat, Borusan Kültür Merkezi gibi kapitalist kültür tapınaklarının açıldığını, teşvik edildiğini söylüyordum...

- "İkinci Dünya Savaşı'nın hemen ertesinde önce tiyatro binalarını onaran Büyük Almanya'nın düştüğü hal bu işte."

- Bilmeyen de Mozambik'ten falan bahsediyorsun sanacak...

- "Onardığı tiyatro binalarını artık yıkmaya başlıyor."

- Kapitalizm böyledir; işine gelirse yapar, işine gelmezse yıkar!...

- "Çünkü o zaman onlara ihtiyacı vardı."

- Doğru...

- "Şimdi yok."

- Çok doğru...

- "Avrupa'da İngiltere'de ve Amerika'da parasız ve herkese eşit sağlık, eğitim hizmeti gibi uygulamalar giderek ortadan kalkıyor."

- Bu uygulamalar Marksizm'in ve Bolşevizm'in önünü kesmek için vardı... Şimdi böyle bir "tehlike" yok!...

- "Azgın liberalizm, içinde 'kamu'nun, 'kamusal'ın adı geçen herşeye savaş açıyor."

- Yok be ağabey, sana öyle geliyor...

- "Avrupa'nın her yanından arkadaşlarımla konuşuyorum, yazışıyorum; söyledikleri, kültürle sanatla ilgili söylencelere konu olan o Avrupa imgesinin artık yavaş yavaş kaybolduğudur."

- Demek ki, oralarda da Özdemir Nutku gibi iftiracılar iktidarda...

- "Sanata, sanat kurumlarına, mekanlarına yapılan saldırı, tüm insani değerlere, insanlığın tüm kazanımlarına, kamusal olana yapılan makro saldırının sadece bir parçasıdır."

- Hollywood, Broadway... gibi değerlere sadırı yok. Hatta tahkimat var...

- "Sanat ve özelde tiyatro günlük hayatımızın içinden sökülüp atılırken, hem de insanlığın sanata en çok ihtiyaç duyduğu, silahsız bırakıldığı bu saatte böylesi bir çöküş yaşanırken, entellektüellerin, sanatçıların, kültür insanlarının yaptığı nedir?"

- Sanırız entelektüel sözcüğüne fazladan bir "l" harfi ekleyerek, "entellektüel" olarak yazmaya çabalamak olsa gerek!...

- "Klavyenin başında kendisi olmayan bir tiyatro üzerine sanal tartışmalar yapıyoruz."

- Bence, yapmıyor/yapamıyorsunuz!... (tıkla: SANSÜRCÜ YENİ DOÇENT SEMİH ÇELENK'TEN YANIT ve DEKAN YARDIMCISI SANSÜRCÜ DOÇENT SEMİH ÇELENK'E CEVAP)

- "Üzerine tartışma yaptığımız meselenin kendisi yok olurken ayağımızın altındaki zemin kayarken biz sanal, zemini olmayan, sadece ve sadece söylem düzeyindeki bir işle uğraşıyoruz."

- Bizce doğru... İtirafta bulunmak iyidir...

- "1996 yılında Gölge Tiyatro'yu çıkartırken, daha çok haber dergisi niteliğinde olan bir Tiyatro Tiyatro ve uzun aralıklarla çıkan Mimesis vardı."

- Tiyatro sanatına da yer veren, bir de MUM vardı...

- "Şimdi bakıyorum da internetin üzerinde 20'yi aşkın basılı olarak ise 10'a yakın dergi var."

- Fena mı?...

- "Ama ülkemizdeki tiyatro etkinliği 11 yıl öncesine göre neredeyse yarı yarıya azalmış durumda."

- Bulunmaz Tiyatro'nun tüm salonları resmi faşizm tarafından mühürlendi, tiyatromuz baskına uğradı, karakol kuruldu, bize ve izleyicilerimize baskı ve işkence yapıldı, sürekli olarak "şüpeli şahıs" (karakoldaki kayıtlarda şüpheli yerine, her nedense "şüpeli" yazılıyordu) muamelesi gördük...

- "Toprağı bol olsun Baudrillard, yaşasaydı daha neler görecekti neler..."

- Biz, her saniye; ihanet, kalleşlik, adam kayırmacılık, iftira... her türden pisliği görüyoruz...

- "Köleleşmek, paralize olmak pahasına sanal demokrasinin ve sanal iktidarın nimetleriyle mutlu olmaya çalışıyoruz."

- O da sanalcıların sorunu...

- "İnternetten örülü 'F' tipi hücrelerimizde, bloglarda, forumlarda, mail gruplarında, web sayfalarında 'kayıkçı kavgası' yapıyoruz."

- Biz, (bu alanda da) siyasal kavga veriyoruz...

- "Kuşkusuz internet büyük bir kolaylık."

- Doğru...

- "Büyük bir iletişim aygıtı ve ansiklopedik bir bilgi kaynağı."

- Çok doğru...

- "Ancak doğası gereği, derinlikli olması mümkün değil."

- Internet canlı birşey değil. Bir araç... Tıpkı uçak gibi, tıpkı araba gibi... (tıkla: KÖRLER KÖRLERİ İZLİYOR!)

- "Hız arttıkça anlam ve derinlik kayboluyor."

- Yok canım!...

- "Bugün tıpkı insanların televizyonu kendi sınırları içerisinde hapsetmeye başladığı gibi, yarın bu açlık bittiğinde, internet üzerinden doyumsuzluklar tatmin edilmeye başlandığında, o da kendi sınırları içine hapsolacak ve bugünkü kadar hayatın her alanına sirayet eden bir 'virüs' olma özelliğini de yitirecek."

- Şimdi de müneccimlik!...

- "Böyle bir zamanın geleceğine inanıyorum."

- Olabilir...

- "Ancak bunun zaman alacağı ve kendiliğinden olmayacağı açıktır."

- O zaman irade kullan!...

- "İşte bu yüzden bu yazının bir teklifi var."

- Buyrun...

- "Gelin, internet üzerindeki tiyatro tartışmalarıyla biraz daha az vakit geçirelim."

- Neden olmasın?!...

- "Gücümüzü, entellektüel (bizce 'entelektüel' - OYUN) enerjimizi ve sanatsal üretkenliğimizi tiyatro yapmak için, birkaç insanı daha tiyatro ile tanıştırmak için kullanalım."

- Olabilir... Coşkun Büktel'in THEOPE adlı oyununu sahneye koyarak işe başlayabiliriz... Bizim tiyatroda olmaz... Çünkü resmi faşizm, tüm salonlarımızı mühürlüyor ve tüm oyunlarımızı yasaklıyor...

- "İnternet ve onun dolayımıyla yapılan tartışmalar, bizi giderek meselenin özünden uzaklaştırmakta ve sanal bir labirentin içine hapsetmektedir."

- Bizim için geçerli değil... Kapitalizm; tüm kişi, kuruluş ve kurumlarıyla saldırıp, ifade olanaklarımızı yok ettikten sonra, elimizdeki tek ifade aracı olan Internet'i bırakmayız...

- "Bu tanımlanmamış bir şizofrenidir."

- En azından bizim için; ne şizofrenidir, ne otofrenidir... Hatta, bu nedenle birçok ilişki oluşturabiliyoruz...

- "Bir felç halidir."

- coskunbuktel.com ve tiyatroyun.com adlı sitelerin yayımlanmasıyla birlikte, diğer tiyatro siteleri tek tek felç olmaya başladı. Bunun ayrımındayız...

- "İnternet üzerinde değil, tiyatro salonlarında, sahnenin ışığında karşılaşmak ve buluşmak dileğiyle..."

- Özdemir Nutku'lu mu, Özdemir Nutku'suz mu?!...

- "Yukarıda belirttiğim nedenlerden ötürü, en azından bir süreliğine, internet üzerinde tiyatro adına yapılan tartışmaları izlememeye, katılmamaya, internette bu yazı dışında yazı yayınlamamaya ve istemeyerek de olsa, bir internet organı olduğu için, hem basılı olarak hem de internet ortamında emeğimin geçtiği www.tiyatroevi.com ile ilişkimi kesmeye karar verdim."

- Coşkun Büktel'e sansür uygulayan bir siteden çekilmek, son derecede doğru bir karar...

- "Bugüne değin yazılarımı paylaşan, okuyan, tartışan, eleştiren, üzerinde fikir açıklayan tüm okurlara, dostlara duyururum."

- Biz de "Özdemir Nutku skandalı" ile ilgili görüşlerinizi duymak isteriz...

30 Mart 2007 Cuma

Dam üstünde saksağan vur beline kazmayı

Amerikan Emperyalizmi'nin dümen suyundan giden bir filika olmanın ötesine geçemeyen Türkiye'nin Kültür Bakanı olarak görevini yerine getiren Atilla Koç diyor ki:

"Her yiğidin bir yoğurt yiyişi vardır."

Laik kapitalistleri temsil eden TOBAV diyor ki:

"Alma mazlumun ahını çıkar aheste aheste."

Biz de diyoruz ki:

"Dam üstünde saksağan vur beline kazmayı."

AKP militanı Atilla Koç yeşil sermaye için...

AKM militanı TOBAV laik sermaye için...

Biz de emeğin iktidarı için savaşım veriyoruz...

Yeşil sermaye için savaşım veren Atilla Koç'un, pembe sermaye ve emeğin iktidarına karşı çıkması denli doğal birşey olamaz...

Bu duruma şaşırmıyoruz...

Örnekse şöyle bir tümce oluşturmuyoruz:

"Kültür Bakanımız Sayın Atilla Koç 'un 26 Mart ve 27 Mart ta gerçekleştirilen ve Dünya Tiyatrolar günü nedeniyle dile getirdiğimiz haklı kaygılarımıza 'Her yiğidin bir yoğurt yiyişi vardır vardır' şeklinde yanıt vermesi üzerine, şaşkınlık ve hayret içersinde kaldık."

Biz, yeşil sermaye temsilcisinden hiçbir şey beklemiyoruz. İstifa etmesini bile beklemiyoruz... Bu denli saf bir duruma düşmeye niyetimiz yok!...

Yeşil sermayeci için hiçbir şey düşünmüyoruz...

TOBAV, yazısını şöyle bitiriyor:

"Düşünüyoruz!"

İyi düşünmeler...

Kaynak:
http://www.tiyatrom.com/tobav_bakana.htm

Yorumsuz yada bir konuk yazar: Semih Çelenk

BOŞ ALAN-11

[KÂRHANECİLER, SANAL DÜNYA, ŞİZOFRENİ VE TİYATR…]

Semih Çelenk

Tarih: 30 Mart 2007 Cuma


Giderek daha çok dillendirilmeye başlandı.

Ülkemizde tiyatro sanatı bir çöküş yaşıyor.

İktidar, belki de tiyatro sanatı ile halkın arasındaki bağın zayıflamasını fırsat bilip, her türlü yıkıcılıkla saldırıyor. Oyunların yasaklanmasından, Devlet Tiyatrosu’na, İstanbul Şehir Tiyatrosu’na yapılan baskılara, salonların yerle bir edilme planlarına kadar baskının ve şiddetin binbir türlüsü, adeta bir intikam duygusu ile gün aşırı uygulamaya konuluyor.

Evet, gördüğümüz böyle bir resim. Peki bu resmin ardında ne var?

Hepimiz belki bu saldırıları görüyoruz, hepimiz belki bu saldırılara karşı sesimizi yükseltiyoruz ama bu saldırının odağını, ardında yatan zihniyeti nedense doğru tarif edemiyoruz. Bu yüzden de, bütün olanı biteni bir “ilerici- gerici” kavgasına indirgiyoruz. Yok AKM yıkılacakmış da yerine cami yapılacakmış, yok ortalığı kara çarşaflılar saracakmış falan filan… Bunların tamamı meselenin aslını örten “folklorik” ögelerdir.

Yaşantımızın giderek hoyratlaşması, şiddet, temel insani değerlerin kaybolması, lumpenleşme, ölüme ve öldürmeye eğilimli insanların giderek çoğalması, kentlerin yaşanmaz hale gelmesi, işsizlik, yoksulluk ve açlığın iç acıtan bir hal alması, bunların hepsi sadece basit bir “ilerici-gerici” kavgası ile açıklanabilecek şeyler değildir.

Bu saldırının ardındaki zihniyeti iyi tarif etmemiz gerekiyor.

Bu saldırının ardındaki zihniyet, “azgın liberalizm”dir. Azgın liberalizm insanı, doğayı takmadığı gibi inançları, dini, gelenekleri görenekleri de iplemez. “Takiyye” deyip duruyoruz ya, bu “azgın liberaller” için, “tersine bir takiyye”den söz etmek mümkün olabilir ancak. Azgın, doyumsuz liberal zihniyetlerini “islami” bir örtüyle sakladıklarından bahsedilebilir belki ama “dinci” ya da “dindar” oldukları kocaman bir yalandır.

Kapitalizm’in çağımızdaki, güya “insan”ı ve “özgürlük”ü merkeze koyan bu azgın “liberal” aşaması ve onun folklorik giysilerinden biri olan “küreselleşme”nin tek bir parametresi var. O da “kârlılık”. “Kâr getirmeyen hiçbir şey gerekli değildir.” şiarından hareket eden bu azgın liberalizm, “tüketici birey”i herşeyin merkezine koymaktadır. Tüketmeyen, yoksul, işsiz, aç insanları sistem dışı kabul etmekte; büyük kitleleri sadece bir “güvenlik” sorununa indirgemektedir. Yani ya kârhane düzeninden yanasınız ya da sadece basit bir “güvenlik” sorunusunuz.

Bugün AKP iktidarı ve belediyeleri, çıkarttıkları yasalarla, yaptıkları düzenlemelerle, dünyanın azgın liberal politikalarının dümen suyunda gidiyorlar. Yaptıkları aykırı birşey yok. Kendiliklerinden yaptıkları hiçbir şey yok. Bugün dünyanın her köşesindeki iktidarların “azgın liberalizm”in acentesi oldukları, her ülkenin giderek bir “küresel kapitalizm” markasının, “franchising” işletmesi olduğunu kabul etmemiz gerekiyor.

Türkiye’de kültür ve sanata yapılan yatırımların azaldığını, varolan mekanların yıkıldığını, kültür ve sanatın engellendiğini, desteklenmediğini vb. söyleyip duruyoruz. Peki o üzerine kültür sanat söylenceleri ürettiğimiz batıda kültür ve sanat, eskiden olduğu gibi koşulsuz destekleniyor mu? Belki sanatçıları, kültür adamlarını paralize etmeye yarayan kimi fonlardan ve desteklerden söz edilebilir ama koşulsuz, sınırsız bir destekten bahsetmek mümkün değil. Amerika’da son on yıl içinde kaç tane senfoni orkestrasının kapatıldığını biliyor musunuz? Kıta Avrupa’sında onlarca sanat kurumu ödeneklerini kaybetme tehlikesiyle karşı karşıya. Geçen gün Almanya’da yaşayan bir meslektaşım, Berlin’de bir bankanın eski bir tiyatro binasını satın aldığını ve şimdilerde binayı yıkarak yerine büyük bir bina yapmakta olduğunu söylüyordu. İkinci Dünya Savaşı’nın hemen ertesinde önce tiyatro binalarını onaran Büyük Almanya’nın düştüğü hâl bu işte. Onardığı tiyatro binalarını artık yıkmaya başlıyor. Çünkü o zaman onlara ihtiyacı vardı. Şimdi yok. Avrupa’da, İngiltere’de ve Amerika’da parasız ve herkese eşit sağlık, eğitim hizmeti gibi uygulamalar giderek ortadan kalkıyor. Azgın liberalizm, içinde “kamu”nun, “kamusal”ın adı geçen herşeye savaş açıyor. Avrupa’nın her yanından arkadaşlarımla konuşuyorum, yazışıyorum; söyledikleri, kültürle sanatla ilgili söylencelere konu olan o Avrupa imgesinin artık yavaş yavaş kaybolduğudur.

Sanata, sanat kurumlarına, mekanlarına yapılan saldırı, tüm insani değerlere, insanlığın tüm kazanımlarına, kamusal olana yapılan makro saldırının sadece bir parçasıdır.

Sanat ve özelde tiyatro günlük hayatımızın içinden sökülüp atılırken, hem de insanlığın sanata en çok ihtiyaç duyduğu, silahsız bırakıldığı bu saatte böylesi bir çöküş yaşanırken, entellektüellerin, sanatçıların, kültür insanlarının yaptığı nedir?

Klavyenin başında kendisi olmayan bir tiyatro üzerine sanal tartışmalar yapıyoruz. Üzerine tartışma yaptığımız meselenin kendisi yok olurken, ayağımızın altındaki zemin kayarken biz sanal, zemini olmayan, sadece ve sadece söylem düzeyindeki bir işle uğraşıyoruz.

1996 yılında Gölge Tiyatro’yu çıkartırken, daha çok haber dergisi niteliğinde olan bir Tiyatro Tiyatro ve uzun aralıklarla çıkan Mimesis vardı. Şimdi bakıyorum da internetin üzerinde 20’yi aşkın basılı olarak ise 10’a yakın dergi var. Ama ülkemizdeki tiyatro etkinliği 11 yıl öncesine göre neredeyse yarı yarıya azalmış durumda.

Toprağı bol olsun Baudrillard, yaşasaydı daha neler görecekti neler… Köleleşmek, paralize olmak pahasına sanal demokrasinin ve sanal iktidarın nimetleriyle mutlu olmaya çalışıyoruz. İnternetten örülü “F” tipi hücrelerimizde, bloglarda, forumlarda, mail gruplarında, web sayfalarında “kayıkçı kavgası” yapıyoruz. Kuşkusuz internet büyük bir kolaylık. Büyük bir iletişim aygıtı ve ansiklopedik bir bilgi kaynağı. Ancak doğası gereği, derinlikli olması mümkün değil. Hız arttıkça anlam ve derinlik kayboluyor. Bugün tıpkı insanların televizyonu kendi sınırları içerisinde hapsetmeye başladığı gibi, yarın bu açlık bittiğinde, internet üzerinden doyumsuzluklar tatmin edilmeye başlandığında, o da kendi sınırları içine hapsolacak ve bugünkü kadar hayatın her alanına sirayet eden bir “virüs” olma özelliğini de yitirecek.

Böyle bir zamanın geleceğine inanıyorum.

Ancak bunun zaman alacağı ve kendiliğinden olmayacağı açıktır.

İşte bu yüzden bu yazının bir teklifi var.

Gelin, internet üzerindeki tiyatro tartışmalarıyla biraz daha az vakit geçirelim.

Gücümüzü, entellektüel enerjimizi ve sanatsal üretkenliğimizi tiyatro yapmak için, birkaç insanı daha tiyatro ile tanıştırmak için kullanalım.

İnternet ve onun dolayımıyla yapılan tartışmalar, bizi giderek meselenin özünden uzaklaştırmakta ve sanal bir labirentin içine hapsetmektedir. Bu tanımlanmamış bir şizofrenidir. Bir felç halidir.

İnternet üzerinde değil, tiyatro salonlarında, sahnenin ışığında karşılaşmak ve buluşmak dileğiyle…


Yukarda belirttiğim nedenlerden ötürü, en azından bir süreliğine, internet üzerinde tiyatro adına yapılan tartışmaları izlememeye, katılmamaya, internette bu yazı dışında yazı yayınlamamaya ve istemeyerek de olsa, bir internet organı olduğu için, hem basılı olarak hem de internet ortamında emeğimin geçtiği www.tiyatroevi.com ile ilişkimi kesmeye karar verdim. Bugüne değin yazılarımı paylaşan, okuyan, tartışan, eleştiren, üzerinde fikir açıklayan tüm okurlara, dostlara duyururum.


Semih Çelenk
semih.celenk@gmail.com

Bu köşe yazısı 28 defa okundu. Toplam 938 kelime

Yazdırılabilir Sayfa Pdf Formatı Yorum Ekle Arkadaşına Gönder

[ Geri Dön: Semih Çelenk ] - [ Yazarlar İndeksi ]

Kose Yazilari ©

Kaynak:
http://www.tiyatroevi.com/modules.php?name=Kose_Yazilari&op=viewarticle&artid=119

29 Mart 2007 Perşembe

Atilla Koç istifa etmemelidir

Bu ülkede; doğmuş, büyümüş, İzmir Özel Türk Koleji'ni bitirmiş, Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi'nden mezun olmuş, kaymakamlık ve valilik yapmış, Konya Emniyet Müdürlüğü görevini üstlenmiş, Melih Gökçek'in genel sekreterliğini yapmış, müşavirlik ve müsteşarlık görevlerini seve seve yerine getirmiş Atilla Koç, Kültür Bakanlığı koltuğuna gerçekten çok yakışıyor...

Anarşizm ile Komünizm akımlarını ele alan; birini tez, diğerini anti-tez olarak değerlendiren ve "Anarşist Komünistler" diye bir sentez oluşturarak, melez bir kuram geliştiren Atilla Koç, TOBAV ve benzeri muhalif güçlerden daha çok gerçekçi bir insan olarak, Kültür Bakanlığı görevini layıkıyla yerine getiriyor...

Uyurken bile; Uyuyan Güzel yapıtının tatlı esintisinin imgelerinin yumağına sarılarak düşler gören Atilla Koç, adını doğru dürüst yazmaktan yoksun insanlar tarafından eleştirilince gülücükler dağıtıyor ve unutulan (l) harfinin yerine konulması için, gayet sabırla bekliyor... Ne zaman ki, "ATİLA" yerine ATİLLA yazılırsa, süt dökmüş kedi gibi sakinleşiveriyor...

Kapitalizmin ilelebet muhafaza ve müdafaa edilmesi için laik kapitalistlerin eteğine yapışan sol tandanslı kişi, kuruluş ve kurumlar yanılmasınlar; kel başa şimşir tarak!... Bu anlayışla sanat yapan TOBAV ve türevlerine Atilla Koç gibileri fazla bile...

Bulunmaz Kültür Merkezi
Bulunmaz Tiyatro
SBKP-G (Sanat Bilim Kültür Partisi-Girişim)
Tiyatro OYUN Dergisi
Nazım Hikmet Sahnesi
Tahir Özçelik Tiyatro Araştırma Enstitüsü
Emekçi Üniversitesi
MuM Kültür-Sanat Dergisi
Sevi Şiir Dergisi
Burun Karikatür-Mizah Dergisi
Bulunmaz Yayımcılık


Aşağıdaki kaynağı da okumanızda yarar var...

Kaynak:
http://www.tiyatroevi.com/modules.php?name=News&file=article&sid=740

Devlet Tiyatroları'nı Aziz Nesin bile kurtaramaz

Devlet Tiyatroları'na tutumumuz çok net; kökten karşıyız... Yıkılmasını, yok olmasını istiyoruz...

Her kim ki, Devlet Tiyatroları'nın çanağını yalarsa, o iflah olmaz bir egemendir...

Bir yandan 27 Mart Dünya Tiyatro Günü ve diğer yandan AKM'nin yıkılabileceği korkusunun oluşturduğu nedenlerle; ayranı kabaran tatlı su muhalifleri, Devlet Tiyatroları'nı birer tapınak olarak algılamaya başladılar. Bizim de öyle algılamamız için, tüm güçleriyle beynimizin ırzına geçiyorlar...

Yama tutmayan bohça, don tutmayan göt, destek tutmayan gecekondu... gibi çürüyen, küflenen ve intihar eden Devlet Tiyatroları, her çareye başvurarak, dökülen makyajını gizlemeye çalışıyor...

Sözüm ona, tutucu kentlerde Aziz Nesin oynatarak, muhalif bir odakmış görünümü çizen Devlet Tiyatroları; "KARANLIĞA KARŞI KARANLIK" olmanın ötesine geçemiyor...

Erzurum'da, bir Aziz Nesin oyunu olan Hadi Öldürsene Canikom'u sahneye koyarak, ülkemizin çağdaşlaştığını kanıtlamaya çabalayan Devlet Tiyatroları, büyük bir yanılsama oluşturmanın ötesine geçemiyor...

Devlet Tiyatroları, bir seferberlik başlatmış ve AKP'nin yeşil yüzünü pembeleştirmek için, büyük bir çaba harcıyor...

www.tiyatronline.com adlı sitede, istedikleri faşizan propagandayı yapan Erzurum Devlet Tiyatrosu militanları, emeğin iktidara yürüyüşünü engellemek için sentetik muhalefet oluşturuyor...

Eline geçirdiği sitenin olanaklarını sonuna dek kullanan Zeynep Bayraktutan, başta Özdemir Nutku olmak üzere, her türden tiyatro mürtecisinin aklanması için her çareye başvuruyor...

Anlatım ve yazım kurallarına boş veren, genel geçer sözlerle eleştiri ve söyleşi yapan Bayraktutan, gerçek bir yanılsamacı olarak varlığını koruyor...

Aziz Nesin'i de faşizan devlet anlayışının dayanak noktası gibi göstermeye çalışan Bayraktutan'ın şu sözü bile herşeyi anlamamıza yetiyor:

"(...) Ve Aziz Nesin, seneler sonra Erzurum'da oyunu aracılığıyla konuşuyor, kafalardaki yanlış izlenimleri silmek için... (...)"

Demek Aziz Nesin, 80 yıllık ömründe kendini anlatamamış, yanlış izlenimler oluşmuş ve şimdi öldükten yıllar sonra, yazdıklarıyla bu yanlış izlenimler silinmeye başlamış...

Ne denir?!...

Devlet Tiyatroları'nın militanları şöyle söyleyebilirler:

"En iyi Aziz Nesin, ölü Aziz Nesin'dir!..."

Kaynak:
http://www.tiyatronline.com/yasoylesi84.htm

Büyüyünce yazar olamayanlar site kurar

Çürüyen, küflenen ve intihar eden Devlet Tiyatroları'nın, dramaturglarından Yeşim Gökçe'nin hazırladığı ve piyasaya sürülen; "Ben Büyüyünce Yazar Olacağım" adlı kitap, kapitalizmi cilalayan önemli yayınevlerinden biri olan MediaCat tarafından yayımlandı...

Tiyatronun Tanrı, tiyatro binalarının tapınak ve tiyatrocuların birer peygamber olarak algılandığı kapitalist sanat anlayışına hizmet etmek için yayımlanan kitap, ikide bir "yaratıcılık" gibi anlamsız bir sözü kullanarak, daha başından "insan üstü" bir söylem geliştirdiği için, insani olan her şeye uzaklaşıyor ve okurun da uzaklaşmasına neden oluyor...

"Bilgiye ulaşımın kolaylaştığını..." iddia eden kitap, tüm insani davranışların "Google Tanrısı" tarafından belirlenmeye çalışılan Küreselleşen Dünya'da, hangi adrese gönderme yaptığını anıştırıyor...

"Çocukların en avantajlı yaratıcılar..." olduğu savını gündeme getirmeye çalışan kitap; insanlığın ürettiği tüm düşünsel hazineleri es geçmemizi öneriyor... Madem ki, "yaratıcılık deyince, en avantajlı konumda olan..." çocuklar, öyleyse tuğla gibi ağır felsefe ve derya gibi derin edebiyat yapıtlarını okuyarak, "yaratıcı" olmaya çabalamanın hiçbir anlamı yok!...

Tam bir kavram kargaşası çorbası sunan kitap, bir de şu öneride bulunuyor:

"Çünkü yaratıcılık konusunda yaşanan kavram kargaşasından yorulan büyükler de, bu kitapta sade bir teori ile karşılacaklar."

Bizim de şöyle düşünmemize neden oldu bu kitabın yayımlanması; Büyüyünce yazar olamayanlar site kurar ve anlamsız dilleriyle estetiğin iğdiş edilmesine neden olurlar...

Kaynak:
http://www.tiyatrodergisi.com.tr/Public/?nid=3178

28 Mart 2007 Çarşamba

Kültür Merkezleri Platformu

Dayanışma düşüncesiyle bir araya gelen devrimci kültür merkezleri, bir zamanlar, bir platform kurarak, önemli görevler üstlendiler...

Şimdi Internet ortamında sergilenen "Hücre Tipi Yaşama ve Hücre Tipi Cezaevlerine Hayır!" karikatür sergisi, işlevini yerine getirmeyi sürdürüyor:

"Karikatür Muhaliftir!!!

Sanat ve tutsaklık. Ya tutsak olacaktır ya da tutsaklığa karşı duracaktır. Sanat insanlar için yapıldıkça özgürleşecek ve her türlü tutsaklığın karşısında duracaktır.

Karikatür özgün-özgür ve güçlü diliyle hücre tipi yaşamı ve cezaevlerini anlattı. F (Hücre) tipi cezaevlerine karşı karikatürist dostlarımızla hazırladığımız 'Hücre Tipi Yaşama ve Cezaevlerine Hayır' karikatür sergimiz ilk önce 26 Mayıs'ta İHD İstanbul Şubesi'nde; daha sonra Bank-Sen'de, Kadıköy Belediye Sergi Salonu'nda, Baro Cezaevleri Masası'nın Muammer Karaca Tiyatrosu'nda hazırladığı 3 günlük Hücre karşıtı etkinlikte, Adana İHD'de ve Bandırma'da sergilendi.

Özgür çizgileriniz şimdi de siz Internet'teki dostlarımızın karşısında. Karikatürist dostlarımızın cezaevleri hakkında düşüncelerini anlattığı sitemizde sizlerin de söyleyecek bir sözü olduğunu düşünüyoruz. Bu yüzden sitemize mesajlarınızı bekliyoruz.

Dostluklarımızla...

Kültür Merkezleri Platformu (Yapı Sanatevi, Emek Kültür Merkezi, Bulunmaz Kültür Merkezi)"

Kaynak:
http://www.geocities.com/abcdef_art/

Karanlığa karşı karanlık

TOBAV, DETİS, KÜLTÜR SANAT SEN, TOMED, IŞIK DER, ANKARAM PLATFORMU adlı "örgütler"in imzaladığı bir bildiri var:

"KARANLIĞA KARŞI SANAT"

İktidarı "karanlık" olarak adlandıran ve kendilerini (de) "aydınlık" olarak adlandırma çabası içerisinde bulunan "örgütler", kendi dar çıkarlarının dışında hiçbir beklenti içerisinde değiller...

Ezilen halka, emekçilere hiçbir perspektif sunmayan/sunamayan bu "örgütler", gerçek anlamda iktidardan beslenen ve dolayısıyla "karanlığın diğer yarısı" olan yapılanmalar...

Kaleme aldıkları metni, ilköğretim çocukları hazırlasa, daha sağlıklı bir betimlemede bulunurlardı... Tamamıyla savruk ve işlevsiz bir metin hazırlayan "örgütler", bir araba dolusu söz etmelerine karşın, incir çekirdeğini doldurmayan konularla avunuyorlar ve bizleri de avutabilecekleri kanısına varıyorlar...

Recep Tayyip Erdoğan'ın, sıradan bile olamayacak pespaye bir sözünü alıntılayarak, metin girişi yapan "örgütler", veri olarak kullandıkları şu tümce üzerine görüş oluşturuyorlar:

“Türkiye dünü bilerek yarını kurmak zorundadır."

Başbakan'ın, 23 Mart 2007 Cuma günü, Avrupalı gençlere hitaben yaptığı konuşma içerisine serpiştirdiği, anlamsız ve düzeysiz bir tümce olan yukarıdaki sözleri, ülkemizin nasıl bir insan tarafından yönetildiğini kanıtlasa da, doğurgan bir tümce olmadığından, bildiri hazırlayan "örgütler"in metnini de "ilerletemiyor"...

"Türkiye, az gelişmişlik sürecinden kurtularak, çağdaş uygarlıklar seviyesine çıkmak hatta onları geçmek zorundadır." gibi faşizan bir tümceyle başlayan bildiri, sanırım hiç düşünülmeden kağıda dökülmüş...

Ne demek; "...onları geçmek zorundadır."?...

Atatürk'e yüklenen böyle bir söz, tüm dünyanın gözünde, bizi zor duruma düşürür...

"...çağdaş uygarlıklar seviyesine çıkmak..." bir dereceye dek anlaşılabilir... Ne var ki, "...onları geçmek zorundadır." sözü, tam anlamıyla faşizan bir söz öbeği... Atatürk'ün böyle bir söylem geliştirdiğini sanmıyoruz... Böyle bir söylem geliştirdiyse ve bu belgelenebilirse, Atatürk'ün de faşizan bir tavır sergilediğini tartışmak, sanırız "Atatürk'ü Koruma Kanunu" duvarına toslamamıza neden olmaz!...

Bu ve buna benzer, o denli çok mantık ve yazım yanlışı var ki, büyük bir sabırla okumanız gereken metinden birkaç örnek sunmak yeterli olacak...

Örnekse, bir paragraf olarak "kurgulanmış" şu tümceye bakalım:

"Bunun aksi, kaderci, fanatik tutumların başarı kazanacağı beklentisini yaratır ki. ; bu da yaşadığımız tarihsel dönemin kaosunu yaratmaktan başka hiçbir işe yaramaz."

Ne anlatıyor yada ne anlamamızı istiyorlar?... Ne anlamamızı istediklerini belirtirlerse, güzel hatırlarını kırmamak için, öyle anlamış gibi yaparız!...

Hele şu sözlere bakın:

"Bizler; ülkemizin gelişmiş ülkeler düzeyinde layık olduğu yere ulaşabilmesinde, kültürel gelişmelerin ve bireye yatırımın gerekliliğini savunmak konusunda eğitilmiş kültür insanlarıyız. Bizler, demokrasinin bir kültür rejimi olduğunu bilen, bu rejimin gelişmesi ve sanatın bir yaşam kültürü olması için mücadele verme sorumluluğunu üstlenmiş mesleklerin erbaplarıyız. Eleştiri ve öz eleştiriyi kültür olarak benimsemiş ve benimsetmek sorumluluğunu üstlenmiş demokratlarız."

Tüyleriniz diken diken oldu değil mi?!... Titreyip, kendinize geldiniz değil mi?!...

Laik yerine (Layik), Dünya Tiyatro Günü yerine (Dünya Tiyatrolar Günü), Devlet Tiyatroları'na yerine Devlet Tiyatrolarına... gibi, dolaysız olarak kendilerini, kendi varlıklarını ilgilendiren söz ve kavramları ifade etmekten bile yoksun olan bu "örgütler", içtenlikli davranmıyorlar yada ne istediklerinin ayrımında değiller...

Bunlar; Uyuyan Güzel ile Uyuyan Bakanı bile birbirine karıştırabilirler... Bunlara inanmıyoruz ve bunların:

"Özellikle 27 Mart Dünya Tiyatrolar günü aracılığı ile bu günü oluşturan, Birleşmiş Milletlere, UNESCO ya ve yurtsever vatandaşlarımıza, Türk halkına, üniversitelerimize, bilim ve adalet mekanizmamıza, sivil toplum kuruluşlarımıza önemle ve titizlikle duyurmak istiyoruz. Bizi ve makul tezlerimizi kabul eden, tüm kişi ve kuruluşları yanımızda yer almaya davet ediyoruz."

diye haykıran Mahmutpaşa ağızlarına kanmıyoruz...

Bildirilerini gözden geçirdiğinizde: "KARANLIĞA KARŞI KARANLIK" adının daha çok yakışacağını göreceksiniz!...

Kaynak:
http://www.tiyatrom.com/ankara_platform27.htm

Kültür Bakanı, Anarşizm ve Komünizm

www.tiyatrom.com sitesinde (Milliyet gazetesi kaynak gösterilerek) Kültür Bakanı Atilla Koç'un görüşleri yayımlandı...

Bir AKP'li olarak, AKM'lilerden aşağı kalmayan bir söylem geliştiren Koç; kavram karmaşası içerisinde...

AKP adına AKM'yi "değerlendiren" Koç, AKM'nin yakılmasını anarşist komünistlerin üzerine yükledi...

"Ancak maalesef o günün anarşist komünistleri, bunu da söylüyorum, sanatın dostu kim, sanatın içine tüküren kim, sanatı yakan kim, sanatı yapan kim bilsinler diye. Burada burjuvalar eğleniyor diye sabote ettiler ve yaktılar."

Dünyanın hiçbir yerinde "anarşist komünist" diye bir kavram kullanılmaz... Anarşizm'in (başsızlık) olduğu bilinir. Tıpkı Komünizm'in (toplumculuk) olarak bilindiği gibi... Ne var ki, sapla samanı, AKP ile AKM'yi birbirine karıştıran Koç, aklına esen sözcükleri kullanmakta özgür hissediyor kendisini...

İlgili yazıyı, daha sonra değerlendirmeye alacağız... Ne var ki, www.tiyatrom.com sitesi güven vermediğinden, yayımladığı yazıları birkaç saat sonra "gizlediğinden", bir an önce konuyu ele alma gereksinimi duyduk...

Kaynak:
http://www.tiyatrom.com/bakan_koc.htm

OYÇED onuruna sahip çıkıyor

OYÇED (Oyun Yazarları ve Çevirmenleri Derneği), Profesör Doktor Özdemir Nutku'ya sahip çıkıyor... OYÇED, onuruna sahip çıkıyor... OYÇED, Profesör Doktor Özdemir Nutku'ya sahip çıkarak, onuruna sahip çıkmış oluyor...

Biz, OYÇED'i ilkelerine bağlı bir dernek olarak görüyoruz; kurulduğu günden bu yana son derecede tutarlı davranıyor... Özdemir Nutku'yu başının üstünden eksik etmiyor...

Özdemir Nutku, Coşkun Büktel tarafından iftiracı olarak ilan ediliyor...

OYÇED, Özdemir Nutku'yu "onuru" olarak ilan ediyor...

Bizce, hem OYÇED ve hem de Coşkun Büktel, ilkeli davranıyor...

Bu satırları yazmamıza neden olan; Coşkun Büktel'in yazısından kısa bir örnek sunalım:


"(...) Artık bir dernek dolusu insan (üstelik yazar ve çevirmen oldukları iddiasında olan bir dernek dolusu 'nitelikli' insan) bir yazara iftira ettiği belgelenmiş bir profesörü (Özdemir Nutku'yu) onur kuruluna seçtiklerini, iftirası belgelenmiş bu kişiyle onur duyduklarını, açıkça ve gururla ilan edebiliyorlar. Tribün insanlarının artık adeta 'hepimiz katiliz' diye bağırabildiği bu evrede, kültür insanlarımız da adeta 'hepimiz müfteriyiz' diye, 'hepimiz Özdemir Nutku'yuz' diye bağırıyorlar. (...)"

Kaynak:
http://www.coskunbuktel.com/bukteloycedonur.htm

27 Mart 2007 Salı

27 Mart ve Basın Müzesi Tiyatro Salonu

1988 yılında oluşturduğum Basın Müzesi Tiyatro Bölümü için büyük emek harcadım. Bu emeğim gasp edildi. Hem de Gazeteciler Cemiyeti tarafından...

Ne zaman, bu konuyu açsam ve muhatap arasam, bulamıyorum... Kapalı kapılar arkasından fısıltı halinde gelen sesler: "O işin (Hilmi Bulunmaz'ın tiyatral emeğinin gasp edilmesinin) sorumlusu Basın Müzesi yönetimiydi. Biz Gazeteciler Cemiyeti bu işle uğraşmayız..." Oysa oranın (Basın Müzesi'nin) patronajı Cemiyet'e aittir...

Tam da bugün; 27 Mart tapınıcılarının peygamber aradığı, "AKM yıkılıyo" diye ilendiği ve "AKM değil, AKP yıkılacak" diye haykırdığı gün, timsah gözyaşlarının aldatıcı etkisinden kurtulan insanlara, bir kez daha anımsatıyorum: Tiyatral hakkım gasp edildi... Bunun kavgasını ölünceye dek vereceğim... Hem de kanıksanmış ve dört duvarla sınırlandırılmış sanal mahkemelerde değil... Her vicdanın bir mahkeme olduğunu kavrayan yüreğimle!...

Kanımla, canımla, terimle, yüreğimle... oluşturduğum Basın Müzesi Tiyatro Salonu; 105 kişilik koltuk kapasiteli ve tam donanımlı haliyle çürüyor, küfleniyor ve intihar ediyor... Tıpkı Türkiye Tiyatrosu gibi!...

Çürüyen, küflenen ve intihar eden tiyatroya bildiri üstüne bildiri yayımlayarak "müdahale eden" 27 Mart tapınıcıları, ne Basın Müzesi ne de benzerlerini görüyor... Devlet Tiyatroları memurlarının ruhunun ırzına geçtiği ve "tecavüzü engelleyemediği için zevk almaya çalışan" AKM için tütsü yakıyorlar... Kabelerinin yıkılmaması ve televizyon dizilerinden edindikleri küçük servetlerle; kapitalizme tapıcılıklarını laiklik suyuyla vaftiz eden tapınıcılar, AKP'nin yıkılacağını iddia ediyorlar... Doğru, AKP yıkılacak!... Ancak, bu işi emekçiler yapacak... Seslendirmeciler ve televizyon dizicileri değil...

Evet; hem AKM ve hem de AKP yıkılacak... Burjuvazinin iç çelişkisini, emekçilerin sorunuymuş gibi gündeme getirenler, vicdanlarda bağdaş kurmuş mahkemelerin soylu yargıçları tarafından yargılanacak ve mahkum edilecekler...

coskunbuktel.com'da tiyatro siteleri adresleri

Yeni bir olanak sunan coskunbuktel.com, daha önce sınırlı biçimde başlattığı tiyatro sitesi liste çalışmasını, giderek genişleterek sunuyor...

Tiyatro sitelerini tanıttığı bölüme bir de "önsöz" yazan Büktel'den kısa bir alıntı:

"Burada listelediğimiz siteleri beğeniyor/beğenmiyor veya öneriyor/önermiyor değiliz. Bizim bu sayfada bütün amacımız, okurlara, Türk tiyatro sitelerinin eksiksize en yakın listesini sunmak. Aşağıdaki listede, beğendiğimiz siteler de var, nefret ettiklerimiz de... Biliniyor ki biz, nefret ettiklerimizden asla korkmadığımız için, onları görmezden gelmeye, onları okurlarımızdan gizlemeye, yani 'sansüre', asla tenezzül ve teşebbüs etmedik."

tıkla

27 Mart tapınıcıları uluslararası örgütlenme içerisinde

Burjuva kültürünü dünyaya egemen kılmak için kurulan yapılardan biri olan UNESCO, 27 Mart'ta bir etkinlik düzenledi... Dünya burjuva kültürünün yönlendiricisi olan Fransa'nın vasiliğinde 27 Mart tapınıcıları, bu ülkenin kültür bakanı Renaud Donnedieu'nün resepsiyonunda buluştu...

Çürüyen, küflenen ve intihar eden Türkiye tiyatrosunu temsilen Emre Erdem'in katıldığı toplantı, kanıksanmış görüşlere sahne oldu...

Sızlanan bir uluslararası bildiri hazırlayan Birleşik Arap Emirlikleri Anayasa Meclisi Üyesi ve Sharjah Emiri Dr. Sultan Bin Mohammed Al Qasimi'nin, ruh çağırma seanslarını çağrıştıran metni çevresinde büyülü ve tütsülü bir toplantı yapan burjuva dünyası, emekçiler için hiçbir şey ifade etmiyor...

Kaynak:
http://www.tiyatronline.com/yhaber2112.htm

Dümbüllü, öldü, ödül, ödün vs...

Yazının başlığı mors alfabesiyle yazılmış yada stenografi gibi oldu...

Sahne sanatlarına başlamadan önce, bağlama ve ritm sazlar çalıyordum... Ne zaman ki Ortaoyunu ile tanıştım, kendimi sahnede buldum... Tarih; 03/12/1972...

Ortaoyunu, Köy Seyirlik Oyun, Gölge Oyunu (ve daha sonraları; Peking Opera, Kabuki, No, Katakali...) ile içli dışlı olmaya başlamakla birlikte, "ikili komedyenler dönemi"nin ivmelendirmesiyle, iki grup kurduk; Cırcır Böcekleri ve daha sonra Astronotlar...

Henüz 17 yaşında olan iki gencin (Hilmi Bulunmaz - Turan Reis) heyecanının yelkenine sinen sahnede bulunma isteğinin ilk gününde, bizi bir sürpriz bekliyordu; Aynı gün ve aynı yerde (03/12/1972 - Bayrampaşa Buket Düğün Salonu), bizden önce İsmail Dümbüllü sahne aldı... Salonda bulunan hiç kimse üstadı dinlemiyordu... Yaşam başkalaşmıştı... İnsanların eğlence biçimi ve anlayışı değişmişti... İsmail Dümbüllü ve Ortaoyunu değişmemekte inat ediyordu... Çarpık da olsa, kapitalizm gelişiyordu... Feodalizmin üst yapı kurumlarından biri olan Ortaoyunu ve bunun son temsilcisi İsmail Dümbüllü direniyordu!... Yaşam kazandı, İsmail Dümbüllü yitirdi...

Kapitalist yaşayış biçimine direnirken, gerici duruş olan feodalizmi savunmak; duygularına tutsak olmuş ve bilimsellikten nasibini alamamış insanlara hoş görünebilir... Ne var ki, yaşam tüm acımasızlığı ve özdekselliğiyle akıp gidiyor...

Tüm bunları nasıl ve neden anımsadım?...

Bugün, www.tiyatronline.com sitesindeki küçük bir haber neden oldu bunları düşünmeme:


"GELENEKSEL DÜMBÜLLÜ ÖDÜLLÜ (sanırım 'ÖDÜLÜ' olacak - HB) bu sene BÜLENT EMİN YARAR'a verilecek...

GELENEKSEL DÜMBÜLLÜ ÖDÜLLÜ (sanırım 'ÖDÜLÜ' olacak - HB) Müjdat Gezen Sanat Merkezi öğrencileri tarafından her sene verilen Dümbüllü ödülü bu sene ÇAYHANE ve OYUNUN SONU adlı oyunlarındaki basarısı (sanırım 'ş' ile yazılması gerekir - HB) nedeniyle 27 Mart 2007 tarihinde Müjdat Gezen Tiyatrosu'nda BÜLENT EMİN YARAR'a verilecek...

Ayrıca Cem YILMAZ' a da DÜMBÜLLÜ özel ödülü verilecek...Ödül töreni sonrasında çeşitli oyunlardan renkli epizotların oynanacağı törene tüm tiyatro dostları davetlidir...e-posta: oka_niko@yahoo.comsoyadi:metin adi: okan"

Kaynak:
http://www.tiyatronline.com/yhaber2108.htm

26 Mart 2007 Pazartesi

İntihar eden tiyatro hakkında 'konuk görüş'

Emeğin iktidara yürüyüşünü engellemek isteyen düzenin tiyatrosu çürüyor, küfleniyor... İntihar ediyor... Yapacağı başka birşey yok!...

Bu çürümeyi, küflenmeyi izleyen insanlar var... İntihardan rahatsızlık duyanlar var...

Biz, bu çürümeden, küflenmeden ve intihardan hoşnutuz... Düzenin, herşeyiyle birlikte tiyatrosunu da dağarcığına katarak intihar etmesi, son derecede hoşumuza gidiyor...

27 Mart tapınıcıları sızlanıyor... Kendilerine (de) ayrıcalık ve tütsülenmişlik sağlayan tiyatro intihar ederken, onlar da intihar etme eğilimi gösteriyorlar...

Bu durumdan rahatsızlık duyanlardan biri (de) Aydın Orak... Gölge Tiyatro sanal dergisindeki yazısından bir paragraf aktaralım:


"Tiyatro bir yaşam biçimi, bir sahne görselliği ve hayata bazen ayna, bazen de mercek tutan, aslında bir hayat felsefesi... Bazen insanların düşünmek ve yaşamak istemediği yanlarını gösterir, bazen de insanların düşünmekten korktuğu ve dillendirmek istemedikleri en tehlikeli, en mahrem, en güzel, en çirkin ve bazen de kaçınılmaz anarşist duyguları tattırır. Sisteme, insana, düzene en radikal eleştirisini ve başkaldırısını gösterir tiyatro. Onun içindir ki, bugünkü iktidarlar, muhafazakarlar, yobazlar, 'bana dokunmayan yılancılar' ve duygusunu yitiren sanat düşmanları, sinsi ve hain planlarına ülkede tiyatro yapamama ve yapanlara da çaktırmadan engel olma yolunu katediyorlar."

Kaynak:
http://www.tiyatroevi.com/modules.php?name=Kose_Yazilari&op=viewarticle&artid=118

ATÜK 27 Mart etkinliği

Ankara'da etkinlik yapacak olan ATÜK (Amatör Tiyatrolar Birliği), bir duyuru yayımlamış. Bize de yolladıkları e-postayı aktaralım:

"TÜRKİYE AMATÖR TİYATROLAR BİRLİĞİ (ATÜK) GELENEKSEL 27 MART ETKİNLİĞİNİ SÜRDÜRÜYOR...

27 MART 2007 TARİHİNDE SAAT 11:00 DA EKİN TİYATROSUNUN ÖNÜNDE BULUŞACAK TİYATROCULAR KIZILAY SOKAKLARINDA TİYATRO GÜNÜ DUYURUSU YAPIP BASIN AÇIKLAMASINA İNSANLARIMIZI ÇAĞIRACAKLAR..

KIZILAY SOKAKLARINDA YAPILAN DUYURUNUN ARDINDAN YÜKSEL CADDESİ İNSAN HAKLARI ANITI ÖNÜNDE BASIN AÇIKLAMASI YAPACAK TİYATROCULAR "GENELDE SANAT, ÖZELDE TİYATRO" ÜZERİNDEKİ BASKILARA TEPKİLERİNİ DİLE GETİRECEKLER..

TÜM TİYATROSEVERLER DÜNYA TİYATRO GÜNÜ ETKİNLİĞİNE DAVETLİDİR..

NOT: LÜTFEN BU MAİLİ DUYURUNUZ..

ÖZGÜR TİYATRO"

25 Mart 2007 Pazar

"Çığ" İtalya'ya sıçradı

"Bir tiyatro oyunu okudum, hayatım değişti."

Tuncer Cücenoğlu'nun "Çığ" adlı oyununu okuyunca, yukarıda sözler döküldü ağzımdan...

Daha sonra, "okumuş olmanın getirdiği sorumlulukla", bu oyun hakkında nerede bir yazı görsem, okuma gereksinimi duydum...

Hayatımı olumsuz yönde etkileyen ve "Bu denli düzeysiz oyun yazılabilir mi?" sorusunu sordurtan "Çığ", özellikle Coşkun Büktel'in, bu oyun hakkında yazdığı; " 'Çığ' Aslında Nedir, Neyi Sarsıyor?" yazısıyla (http://www.coskunbuktel.com/buktelcucencig.htm), her zaman usumun bir köşesinde varlığını koruyor...

Bizce, tüm dünyayı sarstığı iddia edilen "Çığ", sadece Litvanyalı yönetmen Linas Zaikauskas'ı sarsmanın ötesine gidememiş... Sovyetler Birliği dönemi alışkanlığıyla, birbirine rahatça "geçiş" yapan ülke tiyatrolarında, aynı oyunu, aynı yönetmenin yönetmesi, başka yönetmene gereksinim duyulmaması, bu görüşümüzü güçlendiriyor...

Bence, Lenin'in ilkeleri doğrultusunda yaşayan bir Sovyetler Birliği varlığını koruyabilseydi, değil Rusya'nın herhangi bir kentinde, Türkiye sınırlarının dışına bile çıkamayacak denli yüzeysel bir oyun olan "Çığ", Amerikan emperyalizminin dünya halklarına "armağan" ettiği; Küreselleşme ve Yeni Dünya Düzeni'nin bir yansıması olarak varlığını koruyabiliyor...

Sadece emperyalist/kapitalist düşünüşün bir yansıması olarak değil, aynı zamanda; bu düşünüşü hazırlayan bir düzeysizlik örneği olarak da "Çığ" adlı "şey", insanların estetik bilincine yapılmış bir saldırı olarak kendini dayatıyor...

www.tiyatronline.com adlı sitede gördüğümüz haber ve bu habere link veren www.coskunbuktel.com sayesinde, yeniden düşünmemizi sağlayan kaynağı buraya aktaralım:
http://www.tiyatronline.com/yhaber2110.htm

Adeta bir tür hastalık gibi, her yere sıçrama eğilimi gösteren "Çığ", hiçbir kaynak belirtilmeden haber yapılmış...

24 Mart 2007 Cumartesi

MUM'dan bir yaprak: 'Ben Tiyatrocuyum Soyarım'

Ekim/1994 tarihinde yayımlanmaya başlayan MUM dergisinin ilk sayısından bir yaprak sunalım:

Bu yılın ilk günleri... Bir tanıdığımın akrabasının on aylık bebeğinin ölümcül bir sayrılığı olduğu haberini alıyorum. Zaman, ünlü 5 Nisan Kararları'nın öncesi (Tansu Çiller başbakan iken, alınan; halk karşıtı ekonomik kararlar - OYUN). Şu andaki yaşam koşullarından (görece) daha rahat bir süreçteyiz... Ölümcül sayrılığını (hastalık) durdurabilmek için otuz milyon gerekiyor. Ancak, birkaç milyon katkıda bulunma olanağım var. Usuma bir düşünce geliyor: Nasıl olsa her üç sözcükten biri "devrim" olarak dökülen insanların tatlı ağızlarını anımsıyorum... İlk erimde düşündüğüm tek bir tiyatro var: Ankara Birlik Tiyatrosu. "Düzen"den çok çektikleri için, bu küçük kıza yardımcı olacaklarına emin olarak Kocamustafapaşa'nın yoluna koyuluyorum. İstediğim tek birşey var: salonlarını bir buçuk saatliğine ücretsiz yada çok az bir paraya bize vermeleri. Çok sıcak karşılanıyoruz:

"Ne demek, nasıl olsa siz de 'devrim' için tiyatro yapıyorsunuz, buyrun istediğiniz gibi kullanın..."

16 Ocak 1994 tarihinde Gamze Abik adlı bebek için salonlarını, Aziz Nesin'in "Sen Gara Değilsin" adlı yapıtını sunma anlamında "emrimize" sunuyorlar. Ve yeteri denli para toplanıyor. Gamze ellerinizden öper, hala yaşıyor...

Ancak, bir de madalyonun "devrimci olmayan" yüzü var. Bu dostane tavırlardan ve uzamlarında bol sayıda bulunan devrimci insanların posterlerinden güç alan biz acemi çaylaklar hemen paylaşımcı-üleşmeci önerilerde bulunuyoruz:

"Salonunuzu, sizin kullanmadığınız zamanlarda kullanabilir miyiz?"

Hemen peşi sıra gelen ikinci sorumuz: "Kaç para istersiniz?"

İlk tavır; yine babayani... Gelgelelim biraz bastırınca, o anda orada oynanmakta olan ve oynanmasının tek bir nedeni "Kültür Bakanlığı Katkısı"nı elde etmek olan Tevfik Gelenbe'den elde ettikleri gelirden daha fazla para istiyorlar. Ne de olsa devrimci dayanışma!...

Eh serde çaylaklık var ya; hemen kabulleniveriyoruz. Önerileri: Hiçbir izleyici gelmese de 750.000 TL. yüzde 25'i anılan parayı aşarsa, "ne tutarsa"... İlk hafta 1.000.000 TL. civarında hasılat elde ediyoruz. Adamlar devrimci ya, hemencecik devrimciliklerini kanıtlayıveriyorlar: 750.000 diğer kalan paranın yüzde 25'i. Üstünüze afiyet ben, (aynı zamanda) ülkemizde kapitalizmle ilk tanışan mekan olan, Kapalıçarşı'da otuz yıldır kuyumculuk yapmaktayım. Ne yazık ki, bu devrimci kardeşlerimin hesabını ne kapitalizme ne de sosyalizme sığdırabildim. Biraz dayatınca, "haydi sizin dediğiniz olsun" sözlerini istemeye istemeye kullanıverdiler...

Paşa paşa ilişkilerimizi sürdürürken, binlerce afiş teslim ettik ve bu afişleri astırmaları için milyonlarca lira verdik. Bunun yanında onbinlerce tanıtmalık ve yine yüzbinlerce dağıtma parası verdik. Dedik ya biz çaylak devrimcileriz. Afişlerimizi sezon bittikten sonra (rastlantı olarak) tuvaletin gizli bir bölmesinde ele geçirdik. Adamlar, herhalde devrimciliği yeraltı örgütü gibi yapıyorlar. Yine tanıtmalıklarımızı pek uygun olmayan uzamlarda ele geçirdik. Sözde afişleri asan insanlara verilmek üzere aldıkları paraları "devrim adına" iç ettiler. Doğal olarak tanıtım yapamadığımızdan, pek izleyici de gelmedi. Bu arada sürekli olarak yeniden afiş ve tanıtmalık vermemiz isteniyordu. Sonradan anladık ki, yine paralar iç edilmek ve afişler tuvalette nezarete atılmak isteniyormuş...

Bu arada, ilişkide buluduğumuz matbaadan (Ben Devletim Oynatmam oyunu için), milyonlarca liralık basılı kağıt ve Pir Sultan Abdal oyunu için yine milyonlarca liralık poster yaptırdılar. Sonuç mu? Aradan yaklaşık bir yıl geçti ve biz hala avuçlarımızı yalamakla meşguluz. Dedik ya, biz çaylak devrimcileriz...

En önemli gelişmelerden biri: Nazım Hikmet'in "İnek" oyununu çıkardığımız dönemde (Ankara Birlik Tiyatrosu'nda çaylaklık yaptığımız dönemle aynı zaman), tüm oyuncularımızı "devrim adına" kandırıp, kendi (olmayan) kadrolarına dahil ettiler. Tek bir silahları vardı: Devrimci olmaları! Kendi konutumda bir araya geldiğim "eski" oyuncularımla yaptığım konuşmada gördüm ki, ben, "misyonunu tamamlamış" ve hatta "karşı devrimci" bir insanmışım. Ve yine gördüm ki, Zeki Göker ve tayfası sapına dek "devrimci"... Bunun da tek bir ölçütü varmış: Afişlerinin tümünde "Politik Tiyatro" yazması. Bu arada tiyatro uzamlarında, İbrahim Kaypakkaya, Mahir Çayan, Deniz Gezmiş, Mehmet Ali Aybar, Orhan Kemal, Hasan Hüseyin Korkmazgil... gibi hemen hemen her biri ayrı bir değer olan gerçek devrimcilerin posterleri bulunması. Saydığım tüm adlara saygım sonsuz olsa da bir tiyatro uzamında "vitrin malı" olarak sunulmasına karşıyım. Bunların tek bir derdi var: 12 Eylül Faşizmi Dönemi'nde savrulan değerlere sahip oluyormuş görünümü yaratıp, emekçi güçlerin paralarını sömürmek...

Bu anlattıklarımı bireysel öç almak düşüncesiyle yazmıyorum. Öyle olsa çok daha önceleri yazabilirdim. Benim gördüklerimi başka insanların da görmelerini bekledim. Ne de olsa ben de emekten yana olan güçlere sanat yapmak derdinde olan bir tiyatro insanıyım. Yanlış anlaşılabilirdi. Pazardan pay kapmak isteyen leş kargası durumuna düşebilirdim. Ne zaman ki, sürekli olarak izlediğim Özgür Ülke'de Hüseyin Aykol'un sorunlara biraz teğet geçen, fakat gerçeğin bir ucunu yakalama cesareti gösteren kısa değinisini okudum, sarıldım yazı makinasının tuşlarına. Benim amacım kimseyi tuş etmek değil. Gelgelelim, bu topraklar, bu emeğiyle yaşamaya çalışan, bu köyleri yıkılan/yakılan insanların umutlarını sömürme dönemi kapandı. Kantin devrimciliği ağzıyla hiçbir yere varılamaz. Dönem Doğu-Batı çelişmesinin dönemi değil artık. Dönem Kavimler Kapısı olan topraklarımızı da alevine alan Güney-Kuzey çelişmesidir. Yüreği Güney'den yana çarpan insanlar, 1970'den ileriye gidemeyen ve gitmeye de niyeti olmayan hamamböceklerine karşı çıkma adına davranmak zorundadır. En azından "devrimci özü" o ranta dönüştürmek isteyen tiyatrolara gitmesinler. Hırsız, yalancı, dolandırıcı ve Nihilist tiyatroları boşaltma zamanını yaşamak istiyoruz...

Güney'in sıcaklığıyla kucaklıyoruz insanları...

H. Hilmi Bulunmaz

Gerici tiyatro ile ilerici tiyatronun benzerliği

www.tiyatrom.com sitesi; açık konuşmuyor, belge sunmuyor, net değil...

Hemen hemen tüm tiyatro sitelerinin yaptığını, bir gelenek olarak kullanan www.tiyatrom.com; "meslektaşları" gibi davranıyor... Belgelere değer vermiyor...

"BEYOĞLU'NDA HANGİ OYUN BAŞLIYOR! BU BİR GREV KIRICILIĞI VE TİYATRO DÜNYASINA İHANET Mİ?" sorusunu soran ve yanıtında da soruya "olumlu" karşılık verip, bunun bir ihanet olduğu kanısına varan www.tiyatrom.com, kendilerinin dışında bir tiyatro kutlaması yapmak isteyen gericilerin, tiyatro sanatına ihanet ettikleri kanısına varıyor ve bizim gibi iyi niyetli kişi, kuruluş ve kurumları da bu konuda ikna ediyor!...

Konunun önemini kavradığımızdan ve ivedi olarak duyurulması gerektiğine inandığımızdan, http://www.tiyatrom.com sitesinin üzerinde durduğu konuyu sitemize taşıdık; http://tiyatroyun.blogspot.com/2007/03/gerici-tiyatro-ayaklanmas.html

www.tiyatrodergisi.com.tr sitesinde gördüğümüz ve ivedilikle sitemize aldığımız konu; birkaç saat sonra, canı sıkılan çocukların saklambaç oynama isteğine tutulması gibi, sırra kadem basmıştı...

Şaşırmıştık!...

Kararsızlaşmıştık!...

Tiyatro sanatını ciddiye alan birkaç kişiyi aradık... Onlar da şaşırdı!...

Bu ne şaşkınlık?! Bu ne kararsızlık?!

Sözcüklerle anlatabilme yeteneğine sahip olamasak da, kendimizi tuzağa düşmüş duygusu içerisinde bulduk!...

Neyse ki, saatlerle ölçülebilecek bir hızla, konu; saklambaç oyunundan, köşe kapmaca oyununa dönüşerek, gündemdeki yerini korudu... Bu kez http://www.tiyatrom.com sahibi A. Ertuğrul Timur'un köşesine sinen konu; (http://tiyatrom.com/aetimur_yeni_20.htm) gündemdeki yerini korudukça (sitede yayımlandıkça) mahçubiyetimizi engelleyecek!...

Peki, her ne denli linkini verip, okuyabilme olanağına erişmenize yardımcı olsak da, konu; belgelere dayanıyor, gerçeklerle örülüyor ve düşünsel donanım kazanmamıza yardımcı oluyor mu?...

Ne yazık ki, hayır!... Olmuyor, olamıyor...

Çünkü ortada inandırıcı belge/ler yok!...

Ortada bir e-posta eylemliliği ile gündeme gelen "Gerici Tiyatro Ayaklanması" varmış görüntüsü çizilmesine karşın, eylemi başlatan e-postanın belgesi gündeme gelmiyor...

Olayı başlatan kişi olarak lanse edilen Damla Hacaloğlu'nun ilk e-postası gündeme gelmemesine karşın, ikinci e-postası gündemi süslüyor!...

Oysa, ikinci e-posta ile birinci e-posta bütünlük arzediyor... Ne var ki, biz, birincisine vakıf olamayınca, ikinciden bir çıkarsama yapmakta çok zorlanıyoruz...

"Öznesi olmayan tümce" kurmaya alışmış http://www.tiyatrom.com sitesinden; andığımız yazıdan (http://tiyatrom.com/aetimur_yeni_20.htm) bir paragraf aktarmak bile okurlara ipucu verebilir:

"Bir grup tiyatrocu (ki kim olduklarını tam olarak hala bilmiyoruz çünkü hala basın açıklaması gelmiş değil) Beyoğlu Belediyesi ile 24 marttan başlayarak Tünelden Beyoğluna büyük bir tiyatro kutlama organizasyonundan söz ediliyordu. Bu büyük organizasyonun başlamasına sadece 1 gün kalmıştı ve ne bir basın haberi yollanmıştı ne bir açıklama. Adeta bir yeraltı örgütlenmesi gibi gizli mi sürdürülmüştü yoksa çok ani bir kararla alınmış ani bir kutlama kararımıydı? Bu atlanamayacak, görmezden gelinmeyecek bir haberdi. Başlamasına 1 gün kalan organizasyon basına, tiyatro sitelerine bildirilmiyor ama adete gizliden maillerle yayılmaya, duyurulmaya çalışılıyor altına lütfen iletebildiğiniz kadar kişiye iletin ibareleri konuluyordu. Ne organize edenler belliydi ne katılanlar. Her külfeti belediye üstlenmişti ve toplulukların dövizlerine dek belediye yazdıracaktı. Toplulukların askeri disiplin içinde tek sıra yürümesine dek talimatlar sıralanan uzun mailde bu ayrıntılar yer alırken nedense katılan topluluklardan organizatörlerden hiç söz edilmiyordu."

Özellikle Dostlar Tiyatrosu, Semaver Kumpanya... gibi ilerici olarak tanınan tiyatroların, "Gerici Tiyatro Ayaklanması" içinde görev almalarını eleştiren A. Ertuğrul Timur, bu konuda önemli şeyler söylese de, genelde, belge sunmadığından inandırıcılığını yitiriyor...

Kendisinin de değindiği gibi, ortada ciddi bir "sorun" yok yada bize öyle geliyor...

Herşeye karşın, bir tür İslamofaşist düşünceyle iktidarda bulunan AKP'den, her türlü sanat düşmanlığını beklemek gerekir... Eğer, yazılanlar doğruysa; Dostlar Tiyatrosu, Semaver Kumpanya gibi topluluklar, gericilerle kol kola yürürse (biz hiç de şaşırmayız) çürümeleri ve küflenmeleri hız kazanmış olur...

Evet, net düşünememe, net konuşamama, net davranamama... konusunda gerici tiyatro dünyasıyla, ilerici tiyatro dünyası adeta yarış halinde...

OYUN dergisi Robinson Crusoe'da

İstiklal Caddesi'ni "süsleyen" mekanlardan biri olan Robinson Crusoe Kitabevi, OYUN dergisini okurlara sunmaya başladı...

Bugün, dergimizi telefonla arayan kitabevi sorumlusu Gökhan, dergimiz hakkında bilgi aldı; "ucuz ve nitelikli" olmasının çelişkisini öğrenme gereksinimi duydu...


Oldukça olumlu bir telefon görüşmesiyle günümüzün renklenmesi bize moral verdi...


OYUN dergisi giderek aranan/okunan bir duruma geldi. Estetik bilinç geliştirme kaygısıyla yayımlanan dergimiz, çürümüş ve küflenmiş yayınların karşısında dimdik ayakta duruyor...


23 Mart 2007 Cuma

Gerici tiyatro kutlamalarına tepki sürüyor

www.tiyatrom.com, "sekiz sütuna manşet" yaptığı: "BÜTÜN TİYATRO DÜNYASI OLUMSUZLUKLARA KARŞI KENETLENMİŞKEN İHANET VE GREV KIRICILIĞI MI BAŞLATILDI?" haberini okuyunca, yürekli bir çıkış yaptığından, bu sitenin yanında görev alma isteği içerisine girdik...

Bu önemli haberi, sayfalarını (Dünya Tiyatro Günü haberlerini daha net anlatma isteğiyle) sarartma kararı alır almaz siteden düşürünce, biz de sizlere, hala "tiyatrom"da soluk alan haberin linkini vermek zorunda kaldık:
http://groups.google.com/group/tiyatrom/browse_thread/thread/1525f749bd6135ed/46fb059c8a1566e3?hl=tr#46fb059c8a1566e3

Bu arada, bu önemli haber nedeniyle görüş belirten insanların sözlerini de buraya aktarmak durumundayız:


"Skandal

Belediye ile iş yapan bu gençler bence bu sahneleri kendi elleriyle yıkıyorlar.

Yazıklar olsun.

sinan
23.03.2007 18:52:49"


"Kıskançlık insanın doğasındadır.

Onlar da insan be kardeşim, insanın ise başlıkta da belirttiğim gibi kıskançlık doğasında vardır.

Beyoğlu Belediyesi ile elele verip resmi geçit tarzında bir tiyatro kutlaması düzenleme cihetine gidenler, sizin bir organizasyon kotardığınızın haberini alınca "Bu organizasyonu neden biz değil de onlar yaptı" diye düşünüp yüzlerini Beyoğlu Belediyesi'nin tarafına döndermiş olacaklardır zağar.

Rahmi ALP
23.03.2007 13:18:59"

Gerici tiyatro ayaklanması hakkında görüşler netleşiyor

www.tiyatrom.com sitesinin başlattığı; "gerici tiyatro ayaklanmasına tepki", siteden uzaklaşmasına karşın, yine aynı sitenin "Mail Grup" menüsünde varlığını "koruyor"...

Bu arada, siteden uzaklaşan yazının hemen altında bulunan notu anımsatalım:

"BU KONUDA SİZ DE GÖRÜŞ VE TEPKİLERİNİZİ YAZABİLİRSİNİZ"

Büyük harfla ve özendirici bir dille yazıldığından, bazı insanlar bu konuda görüş dile getirmişler. Bunlardan birini olduğu gibi aktaralım:


"ah yalakalık

öncelikle elinize sağlık.

gereken herşeyi tüm iyi niyetinizle yazmışsınız.

Biz tiyatrocular.tutarlı, erdemli olamaz,atılan kemiğin peşinden koşan finolar gibi,yalakalık yaparsak. ülkemizin vay haline...

Sizinde belirtiğiniz gibi,SANAT CEPHESİ olarak 26 mart 11:30 AKM nin önündeyiz.

Onurlu duruş gösterenlerle onursuzların ayrıştığı gün olsun 26 Mart

Nazif USLU
23.03.2007 13:51:16"

Kaynak:
http://www.memleket.com/hizmetler/ziyaretci/readgb.asp?page=1&order=id&memberid=1221

Gerici tiyatro ayaklanması hakkında

Bugün, http://www.tiyatrodergisi.com.tr 'de gördüğümüz duyuru şöyleydi:


"BEYOĞLU'NDA HANGİ OYUN BAŞLIYOR!
BU BİR GREV KIRICILIĞI VE TİYATRO DÜNYASINA İHANET Mİ?

Şu an tarih 23 mart 2007 saat 01:20 Mail kutumuza apar topar bir email düştü. Bu yangından mal kaçırırcasına hazırlanmış bir etkinliğin içeriğine geçmeden 2007 Dünya tiyatro günü öncesini hatırlatalım.

Haberi
www.tiyatrom.com dan takip edin."

Bu durum; bizi ivedi olarak tavır almaya sürükledi:
http://tiyatroyun.blogspot.com/2007/03/gerici-tiyatro-ayaklanmas.html

Daha sonra yorum yapmak üzere, konuyu "unuttuk"...

Ne var ki, aradan henüz saatler geçmişken, haber http://www.tiyatrom.com 'dan "koptu"...

"Nasıl olsa bu denli önemli haber, ilgili sitede uzun zaman durur" düşüncesiyle, rahat hareket ettik ve yorumu www.tiyatrom.com 'a dayandırma güvencesi içerisindeydik...

Ne var ki, hiçbir açıklama yapılmadan haber "sizlere ömür" olmuştu...

Bu durumda; www.tiyatrodergisi.com.tr ve (biz) www.tiyatroyun.blogspot.com zor durumda kalmış olduk...

Sanırız, yakında bu haberi özgün biçimiyle kotaran www.tiyatrom.com bir açıklama yapar, bizler de asılsız haber yaymış olmaktan kurtuluruz...

Tiyatro 'intihar' ediyor

Özgür Ozan Yüksekdağ

“...Ve o adam katarın başında gidemeyeceğini bildiği halde, yerinde durmak için bir saniye olsun ısrar ederse, bu bir ihanet değil midir? Ben bir saniye olsun, ihanet edemem...”.

(Nazım Hikmet/Benerci Kendini Niçin Öldürdü?)


Yazıma bir “intihar”ın izahı ile başlamak istedim. Bu izah, kendini çok seven, ama kendini de dahil ettiği mücadelesini, halkını kendinden daha çok seven birinin “intihar” izahı.

Öyle ki yaşama çok bağlı, o kadar bağlı ki kendinde ve/veya başkalarında bir değer ifade etmemeye başladığı zaman, o yaşam; pamuk ipliğine bağlanıveriyor birdenbire. Anlayacağınız güneş eskisi gibi doğmuyorsa artık, kokusunu yitirmeye başlamışsa tüm çiçekler; onun için, duyumsamakta zorlanmaya başlamışsa ve hissetmekte tüm güzellikleri, umursanmıyorsa artık doğası tarafından, atıl ve boşlukta hissediyorsa kendini; evet, şairin ifade ettiği gibi , o katarın içinde yolculuk etmeyeceksin artık, demektir.

Tıpkı (bu sadece bana ait, aslı bilinmeyen bir çıkarsama) Moliere gibi; yaşı itibarı ile değilse de, psikolojik çalkantıları itibarı ile, o kadar yoğunken, o kadar çok yorulurken, yıpranırken; saray muammaları, kaprisleri, soysuzlukları yüzünden, hastalıklar alacaklı gibi kapıdayken, çıkıp sahneye; katardan aşağı atlamak içinmiş gibi adeta, tüm gayretiyle “bir saniye bile beklemeden” rolünü icra ederken, üçüncü gecesinde oyunun (“Hastalık Hastası” 1673), ruhunu Dyonisos’a teslim edebileceksin belki de...

İşte benim; tam bu noktada tartışmak istediğim mesele, tiyatronun, bizi daha yakından ilgilendiren kısmıyla; daha da özellersek, ülkemizde tiyatronun “intihar”a meyilli bir ruh haline büründürüldüğü , “intihar”a zorlandığı bir dönemde olduğumuz gerçeği.

Önceleri, parlayan yıldız sinemaya karşı güç kaybeden tiyatro tartışmaları, sonraları rotasından sapmaya başlamış tiyatro politikaları ile ilintili olarak, özel tiyatroların günbegün artan bilet fiyatları ile ilgili olarak, (gerekli mi/gereksiz mi?) tartışmaları, bir başkası; (alaylı mı mektepli mi?) tartışmaları vs. vs. derken, şimdi de “buyrun buradan yakın” dercesine, tiyatro “intihar”a mı zorlanıyor? Yoksa “intihar”ı, öz anasından (yani halkından) koparıldığını, “soylu sınıfına” hizmet ettirilmekten canı sıkıldığını, kokteyl ve balo sersemlikleri arasında sarhoş edilerek yatağa atılıp; ırzına geçildiğini düşündüğü için, gerekli mi görüyor tartışması, bir sonuç olarak karşımıza çıkıyor.

Bana göre bu tartışmada her iki varsayım da birbirine bağlı olarak geçerli, yani ikinci varsayımdan dolayı birinci varsayım kaçınılmaz hale geliyor.

EVET! Tiyatro; içi boşaltılarak, halktan kopartılarak, süslü püslü buluşmalarda adeta kariyer sofralarına meze edilerek, samimiyet ve saygıdan mahrum bırakılarak ve kendi kendisine yabancılaşmasına sebep olunarak; “Artık bu katarda yerim yok!” dedirtilip; onurlu bir şekilde ve doğduğu kaynağına, halkına ihanet etmemek adına “İNTİHAR” ediyor!

Bu seneki ve bundan sonraki 27 Mart Dünya Tiyatro Günleri'nin, Dünya Tiyatro Ölüm yıldönümü olmaması dileğiyle.

YAŞASIN TİYATRO!!!!

23.03.2007

Gerici tiyatro ayaklanması

İvedi bir durumla karşı karşıyayız!...

Olayın önemi ivedilik taşıdığından, şimdilik yorumsuz yayımlıyoruz:


BEYOĞLU'NDA HANGİ OYUN BAŞLIYOR !

BU BİR GREV KIRICILIĞI VE TİYATRO DÜNYASINA İHANET Mİ?


Şu an tarih 23 mart 2007/ saat 01:20 mail kutumuza apar topar bir e-mail düştü. Bu yangından mal kaçırırcasına hazırlanmış bir etkinliğin içeriğine geçmeden 2007 Dünya Tiyatro Günü öncesini hatırlatalım:

Bu yıl ilk olarak neredeyse 1 ay önceden Gençlik Tiyatroları Oluşumu:

"Artık salonlarda 27 Mart kutlaması istemiyoruz ve biz Dünya Tiyatro Günü'nü bu yıl sokaklarda kostümlerle, halka maskeler takarak kutlayacağız, tiyatroyu halka götüreceğiz"

şeklinde yeni bir tavır belirledi çıkış yaptı ve 25 Mart'ı Taksimde kutlama günü ilan etti. Bunun ardından AKM'nin ve Şehir Tiyatroları Harbiye Sahnesi'nin yıkım haberleri ile sarsılan tiyatro dünyası bugüne dek görülmemiş çabuklukta ve sayıda organize oldu tam 16 Tiyatro, sanat derneği yada kuruluşu bir araya geldi, buna sendikalar, sivil toplum kuruluşları destek verdi ve eşi görülmedik bir birliktelikle 25-26-27 mart tarihlerinde Hükümetin, belediyenin sanata karşı tavrını kınayacak, tiyatro salonlarının yıkımlarını protesto edecek, ama sanatçı duyarlılığı ile şarkılı, aryalı, oyunlarla bezeli, tiyatro gününü de kutlayacak bir organizasyon için seferber olundu. Bütün tiyatro dünyasını heyecanlandıracak kadar güzel bir kenetlenme başladı. Bu kez medyanın da tiyatrocuları görmezden gelmesi olanaksızdı. Buraya dek her şey iyi gelişti.

BÜTÜN TİYATRO DERNEKLERİ VE TİYATROSEVERLER KARANLIK AMAÇLI SALON YIKICILARA KARŞI KENETLENİRKEN APAR TOPAR BİR ORGANİZASYONA ALET OLANLAR BU KENETLENMEYİ KIRMAK MI İSTİYOR?

Ama işte bir saat kadar önce, apar topar hazırlanmış olduğunu düşündürten bir 27 Mart organizasyonunun, yine apar topar bir gün kala çekilmiş "aman etrafınızda herkese duyurun" ibareli gelen e-mailleri mail kutularımıza düşmeye başladı. Adeta grev kırıcılığı amaçlı, bunca tiyatro ve sanat örgütünün ortak eylemini gölgeleme amaçlı, medyanın tiyatroya oluşacak ilgisini gölgeleme ve kendine çekerek, medya ve halk ilgisini boğma amaçlı bir organizasyon yapılıvermişti.

Beyoğlu Belediyesi'nin yüksek hamiliğinde , desteğiyle (!) bir grup tiyatro insanı çok büyük bir şenlik yapmaktan söz ediyor, toplulukları katılmaya davet ediyordu. Eğer tek başına ele alınırsa "ne güzel işte onlar da yapsın, ne çok yerde, ne çok kitlesel tiyatro etkinliği yapılırsa, tiyatroya o kadar hizmet denilebilecek" bir görüntü olabilir.

Ama maalesef bu kadar basit düşünemiyoruz. Neden bunca yıl Beyoğlu'nu tiyatro kutlamalarıyla şenlendirmezken bu yıl ve neden 24-27 si arası? Neden bu ani apar topar girişim? Neden bunca yıl şenlikli şarkılı oyunlu gösteri yapılmamışken şimdi apar topar bu organize ediliyor?

Çok açık bellidir ki bu 16 tiyatro ve sanat derneğinin sivil toplum kuruluşları desteğinde yapacağı Karanlığa Karşı Sanat Cephesi etkinliklerini gölgeleme amaçlıdır, bir nevi grev kırıcılık amaçlıdır. Halkta ve medyada oluşacak ilgiyi bir adım ötedeki şenlikli belediye destekli diğer bir organizasyonla boğma amaçlıdır.

Bu apar topar duyuruları gönderen Damla Hacaloğlu ve bu organizasyonda görev alan diğer tiyatrocular belki sadece tiyatroya bir hizmet yada bir fırsat olarak bu organizasyona dahil oldu. Fakat bilerek yada bilmeyerek bu Beyoğlu Belediyesi markalı grev kırıcı oyuna düşmekte, sanat cephesindeki bu ilk kez görülen kenetlenmeyi baltalamaktadırlar.

Seçilen tarihler de düşünülünce Gençlik Tiyatroları Oluşumu'nun ve derneklerin ortak organizasyonunun etkinlikleri bu tarihlerin arasına alınmış ve bir gün önce davranarak medya ilgisi kendilerine kaydırılmaya çalışılmıştır. Ortak organizasyon belediye damgalı organizasyonun içine sıkıştırılarak adeta o da bunun bir parçasıymış gibi bir kamufle de sözkonusu olacaktır.

Neresinden bakarsanız bakın katılan sanatçılar ve topluluklar bu amaçta olmasa da geri planda sinsi bir tezgah mı var? sorusu kafalarda oluşmaktadır. Tiyatro ve sanat düşmanı yüzüyle gündeme gelecek anlayış destek verdiği bu muhteşem (!) tiyatro kutlamasını kendisine maske yapıp aslında ne kadar sanatsever olduğunu ispatlamaya çalışacaktır. Birileriyse belediyenin hazırlattığı dövizlerin altında yürüyüp, zahmetsiz, masrafsız tiyatro günü kutlamanın avuntusunu yaşayacaktır.

Nasıl bir kutlamadır bu "19 mayıs töreni gibi" ve askeri disiplinle tiyatro kutlaması? belediyenin yaptıracağı dövizler taşınacakmış, gruplar kendi dövizi altında disiplinli yürüyecekmiş, tek sıra halinde olunması gerekiyormuş. vs vs

Belediye her şeyi o kadar özendirici ve ayrıntılı düşünmüş ki sizin dövizlerinizi ve flamalarınızı bile onlar yaptırmaya hazır, yeter ki siz gelin. İşin en traji-komik yanı ise bu ne biçim bir tiyatro, ne biçim bir sanat gösterisidir dedirtecek resmi kalemden çıkma olduğunu düşündürten kutlama anlayışıdır. Şu satırlara bakarsanız bu bir sanat şöleni mi resmi bayram geçiti mi sanıyoruz bir karar verirsiniz. 24 Mart günü Taksim Meydanı'nda her grubun başına bu dövizler verilecek. Sonra gruplar alfabetik sıra ile tek sıra halinde geçide katılacak. Her grup kendisi kendi içlerinde nasıl tek sıraya gireceklerini ayarlasınlar lütfen. Bir Gruba ait olmayan kişilerde Bağımsız Sanatçılar adı altında katılabilirler. Amacımız asla sizin kutlamanız mı daha muhteşem bizim ki mi daha iyi yarışı değil. İstediği kadar katılımlı yada muhteşem olabilir. Hatta bu proje sanatçılar tarafından belediyeye sunulmuş olabilir. Fakat her yıl çok sayıda belediyeye böyle projeler sunulur ama neden bu yıl kabul görmüş?

Türkiye Cumhuriyeti tarihinde ilk defa bir AKP'li iktidar sanat kurumlarını yıkacağını alay eder gibi açıklarken, tiyatro sanatına darbe üstüne darbe vururken ve sanat düşmanı karanlık yüzünü gizleme gereği bile duymadan sergilerken, bu kadar tiyatro ve sanat derneği ilk defa bir araya gelmiş ve Türk Tiyatro tarihine geçecek bir girişimi başlatırken bir takım topluluklarımızın bu sanat kurumlarını yıkan karanlık iktidarın bir diğer temsilcileri ile kolkola bir karşı organizasyonu yapabilmesi düşündürücüdür.

Onlardan beklenen oluşan bu sanat cephesi içinde yer almalarıydı sanat düşmanlarının sunduğu elma şekerine tav olmak değil. Biz bu karşı grev gibi duran girişimi şiddetle kınıyor, bunun içerisinde bu oyuna dahil olanları tiyatromuzun bu zor günlerinde aldıkları bu gölgeleyici tavırlarıyla asla unutmayacağımızı açıklayarak bir kez daha düşünmeye davet ediyoruz. Biz inanıyoruz ki bu sanatçı dostlarımız bu niyetle yola çıkmadı bu niyetle bu organizasyona katılmadı. Ama onlar bu amaçta olmasalar da birileri bu amaç için bu organizasyonu desteklemekte yürütmekte bu çok açık. Onlara düşen Sanat dünyasının yanında zaten haftalardır ilan edilmiş ve hazırlığı süren ortak organizasyonda olmaktır.

ŞİMDİ İNADINA DAHA FAZLA KENETLENMENİN VE İNADINA BU MASKELİ KARANLIĞA KARŞI ÖZGÜR TİYATRO KUTLAMASINA SAHİP ÇIKMANIN ZAMANIDIR!

HERKESİ TİYATRO DERNEKLERİNİN VE SİVİL TOPLUM KURULUŞLARININ ORTAK ORGANİZASYONUNA KATILMAYA BEKLİYORUZ

BU KONUDA SİZ DE GÖRÜŞ VE TEPKİLERİNİZİ YAZABİLİRSİNİZ

Kaynak:
http://www.tiyatrom.com/

Aşkın Vatanı Yoktur Özgür Tiyatro'da

"Özgür Tiyatro 'Aşkın Vatanı Yoktur' isimli oyununu 105. kez sahneliyor.

Nazım Hikmet'in 105. yaşını, oyunumuzu 105. kez sahneleyerek kutluyoruz.

Yer : Ekin Sanat Merkezi
Tarih: 26.03.2007 Pazartesi
Saat: 20:00

davetiyeler ekin sanat merkezinden temin edilebilir."


Not: OYUN dergisinin yazarlarından olan Özgür Başkaya'nın yönettiği tiyatro, çürüyen ve küflenen tiyatronun karşıtı olarak varlığını sürdürüyor...


Tüm Ankaralı okurlarımızı, oyunu izlemeye çağırıyoruz...