31 Ekim 2007 Çarşamba

İstanbul Halk Tiyatrosu

4 Kasım yaklaşıyor!...

tıkla: tiyatrom

Gölge Tiyatro'dan bir anımsatma!...

Gelişen toplumsal devinime koşut olarak yürüyen tiyatro, ilerici değerlerin ayaklar altına alınmak istendiği bir süreçte, ister istemez "teslimiyet ruhu"na bürünüyor. Bu ruha bürünmeyen topluluklar da var. Her şeye karşın, Gölge Tiyatro, yeni "DERİNLİKLER"inde, önemli bir konuyu gündeme getirip, anımsatmada bulunuyor:


DEVRİMCİ TİYATRO (Ing. revolutionary theatre): 1917 Ekim Devrimi öncesinde, Devrim dönemi sırasında ve devrimden sonra Kültür Devrimi'ne bağlı olarak; devrimi gerçeklestirmek ve yerlestirmek amacıyla yürütülen tiyatro etkinlikleri ile devrimci bir dramaturji uygulayan tiyatrolar için kullanılan genel terim.

Bu anlamda alındığında, 1920-30 yıllarında; Almanya ve Sovyetler Birligi’nde etkinlik kazanan işçi tiyatroları ile kışkırtma ve propaganda tiyatroları (agitprop), dar anlamda Devrimci Tiyatro ile eşanlamlı kullanılan tiyatro biçimleri olmustur. Sovyetler Birliği’ndeki proletkült (işçi-kültür) hareketi ise, proletkült tiyatrolarının geniş yaygınlık kazanmasina yol açmıştır. Bu dönemde, Sovyetler Birliği’nde toplumsal-siyasal devrime koşut “tiyatro devrimi’ de (theateroktobr), çok önemli bir Devrimci Tiyatro hareketi olarak yer almıştır.

Almanya’da, Piscator’un politika tiyatrosu da Devrimci tiyatro kapsamı içinde görülmelidir. İlerici-dışavurumcu hareketle birlikte, politika tiyatrosunun Brecht’in Epik Tiyatrosu üstünde geniş etkisi olmuştur; bu anlamda, Brecht’in, Aristotelesci tiyatronun kuramsal ve dünya görüşsel olarak tam karşıtında yer alan ve devrimci toplumsal düzen değisikliği isteyen epik tiyatrosu da Devrimci Tiyatro kapsamına girdigi kadar, başlı başına bir tiyatro devrimidir de. 1930’larda ABD’de isçi sınıfı hareketine bağlı The League of Workers Theaters, ABD’de Devrimci Tiyatro hareketinin en yetkin örneği olmuştur.

Çin Halk Cumhuriyeti’nde ise, özellikle Kültür Devrimi sırasında kamusal gücün ve komünlüğün bir anlatımı olarak yer alan devrimci model tiyatro yapıtları, köktenci uyarma ve propaganda oyunları olmuşlardır, 1970’lerde goşist öğrenci hareketlerine bağlı olarak ABD’de, Almanya’da ve Latin Amerika’da, Fransa’da sokak tiyatrosu ve gerilla tiyatrosu etkinlikleri de, bir çesit Devrimci Tiyatro etkinlikleri olarak görülebilir. Devrimci Tiyatro, 20. yüzyılın başlarında uluslararasi işçi hareketine ve sosyalist devrimci harekete bağlı olarak yaygınlık kazandıktan sonra, işçi hareketi pratiğine bağlı olarak ortadan kalkmıştır.

Türkiye’de özellikle 70’li yıllarda, Devrimci Tiyatro anlayışında etkinliklerini sürdüren tiyatrolar öne çıkmış; Ankara Sanat Tiyatrosu, Halk Oyuncuları ve Dostlar Tiyatrosu gibi başlıca tiyatrolar, devrimci bir dramaturji uygulamaya çalışmışlardır; öte yandan, gençlik hareketlerinin bir uzantısı olarak algılanabilecek Devrim İçin Hareket Tiyatrosu gibi sokak tiyatroları ile Türkiye’de işçi sınıfı hareketine koşut etkinlikler yürüten İsçi-Kültür Tiyatrosu da, Türkiye’de Devrimci Tiyatro hareketleri genel kapsamında görülebilir.

(bkz. UYARMA VE PROPAGANDA TİYATROSU, İŞÇİ TİYATROSU, İSÇİ-KÜLTÜR TİYATRO HAREKETİ; TİYATRO DEVRİMİ, KONSTRÜKTİVİST TİYATRO, POLİTİKA TİYATROSU, EPİK TİYATRO, GERİLLA TİYATROSU; ÇİN TİYATROSU, ABD’DE TİYATRO).

tıkla: Gölge Tiyatro

Faşizme karşı; Charlie Chaplin...

Sözcüklerin içerdiği kavramları ayrımsamadan oyunculukla yada oyunculuk sanatının herhangi bir alanıyla iştigal eden insanlar; bu düzeysizliğinin kurbanı olarak, sanat alanını, kötücül emelleriyle işgal etmeyi sürdürüyorlar...

Faşizm sözcüğünün neyi kapsadığını, neyi kavramsallaştırdığını duyumsamaktan yoksun kişi ve kuruluşların, oyunculuk sanatına yön verdikleri yanılsaması içerisinde bulunmaları, son derecede üzücü...

Oysa, önümüzde, tüm farklılıklara karşın, bir Charlie Chaplin örneği var. Bundan yararlanmak gerekiyor:


Kendimi artık politika kıskacına yakalanmış gibi hissediyordum. İçgüdülerime ilişkin sorular sormaya başladım: İçimdeki sanatçıyı ve izleyicilerin tepkisini ortaya çıkarmak için beni neler kamçılayabilirdi? Nazi karşıtı bir film yapmasaydım yine de bu politika dünyasına girebilir miydim? Tüm bu davranışlarım aslında sesli filmlere bilinçaltımın gösterdiği bir tepki miydi? Sanıyorum tüm bunlarda gerçek payı vardı ama en güçlüsü Nazi sistemine karşı duyduğum o yoğun nefret ve tiksintiydi.

Hayatımın Hikayesi / sf. 380

ABD, ABDullah Gül, ABDullah Öcalan!...

tıkla: Hilmi Bulunmaz

'Tiyatro için değişik bir eylem' yaygınlaşıyor!...

tiyatrom sitesinde, Orhan Aydın'ın fotoğrafının üstüne tıkladığımızda: "Lütfen verilen emeği kopyalamayınız Link vermek için birebir kopyalamanız gerekmez.. Teşekkür ederiz" yazısı çıktığından, fotoğrafına yer vermedik!...


Gelelim konumuza:

Biz; dinci, ırkçı, goşist, asalak... olmadığımızdan, tüm eleştirilerimiz saklı kalmak üzere, iyi niyet sınırlarını aşmakta zorlansa da, her türden tiyatral eylemliliği duyurmaya çabalıyoruz...

Evet; kendini komünist olarak tanımlayan ve tanım doğrultusunda iş yapmaya çalışanları, tüm eleştirilerimiz saklı kalmak üzere, bir biçimde gündeme getirme düşüncesindeyiz...

Orhan Aydın da, dünya görüşümüze yakın eylemlilikler içerisinde oldukça, tüm eleştirilerimiz saklı kalmak üzere, gündemimizde oluyor, olacak...

Orhanlar'ın (Orhan Aydın ve Orhan Kurtuldu) önderlik ettiği ve tiyatrom'un duyurduğu; "Gelin karanlığa karşı birlikte ışık olalım" eylemine destek sunmasak da, içerisinde yer almasak da, haber değeri olduğundan, tüm eleştirilerimiz saklı kalmak üzere, her daim site(leri)mize konuk olmayı sürdürecek...

'Adı sanı' bilinen bir tek 'gerçek' tiyatrocu çıkıp hesap sormadığı için...

25 Ekim tarihli çağrımızı, bir kez daha yineliyoruz:


Coşkun Büktel
31 Ekim 2007



(...) Şimdi, aşağıda linkini verdiğimiz yazısı nedeniyle, Burak Caney'e tebrik ve teşekkür mesajı gönderenlere buradan sesleniyorum:

Herhalde sizler de Burak Caney gibi isimlerinizin gizli kalmasını tercih edeceksiniz. Açık kimliğinizle ortaya çıkıp, Burak Caney'i "açık bir dille", "açıkça, mertçe, Türkçe" tebrik etmeye yanaşmayacaksınız. Yani "adam" gibi davranmak, karanlığa karşı çıkmak yerine, yarasalar ve karafatmalar gibi, karanlıkta kalacaksınız. İşte o nedenle, Burak Caney'i sahiplenmeniz, Burak Caney'i önemli kılmıyor. Onu muhatap almamı gerektirmiyor.

Ama içinizden biri, adı sanı tanınan (yani riske atacağı prestiji bulunan) tek bir tane tiyatrocu, adıyla sanıyla ortaya çıkar da, Burak Caney'in yazdıklarını inandırıcı bulduğunu ve Caney'in yazdığı şeylerin altına imza atabileceğini açıklamak cüretini gösterebilirse; Caney'in yazdıklarına güvenerek, bana karşı çıkmayı göze alabilirse, o salağı muhatap alıp, Caney'in tüm iddialarını onun şahsında yanıtlayacağıma söz veriyorum.

Korkaklığınız, cahilliğiniz, yetenek yoksunluğunuz ve sizi çevrenizdeki en çirkef unsurları sahiplenmeye iten alçakça kin duygunuz; giderek, ibret verici bir sosyal fenomen haline geldi. Koca bir sanat camiasından bir tane adam çıkmaz mıymış, be kardeşim?!

Hadi, o Burak Caney'i tebrik eden yarasalardan birini adıyla sanıyla, çıkarın karşıma da, "Burak Caney haklı!" desin! Madem ki, yazdıklarını tebrik ediyorsunuz, içinizden bir Allah'ın kulu da şu Burak Caney'i "adam gibi", "açıkça, mertçe, Türkçe" desteklesin!

Hadi!...

Alıntının Kaynağı:

Coşkun Büktel, "Gölge Tiyatro, meçhul (malum) şahıs Burak Caney'i bağrına bastı!"

30 Ekim 2007 Salı

'Tiyatro için değişik bir eylem' haber değeri taşıyor!...

Güncelleme: (3 Mart 2008) Yalan Makinesi Mustafa Demirkanlı'nın "silah arkadaşı" Sansür Makinesi 3. Abdülhamid, padişahı olduğu tiyatrom.com'da, facebook'tan medet ummayı sürdürüyor. 30 Ekim 2007 tarihinde, "Tiyatro için değişik bir eylem" haber değeri taşıyor!..." başlığıyla aktarıp, tümcenin sonuna koyduğumuz ünlem işaretiyle dikkat çektiğimiz facepayeci mantık, kanser gibi sanal tiyatrocuları sarıp sarmalıyor. Aşağıda okuyacağınız ve tiyatrom.com'da yayımlanan habere, 30 Ekim 2007'de link vermiştik:

"4 KASIM EYLEMİ İNTERNETTE DE ÖRGÜTLENİYOR.

En tanınmış haberleşme-paylaşım grubu Facebook üzerinde; 2 günde 75 kişi, 4 Kasım Eylemi'ne katılmak üzere örgütlendi. Facebook'da "Gelin karanlığa karşı birlikte ışık olalım" grubuna katılmak ve düşüncelerinizi yazmak için http://www.facebook.com/group.php?gid=6941216527 adresine giriniz."

(Bakınız: tiyatrom, "4 KASIM EYLEMİ İNTERNETTE DE ÖRGÜTLENİYOR.")

Ayrıca bakınız:
HESAP SORUYORUZ! / 1
HESAP SORUYORUZ! / 2
HESAP SORUYORUZ! / 3
HESAP SORUYORUZ! / 4
HESAP SORUYORUZ! / 5
HESAP SORUYORUZ! / 6
HESAP SORUYORUZ! / 7
HESAP SORUYORUZ! / 8

(Kaynak: Büktel, "İftirayı nasıl itiraf ettirdik")

Bulunmaz Tiyatro; çalışma...

Bulunmaz Tiyatro; çalışma...

Bulunmaz Tiyatro; çalışma...

'Tiyatro için değişik bir eylem'e destek artıyor...

İZMİR Yenikapı Tiyatrosu, 4 Kasım'da, Muhsin Ertuğrul ve Atatürk Kültür Merkezi için sokakta! İstanbul'da; Karanlığa Karşı Sanat Cephesi'nin yaptığı basın açıklamasına, bulunduğumuz yerden omuz vermek için sokakta olacağız.

4 Kasım Pazar günü; saat: 17.00'de, Kemeraltı'nda, "sahnelerin yıkımına dur" demek için, bir araya geleceğiz.İzmirli sevgili sanatseverleri, sesimize ses vermeye, İstanbullu dostlarımızın sesine ses katmaya çağırıyoruz.

SAHNELER YIKILMASIN!

tıkla: tiyatrom

Kazım'ın not defteri...

"Shakespeare'siz Herifler"


Kazım Şimşek
30 Ekim 2007


Coşkun Büktel'in yazdığı "Shakespeare'siz Herifler" kitabını okudum. Dramatik yayınlarından çıkan bu kitap; okunması kolay, sıkıcı olmayan, akıcı bir içeriğe sahip. Eser, iki tek perdelik oyundan oluşmakta.

1. Oyun: Çağdaşlaş-laş-şaştırmak

2. Oyun: Samimiyet Buhranı

1. Oyunun konusu: Shakespeare'nin "Macbeth" adlı oyununa yeni bir yorum getirmek isteyen bir tiyatro yönetmeninin, bunu karısıyla, bir gece yarısı tartışmasıdır. Yönetmen, eseri çağdaşlaştırayım derken, kafasına göre değiştirmektedir. Bunu yaparken de, işi iyice abartmaktadır. Hatta kendisine göre; bu değişiklikler çevresinden olumlu tepkiler almasına neden olmakta, kendisinin bir deha olarak görülmesine neden olmaktadır.

Eser, eski oyunları bugüne uydurayım derken, komik duruma düşen tiyatro yönetmenlerini yermekte. Oyun, Yıldız Üniversitesi Oyuncuları (YÜO) tarafından oynanmış ve büyük başarı kazanmıştı.

2. Oyunun konusu: Bir tiyatro eserini, kafasına göre değiştiren bir tiyatro yönetmeninin, bu davranışından dolayı yaşadığı vicdan azabı anlatılmakta. Eser, tiyatromuzdaki yanlışlıkları dile getirmekte ve başta tiyatro yönetmenleri olmak üzere; oyuncuları, eleştirmenleri, medyayı eleştirmekte.

Oyun, Yıldız Üniversitesi Oyuncuları (YÜO) tarafından oynanmış ve büyük beğeni toplamıştı. Bu eserin yazarı Coşkun Büktel, tiyatro camiasının büyük bir kısmını karşısına almıştı. Bir nevi, bu camia tarafından afaroz edilmek istenmiş; yaptıkları, yazdıkları dikkate alınmak istenmemiş. Türkiye tiyatrosunun düştüğü bunca sıkıntılara karşın, bir çıkış yolu arayan bu gibi kişilere değer verilmeli, yazdıkları, söyledikleri canla başla dinlenilmeli. Aksi halde Türkiye tiyatrosunun ilerlemesi söz konusu olamayacağı gibi, geriye gidiş de durdurulamaz.

Tıklayınız: "SHAKESPEARE'SİZ HERİFLER"

Her koşulda tiyatro!...

TEB: 'OPERADA ZEMZEMLİ, TÜTSÜLÜ AÇILIŞ SKANDAL ÖTESİDİR'..

Kültür ve Turizm Bakanlığı ve Suudi Arabistan Krallığı Kültür ve Enformasyon Bakanlığı'nın işbirliğiyle düzenlenen “Suudi Arabistan Günleri”nin açılışının opera sahnesinde yapılmasına, Uluslararası Tiyatro Eleştirmenleri Birliği Türkiye Merkezi (TEB) Başkanı Üstün Akmen tepki gösterdi.

Açılışta, Arap kültürünün hemen hemen her öğesinin etkinliğe yansımasına, giriş kapısı önünde geleneksel kıyafetli Suudilerin bulunmasına, tütsüler yakıp bir testiden ikram ettikleri zemzem suyu ile konukları karşılamalarına, tüm konuklara aynı bardaktan zemzem suyu ikram etmelerine, ''mırra'' içmelerine sözleri olmadığını söyleyen Üstün Akmen: “Böyle bir etkinlik yeri olarak Devlet Opera ve Balesi'ne ait salonun kullanılmasını esefle karşılıyoruz. Türk Kültür Bakanı Ertuğrul Günay'ın opera salonunda Suudi Kültür Bakanı Eyad Amini Medeni ile birlikte zemzem suyu içmesi, Kuran-ı Kerim dinlemesi Ertuğrul Günay'ın göreve başlamasının üçüncü ayında sınıfta kaldığının somut belgesidir,” dedi.

Yıllar yılı dünyaca ünlü opera ve bale eserlerinin sahnelendiği opera binasında tütsü, zemzem suyu ve Kuran-ı Kerim'li etkinlik yapmakla çok şeyin “ima” edildiğini vurgulayan Akmen, böyle bir etkinlik yeri olarak Devlet Opera ve Balesi'ne ait salonun tahsisinin sağlanmasına göz yuman, ses çıkarmayan Devlet Opera ve Balesi Genel Müdürü'nün istifasını istedi; sanatçıları tepkilerini göstermeye, bakanlığın bu tutumunu ciddiyetle ve kararlılıkla protesto etmeye çağırdı

tıkla: tiyatronline

KÜSAD kuruldu!...

Kurucuları arasında; Tiyatro... Tiyatro... dergisi sahibi Mustafa Demirkanlı ve Zaman gazetesi tiyatro sorumlusu Hüseyin Sorgun'un da bulunduğu KÜSAD'ın kurulduğunu, henüz yeni duyuyoruz. Zaman gazetesinin duyurduğu bu haberin, haber değeri yok olmadığından, okurlarımıza aktarıyoruz:


Kültür Sanat Habercileri Derneği (KÜSAD) uzun bir hazırlık aşamasından sonra kuruldu.

Hami Çağdaş, Hüseyin Sorgun, Şehnaz Pak, Bedir Acar, Mustafa Demirkanlı, Sema Aslan ve Hicran Duran'dan oluşan kurucu üyelerin girişimiyle kurulan KÜSAD, sanatın farklı alanları ile ilgili haber üreten görüntülü, işitsel ve yazılı basında çalışan gazetecileri öncelikle bir çatı altında toplamak; mesleki anlamda iç bilgilenmenin kapısını aralamak ve bu alanlara ilişkin yapılacak etkinliklere destek verme amacını taşıyor. KÜSAD, sanata ilişkin haberlerin sulandırılarak, amacından uzak bir biçimde verilmesini olduğu kadar; kültür sayfalarının hacimsel anlamda giderek azalmasını da kaygı verici olarak değerlendiriyor ve kamuoyunu, sanatsal üretimin doğasına uygun bir üslupla bilgilendirmenin gerekliliğinin altını çiziyor.

KÜSAD hakkında geniş bilgi 0 542 656 65 38 nolu telefondan alınabilir.

tıkla: ZAMAN

'Tiyatro için değişik bir eylem'e destek...

"Muhsin Ertuğrul Sahnesi
Sadece Alkıştan Yıkılsın!"

tıkla: tiyatromadokunma

'Tiyatro için değişik bir eylem' destek görüyor...

tiyatrom 4 Kasım Yürüyüşü'nü destekliyor

Okurlarıyla orada buluşmaya hazırlanıyor

tıkla: tiyatrom

Tiyatro için değişik bir eylem!...

Gelin karanlığa karşı birlikte ışık olalım


GELİRKEN ,YANINIZA EL FENERİ VEYA BAŞKA BİR IŞIK MALZEMESİ GETİREBİLİRSİNİZ


Bizler, 4 Kasım saat 18.30’da Harbiye Muhsin Ertuğrul Sahnesinin önünde buluşmaya hazırlanıyoruz. Ellerimizde meşaleler, fenerler, dillerimizde ortak sözümüz, onurlarımızı birleştirmeye hazırlanıyoruz. Bir çoğul ses olarak, şarkılar söyleyip, şiirler okuyarak Atatürk Kültür Merkezinin önüne kadar yürüyeceğiz.Muhsin Ertuğrul Sahnesi’ni ve Atatürk Kültür Merkezini yıkmak isteyen, çağın gericilerine karşı sözü olan her bireyin, her kurumun sözüne ortak olmaya hazırız. Bizler; operacılar, senfoni sanatçıları, bale ve tiyatro yaratıcıları, dansçılar, dekor, kostüm, aksesuar, ışık tasarımcıları, sahne teknisyenleri, müzik yaratıcıları, sinema alanındaki yaratıcılar, mimarlar ve yazarlar, Ressamlar,heykeltraşlar,Plastik Sanatlarla uğraşan tüm sanatçılar , sizleri birlikte yan yana olmaya çağırıyoruz.

Gelin, seslerimizi çoğalttığımız sanatsal yaratı alanlarımızı birlikte savunalım. Gelin, sözcüklerimizin kalıcı yaratıların ürünleri olduklarını birlikte kanıtlayalım. Gelin, ülke insanlığımızın ortak sesi olduğumuzu, dünya insanlığına duyuralım. Gelin karanlığa karşı birlikte ışık olalım.

KARANLIĞA KARŞI SANAT CEPHESİ

İletişim:
Orhan Aydın 0543 614 0108
Orhan Kurtuldu 05053581284

tıkla: tiyatrom

Coşkun Büktel 'onbeş yıldır' diyor ki:

"İnsanları, ismimi ve isimlerini vermeden suçlayacak kadar alçak değilim."

Unutmamakta yarar var!... 2

DEMİRKANLI ÖLÜNÜN ARKASINDAN YAZIYOR


Demirkanlı'nın Kirli Çamaşırları Serisi: Üç


"(...) Ama, gerçekten Zeki Göker zehir akıtıyorsa, öldükten sonra hiç şansı kalmamıştı, ama bu ahlaksız (Hilmi Bulunmaz'ı kastediyor - OYUN), ölümü bekleyip ardından konuşacak, küfürler yağdıracak kadar insanlıktan nasibini almamış biri. Nasıl olsa, artık kendini savunamaz…diye düşünmüş olmalı… terbiyesiz."(Bakınız: H. Hilmi Bulunmaz ve Coşkun Büktel (1))diyen: Şantajcı, iftiracı, yalancı, göz korkutucu, tehdit edici, çamur atıcı, çarpıtmacı... Mustafa Demirkanlı, dergimizdeki yazılarını sürdürüyor...


(...) Recep Bilginer’in ölüm haberi geldi Ankara’dan, iki tiyatrocu arkadaşımla yemek yerken masaya düşüverdi.

Ankara’ya ne yapmaya gitmiş bu sıcakta diye düşünürken, öğreniverdim ve hiç şaşırmadım:

Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın müfettişlerine ifade vermeye, şikâyette bulunmaya gitmiş...

Ben bildim bileli Tiyatro Yazarları Derneği Başkanı’dır, hiç bırakmadı başkanlığı.

Dernek seçimi ve Yönetim Kurulu mahkeme karıyla (sanırız "kararıyla" - OYUN) iptal edildi, yine de yasal yönetime devretmedi derneği, derneğin anahtarını ve defterlerini yanından hiç ayırmadı.

Oyunları oynanmıyor diye Cumhurbaşkanı’na bile şikâyet etti Devlet Tiyatroları’nı. Oyun yazarlığına çok zarar verdi ve gitti, anahtarlarıyla ve dernek defterleriyle birlikte. (...)


Yazının tamamı için: tıklayınız

Demirkanlı'nın Kirli Çamaşırları Serisi: Bir
YENİ YAZARIMIZ: MUSTAFA DEMİRKANLI

Demirkanlı'nın Kirli Çamaşırları Serisi: İki
DEMİRKANLI İKİNCİ YAZISIYLA DERGİMİZDE

Demirkanlı'nın Kirli Çamaşırları Serisi: Üç
DEMİRKANLI ÖLÜNÜN ARKASINDAN YAZIYOR

Demirkanlı'nın Kirli Çamaşırları Serisi: Dört
DEMİRKANLI İŞBAŞINDA

Demirkanlı'nın Kirli Çamaşırları Serisi: Beş
DEMİRKANLI TEMİZ OLMAYA ÇAĞIRIYOR

Demirkanlı'nın Kirli Çamaşırları Serisi: Altı
DEMİRKANLI ANA AVRAT KÜFREDİYOR

Demirkanlı'nın Kirli Çamaşırları Serisi: Yedi
DEMİRKANLI KİŞİLERLE UĞRAŞIYOR

Demirkanlı'nın Kirli Çamaşırları Serisi: Sekiz
DEMİRKANLI TİYATROYU ZEHİRLİYOR

Demirkanlı'nın Kirli Çamaşırları Serisi: Dokuz
DEMİRKANLI PANELİZME BEL BAĞLAMIŞ

Demirkanlı'nın Kirli Çamaşırları Serisi: On
DEMİRKANLI YALANLARINI SÜRDÜRÜYOR

Demirkanlı'nın Kirli Çamaşırları Serisi: On Bir
YALANI YALANLA ÖRTMEK

Büktel, yarasa ve karafatmalara karşı!...

Coşkun Büktel
29 Ekim 2007


GÜNCELLEME: 2


Burak Caney Gölge Tiyatro'ya da mı çamur atıyor; yoksa, takma isim ardına sığınarak ve yazdıklarının bedelini ödeme riskine girmeden insanlara çamur atan o alçağa, Gölge Tiyatro gerçekten "iyi duygularını sunmuş" mudur?

Meçhul (malum) şahıs Burak Caney'in iddiası şöyle:

"Gölge Tiyatro editörü dün şahsıma bir email göndermiştir. Özel yazdığı için içeriğini buraya aktarmayı uygun görmediğim emailde iyi duygularını sunmuş, eklenti yaptığım haberin konuyla ilgisi olmayan bir haberin altına eklendiği için genel prensip olarak bu alakasız konuda alakasız eklentiyi silme prensiplerinden dolayı sileceğini bildirmiş, Eğer dilersem bunu ilgili bir başlıkla yine yayınlayabileceğimi bildirmiştir. Bende kendisine teşekkür ederek evet haklısınız yanlış bir başlık altındadır, lütfen siliniz, şu an gerek duymuyorum, gerektiğinde seve seve sitenizden duyuru, haber yününde yararlanmak isterim düşüncemi dile getirerek bu objektif tutumuna teşekkür ettim.

Gölge Tiyatro editörü saygın , demokrat ve özgür bir yayıncıdır bunu da kanıtlamıştır.Ne Coşkun Büktel gibi Narsist ve sadece işine gelenleri görendir, ne Hilmi Bulunmaz gibi önüne gelene saldırgandır, slogancıdır, ne Tiyatrom, Tiyatronline, Tiyatro Dergisi gibi tiyatronun başına bela olmuş haysiyetsiz kişiliksiz medyalaşma sevdalısı yayınlar yapmaktadır. Gölge tiyatro çizgisinden ödün vermeyen ve etki altında kalmamayı başaran haysiyetli bir yayındır."

(Bakınız: Burak Caney, "Saçmalıyorsun Coşkun!")

Biz, yazdıklarının bedelini ödemek riski taşımadığından Burak Caney'in her türlü adiliği yapabileceğini biliyoruz ve Gölge Tiyatro'ya böyle bir iftira atmış olmasına hiç şaşırmayacağız, diyoruz. Bizce Gölge Tiyatro bir açıklama yaparak durumu netleştirmeli. Gölge Tiyatro, Burak Caney lehine ya da aleyhine bir açıklama yaparsa; Gölge Tiyatro'ya kesinlikle inanacağız. Böyle bir açıklama gelmezse, neye inanacağımızı bilemeyeceğiz ki, bu da, sanırım, Burak Caney'in ardındaki vandalların en çok istediği şeydir.

Burak Caney gibi takma isimli haysiyetsiz bir alçak tarafından "haysiyetli bir yayın" olarak övülmek, bir tiyatro sitesi için fazlasıyla haysiyet kırıcı bir hakarettir. Gölge Tiyatro, eğer Burak Caney takma adıyla insanlara çamur atan bir alçağa değer verip açıklama yaptıysa, hele de ona "iyi duygularını sunmuş" ise, o haysiyet kırıcı övgüleri fazlasıyla hak etmiş demektir. Gölge Tiyatro, eğer Burak Caney'e böyle bir açıklama yapmadıysa, asıl açıklamayı kamuoyuna yapmalıdır.

Gölge Tiyatro'dan öyle veya böyle bir açıklama yaparak durumu netleştirmesini bekliyor ve açıklama gelmemesi halinde yorumu kamuoyuna bıraktığımızı belirtiyoruz.

NOT: Erbil Göktaş'ın Özdemir Nutku hakkındaki ("Özdemir Nutku skandalı" öncesinde yazılmış) eski bir yazısını ve Seval Deniz Karahaliloğlu'nun tiyatronline'da yeni yayınlanmış bir yazısını, Burak Caney, her türlü adiliğin yer aldığı sitesine aktarmış. (Bakınız: Göktaş, "Özdemir Nutku" ve bakınız: Karahaliloğlu, "Ben Tiyatro Seyircisiyim…")

Sayın Göktaş ve sayın Karahaliloğlu'nun, Caney sitesinde yer almaktan onur duyup duymadıklarını, yazıları için Caney'e izin verip vermediklerini de merak ediyor; kimin nerede ve hangi safta olduğu hakkında okurlarımızı aydınlatmak adına, diyoruz ki: Eğer Caney'e izin vermemişlerse ve Caney'in kendilerine de bulaşmasından rahatsızlarsa, Erbil ve Karahaliloğlu da (hiç mecbur olmadıkları halde) kamuoyunu netleştirmek üzere birer küçük açıklama yapsalar fena olmazdı. Ama eğer bu iki sayın yazarımız durumdan rahatsız değillerse, açıklama filan yapmasalar da olur, tabii.


GÜNCELLEME:


Gölge Tiyatro, gecikerek de olsa, sorumlu ve ciddi bir site olduğuna karar verdi.

Her sıradan dangalağın, takma isim ardına gizlenerek, yazdıklarının bedelini ödemek riskine girmeden, birilerine çamur atabildiği bir "yolgeçen hanı" olmak başka; adı sanı belli olan insanların, yani yazdıklarının bedelini ödemeyi göze alanların, en sert üslupla dile getirilmiş, hoşunuza gitmeyen eleştirilerine bile açık olmak; sansür karşıtı, demokratik bir site olmak başka...

Gölge Tiyatro, Burak Caney takma adının ardına gizlenmiş vandalların, hiçbir riske girmeden Coşkun Büktel'e saldırmalarına yataklık etmekten (gecikerek de olsa) vazgeçti. Bu apaçık ahlaksızlığa son vermekte Gölge Tiyatro'nun niçin bu kadar uzun süre tereddüt yaşadığını anlayamadık.

Adam kendi gerçek adını sansür ettiğine göre, o sansürcüye en iyi cevap, sansürün ne kadar iğrenç bir şey olduğunu bizzat yaşayarak anlamasını sağlamak ve onu gerçek adıyla ortaya çıkmaya ve yazdıklarının sorumluluğunu yüklenmeye zorlamaktır. O durumda, Caney'in yazısı elbette yeniden yayınlanmalıdır.

Her neyse, biz, sonuçta, "iyi biten her şey iyidir" diyerek, Gölge Tiyatro yöneticilerini tebrik ediyoruz.


Gölge Tiyatro, meçhul (malum) şahıs Burak Caney'i bağrına bastı!


Bu siteye ve bu yazıya ulaştıkları halde, Burak Caney nedir, ne işe yarar bilmeyen okurlar varsa, yazıya devam etmeden önce, bir Vandal maskesi olan bu takma ismin faaliyetleri hakkında, mutlaka bilgi sahibi olmalı; Burak Caney'in neyle uğraştığını, asli görevinin ne olduğunu ve bu görevi ifa ederken gözettiği kalite düzeyini mutlaka kavramalıdır. Bunun için, öncelikle yazının başlığındaki mavi harfli linki tıklayarak, Caney hakkında daha önce neler yazdığımızı görmeli, özellikle, Caney'in onca emek vererek hazırladığı ama daha sonra nedense sitesinden kaldırdığı ("Hilmi'yle Coşkun'un Akıl Almazzzz Maceraları") başlıklı slayt gösterisini kaçırmamalıdır.

Evet, Burak Caney hakkında yeterince bilgi sahibi olduğunuzu hissediyorsanız, artık asıl yazımızı okumaya başlayabilirsiniz:

Coşkun Büktel'in gerçek ismiyle, "açıkça, mertçe, Türkçe" yazıp yayınladığı, belgelerle ve linklerle neredeyse her sözcüğünü kanıtladığı, ustaca yazılmış tutarlı ve bilimsel eleştiri yazılarına, bugüne dek asla yer vermeyen Gölge Tiyatro sitesi; Burak Caney takma adının ardına gizlenmiş korkak vandalların, Büktel'e ilişkin salakça yalanlarına yer vermekte hiç sakınca görmemiş. (Gölge Tiyatro'nun bazı yazıları sansür etmediğini görmek, güzel!...)

Peki biz, Büktel'i sansür eden Gölge Tiyatro'nun, takma isim ardına gizlenerek Büktel'e çamur atan, alçak bir yalancıyı sansür etmeyişine; o alçak yalancıya, "bizim sitemiz ciddi ve sorumlu bir site, herhangi birine çamur atacaksan en azından gerçek kimliğinle ortaya çıkacak kadar, yazdıklarının bedelini ödemeyi göze alacak kadar 'adam' olman şart" demeyişine; şaşırdık mı? Elbette şaşırmadık. Çünkü Türk tiyatrosunda vandalizmin ve alçaklığın dürüstlük ve bilimsellikten çok daha "yaygın" biçimde egemen olduğunu, dürüst ve bilimsel yöntemlerin açamadığı pek çok kapıyı açtığını, çoktandır biliyorduk ve defalarca yazmıştık. Kanıtlayabiliriz:

Yalan söylediği için ülkesinde halk ayaklanmasına neden olan Macaristan başbakanı Ferenc Gyurcsany'nin ağzından; (yalan söylediği halde, sırf, Büktel hakkında yalan söylediği için Türk tiyatrocuların neredeyse tamamı ve özellikle OYÇED ile Gölge Tiyatro sitesi tarafından baş tacı edilmiş olan) Özdemir Nutku'ya hitaben yazdığımız "Ne Âlâ Memleket" başlıklı yazımızda, biz ne diyorduk:

"Nitekim, toplantıdaki tiyatrocuların hiçbiri, bu açıklamanıza karşı çıkmamış. Toplantıdaki herkes, Profesör Özdemir Nutku söylediğine göre, ikinci bir Theope’nin varlığına ve Coşkun Büktel denen meczubun Theope’sinin çalıntı olduğuna kolayca inanmış. Demek ki, aslında, Türk tiyatrosu’nda herkes Theope’nin Coşkun Büktel tarafından yazılmadığına inanmaya hazırmış. Demek ki bu alçak heriften herkes nefret ediyor ve herkes onu engellemek için yalan dahil her yöntemi meşru ve mazur görüyor."

(Bakınız: Coşkun Büktel, "Ne Âlâ Memleket!".)

Gölge Tiyatro, Coşkun Büktel'e çamur atabilmek uğruna (herhalde Büktel'den "Forum Tartışması"nın rövanşını alabilmek için) yalan dahil, takma ismin ardına gizlenerek insanlara çamur atmak alçaklığı dahil, her yöntemi mazur görüyor. Gölge Tiyatro'nun mazur görmediği ve yayınlamadığı tek şey, Büktel'in yazıları...

Gölge Tiyatrocular, Caney'in "Coşkun Büktel Fiyaskosu" başlıklı yazısını; alakasız bir yazının (ÇAĞDAŞ DRAMA DERNEĞİ ULUSLARARASI KONULU ATÖLYELERİ) dibine, "sanki o yazının yorumu gibi" koymuşlar. Ama, "Bu yorumun devamını oku..." ibaresini tıkladığınızda, Caney'in yazısına, Gölge Tiyatro'da "özel" bir sayfa da ayırıldığını görüyorsunuz.

Aşağıda (Gölge Tiyatro'da yayınlanmış sayfasının) linkini son bir kez daha vereceğimiz "Coşkun Büktel Fiyaskosu" başlıklı yazısı nedeniyle, Burak Caney, 60'tan fazla tiyatrocudan tebrik ve teşekkür mesajı aldığını söylüyor. Burak Caney denen "yok insan"a inanmak gerekmez ama, Gölge Tiyatro'nun Büktel'e yasakladığı sayfalarına Caney'i buyur etmesi, o rakamın tümüyle de hayal mahsulü olmadığını kanıtlıyor.

Şimdi, aşağıda linkini verdiğimiz yazısı nedeniyle, Burak Caney'e tebrik ve teşekkür mesajı gönderenlere buradan sesleniyorum:

Herhalde sizler de Burak Caney gibi isimlerinizin gizli kalmasını tercih edeceksiniz. Açık kimliğinizle ortaya çıkıp, Burak Caney'i "açık bir dille", "açıkça, mertçe, Türkçe" tebrik etmeye yanaşmayacaksınız. Yani "adam" gibi davranmak, karanlığa karşı çıkmak yerine, yarasalar ve karafatmalar gibi, karanlıkta kalacaksınız. İşte o nedenle, Burak Caney'i sahiplenmeniz, Burak Caney'i önemli kılmıyor. Onu muhatap almamı gerektirmiyor.

Ama içinizden biri, adı sanı tanınan (yani riske atacağı prestiji bulunan) tek bir tane tiyatrocu, adıyla sanıyla ortaya çıkar da, Burak Caney'in yazdıklarını inandırıcı bulduğunu ve Caney'in yazdığı şeylerin altına imza atabileceğini açıklamak cüretini gösterebilirse; Caney'in yazdıklarına güvenerek, bana karşı çıkmayı göze alabilirse, o salağı muhatap alıp, Caney'in tüm iddialarını onun şahsında yanıtlayacağıma söz veriyorum.

Korkaklığınız, cahilliğiniz, yetenek yoksunluğunuz ve sizi çevrenizdeki en çirkef unsurları sahiplenmeye iten alçakça kin duygunuz; giderek, ibret verici bir sosyal fenomen haline geldi. Koca bir sanat camiasından bir tane adam çıkmaz mıymış, be kardeşim?!

Hadi, o Burak Caney'i tebrik eden yarasalardan birini adıyla sanıyla, çıkarın karşıma da, "Burak Caney haklı!" desin! Madem ki, yazdıklarını tebrik ediyorsunuz, içinizden bir Allah'ın kulu da şu Burak Caney'i "adam gibi", "açıkça, mertçe, Türkçe" desteklesin!

Hadi!...


COŞKUN BÜKTEL FİYASKOSU
tıkla: coskunbuktel.com

29 Ekim 2007 Pazartesi

Oyun ve Bügü

arka kapak


Oyun ve Bügü, konusunda Türkçe kaleme alınmış ilk monografi. Frazer, Huizinga, Caillois ve Malinowski gibi araştırmacıların açtığı yoldan giden Metin And, otuz yıl önce basılıp büyük ilgi gören ve genç kuşaktan araştırmacıları etkileyen kitabında, Türklerin Anadolu'da yarattığı "oyun" diye nitelenebilecek etkinlikleri geniş bir açılımla ele alarak halkbilimsel deneyler yapıyor, ritüel ile tiyatronun buluştuğu yerlerde ilginç sentezlere ulaşıyor.

And'ın, Anadolu halk danslarına, dramatik köylü oyunlarına ve çocuk, genç ve yetişkin oyunlarına getirdiği bakışlar, Orta Asya, Anadolu ve İslam kültürlerinin kaynaştığı bir dünyada eski kültürlerden çağımızın gündelik hayatına geçişler de içeren bir düzlemde sergileniyor.

Oyun ve Bügü, yaşamını Türk tiyatrosunu her evresi ve boyutu ile araştırmaya adamış bir bilimadamının "eskilik", "yaygınlık", "kutsallık", "ritüel bağlantısı", "din", "büyü" ve "gösterim sanatları" gibi kavramların kapsayıcı gölgeliği altında vardığı, pratikte de yararlı olabilecek sonuçları içeriyor.

Metin And, Oyun ve Bügü'nün genişletilmiş baskısı ile Anadolu labirentinin gizli çıkmaz ve geçitlerinde kılavuzluk etmeyi sürdürüyor.

AMATÖR TİYATROLAR BİRLİĞİ İZMİR'DE TOPLANIYOR!

3-4 kasım tarihlerinde İzmir'de toplanacak olan Amatör Tiyatrolara Birliği, bu konuda basın açıklaması yaptı...

tıkla: Yenikapı Tiyatrosu

Çürüyen profesyonelliğe karşı, amatör coşku!...

Özgür Tiyatro oyuncuları...

Esen BAŞKAYA
İlhan Şubat KALKAN

Sibel ADUŞ

Ünsal ŞAŞKIN

Elif TURAN

Gözde TEKER

Ali DOĞAN

Yasin YÜREKLİ

Emrah AKTÜRK

Selen COŞKUN

Velican DEMİREL

Serdar SARIKAYA

Çağlar YALÇINKAYA
.

SAVAŞA HAYIR (AMA HANGİ SAVAŞA?)

Coşkun Irmak
29 Ekim 2007


Çocuğunuz her akşam gözü morarmış, dişleri dökülmüş, dudağı patlamış ve ağzı kan içinde geliyor eve. Siz soruyorsunuz:

“Ne oldu gene?..”

Çocuk yanıt veriyor:

“Beni dövdüler.”

“Kim dövdü?”

“Falanca.”

Ertesi akşam, çocuğunuz yine eve dönüyor, suratı yine Çarşamba Pazarı. Soruyorsunuz:

“Ne oldu gene?..”

“Beni dövdüler.”

“Kim dövdü?”

“Filanca.”

En hümanist, şiddet karşıtı ana-baba bile, çocuğunun eve hergün dayak yemiş olarak dönmesini hoş karşılamaz. Mantıklı çözüm nedir? Dersiniz ki:

“Çocuğum, kimseye karşı haksızlık yapma. Kavga çıkarma. Barışçı ol. Başkalarıyla aranda çıkan sorunları konuşarak hallet...”

Fakat çocuğunuzun karşısındaki saldırgan çocuğun barış, uzlaşma gibi bir niyeti yoksa ve saldırganlığını sürdürmekte kararlıysa? Başka ana-babaları bilmem ama, ben olsam (oldum) şöyle derdim (dedim):

“Çocuğum, kavga etmek kötü birşeydir. Kavgadan kaçın. Ama karşındaki senin bu iyi niyetli yaklaşımını anlamak istemiyor ve bunu senin zaafın olarak görüyorsa, kendini koru. Dayak yeme. Saldırganın anlayacağı dilden konuş. Konuşarak, uzlaşarak, barışarak sorun çözmenin ilk ve temel koşulu; iki tarafın da barıştan, uzlaşmadan yana olmasıdır. Bir taraf saldırgan iken, diğer tarafın aynı konuda barışı sağlaması olanaksızdır. İki tarafın eşitlenmesi gerekir önce. Barış, konuşma ve uzlaşma, bunun için iyi yoldur. Ama bu olanaksızsa, eşitlenme, saldırgan tarafın seçimi doğrultusunda olur. Yani çocuğum, karşı tarafla oturup konuşabilmen için önce onu dövmen gerekiyorsa, döv. En azından, karşı taraf sana saldırarak istediğini alamayacağını anlasın.”

Savaş, iki yanlıdır. Ve iki tarafı vardır: Saldıran ve savunan. Bütün çağların savaşları, temel olarak sömürücü (saldırgan) ve sömürülmek istenen (savunan) arasındadır. Saldırgan sömürücüler, zamana göre değişik kostümler giyseler de, binbir maske arkasına saklansalar da, onlar emperyalisttir. Emperyalizme karşı olanların temel ve birleştirici özelliği, emperyalizme karşı olmaktır.

İşte bu noktada, “Savaşa Hayır” demenin diyalektiğini sorgulamanın zamanıdır.

“ ‘Savaş istiyoruz’

En önce vuruldu

Bunu yazan.” (Duvara Tebeşirle Yazılan-Brecht)

Brecht’in savaş karşıtlığını yansıttığı şiirleri içinde belki de en vurucu olanıdır bu üç dizelik şiir. Brecht hangi savaştan sözediyordu? Yukardaki saptama ışığında, Brecht’in karşı olduğu “taraf” hangi taraftı?

Brecht, şiirlerinde savaşın insana dair bütün değerleri nasıl yok ettiğini, savaş olgusunun kötülüğünü ve yıkıcılığını vurgular. Ama vurgulanan başka bir önemli nokta da, savaşı çıkaranların her zaman sömürücüler olduğu ve sömürücülere karşı durmanın da bir erdem olduğudur. Peki, sömürgene, saldırgana, emperyaliste karşı durmanın yolu nedir? Burada uzun uzun kafa yormaya gerek yok aslında: Bu duruşun biçimini saldırgan, sömürgen, emperyalist belirler.

Bilenler bilir, bir masa tenisi maçında, maçın düzeyini, kalitesini; taraflardan kalitesi ve düzeyi düşük olan belirler. Diğeri ne kadar becerikli, yetenekli ve kaliteli olursa olsun, maçın kalitesi, kalitesi düşük olanın becerisi düzeyinde olabilir.

Brecht’in şiirindeki, duvara “savaş istiyoruz” diye yazan, emperyalist bir savaşın çığırtkanıydı.

Brecht, bir Alman ve bir aydın olarak; kendisinin de ait olduğu Alman ulusu ve Almanya adına hareket ederek; ulusu, ülkeyi kandırarak uçuruma sürükleyen emperyalist güce karşı çıktı. Halkına gerçekleri göstermeye çalıştı. Alman’lığından ve Almanya’sından vazgeçmedi. Dünyagörüşünden de vazgeçmedi. Ama, emperyalizme karşı çıktı. Sosyalist dünyagörüşünün, Alman’lığının ve Almanya’nın buluştuğu odak noktası, buydu. Alman olmaktan utanmadı. Almanya’ya ve insanlığa düşman olanlara karşı durdu.

Nazım Hikmet de öyle değil mi?

“Çevirir gibi yapraklarını ‘Harp ve Sulh’ romanının

dolaştı karlı karanlıkta bir genç kızın elleri.

Kesildi Petrişçevo’da telefon telleri,

sonra Alaman ordusundan 17 beygirli bir ahır yandı.

Ertesi gün partizan yakalandı.” (Tanya-Nazım Hikmet)

Nazım Hikmet, herhalde bu dizelerinde terör savunuculuğu yapmıyor. Emperyalist, işgalci Nazi ordusuna karşı duran, onlarla savaşan Tanya’nın dramını sergiliyor. Ve, Tanya’yı övüyor, yüceltiyor. Vatanını korumak, işgalcileden temizlemek uğruna, kendi canını gözünü kırpmadan feda eden Tanya’nın öyküsünden hangi yurtsever etkilenmez? “Karanlıkta Kar Yağıyor”da anlattığı ve Madrid’de “No pasaran” diye dimdik duran adam nasıl bir savaşın tarafıydı da, Nazım Hikmet O’nu övüyordu?

Öyle gün olur ki, “savaşa hayır” demek, süregiden bir savaşın suçuna ortak olmak anlamını taşır. Emperyalizm ortalığı kana bularken, ortadan bir duruşla “savaşa hayır” demek, saldırganın ekmeğine yağ sürmektir. Açıkça ifade etmek gerek: “Emperyalist savaşa hayır. Emperyalizme karşı savaşa evet”. Çünkü, emperyalizm, masa tenisindeki kalitesiz oyuncudur. Maçın kalitesini, düzeyini, biçimini belirler. Emperyalizm saldırır, yakar, yıkar, alacağını zorla alır, kendi düzenini kurar; ondan sonra da “savaşa hayır” kampanyaları organize eder. Bu da emperyalist savaşın bir parçasıdır. Buna alet olmamak gerekir.

26 Ekim Cuma-2007 tarihli Cumhuriyet Gazetesi’nde, Zeynep Oral’ın “Savaşa Geçit Vermeyin” başlıklı yazısını okudum. Ve, 22 Temmuz genel seçimleri öncesinde, UTKEK’in (“Uluslararası Türkiye Karşıtı Emperyalist Koalisyon”. Bu tanımlama ve kısaltma bana ait.) Türk halkı üzerinde, yazılı ve görsel medya marifetiyle uyguladığı yöntemi anımsadım. Ne yapmışlardı? Açık açık, “AKP’ye oy verin” diyemedikleri için, bazı cici sanatçılar ve yazarlar üzerinden, “...Bu partiler arasında benim oy verebileceğimbir parti yok. Bu defa farklı davranacağım ve bağımsız adaylara oy vereceğim...” yollu, AKP’ye oy verme olasılığı bulunmayanları örgütlülükten uzaklaştıran, soğutan bir psikolojik savaş yürüttüler. Soldaki, ulusal temelde birleşen kesimlerdeki dağınıklığın, her durumda AKP’nin hanesine kâr olarak yazılacağını biliyorlardı.

Bugün, Türk halkı yine ayakta. Hakkari’de 12 şehit verdiğimiz PKK saldırısından sonra, herkesin canına tak eden bu durum karşısında, infial yükseldi. Halk sokaklara döküldü, mitingler, yürüyüşler düzenlendi, basın açıklamaları yapıldı.

Hangi gazeteye baksanız, hangi televizyon kanalını açsanız, herkes savaş ve askerî strateji uzmanı kesilmiş, anlatıyor. Benim bu çeşitten birikimim ve olan bitenler üzerine uzmanca ahkâm kesecek bilgim yok. Böyle bir isteğim ve amacım da yok. Ama, bugün de Türk halkına yönelik, başka bir psikolojik savaş taktiği uygulamaya kondu:

“İyi ama... Kuzey Irak’a operasyon yaparsak, oradaki batağa bulaşırsak, biz de o bataklığa gömülmez miyiz? Hem böyle bir operasyonu yapacak gücümüz var mı bakalım? Uçaklarımız Amerikan malı, parçaları Amerika’dan geliyor, bağımlıyız. Uçakların düşmanı tanıyan bilgisayar yazalımları da kısıtlı oranda veriliyor. Sınırlarımızın ötesinde yapılacak bir operasyonda bu durum aleyhimize işler. Sonra, sıcak para sorunu var. Yabancı kaynaklı sıcak para, ekonomimizin temel dinamiği durumunda. Bir gecede dışarı gidebilir ve bunun anlamı, yaşanacak ağır bir ekonomik krizdir. Türkiye ekonomisinin bunun altından kalkacak gücü yok...”

Sayfalarca uzatmak olanaklı. Sanırsınız, bütün bu bağımlılık ögelerini yaratanlar onlar değil. Bu bağımlılık silsilesi gerçekleşirken bunları söyleyenleri, uyaranları “geri kafalı” gibi gösterip, onlarla alay edenler; şimdi ciddi ciddi bunları ileri sürerek, güya halkı uyarıyorlar...

“Savaşa hayır” diye ortadan ortadan çığıranlarla; Türk halkını pısırıklığa, hareketsizliğe, tepkisizliğe mahkum etmek isteyenler, aynı psikolojik savaşın aktörleri durumundadırlar. Adresi, coğrafyayı doğru görmek ve göstermek gerekir.

Türkiye Cumhuriyeti’nin karşısında ABD, AB, PKK, Talabani, Barzani ve yerli işbirlikçileri; topyekün UTKEK vardır. Bu koalisyonun amacı, Türkiye Cumhuriyeti’ni bölmektir ve bu, uzun bir zamandan beri gizli bir operasyon değildir artık. Türk ordusu Kuzey Irak’a girer mi, çıkar mı, bunlar uzmanlık ister. Benim bilgi ve birikimimin dışında, ama ben şunu bilirim: Eğer çocuğum hergün başkalarından dayak yiyorsa ve kendini savunmak için hiçbir şey yapmıyorsa, ortada bir kişilik ve davranış bozukluğu sorunu vardır. Çünkü kendi varlığını ve varlık haklarını savunmak, her canlının doğal refleksidir. Gündelik hayatta kızmadan, kavga etmeden, uzlaşarak, konuşarak davranmak bir erdem olabilir. Ama ortada kızılacak, tepki verilecek, gerekirse kavga edilecek bir durum varken, gereğini yerine getirmemek de psikolojik sorunun varlığına işaret eder.

Erkek arkadaşınıza başka bir kadın alıcı gözle baksa, tepki duymaz mısınız?

Kız arkadaşınızla çarşıda el ele tutuşmuş giderken, başka bir erkeğin eli, kız arkadaşınızın olmadık bir yerine taammüden değse, susar mısınız?

Namussuz bir satıcı, gözleri iyi göremeyen yaşlı dedenize tuvalet kâğıdı yerine zımpara kâğıdı satsa, bunu onun yanına bırakır mısınız?

Durduk yerde bağırıp çağırmak nasıl yanlış, zararlı ve hastalık belirtisiyse; bağırıp çağırmak gereken yerde de pısırık pısırık susup oturmak, aynı derecede yanlış, zararlı ve hastalık belirtisidir. Çocuğumuza, dedemize, kız ya da erkek arkadaşımıza gösterdiğimiz hassasiyet kadarını hak etmiyor mu ülkemiz?

Zeynep Oral, andığım yazısında şöyle yazmış:

“(...) Biliyorum, farkındasınız: Emperyalist güçler ve onların maşaları bizi Irak batağına çekmek istiyor. Amerikan ordusunun bulandığı, debelendiği, bir türlü çıkamadığı kan girdabına Türk ordusu da girsin, çıkamasın, debelensin istiyor! (...)”

Ben Amerikan ordusunun Irak’a “çıkmamak üzere girdiğini” düşünüyorum ve oradan çıkmak için debelendiğini filan da zinhar düşünmüyorum. Zeynep Oral’ın kanıtlarını bilmek isterdim, ama yazıda bunlar yok.

“Amerikan ordusunun bile” çıkamadığı Irak batağına, elhak, bizim küçük ve zavallı ordumuz elbette girmemeli. Bize bunu düşündürüyor Zeynep Oral. Yalnız, benim anlamadığım birşey var: Örneğini sergilediğim türden bir çok kişi, Irak’a girmenin bize getireceği zararları sıra sıra anlatıp duruyor da; Irak’tan bize girip çıkanlar bize hiç mi zarar vermiyorlar yahu? Geliyorlar, vuruyorlar, gidiyorlar. Nasreddin Hoca’nın türbesi! Nerede bizim ulusal sınırlarımız? Nerede ulusal onurumuz, kimliğimiz? Nerede saygınlığımız? Nerede bağımsızlığımız?

“(...) Biliyorum, farkındasınız: PKK Türkiye’deki tüm Kürtleri yandaşı kılmak, etnik düşmanlığı vurgulamak, körüklemek, yoğunlaştırmak istiyor. ‘Terörle mücadeleyi’, PKK’ye karşı mücadeleden çıkartıp, tüm Kürtlerle silahlı mücadeleye, çatışmaya dönüştürmek istiyor. Yalnız kendi sınırlarımız içindeki Kürtlerle değil, yeryüzündeki tüm Kürtlerle Türkiye devletinin savaşa girmesini istiyor. Ne kadar çok ölen ve öldüren olursa, amacına o denli yaklaşacağına inanıyor. (...)”

Doğru. Fakat çözüm, Zeynep Oral’ın yazısının ara başlığında olduğu gibi, “Biz Bu Oyunda Yokuz” demek mi? Ellerimizde raketler, önümüzde Türkiye masası, rakibimiz UTKEK. Eee? Ne yapacağız? “Biz bu oyunda yokuz” deyip, masayı ve maçı terk mi edeceğiz? “Savaşa Geçit Vermeyin” demek, biraz komik olmuyor mu? Henüz başlamamış bir savaş var sanki ortada ve sanki Türkiye Cumhuriyeti’nin bu savaşı başlatıp-başlatmamak gibi bir hakemlik konumu ve gücü var. Bu savaş yıllaaaaaar önce başladı, son Hakkari saldırısıyla değil. Türkiye Cumhuriyeti’ni bölmeye, yıkmaya yönelik emperyalist bir savaş sürdürülüyor ve bu savaşta Türkiye Cumhuriyeti ne zaman kendini koruma refleksi geliştirecek olsa, saldırganlıkla suçlanıyor. İnsan hakları ve demokrasi kursuna sokuluyor hemen! Bunun bir saçmalık ve aymazlık olduğu sanmak; aymazlığın (ve UTKEK işbirlikçiliğinin) ta kendisidir!

“(...) Tanrım, gazetelerdeki kimi yazıları, televizyolarda kimi konuşmaları dehşet içinde izliyorum! (...)”

Ben de! Ama acaba aynı yazıları okuyup, aynı televizyon konuşmalarını izleyip, aynı yönde tepkiler mi gösteriyoruz, onu bilemiyorum. Zeynep Oral keşke bir-iki örnekverseydi de, somut olarak karşılaştırma olanağımız olsaydı. Örneğin, Hakkari olayının gerçekleştiği günün ertesinde, STV’de Cengiz Çandar ve Mehmet Barlas’ın katıldığı bir program izledim. Gerçekçilik maskesi altında, Türk halkına nasıl yılgınlık, atalet, pısırıklık, korku ve kendine güvensizlik boca edildiğini gördüm. Sinirim tepeme çıktı. Dehşet içinde izledim.

“(...) Bu yazanlar, bu konuşanlar acaba hiç kendi çocuklarını savaşa sürmüş mü! Utanmadan çocuk denecek yaşta ölmüş gençler üzerinden siyaset yapmaya kalkıyorlar! (...)”

Zeynep Oral hiç savaş gördü mü, çocuğu var mı, askere gitti mi, gitmedi mi, bilmem. Hakkari’yi, Yüksekova’yı gördü mü, bilmem. Belki, “İstanbul-Hakkari Kültür Köprüsü” filan gibi birşeyin üzerinden görmüştür. Ben Diyarbakır DT’de beş yıl, Van DT’de iki yıl görev yaptım. Müdür yardımcılığı ve müdürlük yaptım. Turnelerle, bölgede dolaştım. Hakkari’nin tek sinemasının zemini göçük sahnesinde oyun oynadık, Yüksekova’da YİBO yemekhanesinde oyun oynadık. Benim oğlum, üç yaşına geldiğinde, bölgenin neredeyse tamamını gezmişti. Küçüktü, meme emiyordu. Annesinden ayrılamayacak kadar küçüktü. O da turnelere gitti. Birlikte gittiğimiz her turnede, yoldaki her virajın arkasını, daha otobüs virajı almadan görebilmek için başımı uzatırdım. Siz de bir deneyin bu hareketi. Bu saçmalığı tekrar etmenin ruh halini düşünün. Turneye bensiz gittiklerinde, “vardık, merak etme” telefonu gelene kadar saatler geçmek bilmezdi. Oğlum biraz daha büyüdüğünde, annesi turneye gittiği zaman, saatleri beraberce saymaya başladık. Ben onlarsız gittiğimde, onların beni merak ettiğini bilirdim. Ve benim de aklım da onlarda kalırdı. Hava kararınca, insanlar evlerine kapanır, sokaklar boşalırdı. Ben, kendi ülkemde bir yabancı gibi yaşamanın ağırlığını, düşmanca bakışlar altında yaşadım. Ulusal kimliğimi açığa vuramadan, hatta bazı durumlarda onu gizleyerek. Bir İngiliz’in, Fransız’ın, Amerikalı’nın kendi ülkesinde kendi ulusal kimliğini gizleyerek yaşamak zorunda kalması sözkonusu olabilir mi? Ben kafatasçı değilim. Ben insan olmanın, her türlü erdemin üzerinde olduğuna inanırım. Ben biriyle karşılaştığım zaman, benim için onun insanlığı önemlidir. Başka birşey de aramam. Aklıma bile gelmez. Ama, ben Türk’üm ve Türkiye Cumhuriyeti vatandaşıyım. Diyarbakır sokaklarında ben Türk olduğum için aşağılanırken, % 99’u gazeteci ya da turist kılığındaki ajan olan yabancı uyruklu kişilerin itibar görmesini anlamlandırabiliyorum. Ve beni aşağılayan pervasızlığa pabuç bırakan zihniyeti, uyruğu ne olursa olsun, bağışlamam. Oyuncu arkadaşlarıma, “PKK yol kestiğinde, Kürtçe bilenlere birşey yapmıyor...” diyerek, onlara Kürtçe “elma”, “armut”, “gel”, “git” demeyi öğretip, eğlenenleri sevindiren aymazlıkları benimseyemem. Anlattıklarım, 1988’den sonraki beş yıllık süreçtir. Dahası elbette var; dahası, başkalarında elbette daha ağır olarak var. Ama burada, bu kadarı yetsin.

Sonunda Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulduğu bağımsızlık savaşı, aynı zamanda ulusal demokratik bir devrimin yaşandığı süreçtir. Bu süreç, evlerde, sıcak odalarda, tarihten, toplumdan ve dünyadan izole bir hayat sürerek yaşanmadı. Bu ulus, ulus olmak için toprağına üniversiteler, liseler gömdü. Onların ana babaları kan ağladı elbette. Anıları –unutturulmaya çalışılsa da- hâlâ yaşıyor. Beşiktaş Jimnastik Kulübü’nün formasındaki beyazın yanındaki kırmızı, hangi sebeple siyaha çevrildi? İstanbulspor, İstanbul Erkek Lisesi’nin bünyesinden çıkmıştır. Formasındaki sarının yanında siyah bulunmasının sebebi nedir? İzmir’in Altay’ının formasındaki siyah?.. Gencecik insanların, lise, üniversite öğrencilerinin yasıdır o siyahlar. Ulusal demokratik devrimimiz, emperyalizme ve yerli işbirlikçilerine karşı verilmiş bir savaşın sonunda gerçekleşti. İşte bu ülkü uğruna öldü binlerce gencimiz. Eğer emperyalist çıkarlar uğruna, saldırı savaşlarında ölmüş olsalardı, hayıflanırdık. Ama onlar ana babalarını, kardeşlerini, arkadaşlarını, topyekün yurtlarını savunmak için öldüler. Elbette üzüleceğiz. Hem de çok üzüleceğiz. Ama aynı şey bugün yaşansa (yaşanıyor), yurdumuza emperyalistler ve onların işbirlikçileri tarafından saldırılsa (saldırılıyor), bugün de yurdumuzu savunmayacak mıyız?

Zeynep Oral, muğlak bir zemin üzerinde, ortadan ortadan yazıyor. Önce, bir tarafında UTKEK’in, diğer tarafındaTürkiye Cumhuriyeti’nin yer aldığı bu savaşta taraf olmak ve bunu açıklamak gerekir. “Ben insanlığın tarafındayım, ben savaşa karşıyım” gibi, fiilen yaşanan savaş içinde bir anlam taşımayan açıklamalar, açıklama sayılmaz.

Zeynep Oral, yazısında demagoji yapıyor ve yaşananlara karşı gelişen halk tepkisini “hamaset” olarak sunuyor.

“(...) İnanın bu acı, siyasi sloganlarla, intikam, kin nefret sloganlarıyla ya da hamasi nutuklarla giderilmez, giderilemez. Hele savaş naraları atarak hiç giderilmez. Bunlar göstermelik tepkilerdir. Yürekte duyulan acı, gösterişe döndürülemez. (...)”

Kuşkusuz, tepkilerin içinde yanlış yöne gidenler bulunabilir. Kafatasçı yaklaşımlar, etnik temelli çıkışlar olabilir. Ve bunlar benimsenemez, kabul edilemez. Ama, Zeynep Oral’ın inandığı en yüce değer neyse, onun aşkına soruyorum: Türk halkının şu son Hakkari saldırısından sonra gösterdiği tepkinin anlamı bu mu? Bu tepki, bu mudur yani? Bu kadar mı?

Zeynep Oral, mutlu bir insan olmalı. Bu mutluluğu da, ya bilmemekten ya da benim algılarımın dışında kalacak kadar yüksek düzeyde bilmekten kaynaklanıyor olabilir. Hangisi, bilmiyorum.

Bazı gelenekler, töreler, törenler vardır. Örneğin, ölünün arkasından dua okumak, mevlut okutmak gibi. Mevlut okutulmasından murad, ölünün geri getirilmesi midir? Ölüme çare bulunması mıdır? Hayır. Bu törenler, insanlarını acılarını paylaştıkları ve böylece acıya karşı dayanma ve direnme gücünü geliştirdikleri toplumsal olaylardır. Zeynep Oral hiç mi acı çekmedi? O gencecik şehitlerin ana babalarının acılarını, bu ülkenin bütün yurttaşları içinde hissetti. Bunun açıkça ve yüksek sesle, ve –her sağlıklı ve ard niyetsiz yurttaşta olması gerektiği gibi- öfkeyle paylaşılması, hamaset midir? (Hamaset üzerine, meraklısı için: Bkz, “Hamaset, Hamaid ve Mugalata” başlıklı yazım.) Yok eğer; bu acı üzerinden rant elde etmek isteyenler varsa ve onlar kastediliyorsa; içtenlikli bir şekilde acı çeken ya da çekilen acıyı paylaşanları töhmet altında bırakmadan, bu kişi ya da kesimlerin açıkça belirtilerek yazılması gerekmez mi?

“(...) Nasıl mı? Tahriklere kapılmayarak. (..)”

Elbette, kimse tahriklere kapılmayacak. Kapılmamalı. Ama, tahrik eden kim? Kimler? Bunu açık etmeden, kimin tahriklere kapılmaması gerektiği üzerine öğüt vermenin yararı var mı?

“(...) Nasıl mı? Demokrasiden asla ve asla vazgeçmeyerek. Demokratik kanalları açık tutarak. Sokaklarda değil, Meclis’te siyaset üreterek. Toplumsal barış ancak böyle sağlanabilir. (...)”

Toplumsal barış, siyaset üretme erkini ve yetkisini Meclis’e aktararak sağlanamaz. 22 Temmuz seçimleri öncesi ve sırasında, toplumsal iradenin UTKEK tarafından nasıl yönlendirildiğini gördük. Toplumsal iradenin Meclis’e yansımasının, antidemokratik yollarla, nasıl engellendiğini gördük. Yıllardır süren karşıdevrimin katettiği yolu ve elde ettiği kazanımları gördük. Bütün bunlardan bağımsız bir Meclis olamaz, bugün bu ülkede de yoktur. Ayrıca, sokakta neden siyaset üretilmesin ki? Sokakta neden siyaset yapılmasın? Bu antidemokratik bir tutum değil mi? Meclis’i dolduran irade, toplumun (en azından bir kısmının) iradesinden geride kalmışsa ne olacak? Karşıdevrim kazanımlarını sokakta çalışarak elde etmedi mi?

“(...) Bu ülkenin kadınlarına benim güvenim sonsuz. Kolayı değil, zoru gerçekleştirmede daha başarılı olduklarını çok iyi biliyorum. Yürek sesleriyle, akıl seslerinin bir olduğuna inanıyorum. Birikimleriyle, deneyimleriyle, sağduyularıyla, duygudaşlık ve dayanışma güçleriyle, sorun çözme beceri ve yetenekleriyle, bunun üstesinden gelebilirler. O nedenle önce ülkemin tüm kadınlarına, sonra Meclis’teki 50 kadın milletvekiline sesleniyorum: Şiddetin her türüne karşı birleşin! İçinizdeki vicdan dilini bulup yaymaya bakın.

Meclis’teki 50 kadın milletvekili: Şimdi partilerinizin sözcüsü olmaktan çıkın! Tüm ayrımcılıkları, tüm farklılıklarınızı bir yana bırakın. Türk-Kürt, laik-şeriatçı, sağcı-solcu, YETER! Bir araya gelin ve ortak çözüm arayın! Yüreğinizle yani aklınızla konuşun! Partilerinize puan kazandırmaktan vazgeçin, ülkenize, vatanınıza en büyük zaferi kazandırın: Ne iç savaşa ne de dış savaşa sürüklenmeyecek bir Türkiye Cumhuriyeti kazandırın!

Amasız, şartsız koşulsuz, bundan böyle bir tek çocuğun bile ölmeyeceği yolu arayın, bulun ve yaratın! İnanın, yapabilirsiniz! (...)”

Ben de diyorum ki, yapamazlar. Çünkü bütün bu cafcaflı lafların bir tek harfinin gerçekle örtüştüğü nokta yok. Bu satırların ne tarihle, ne sosyolojiyle, ne de sınıf olgusuyla ilgisi var. Davultozuyla minare gölgesini karıştırmak ve bundan bir çözüm ummak ne kadar olanaklı ve gerçekçi bir istekse; bu laf salatası da o kadar olanaklı ve gerçekçi.

12 şehidin yanısıra, yaralılarımız var. Ve, düşmanın elinde sekiz tane gencimiz var. Onların anaları da ana. O analar da kadın. Zeynep Oral’ın o sekiz kadına, o sekiz anaya ve o sekiz gencimize söyleyeceği bir sözü yok herhalde ki, yazısında anmamış. Onların da Zeynep Oral’a söyleyecek sözleri olduğunu sanmam.

Türkiye Cumhuriyeti, bir yılbaşı gecesinin ertesinde, yeni yılın ilk sabahında, ışıklı, yaldızlı ve plastik bir çam ağacı dibinde, janjanlı kâğıtlara, simli kurdelelere sarılı olarak bulunmadı.

“(...)

Gece aydınlık ve sıcak

ve kağnılarda tahta yataklarında

koyu mavi humbaralar çırılçıplaktı.

Ve kadınlar,

Birbirlerinden gizleyerek

Bakıyorlardı ayın altında

Geçmiş kafilelerden arta kalan öküz ve tekerlek ölülerine.

Ve kadınlar,

Bizim kadınlarımız:

Korkunç ve mübarek elleri,

ince, küçük çeneleri, kocaman gözleriyle

anamız, avradımız, yârimiz

ve sanki hiç yaşamamış gibi ölen

ve sofradaki yeri

öküzümüzden sonra gelen

ve dağlara kaçırıp uğrunda hapis yattığımız

ve ekinde, tütünde, odunda ve pazardaki

ve karasabana koşulan

ve ağıllarda

ışıltısında yere saplı bıçakların

oynak, ağır kalçaları ve zilleriyle bizim olan

kadınlar

bizim kadınlarımız

şimdi ayın altında

kağnıların ve hartuçların peşinde

harman yerine kehribar başlıklı sap çeker gibi

aynı yürek ferahlığı,

aynı yorgun alışkanlık içindeydiler.

Ve on beşlik şarapnelin çeliğinde

İnce boyunlu çocuklar uyuyordu.

Ve ayın altında kağnılar

Yürüyordu Akşehir üstünden Afyon’a doğru. (...)” (922 Ağustos Ayı ve Kadınlarımız ve 6 Ağustos Emri ve Bir Aletle Bir İnsanın Hikayesi-Nazım Hikmet.)

Zeynep Oral’ın seslendiği kadınlar, bu kadınlar mı?

Zeynep Oral, bu kadınlardan mı?
tıkla: tiyatrom

28 Ekim 2007 Pazar

Bulunmaz Tiyatro; çalışma...

DEMİRKANLI TİYATROYU ZEHİRLİYOR

Demirkanlı'nın Kirli Çamaşırları Serisi: Sekiz

21 Nisan 2007 (Yani altı ay önce)


Demirkanlı - Burak Caney isimli (takma isim olduğunu sandığım) biri, bir süre önce Perde Arkası diye bir site kurup, bu ikiliyle, onların anlayacağı dilden ama berbat bir dil ve üslupla yayın yaptı.

Bulunmaz - Evet, Demirkanlı Perde Önü'nde banal yayın yaparken, Burak Caney adlı Internet Teröristi de Perde Arkası'nda sanal yayın yaptı ve Bulunmaz'ın sosyalist kimliğine saldırı düzenleyerek; "Devlet Sadakası", "Efes Pilsen Harçlığı", "AKBANK Çanağı" "İsviçre Hastanesi Kıyağı"... gereksinmediğinden, adeta imha etmek istedi...

Demirkanlı - Bilmiyorum ama, sanırım Hilmi Bulunmaz’ın çok önceden tanıdığı ve aralarında bir husumet olduğunu sanıyorum, çok iyi tanıdığına göre.

Bulunmaz - Senin bilmediğin beş vakit namaz... Hoş Devlet Tiyatroları'ndan reklam sözü alsan, namaza da başlarsın ya!!! Sen herşeyi bilirsin... Bilmesen de, biliyormuş gibi yaparsın... Biliyormuş gibi yapmanı yemezlerse; şantaj/montaj/sabotaj/kolaj... yaparsın, olur biter!!!

Demirkanlı - Ara sıra bakardım. Sonra site hacklendi. Siteyi H. Hilmi Bulunmaz kendilerinin hacklediğini açıkladı. Kendi abukluklarını yayımlamadığımız için bizi sansürcü diye suçlayan Büktel ise, görmedi-duymadı. Hiç sesini bile çıkartmadı. Oysa, Bulunmaz’ın sitesini satır satır okuduğunu ve sürekli alıntılar yaparak, ne kadar dürüst bir yayıncı olduğunu anlatıp dururdu. Bir anlamda, yayınevi-matbaa eşkıyalarca basıldı, üretim araçları yakıldı, yıkıldı ama Coşkun Büktel’den arkadaşına bir tek tepki gelmedi, sessizce onayladı yani. İşte, Büktel’in hackerlarla kol kolalığının belgesi.

Bulunmaz - Gerçekten "Oha filan oldum yani!!!" Gerçekten (Demirkanlı ağzıyla konuştuğum için okurlardan özür dilerim) çüüüş yani!!! Belgeni sevsinler... Tam bir şantaj/montaj/sabotaj/kolaj... komutanı gibi davranıyor Demirkanlı!!!

Yazının tamamı için: tıklayınız

Demirkanlı'nın Kirli Çamaşırları Serisi: Bir
YENİ YAZARIMIZ: MUSTAFA DEMİRKANLI

Demirkanlı'nın Kirli Çamaşırları Serisi: İki
DEMİRKANLI İKİNCİ YAZISIYLA DERGİMİZDE

Demirkanlı'nın Kirli Çamaşırları Serisi: Üç
DEMİRKANLI ÖLÜNÜN ARKASINDAN YAZIYOR

Demirkanlı'nın Kirli Çamaşırları Serisi: Dört
DEMİRKANLI İŞBAŞINDA

Demirkanlı'nın Kirli Çamaşırları Serisi: Beş
DEMİRKANLI TEMİZ OLMAYA ÇAĞIRIYOR

Demirkanlı'nın Kirli Çamaşırları Serisi: Altı
DEMİRKANLI ANA AVRAT KÜFREDİYOR

Demirkanlı'nın Kirli Çamaşırları Serisi: Yedi
DEMİRKANLI KİŞİLERLE UĞRAŞIYOR

Demirkanlı'nın Kirli Çamaşırları Serisi: Sekiz
DEMİRKANLI TİYATROYU ZEHİRLİYOR

Demirkanlı'nın Kirli Çamaşırları Serisi: Dokuz
DEMİRKANLI PANELİZME BEL BAĞLAMIŞ

Demirkanlı'nın Kirli Çamaşırları Serisi: On
DEMİRKANLI YALANLARINI SÜRDÜRÜYOR

Demirkanlı'nın Kirli Çamaşırları Serisi: On Bir
YALANI YALANLA ÖRTMEK

Bana yazarını söyle, senin sanallığını söyleyeyim!...

tıkla: Hilmi Bulunmaz

Gölge Tiyatro, üstündeki Burak Caney gölgesini attı!...


Coşkun Büktel
28 Ekim 2007


GÜNCELLEME:

Gölge Tiyatro, gecikerek de olsa, sorumlu ve ciddi bir site olduğuna karar verdi.

Her sıradan dangalağın, takma isim ardına gizlenerek, yazdıklarının bedelini ödemek riskine girmeden, birilerine çamur atabildiği bir "yolgeçen hanı" olmak başka; adı sanı belli olan insanların, yani yazdıklarının bedelini ödemeyi göze alanların, en sert üslupla dile getirilmiş, hoşunuza gitmeyen eleştirilerine bile açık olmak; sansür karşıtı, demokratik bir site olmak başka...

Gölge Tiyatro, Burak Caney takma adının ardına gizlenmiş vandalların, hiçbir riske girmeden Coşkun Büktel'e saldırmalarına yataklık etmekten (gecikerek de olsa) vazgeçti. Bu apaçık ahlaksızlığa son vermekte Gölge Tiyatro'nun niçin bu kadar uzun süre tereddüt yaşadığını anlayamadık.

Adam kendi gerçek adını sansür ettiğine göre, o sansürcüye en iyi cevap, sansürün ne kadar iğrenç bir şey olduğunu bizzat yaşayarak anlamasını sağlamak ve onu gerçek adıyla ortaya çıkmaya ve yazdıklarının sorumluluğunu yüklenmeye zorlamaktır. O durumda, Caney'in yazısı elbette yeniden yayınlanmalıdır.

Her neyse, biz, sonuçta, "iyi biten her şey iyidir" diyerek, Gölge Tiyatro yöneticilerini tebrik ediyoruz.

Gölge Tiyatro, meçhul (malum) şahıs Burak Caney'i bağrına bastı!

Bu siteye ve bu yazıya ulaştıkları halde, Burak Caney nedir, ne işe yarar bilmeyen okurlar varsa, yazıya devam etmeden önce, bir Vandal maskesi olan bu takma ismin faaliyetleri hakkında, mutlaka bilgi sahibi olmalı; Burak Caney'in neyle uğraştığını, asli görevinin ne olduğunu ve bu görevi ifa ederken gözettiği kalite düzeyini mutlaka kavramalıdır. Bunun için, öncelikle yazının başlığındaki mavi harfli linki tıklayarak, Caney hakkında daha önce neler yazdığımızı görmeli, özellikle, Caney'in onca emek vererek hazırladığı ama daha sonra nedense sitesinden kaldırdığı ("Hilmi'yle Coşkun'un Akıl Almazzzz Maceraları") başlıklı slayt gösterisini kaçırmamalıdır.

Evet, Burak Caney hakkında yeterince bilgi sahibi olduğunuzu hissediyorsanız, artık asıl yazımızı okumaya başlayabilirsiniz:
Coşkun Büktel'in gerçek ismiyle, "açıkça, mertçe, Türkçe" yazıp yayınladığı, belgelerle ve linklerle neredeyse her sözcüğünü kanıtladığı, ustaca yazılmış tutarlı ve bilimsel eleştiri yazılarına, bugüne dek asla yer vermeyen Gölge Tiyatro sitesi; Burak Caney takma adının ardına gizlenmiş korkak vandalların, Büktel'e ilişkin salakça yalanlarına yer vermekte hiç sakınca görmemiş. (Gölge Tiyatro'nun bazı yazıları sansür etmediğini görmek, güzel!...)

Peki biz, Büktel'i sansür eden Gölge Tiyatro'nun, takma isim ardına gizlenerek Büktel'e çamur atan, alçak bir yalancıyı sansür etmeyişine; o alçak yalancıya, "bizim sitemiz ciddi ve sorumlu bir site, herhangi birine çamur atacaksan en azından gerçek kimliğinle ortaya çıkacak kadar, yazdıklarının bedelini ödemeyi göze alacak kadar 'adam' olman şart" demeyişine; şaşırdık mı? Elbette şaşırmadık. Çünkü Türk tiyatrosunda vandalizmin ve alçaklığın dürüstlük ve bilimsellikten çok daha "yaygın" biçimde egemen olduğunu, dürüst ve bilimsel yöntemlerin açamadığı pek çok kapıyı açtığını, çoktandır biliyorduk ve defalarca yazmıştık. Kanıtlayabiliriz:

Yalan söylediği için ülkesinde halk ayaklanmasına neden olan Macaristan başbakanı Ferenc Gyurcsany'nin ağzından; (yalan söylediği halde, sırf, Büktel hakkında yalan söylediği için Türk tiyatrocuların neredeyse tamamı ve özellikle OYÇED ile Gölge Tiyatro sitesi tarafından baş tacı edilmiş olan) Özdemir Nutku'ya hitaben yazdığımız "Ne Âlâ Memleket" başlıklı yazımızda, biz ne diyorduk:

"Nitekim, toplantıdaki tiyatrocuların hiçbiri, bu açıklamanıza karşı çıkmamış. Toplantıdaki herkes, Profesör Özdemir Nutku söylediğine göre, ikinci bir Theope’nin varlığına ve Coşkun Büktel denen meczubun Theope’sinin çalıntı olduğuna kolayca inanmış. Demek ki, aslında, Türk tiyatrosu’nda herkes Theope’nin Coşkun Büktel tarafından yazılmadığına inanmaya hazırmış. Demek ki bu alçak heriften herkes nefret ediyor ve herkes onu engellemek için yalan dahil her yöntemi meşru ve mazur görüyor."

(Bakınız: Coşkun Büktel, "Ne Âlâ Memleket!".)

Gölge Tiyatro, Coşkun Büktel'e çamur atabilmek uğruna (herhalde Büktel'den "Forum Tartışması"nın rövanşını alabilmek için) yalan dahil, takma ismin ardına gizlenerek insanlara çamur atmak alçaklığı dahil, her yöntemi mazur görüyor. Gölge Tiyatro'nun mazur görmediği ve yayınlamadığı tek şey, Büktel'in yazıları...

Gölge Tiyatrocular, Caney'in "Coşkun Büktel Fiyaskosu" başlıklı yazısını; alakasız bir yazının (ÇAĞDAŞ DRAMA DERNEĞİ ULUSLARARASI KONULU ATÖLYELERİ) dibine, "sanki o yazının yorumu gibi" koymuşlar. Ama, "Bu yorumun devamını oku..." ibaresini tıkladığınızda, Caney'in yazısına, Gölge Tiyatro'da "özel" bir sayfa da ayırıldığını görüyorsunuz.

Aşağıda (Gölge Tiyatro'da yayınlanmış sayfasının) linkini son bir kez daha vereceğimiz "Coşkun Büktel Fiyaskosu" başlıklı yazısı nedeniyle, Burak Caney, 60'tan fazla tiyatrocudan tebrik ve teşekkür mesajı aldığını söylüyor. Burak Caney denen "yok insan"a inanmak gerekmez ama, Gölge Tiyatro'nun Büktel'e yasakladığı sayfalarına Caney'i buyur etmesi, o rakamın tümüyle de hayal mahsulü olmadığını kanıtlıyor.

Şimdi, aşağıda linkini verdiğimiz yazısı nedeniyle, Burak Caney'e tebrik ve teşekkür mesajı gönderenlere buradan sesleniyorum:

Herhalde sizler de Burak Caney gibi isimlerinizin gizli kalmasını tercih edeceksiniz. Açık kimliğinizle ortaya çıkıp, Burak Caney'i "açık bir dille", "açıkça, mertçe, Türkçe" tebrik etmeye yanaşmayacaksınız. Yani "adam" gibi davranmak, karanlığa karşı çıkmak yerine, yarasalar ve karafatmalar gibi, karanlıkta kalacaksınız. İşte o nedenle, Burak Caney'i sahiplenmeniz, Burak Caney'i önemli kılmıyor. Onu muhatap almamı gerektirmiyor.

Ama içinizden biri, adı sanı tanınan (yani riske atacağı prestiji bulunan) tek bir tane tiyatrocu, adıyla sanıyla ortaya çıkar da, Burak Caney'in yazdıklarını inandırıcı bulduğunu ve Caney'in yazdığı şeylerin altına imza atabileceğini açıklamak cüretini gösterebilirse; Caney'in yazdıklarına güvenerek, bana karşı çıkmayı göze alabilirse, o salağı muhatap alıp, Caney'in tüm iddialarını onun şahsında yanıtlayacağıma söz veriyorum.

Korkaklığınız, cahilliğiniz, yetenek yoksunluğunuz ve sizi çevrenizdeki en çirkef unsurları sahiplenmeye iten alçakça kin duygunuz; giderek, ibret verici bir sosyal fenomen haline geldi. Koca bir sanat camiasından bir tane adam çıkmaz mıymış, be kardeşim?!

Hadi, o Burak Caney'i tebrik eden yarasalardan birini adıyla sanıyla, çıkarın karşıma da, "Burak Caney haklı!" desin! Madem ki, yazdıklarını tebrik ediyorsunuz, içinizden bir Allah'ın kulu da şu Burak Caney'i "adam gibi", "açıkça, mertçe, Türkçe" desteklesin!

Hadi!...

COŞKUN BÜKTEL FİYASKOSU
tıkla: coskunbuktel.com