31 Mayıs 2007 Perşembe

'Teyze, amca bir imza ver'

Boğaziçi Üniversitesi Folklor Kulübü'ne yönelik karalama kampamyasının karşısında sanatçılar olarak tavrımızı ifade ettiğimiz bu kampanyaya 3 Haziran 2007 Pazar gecesine kadar imza verebilirsiniz. Daha sonra metin ve imzacılar basın ve kültür-sanat siteleri aracılığıyla kamuoyuyla paylaşılacaktır.

SANATÇILARDAN KAMUOYU AÇIKLAMASI

16 Mayıs tarihinde Hürriyet ve Takvim gazetelerinde, Boğaziçi Üniversitesi Folklor Kulübü'nün (BÜFK) "Hepimiz" adlı dans-müzik gösterisi hakkında yayınlanan haberi üzülerek okuduk. Haberin gazetelerde yer alma biçimi, Türkiye'de son dönemdeki politik gelişmelere gönderme yapma, hedef gösterme ve hem BÜFK'ü, hem de kültürel çoğulculuktan yana tavır alanları hizaya getirme amacı taşımaktadır.

Biz aşağıda imzası bulunan gruplar ve sanatçılar olarak son dönemde ülkemizde temel hak ve özgürlüklerin kısıtlanmasından ve bölücülük-irtica gibi kavramların sanatsal ve politik ifade özgürlüğünü kısıtlama girişimlerinin bahanesi haline getirilmesinden kaygı duymaktayız. İfade özgürlüğü sadece sanatçılar için değil toplumun tüm kesimleri için vazgeçilmez önemdedir. BÜFK'ün, sergilediği bir gösteri üzerinden medya aracılığıyla açık hedef haline getirilmesi ve "Hepimiz" dans-müzik gösterisinin sergilenmesinin engellenmeye çalışılması, ifade özgürlüğünü ihlal etmektedir. Bu, aynı zamanda üzerinde bulunduğumuz coğrafyada halkların bir arada, barış içinde, kardeşçe yaşama arzusuna yapılmış bir saldırıdır. Adım adım örülen anti-demokratik bir siyasal sürecin, laik-dinci, vatansever-bölücü Kürt-Türk, Ermeni-Türk gibi birçok suni karşıtlıklar yaratılarak haklılaştırılmaya çalışıldığı bir dönemde, BÜFK'e yapılan karalama kampanyasının ortaya çıkması ülkemizin geleceğiyle ilgili kaygılarımızı daha da artırmaktadır.

Medyada yer almaya devam eden BÜFK'le ilgili gerçekdışı, provokatif haber ve yorumları şiddetle kınıyoruz. Herkesi Türkiye toplumunu sahte bölünmelerle kutuplaşmaya zorlayan söylem içinde taraf olmak yerine, demokratik değerlere, toplumsal barışa ve fikir-ifade özgürlüğüne sahip çıkmaya çağırıyoruz.

Boğaziçi Gösteri Sanatları Topluluğu
Sayat Nova
Eruhlular Derneği'nden Dansçılar
Helesa
Dalepa Nena -Laz Kadın Korosu
Dans Buluşma -İstanbul
Çıplak Ayaklar Kumpanyası
Sempatik Dans Dergisi
Barış Güney
Birol Topaloğlu -Müzisyen
Timuçin Gürer -Müzisyen

tıkla: Hepimiz Tuhafız

Emperyalizmin gözünde:


Kapitalizmin gözünde:


Faşizmin gözünde:


Boğazınızda kalsın!

Tüyü bitmemiş yetimin sütünden kesilen parayla "Devlet Sadakası" alan tiyatrolar, yedikleriniz boğazınızda kalsın!

tiyatrom'un
"Sadakaya Hayır!" kampanyasını destekliyor ve gelişmeleri anında okurlarımıza aktarıyoruz:


A. Ertuğrul Timur
Lütfen isminizle yazınız
Kermit adıyla yazan son arkadaş; yazılanları geriye doğru incelersen, herkesin adı soyadı ile yazdığını göreceksin. Lütfen, bu nick yada takma adları chatlere bırakalım ve ciddi bir konu çevresinde konunun ciddiyetiyle davranalım. Zira belli bir sayıya ulaşırsa, bu düşünce ve imzalar Kültür Bakanlığı'na bir baskı aracı olarak sunulacaktır...
Anlayışınıza teşekkürler...

Kermit
Önce bir düşünelim
Bu kampanyaya imza atanlar; devlet onlara para verse idi, ne yapacaklardı diye düşündürüyor beni. Tabiki o dağıtılan paranın adil olmadığını sonuna kadar savunurum. Ama daha dişe dokunur kişilerin imzasını da beklerdim doğrusu. İçimden bir ses "kedi ulaşamadığı ciğere mundar dermiş" atasözünü tekarlıyor durmadan. Ve yardım alan bir tiyatrodan da bu konu ile ilgili eleştiri gelir. Ve kampanya da gerçek amacına ulaşır.

Muhammed Günaydın
...
Her okula, kendilerini özgürce ifade edebilen gençlerin var olabilmesi için bir tiyatro salonu...

Funda Ayaz
destek

Biz de maddi manevi açıkacak her okul salonunun yanındayız.

Berşan Kayıkçı
ses bir ki bir ki
"Sanattı, müzikti, tiyatroydu altın bilezik. Git kendine masa başı bi iş bul, bi sekreterlik yap, kpps'de puanın 80 olsun"
Daha ne kadar duyulacak bunlar?

Ezgi Besen
Tiyatroya gerçek destek
Okullara tiyatro salonu yapılsın.

tıkla: tiyatrom

Sadaka, yalaka, falaka, nafaka...

Devlet, halkın nafakasından kestiği paraları sadaka olarak, yalakalık yapan tiyatroculara verirken, bir yandan da, halk için tiyatro yapanları falakaya yatırıyor...

Bu duruma müdahale eden bir süreç başlatan tiyatrom sitesini destekliyor ve her türden gelişmeyi, okurlarımıza
aktarıyoruz:


Onur Durmuşoğlu
Okul tiyatroları daha önemli
Bir sürü okul tiyatrosu sahnesiz ve onlara bir sahne gerekli. Geleceğin oyuncuları, bilinçli tiyatro seyircileri için...

Nermin Bıçakçı
Destekliyoruz
Tiyatrosever bir avukatım. Sevdiğim tiyatronun sanatçılarının harçlık alacak kadar alçalması benim gururumu kırıyor, ama nedense, onları bu durum utandırmıyor. Bu kampanyayı gönülden destekliyorum. Eğitim dört şıklı testlerle olmaz. Çağdaş eğitim için; her okula bir salon

Nedim Çınar
Neredeler?
Nerede profesyoneller? Neden buraya imza atmazlar? Aldıkları yada alacakları üç kuruş yardım için mi, burada okullara tiyatro salonu kampanyasına katılmıyorlar? Ne biçim sanatçıdır bunlar, ne biçim aydındır? Neden bir teki açıklama yapmıyor? Ancak, "neden ona verdin bana vermedin" türü yaygaralarını duyduk bugüne dek. Neden Tiyatrom gibi çıkıp da, kimseye verme, okullara salon yap, tiyatro eğitimi ver diyemiyorlar? Işıl Kasapoğlu bu konuda açıklamalar yapmış ve burda yazılanları görmezden gelerek, kimse tepki göstermiyor demiş. Oysa asıl anlamlı tepki, burada ve onunkisi gibi "neden şuna verdin neden bana vermedin" tepkisi değil, burdaki saygın ve insancıl bir tepki. Nerede AKP'liler nerede CHP'liler? Neden bu kampanyaya destek vermezler? Çünkü insanlarımız, gençlerimiz umurlarında değil. Popülist politikaları, medyada görünen sanatçıları pohpohlamaktan geçiyor. Hep beraber defolun hayatımızdan pislik kıç yalayıcıları!

Abdulkadir Atalay
Unutmadan
Sözler söylenmek için olmamalı... Her okula tiyatro salonu mutlaka olmalı... İstanbul'da ikinci okulum... ikisinde de tiyatro salonu hazırladım... Zor oluyor ama uğraşınca oluyor... Eski okulumda yüzün üstünde tiyaroya aşık öğrenci yetiştirdim... Yeni okulumda hedefim mükemmel bir tiyatro salonu ve üç yüzün üstünde tiyatro aşığı öğrenci... İyi çalışmalar... Bitirince görmek isteyenleri davet ederim... Sevgiler

Abdulkadir Atalay
Her okula tiyatro salonu
Kampanyanız çok özel... Bizler 'her okula tiyatro' kampanyanıza gönülden destek veriyoruz. Umarım koltuk sevdasında olanlar, koltuklarından kalkıp geleceğimizi şekillendirecek çalışmalara imza atarlar... Tiyatromuzun bilinçli oyuncuya ve bilinçli seyirciye ihtiyacı bulunmaktadır... Tiyatronun ilköğretime kadar inmesi bu ihtiyacı zamanla karşılayacaktır. Güzel çalışmarınızda sizlere başarılar dilerim...

Cem Kenar
tiyatro
Herşeye yeniden başlamak zorundayız... İlköğretimlerden, liselerden, amatörlerden, profesyonellerden... Didişmeden kavga etmeden nasıl tiyatro yapılır biz profesyonellerden öğrenecektir bütün tiyatro aşkı ile yaşayanlar.

Ertuğrul Timur
Katkılar
Sayın yazar-Yönetmen Ahmet Önel de imza kampanyamıza katıldığını email ile bildirmiştir. Duyarlılığına teşekkür ediyoruz. Daha önceden de maille katılanlar : Hilmi Bulunmaz - Bulunmaz Tiyatro, Nazım Hikmet Sahnesi, Sosyalist ve Gerçek OYUN dergisi, Bulunmaz Kültür Merkezi, Adnan Tönel - Aktör, Öğretim Görevlisi, Cüneyt Yalaz - Tiyatro Boğaziçi, Üçgen Sanat Tiyatro Topluluğu adına Fatma Ganioğlu,Tiyatro Kale Engin Dalbudak, Coşkun Büktel, Ulvi Alacakaptan Birlik Sanat Genel Sanat Yönetmeni - TODER Genel Sekreteri, Arda Karapınar - Ters Tiyatro, Nihat Mürşitpınar, Mertcan Savcı Google Sanat, Turam Maraklı, Özgür Yüksekdağ, Gamze Çakır, Ahmet Özkan

Mustafa Kaymaz
Tiyatro
Bence de her okula bir tiyatro salonu açılmalı. Hem Türk kültürüne katkıda bulunmuş oluruz. HER OKULA TİYATRO SALONU YAPTIRMALIYIZ.

tıkla: tiyatrom

'Kayıkçı kavgaları' sürüyor

Internet ortamında yıllarca yazı yazdıktan sonra, "Özdemir Nutku skandalı" kokusu etrafı sarmaya başladığında, "oyundan çekilme" kararı alan Semih Çelenk diyor ki:


Sayın Hilmi Bulunmaz,

Biraz daha zeki ve yaratıcı olmanızı beklerdim. Coşkun Büktel'e öykündüğünüzü anlıyorum, ama onun yaptığını yapmanız için en az onun kadar "mükemmelliyetçi" ve kılı kırk yaran bir yapıya sahip olmanız gerekir. Yoksa, kadim felsefe diyaloglarına yaslanan bu yazım tarzının, sizin kadar savruk, çok fazla "esnaf" ve "mahalle" Türkçesine sahip, okuduklarının çoğunu yanlış anlayan birine göre olmadığı açık.
internette tiyatro üzerine kayıkçı kavgaları ya da hilmi bulunmaz'a açık mektup


"Özdemir Nutku skandalı" mağduru Coşkun Büktel, kişisel sitesinde konuyu irdeledi:


Çelenk, Bulunmaz'ın ısrarlı sorularına rağmen, Özdemir Nutku skandalını hâlâ görmezden geliyor ve tabii, görmezden gelmesi de skandalı pasif biçimde desteklemek anlamına geliyor. Bir rezaleti desteklemiş durumda olmak, her aydın insanın vicdanını yaralar. Sanırım, Semih'in vicdanı da pek rahat değil. Çünkü skandalı desteklemiş olmasının hesabını soran Coşkun Büktel'e karşı söyleyecek hiçbir şey bulamamıştı. Ne skandalın aslında skandal olmadığını söyleyerek hocası Özdemir Nutku'yu savunabilmiş, ne de skandal yüzünden hocası Özdemir Nutku'yu suçlamaya ve kınamaya cesaret edebilmişti. Yapabildiği tek şey, sessizlik hakkını kullanmak olmuştu. Ama böylesine iğrenç bir skandal karşısında sessiz kalabilmek, bir aydının kendini suçlu hissetmeden başarabileceği bir iş değildi. Sonunda Çelenk'in bulabildiği tek çare, tüm interneti ("en azından bir süreliğine") reddetmek oldu. Özdemir Nutku skandalını ve internetteki tüm tiyatral tartışmaları "kayıkçı kavgası" olarak niteleyip kendini bu tartışmaların dışında ve üstünde bir yere konumladı ve böylece skandalı görmezden gelme (sansür) edimini meşrulaştırmış oldu. Ben yalnızca Özdemir Nutku skandalını değil, internetteki tüm tartışmaları görmeyi reddediyorum; ben bu "kayıkçı kavgalarının" dışında ve üstündeyim, demiş oldu. Bu mülahaza, eğer kendini kandırmasına yetiyorsa, Çelenk'in bununla mutlu olmasına karşı değilim. Ama sanırım yetmiyor. Vicdanı rahat olmadığı için, Çelenk susmayı başaramıyor.
Coşkun Büktel'in "kayıkçı kavgalarını" okumak, Çelenk'in yaptığı tiyatroyu seyretmekten çok daha yararlı ve zihin açıcı bir tiyatral etkinliktir!


Not: Bu bir yanıt yazısı değildir! Sadece bir link yazısıdır!

Nazım'a

kan konuştu

kurtuluş savaşı kazanıldı
seyfi daha zengin
nuri daha yoksul oldu

30 Mayıs 2007 Çarşamba

Nazım Hikmet'i anmıyoruz!

Çünkü unutmadık...

Nazım için bir dize yaz!

Kapitalizm sözcüğünü "liberalizm" ile, emperyalizmi "küreselleşme" yada "globalizm" ile yumuşatarak, eleştiri kefesine koyan tatlı su aydınlarının oluşturmak istedikleri; yapay, sanal, sentetik ortamı algılamanın yolu, biraz da Nazım Hikmet'i anlamaktan geçiyor...

Nazım'ın ölüm yıldönümünü, bir düşünce dönüşümü olarak değerlendirip, "içimizdeki şair"i özgür bırakıp, bir dizeyle de olsa, Nazım'ı imgelemimizde yaşatıp, "kolektif şiir" örneği oluşturalım...

Hangi konumda olursak olalım; birer dizeyle Nazım'ı unutmadığımızı, dosta düşmana kanıtlayalım...

Bekliyoruz...

Hemen yazın ve hemen e-posta atın: tiyatroyun@gmail.com

ASYA-AFRİKA YAZARLARINA

Nazım Hikmet

Kardeşlerim
bakmayın sarı saçlı olduğuma
ben Asyalıyım
bakmayın mavi gözlü olduğuma
ben Afrikalıyım
ağaçlar kendi dibine gölge vermez benim orda
sizin ordakiler gibi tıpkı
benim orda arslanın ağzındadır ekmek
ejderler yatar başında çeşmelerin
ve ölünür benim orda ellisine basılmadan
sizin ordaki gibi tıpkı
bakmayın sarı saçlı olduğuma
ben Asyalıyım
bakmayın mavi gözlü olduğuma
ben Afrikalıyım
okuyup yazma bilmez yüzde sekseni benimkilerin
şiirler gezer ağızdan ağıza türküleşerek
şiirler bayraklaşabilir benim orda
sizin ordaki gibi
kardeşlerim
sıska öküzün yanına koşulup şiirlerimiz
toprağı sürebilmeli
pirinç tarlalarında bataklığa girebilmeli
dizlerine kadar
bütün soruları sorabilmeli
bütün ışıkları derebilmeli
yol başlarında durabilmeli
kilometre taşları gibi şiirlerimiz
yaklaşan düşmanı herkesten önce görebilmeli
cengelde tamtamlara vurabilmeli
ve yeryüzünde tek esir yurt tek esir insan
gökyüzünde atomlu tek bulut kalmayıncaya kadar
malı mülkü aklı fikri canı neyi varsa verebilmeli
büyük hürriyete şiirlerimiz

(22 Ocak 1962, Moskova)

29 Mayıs 2007 Salı

Sadaka alarak ölen tiyatro...

Halka karşı hiçbir sorumluluk taşımayan İstanbul Tiyatral Dükalığı, halka karşıt politika üreten Ankara Siyasal Dükalığı'ndan aldığı sadaka/rüşvet kokteyli ile beslenmeyi sürdürüyor...

Bu duruma karşı, haklı öfkeyi örgütleyen tiyatrom'u destekliyoruz ve en küçük kımıltıyı bile okurlarımıza aktarıyoruz:


Haşmet Caner Bilgin
Utanmayacaklar mı?
Şimdi bu çağrıdan sonra Ali Poyrazoğlu Ferhan Şensoy ve diğerleri utanmadan sıkılmadan o paraları alacak ve yiyecekmi çok merak ediyorum.
Bu para verilmemelidir. Ne onlara ne başkasına para verilmemeli verilse de bağımsız özgür sanat için alınmamalıdır. Okullara salon fikri doğru bir fikirdir zira dünyada her rejim (en kötüsü dahil) eğitim kurumlarına para aktarmakla mükelleftir.

Sevilay Saral
Destekliyorum
destekliyorum

Aslan Karahanlı
Hemen bu yıl!
Çok doğru bir fikir bu ve hemen bu yıl uygulamaya konulmalı. Açıklanan yardımlar durdurulsın kimseye ödeme yapılmasın!

tıkla: tiyatrom

oku oku oku


Kahrolsun Tiyatral Dükalık!

Ankara Siyasal Dükalığı ile İstanbul Tiyatral Dükalığı'nın işbirliğiyle oluşturulan "Devlet Sadakası" mantığına karşı tepki örgütleyiciliği yapan tiyatrom'u destekliyoruz...

Sıcak ve anlaşılır bir süreç başlatan tiyatrom, "söz uçar, yazı kalır" düşüncesini eyleme dönüştürdüğünden, bir de "tepki defteri" oluşturdu...

Deftere düşenleri teker teker okurlarımıza aktarıyoruz:


Handan Kural
Çok doğru

Ne kadar doğru şeyler yazmışsınız.
İktidardaki partinin görevi, kişilere destek olmak değil, özellikle gençlere ve halka hizmet sunmak olmalı. Ama bu siyasiler; işadamı kurtarmaya, batık bankacı kurtarmaya o kadar alışmış ki, sanata yatırımları da, işte böyle kişilere özel oluyor.
Ama hiç biri, bir diğerini kurtaramayacak: Ne bu iktidar, Ali Poyrazoğulları'nı, ne de o düzene uyan bukelamun sanatçılar, bu siyaseti kurtaramıyacak. Hepsi tarihin dibini boylayacak, yakındır. Gümbür gümbür alternatif tiyatrolar geliyor: Dünün ve bugünün egemenlerinin klasikleri de, konservatuarları da yerin dibine batsın.

Gül Fulya Akyol
İnanıyor ve destekliyorum!

Kesinlikle sonucunun verimli olacağına inandığım bir kampanya. Öğrencilerin ve amatör tiyatro yapmak isteyen herkesin, en büyük sıkıntılarından biri; çalışabilecek bir mekan bulmak. Umarım kulakları ve ruhları sağır olanlar bu kampanyayı duyarlar!

tıkla: tiyatrom

Nazım ile hasbihal

3 Haziran günü, Nazım Hikmet ile hasbihal edeceğiz...
Bulunmaz Tiyatro'nun küçücük salonunda, hiçbir gündem belirlemeden, Nazım ile söyleşeceğiz...

Çaylar bizden... Dileyen kek ve poğaça getirebilir...

Saat 17.00'de, Yeniçarşı Cd. No: 20/3 (Galatasaray Lisesi yanı)
Tel: 513 47 32/33 - 251 85 23
.
Bekliyoruz...

"Devlet Sadakası" alanlar gelmesin...

tiyatrom'un "Sadakaya Hayır!" kampanyasını destekleyenler gelebilir...

Tiyatroya seyirci kalmayanlar: Sadakaya Hayır!

Siyasal iktidarın, tiyatral iktidara sadaka/rüşvet kokteyli olarak sunduğu "Devlet Sadakası" için tepki örgütleyen tiyatrom'u destekliyoruz...

En küçük adımı bile, okurlarımıza anında duyuruyoruz:


Feridun Çetinkaya - (tiyatrofanzin.com)
Daha çok amatör tiyatro için daha çok sahne, daha çok tiyatro!

İmza kampanyanızı destekliyorum.Tiyatronun önemini kavramanın, tiyatro keyfini yaşamanın, bireyin ve toplumun tiyatronun güzelliklerini paylaşmasının en kestirme ve en etkili yolu, bir amatör tiyatro grubu içinde üretim sürecinin bir parçası olmak, tiyatro yapmaktır. Kimsenin tiyatroya seyirci kalmaması dileğiyle.
Sevgilerimle!

Alper Kadayıfçı
Destek

Bir imza da benden... Hayırlara vesile olması dileğiyle...

tıkla: tiyatrom

Sokakta Tiyatro Şenliği

1 HAZİRAN CUMA

II. Mehmet ULUSOY Sokakta Tiyatro Şenliği

Saat: 17.45 Açılış - Kortej: Konak AKM önü

Saat: 18.15 Mehmet ULUSOY Bildirisi
Prof. Dr. Hülya NUTKU
Yer: Kemeraltı Girişi

Saat: 18.30 Açılış Oyunu “Merhamet”
Canşenliği Oyuncuları
Yer: Kemeraltı Girişi

Saat: 19.30 Müzik Dinletisi (Trombon)
Öğr.Gör.Alper MARAL

Saat: 19.45 Söyleşi “ Türkiye’de Sokak Tiyatroları ve Devrim İçin Hareket Tiyatrosu”
Işıl ÖZGENTÜRK
Prof. Dr. Semih ÇELENK
Yer: Kızlarağası Hanı –Konak


2 HAZİRAN CUMARTESİ

II. Mehmet ULUSOY Sokakta Tiyatro Şenliği

Tiyatro Atölye
Saat: 09.00–13.30 Yrd.Doç.Dr. Kadir ÇEVİK Forum Tiyatro Çalışması
Yer: Dr. Selahattin Akçiçek Eşrefpaşa Kültür Merkezi

Tiyatro Atölye
Saat: 10.00–12.00 Sokak Tiyatrosunda Dil Arayışları, Haldun AÇIKSÖZLÜ
Saat: 13.00–15.00 Sokak Tiyatrosunda Dil Arayışları, Haldun AÇIKSÖZLÜ
Yer: Naci Şensoy Lisesi-Eskiizmir

Tiyatro Atölye
Saat: 10.00–13.00 Müzik Atölyesi Alper MARAL
“Ritüelden Multimedyaya Dramatik Müzik”
“Dramatik Şarkılar”
Yer: Alsancak Kültür Merkezi 7. Kat Benal Nevzat Salonu

Saat: 15.00 Söyleşi “ Sokak Tiyatrosuyla Güncel Siyaset Arasındaki Etkileşim”
DTCF Oyunculuk Bölümü Yrd.Doç. Dr. Kadir ÇEVİK .
Canşenliği Oyuncusu Haldun AÇIKSÖZLÜ
TMMOB Makine Mühendisleri Odası İzmir Şb. Kentin Oyuncuları Yönetmeni Günay TOPRAK

Duvara Karşı Tiyatro Topluluğu Oyuncusu: Vedat KUŞKU
Yeni Kapı Tiyatro Topluluğu Yönetmeni: Orçun MASATÇI
Yer: Kızlarağası Hanı -Konak

Saat 20.00 Canşenliği Oyuncuları
“Merhamet”
Yer: Alsancak Kültür Merkezi Önü

Saat: 20.00 Duvara Karşı Tiyatro Topluluğu
“Umut Kimde”
Yer: Toros Pazaryeri-Gültepe

Saat: 20.00 TMMOB Makina Mühendisleri Odası İzmir Şb Kentin Oyuncuları
“Adam Adamdır”
Yer: Yurtoğlu Parkı Eskiizmir


3 HAZİRAN PAZAR

II. Mehmet ULUSOY Sokakta Tiyatrolar Şenliği

Tiyatro Atölye
Saat: 10.00–15.00 Yrd.Doç.Dr. Kadir ÇEVİK Forum Tiyatro Çalışması
Yer: Dr. Selahattin Akçiçek Eşrefpaşa Kültür Merkezi
Tiyatro Atölye

Saat: 10.00–12.00 Sokak Tiyatrosunda Dil Arayışları, Haldun AÇIKSÖZLÜ
Saat: 13.00–15.00 Sokak Tiyatrosunda Dil Arayışları, Haldun AÇIKSÖZLÜ
Yer: Naci Şensoy Lisesi -Eskiizmir
Not: “Her an oyuna gelebilirsiniz!”

Tiyatro Atölye
Saat:10.00- 15.00 Müzik Atölyesi Öğr. Gör.Alper MARAL
Yer: Alsancak Kültür Merkezi 7. Kat Benal Nevzat Salonu
Saat: 15.00 Müzik Dinletisi
**Atölyeye katılanların performansı
Yer: Alsancak Kültür Merkezi 7. kat Benal Nevzat Salonu

Saat:17.00 Tiyatro Oyun Kutusu
“Şekerden Kraliçe Olur mu?”
Yer: Uzundere Mah. Eskiizmir

Saat: 20.00 Forum Tiyatrosundan Bir Uygulama
**Atölyeye katılanların performansı
Yer: Uzundere Mah. Eskiizmir

Saat 21.00 Duvara Karşı Tiyatro Topluluğu
“Gireceez Gireceez AB’ye Gireceez”
Yer: Uzundere Mah. Eskiizmir

Saat: 19.00 3K Kavimler Kapısı Tiyatro Atölyesi
“Dansöz Ayıcık”

Saat: 20.00 3K Kavimler Kapısı Tiyatro Atölyesi
“Lysistrata”
Yer: Kadın Hakları Parkı- Yeşilyurt


4 HAZİRAN PAZARTESİ

II. Mehmet ULUSOY Sokakta Tiyatro Şenliği

Saat: 20.00 Tarla Faresi Tiyatrosu
“Sevda Bahçesi”
Yer: Günaltay Pazaryeri

Saat: 20.00 Dönüşüm Atölyesi Oyuncuları
“Boğa Zartzurt Masalı”
Yer: Karabağlar Mah. Muhtarlık Önü

Saat: 20.30 Yeni Kapı Tiyatro Topluluğu
“Palto”
Yer: Karabağlar Mah. Muhtarlık Önü


5 HAZİRAN SALI

II. Mehmet ULUSOY Sokakta Tiyatro Şenliği

Tiyatro Atölye
Saat: 13.00–17.00 Kukla Atölyesi Hakan DÜNDAR
Yer: Naci Şensoy Lisesi-Eskiizmir

Saat: 20.00 Yeni Kapı Tiyatrosu
“En Güçlü Kim”
Yer: Günaltay Pazaryeri

Saat: 20.50 Dönüşüm Atölyesi Oyuncuları
“Boğa Zartzurt Masalı”

Yer: Günaltay Pazaryeri
Saat 20.00 Tiyatro Oyun Kutusu
“Şekerden Kraliçe Olur mu?”
Yer: Gültepe Turgut Reis İÖO.


6 HAZİRAN ÇARŞAMBA

II. Mehmet ULUSOY Sokakta Tiyatro Şenliği


Tiyatro Atölye
Saat: 13.00–17.00 Kukla Atölyesi Hakan DÜNDAR
Yer: Alsancak Kültür Merkezi 7. Benal Nevzat Salonu

Saat: 20.00 Tarla Faresi Tiyatrosu
“Dünyanın En Güzel Ekmeği”
Yer: Gültepe Millet Mah. – Pazaryeri

Saat: 20.00 Yeni Kapı Tiyatro Topluluğu
“Palto”
Yer: Çınartepe Mah. Kenan Evren Lisesi

Saat:20.50 Dönüşüm Atölyesi Oyuncuları
“Boğa Zartzurt Masalı”
Yer: Çınartepe Mah. Kenan Evren Lisesi


7 HAZİRAN PERŞEMBE

II. Mehmet ULUSOY Sokakta Tiyatro Şenliği

Tiyatro Atölye
Saat 13.00–17.00 Hareket- Doğaçlama Çalışmaları Yrd. Doç. Dr.Nevin ERİTENEL
Yer: Alsancak Kültür Merkezi 7. Kat Benal Nevzat Salonu

Saat 19.00 Duvara Karşı Tiyatro Topluluğu
“Anne”
Yer: Kartal Park Eskiizmir

Saat 20.00 Yeni Kapı Tiyatro Topluluğu
“Söyle”
Yer: Pazaryeri –Limontepe


8 HAZİRAN CUMA

II. Mehmet ULUSOY Sokakta Tiyatro Şenliği

Saat: 18.00 TMMOB Makine Mühendisleri Odası İzmir Şb Kentin Oyuncuları
“Eşeğin Gölgesi” (Çocuk Oyunu)
Yer: Şeker Mevhibe İlköğretim Okulu – Mimkent

Saat: 20.00 TMMOB Makine Mühendisleri Odası İzmir Şb Kentin Oyuncuları “Adam Adamdır”
Yer: Şeker Mevhibe İlköğretim Okulu – Mimkent

Saat 22.00 Kapanış

Tiyatro... Tiyatro... dergisinin yeni sayısı


00.000 YTL'lik tiyatrolar

Egemenler "seçim yatırımı" olarak, kesenin ağzını açıp, halkın çıkarları için değil, kendi küçük çıkarları için ağzını açan tiyatroculara "sus payı" olarak, yeniden "yardım" etmeye başladı... (tıkla: OYUN)


Işıl Kasapoğlu

Tiyatro Bir Meslek mi?

Günlerdir uyku uyuyamıyorum. İki üç hafta önce çıkan söyleşilerden birisinde, tiyatroda etik sorunundan söz ettim. Belki bir geri dönüş olabilir diye. Olmadı.

Örnek : Bir doktor, bir kişiyi dolandırıp, böbreğini çalar ve bir başkasına satarsa ne olur? Meslekten atılır. Hangi meslekten? Tıp Hekimliğinden. Peki tiyatroda bir oyuncu turne günü "Benim dizi çekimlerim var, turneye gelemem" derse ne olur? Turne batar, bu oyuncu da "meslek"ten bir başka tiyatro grubu tarafından hemen işe alınır.

Biz ödüllerde karanlık işler olduğunda susarız, bir arkadaşımız biletçiler tarafından dolandırıldığında susarız, ödenekler ne idüğü belirsiz kriterlerle verildiğinde susarız, biz genel müdürler kanunsuz yollarla işten el çektirildiğinde susarız... Biz susarız: Bizim bir mesleğimiz yok. Bizler küçücük bireyleriz. Ancak elele tutuşup o yıkılmasın, bu yıkılmasın diye bağırır dururuz. Bu arada kendi kendimizi yıkmaktayızdır, farkında olmayız.

Önce meslek. Önce meslek ahlakı!

Ödeneklerin açıklandığı günden bu yana uyuyamıyordum!

Bir ses bekledim!

Gelmedi. Ödenek kriterlerini karşınıza koyun ve bakın, niye, kime, kaç para.

Semaver Kumpanya'ya sıfır kuruş!

Ben artık uyuyacağım, sizler düşünün! Yarın Elektra provam var!

28 mayıs 2007

Bakınız: tiyatrodergisi.com.tr

28 Mayıs 2007 Pazartesi

Milletin vekilleri!

Süngünün ucunda, zorla kabul ettirilen Anayasa ve bu Anayasa'nın dayattığı Seçim Yasası ile Siyasal Partiler Yasası'nın türevi vekiller, milleti temsil etme yeteneğinden yoksun olduklarını, her haliyle kanıtlıyorlar!

tıkla: Hürriyet


VE KAVGANIN TUTANAKLARI:

'Ahlaksız dönek, satılmış köpek'

ÖNDER YILMAZ Ankara

TBMM Genel Kurulu'nda Anayasa değişikliği paketi görüşülürken çıkan kavga, Meclis tutanaklarına şöyle yansıdı:

- Ümmet Kandoğan (Bağımsız-Denizli): Şimdi, bakınız, ben size bir resim göstermek istiyorum, bir gazeteden. Halkın birliğini, milletin birliğini, 70 milyonu temsil ettiğini ifade eden Cumhurbaşkanı'nın şu bakışlarındaki kin ve nefreti çok iyi tahlil edin. Bu resimde milletin birliği ve beraberliğini sağlaması gereken bir Cumhurbaşkanı bu ülkenin Başbakanı'na nasıl bakıyor?

- Ali Rıza Bodur (CHP-İzmir): Terbiyesiz.

- Tuncay Ercenk (CHP-Antalya): Yazıklar olsun, ayıp sana.

- Bodur: Yazık! Dönek! Ahlaksız, insanın yüzünde biraz utanma olur!

- Abdulaziz Yazar (CHP-Hatay): Seni millet susturacak!

- Kandoğan: Vallahi beni, Ümmet Kandoğan'ı susturamazsınız kardeşim.

- Bodur: Fırıldak! Fırıldak!

- Faruk Anbarcıoğlu (AKP-Bursa): Kürsü Türk milletinin.

- Başkan: Arkadaşlar, yerinize oturun, ben, gerekli ikazımı yapacağım.

- Atila Emek (CHP-Antalya): Daha evvel Başbakan'a AKP'ye saldırıyordun, şimdi Cumhurbaşkanı'na.

- Ali Kemal Kumkumoğlu (CHP-İstanbul): Sen paralı asker olmuşsun.

- Bodur: Döneksin. AKP'den döndün, yine dönüyorsun!

- Anbarcıoğlu: Çıkın siz de konuşun, ne bağırıyorsunuz!

- Başkan: Değerli arkadaşlar, Sayın Cumhurbaşkanı bu milletin, cumhurun başkanıdır. O makam, yüce bir makamdır. O makama hepimizin gerekli hassasiyeti ve saygıyı göstermemiz lazım. Sayın Kandoğan, bazı ifadelerinizin de bu yönüyle yanlış olduğunu burada açıklamış oluyorum.

- Sami Tandoğdu (CHP-Ordu): Buna bir hal oldu. Müsaade ederseniz hastaneye götüreceğim arkadaşı!

- Bodur: Ahlaksız herif, adamda biraz surat olur! Konuşma be! Milletvekillerinin yüz karası, otur. Sen döneğin tekisin.

- Mehmet Yıldırım (CHP-Kastamonu): Senin aklından zorun var zaten, aklından!

- Bodur: Sen cumhurbaşkanının adını abdestle ağzına al!

- Kandoğdu: Hepinize teşekkür ediyorum. (Kürsüden indi)

- Tandoğdu: Delirmişsin sen, delirmiş! Bir doktor olarak seni hastaneye götüreceğim ben.

- Bodur: Satılmış köpek!

tıkla: Milliyet

14. Çocuk Oyuncular Festivali sona erdi

Çocukların festivali sona erdi.

16 Mayıs 2007 Çarşamba günü kent kortejiyle başlayan "14. Çocuk Oyuncular Tiyatro Festivali" 27 Mayıs 2007 akşamı sona erdi.

11 gün süresince Kocaeli’nin parklarında ve sahnelerinde oyunlarını oynayan 17 grup, toplam 23 oyun oynayarak festivali tamamladılar.

Çocuk oyunculardan oluşan katılımcı gruplar aileleri, seyirciler, kent protokolü ve konuklarla birlikte gerçek bir şenlik yaşadılar.

Kocaeli’de yapmak istediğimiz şey aslında sanatın bir eğitim aracı olarak değerlendirilmesidir. Özellikle son yıllarda okullarda artış gösteren terör, uyuşturucu, pornografi gibi sorunlar ile baş edebilmek için güzel sanatlardan ve sportif etkinliklerden yardım isteyebiliriz. Bunun ne şekilde olacağını uygulamalı olarak gösteriyor bizim festivalimiz. Organize olarak ciddi bir şekilde projelendirilir ise sonuçta öğrencileri, yöneticileri, öğretmenleri ve halkımızı mutlaka mutlu edecektir.

Bu proje Türkiye genelinde tüm illerde ve ilçelerde uygulanabilecek gurur verici, kolay, düşük maliyetli bir kurtarma projesidir.

Destek veren ve katılan tüm çocuklarımıza ve halkımıza teşekkür ediyorum.

KOCAELİ BÖLGE TİYATROSU
GENEL SANAT YÖNETMENİ
BURHAN AKÇİN

ÖZGÜR TİYATRO'dan

ÖZGÜR TİYATRO savaş karşıtı oyunuyla sizleri selamlamaya devam ediyor…

"Reytingi olmayan bir tiyatro grubunun düşüncelerini yayınlamaya tenezzül edebilecek saygıdeğer basın ve medya kuruluşlarına..."

Haysiyetimiz karanlıklar altındadır... Onurumuz da...

İnsan olma bilincimiz bilinçli olarak zahirileştirilmiştir. Utanma duygumuz kaybolmuştur.

İnsanlığın yaşadığı tragedyadan; acı çekme, kıvranma ve hatta basitçe üzülme mevhumlarından uzaklaşmış bulunuyoruz..

Kişiliksiz ve kimliksiz zavallılar ordusu olduğumuzun göstergesidir bu kahrolası savaşa “hayır” diyemememiz. Arımızı ve izanımızı kaybettiğimizin göstergesidir...

İnsanlık, çirkef bir sığır çobanını dünyanın imparatoru haline getiren Amerikan halkını, ona destek veren dünya hükümetlerini ve buna karşı çıkmayan utanmaz zavallıları affetmeyecektir. Aynı insanlık petrol ve silah tacirlerinin alçak ve emperyalist tezgahlarına karşı koymayan, bunları oyunlarında göstermeyen tiyatro sanatçılarını da asla affetmeyecektir. Kendimize diyeceğimiz sadece budur...

Türkiyeliler...

Hangi ulustan, ırktan, mezhepten olursanız olun, bu insanı hiçe sayan alçak demeye dilin varmadığı (ki o bir seviye belirler) tutuma izin vermeyiniz.. Diktatörlerle bile yönetiliyor olsa, Anadolu’daki komşuluk geleneğinin o büyük insanî tavrı adına komşularınıza sahip çıkınız. Çocuklara sahip çıkınız.. O çocuklar yarınıdır halkın, “umudu, yüzakıdır”...

Gerçek teröristlere dur deyiniz.
İkiyüzlü batıya dur deyiniz.
Emperyalizme dur deyiniz.
Onurunuzu koruyunuz.

Artık kaybedecek neyimiz var ki..?

Herkes bilsin ki, Anadolu’nun kıyısına bu bombaları yağdıranlar ve onlara sınırlarını açanlar, uygarlıklar beşiğinde zavallılaşıp bir hiç olacaklar.
Belki bu savaşı kendilerince kazanacaklar ama unutmamalıdır ki Anadolu’nun ve insanlığın laneti sonsuza kadar üzerlerinde olacak..

ÖZGÜR TİYATRO küçücük nicelliğiyle “Emperyalizme ve Savaşa Hayır” demekten onur duyar...

e-mailto:ozgurtiyatro@mynet.com
ÖZGÜR TİYATRO
adına
Özgür BAŞKAYA


30 mayıs 2007 ve 1 haziran 2007 tarihlerinde “Savaş Oyunu” isimli oyunumuzu oynamaya devam ediyoruz... Gelin oyunumuza…Öldürülen insanlığa, insan olmanın erdemlerini ve güzelliğini hatırlatalım... Savaşa Hayır diyelim…

YER: EKİN SANAT MERKEZİ
TARİH: 30.05.2007—01.06.2007
SAAT: 20:00

tıkla: Özgür Tiyatro

27 Mayıs 2007 Pazar

internette tiyatro üzerine kayıkçı kavgaları ya da hilmi bulunmaz'a açık mektup*

*Bu yazının (açık mektubun) okurları için kısa bir özet vermek gerekiyor. 30 Mart tarihinde, internette tiyatro üzerine yapılan tartışmaları verimsiz bulduğum ve bu kısır tartışmaların tiyatro insanlarının tiyatro yapma gücünü elinden aldığı ve onları paralize ettiğini düşünerek, yazılarımın yayınlandığı www.tiyatroevi.com sitesine bir yazı yazmış ve bu siteden de çekilmek dahil olmak üzere, internet ortamında bir süreliğine de olsa yazı yazmayacağımı, tartışmaları izlemeyeceğimi, katılmayacağımı vb. belirtmiştim.

Hilmi Bulunmaz, www.tiyatroyun.blogspot.com adlı sitesinde bu yazımı, "Semih Çelenk ile Veda Hutbesi Diyaloğu" başlığı altında, benim cümlelerimin arasına kimi notlar iliştirerek yayınladı. (tıkla: OYUN)

Yapılan iş, benim internette tiyatro tartışmasından çekilmekte ne kadar haklı olduğumu gösteren, benim tezimi kanıtlayan "çocukça" bir işti.

Yanıt yazmayacaktım. Ancak bu yapılan işte, kullanılan dil, saptırmalar, sataşmalar, politik görüşüm ve kişiliğimle ilgili imalar beni öylesine sinirlendirdi ki, bu kararımı yeniden gözden geçirip bir yanıt yazmaya karar verdim. Ancak bu yanıtı internette yayınlamak istemedim. Sınırda'da bu yazının öncesindeki diğer tartışmaları, dileyen www.tiyatroyun.blogspot.com, www.coskunbuktel.com, www.tiyatroevi.com sitelerinden izleyebilir.

-------------------------------------------------------

Sayın Hilmi Bulunmaz,

Biraz daha zeki ve yaratıcı olmanızı beklerdim. Coşkun Büktel'e öykündüğünüzü anlıyorum, ama onun yaptığını yapmanız için en az onun kadar "mükemmelliyetçi" ve kılı kırk yaran bir yapıya sahip olmanız gerekir. Yoksa, kadim felsefe diyaloglarına yaslanan bu yazım tarzının, sizin kadar savruk, çok fazla "esnaf" ve "mahalle" Türkçesine sahip, okuduklarının çoğunu yanlış anlayan birine göre olmadığı açık.

Bizim tek bir amacımız var; Semih Çelenk'in yazısını "fırsat" bilip, kendi düşüncelerimizi açıklamaya çalışmak! buyurmuşsunuz. Ama benim yazımı aradan çıkarttığınızda ne yazık ki geriye çocukça karalanmış notlar kalıyor. Keşke tek başına mükellef bir yazı yazsaydınız.

Tiyatromuzun büyük bir yabancılaşma yaşadığının, bir çöküş yaşadığının sadece sizin sitelerinizde ya da yayınlarınız ile Coşkun Büktel'in yazılarında ve kitaplarında mı belirtildiğini sanıyorsunuz? Bu konuda yüzlerce yazı yazıldı, kitap yayınlandı. Ben de 1989 yılından beri, önce Yeni İnsan'da, daha sonraları Edebiyat Eleştiri, Agon, Tiyatora, Evrensel Kültür, Yeni Politika, Siyah Beyaz, Gölge Tiyatro, Sınırda gibi dergi, gazetelerdeki yazılarımda ve Sokaktaki Tiyatro (1992), Barbarlar Mutludur Çünkü Tiyatroları Yoktur (2000) ve Postmodern Zamanlarda Tiyatro (2007) kitaplarımda, tamamen toplumla tiyatro sanatının bağının kopması, tiyatro sanatçılarının topluma yabancılaşması ve piyasanın bir aktörü olması odaklı binlerce satır yazdım. O zamanlardan yazılarınızı görmemişsem benim bilgisizliğimdir. Coşkun Büktel'in Theope'yi 1993'te yayınladığını, Theope merkezde olmak üzere Türk Tiyatrosu eleştirilerine 1995-96 yıllarında başladığını biliyorum. Üstelik bu "sen dillendirdin, ben dillendirdim" meselesi değil ki, "dillendirilmeye başlandı" deniyor yazıda. Önemli olan bunun söylenmesi ya da giderek daha sık telaffuz edilmesidir.

Bu türden çarpıtmaları yazınız boyunca yapmışsınız. Ama niye? Çocuk musunuz siz? Sürekli karşınızdakine çamur atmak zorunda mısınız? Niye illa da bir laf sokuşturmaya çalışıyorsunuz?

"Tiyatro sanatı bir çöküş yaşıyor" diyorum. Ne dediğimi biliyorum. Sayın Bulunmaz, 22 yıldır gece gündüz tiyatro okuyan, öğreten, yazan, çeviren, uyarlayan, yöneten bir adamım. Sakın ha burada belirtilen "nicelik"e takmayasınız. Ya da takın. Nasıl olsa siz benden daha eski tiyatro adamısınız. Öyle ya, lütfen siz "çöküş" yaşamayan, salonlar ya da alanlar dolusu seyirciye oynayan, tiyatroyu da sanat haline getirmiş ve aynı zamanda da yarı feodal yarı kapitalist olmayan birkaç tiyatro ismi verin de hatalı olan ben olayım.

"Tiyatro sanatı ile halkın arasındaki bağın zayıflaması.." diyorum siz de "halkta tiyatro arasında kopukluk var" diyorsunuz. Ha "Kasap Osman", ha "Osman Kasap". Niye kendi zamanınıza da benim zamanıma da yazık ediyorsunuz.

"Kapitalist anlayışa hizmet edecek tiyatro esnafı yetiştirmek için üniversitelere de görev düşüyor" buyurmuşsunuz. Bunu bana laf sokmak için söyleseniz bile, yüzde yüz haklısınız. Kendi sanatına yabancılaşan "tiyatro esnafı" konusunda üniversitelerin de, hocaların da bilinçli ya da bilinçsiz büyük günahları var. Bunları hiç konuşmadığımızı mı, acısını hiç çekmediğimizi mi sanıyorsunuz? Ben kendi payıma bununla ilgili yeterince sıkıntı çekiyor fakat hiç yılmadan bu gidişi engellemek adına, öğrencilerime okula başladıklarında, "sektörde işçi, pazarda esnaf olmak" ile "sanatçı olma"nın farklı şeyler olduğunu anlatıyor ve bunu dört yıl boyunca her fırsatta yineliyorum. Bunun mücadelesini müfredat konusunda da, eğitimcilerin niteliği konusunda da hep vermeye çalışıyorum. Ne kadar başarılı oluyorum / oluyoruz? Başarıdan ne anlaşıldığına bağlı.

"Kar getirmeyen hiçbir şey gerekli değildir.' şiarından hareket eden bu azgın liberalizm, 'tüketici birey'i herşeyin merkezine koymaktadır." diyorum. Siz, "Tıpkı, 12 Eylül Faşizmi'nin hemen ardından (1982 yılında) kurulan 9 Eylül Üniversitesi'nin sağladığı toplumsal saygınlıktan yararlanan Özdemir Nutku'nun düşünce yapısı gibi..." diyorsunuz. Hilmi bey, "tıpkı" dediğiniz "şey"lerin aynı kategoride olması ve birbirini tutması gerekir. Elma ile armut kadar bile birbirine benzemiyor söylediklerimiz. 1982 yılı 12 Eylül faşizmi'nin ardı değil tam göbeğiydi, danışma meclisi vardı, Kenan Evren'in de cumhurbaşkanı seçildiği oylama Kasım 1982'de yapıldı. Dokuz Eylül Üniversitesi'nin kurulması Bundan 4 ay öncedir. Fakültelerin ve yüksek okulların çoğu (Güzel Sanatlar Fakültesi ve dolayısıyla Tiyatro Bölümü de) Ege Üniversitesi'nden devralınmıştır. Prof. Dr. Özdemir Nutku, Prof. Dr. Alim Şerif Onaran ve Prof. Dr. Gültekin Oransay öncülüğünde kurulan Güzel Sanatlar Fakültesi'nin ve dolayısıyla Tiyatro Bölümü'nün kuruluş tarihi 1976, kurulma kararının tarihi ise 1975 yılıdır. İlk mezunlarını 1981 yılında vermiştir. İlk mezunlarımız, provalarını süngü, dipçik nezaretinde yapmışlardır. Ben 1984'te öğrenci olduğumda, üniversitedeki gerici kadrolaşmadan ötürü üst sınıflarımız, üniversiteyi "Dokuz Işık Üniversitesi" diye anıyorlardı. Dokuz Eylül Üniversitesi, ancak son iki-üç dönemdir, o eski çizgisinden kurtulmuş ve ilerici bir çizgiye gelmiştir. Seksenli yıllar boyunca, DEÜ GSF Tiyatro Bölümü, İzmir'deki tiyatro hayatının önemli bir merkezi olmuş, yaptığımız kısa oyunlar (öğrenci oyunları) içeri giremeyen seyircilerin fuayede beklemesi ve talepleri üzerine, aynı günde iki, üç seans oynanmak durumunda kalınmıştır. Suat Taşer sahnesi bu yıllarda çok önemli tartışmalara, panellere, misafir oyunlara ev sahipliği yapmıştır. Ezcümle, 80'li yıllarda, İzmir'de Tiyatro Bölümü bir vahadır. Dokuz Eylül'e saygınlık kazandırmıştır, yoksa sizin söylediğiniz gibi değil. Sizin söylediklerinizi gerçeklerle harmanladığımızda şöyle bir sonuç çıkıyor: 1976'da kurulmuş bir bölüm, 1982'de kurulan bir üniversiteye dahil ediliyor ve bu üniversite (ve 12 eylül rejimi) o bölüme saygınlık kazandırıyor. O saygınlığı da Prof. Dr. Özdemir Nutku kullanıyor. Komik değil mi? Siz 12 eylül rejiminden saygınlık kazanmanın mümkün olduğunu mu savunuyorsunuz?

Öte yandan "Bu resmin arkasında ne var?" soruma, "bu resmin arkasında 12 Eylül faşizmi ve oligarşik dikta var" diyorsunuz. Bunun böyle olduğunu yadsıyan bir ifadem olmadığı gibi Evrensel Kültür'ün Ekim 1993 sayısında "12 Eyül ve Tiyatro" adlı dosyasında bu konuyla ilgili soruşturma cevabım Türkçe bilmek koşuluyla yeterli bir yanıttır. Ama ben "şu an"dan bahsediyorum. Biliyorsunuz insanın ölmesinin en büyük nedeni de doğmasıdır. Ama genellikle ölüm nedenleri arasında 'doğmuş olması' gibi bir neden yer almaz. 12 Eylül misyonu, işlevi olan bir darbeydi. Faşist uygulamaları, idamları, işkenceleri, hapisleriyle toplumumuz üzerinde onulmaz acılar bıraktı, sürekli bir korku ve siniklik hali yarattı. Ve bugün de etkisi değişik biçimlerde sürmektedir. Yine de 12 Eylül ve hemen onun arkasından gelen Özal hükümeti, tüm müdahaleleri bir yana, örneğin Devlet Tiyatrosu'nu kapatmayı düşünmediler. (Üstelik dönemin Devlet Tiyatrosu Müdürü Turgut Özakman'ın ağırlıklı olarak DEÜ GSF ve DTCF Tiyatro Bölümleri'nin mezunlarından oluşturduğu ve bir anlamda da o dönemki DT'nin oyuncu kaynağı konusundaki konservatuar tekelini kırdığı Çocuk ve Gençlik Tiyatrosu deneyimi kayda değerdir.) Çünkü yine, niteliği bir yana, devlet merkezli bir "politika" egemendi. Oysa ki bugün tüm dünyada tröstlerin, çok uluslu şirketlerin hakim olduğu, devletlerin ve ülkelerin yeni pazar haritalarına göre şekillendirilmeye çalışıldığı bir süreç yaşanıyor. Sosyalist sol da bir yanı "kamusal"ı korumak adına, "ulusalcılık" ya da "vatanseverlik" kutbuna öte yanı da "liberalizm"e doğru kayıyor. Küresel Liberalizm de "liberalizm" paydasında buluştuğu bu solu giderek daha çok bağrına basıyor. AKP hükümeti de yukarda andığımız küresel liberal, (kapitalist sözcüğü toplumu daha çok üretim tarzından, liberal sözcüğü ise yönetim tarzından ve onun politik ideolojisinden okuyan kavramlardır. Konumuz ekonomi değil sanat olduğuna göre derdimizi daha çok zihniyetlere ve yönetim tarzına gönderme yapan bir terminoloji ifade eder, yani liberal) politikaların bir uzantısı olarak, "kamusal" olan herşeye "haç görmüş şeytan" gibi davranıyor. İstanbul'da en güzel binaların, en büyük yeşil alanların tröstlere verildiğini, Arap ya da Yahudi sermayesine peşkeş çekildiğini biliyorsunuz (bunlar neo-liberal politik tercihlerdir) . Haydarpaşa kurtarılabildi mi? Henüz bilmiyoruz. Sizin o eskiden bildiğiniz yönetimlerin yerel kapitalist tercihleriyle bugünün küresel neoliberal reflekslerinin oldukça farklı şeyler olduğunu kabul etmelisiniz. Bugün Türkiye'de kendini solda konumlandırmanın gereği, dünyadaki "küresel neoliberal" politikaları ve onun Türkiye'deki uzantılarını görmek, bunları açığa çıkartmak ve buna karşı mücadele etmek olsa gerek. Yani ben böyle düşünüyorum.

Benim "ilerici- gerici kavgası" diye anlatmaya çalıştığım şey, sizin de şikayetçi olduğunuz türden "folklorik protesto" gösterileri, hamasi bildiriler, "tören-rozet Atatürkçülüğü"nden hareket eden, edilgin ve teslimiyetçi aydının sözde politik duruşudur. Sonuçta gericilik (teslimiyet) de ilericilik (mücadele) de kişisel etik ve politik seçimdir, ötesi boş.

"Tüketmeyen, yoksul, işsiz, aç insanları sistem dışı kabul etmekte; büyük kitleleri sadece bir 'güvenlik' sorununa indirgemektedir." yazmışım. "Tam tersine, sistem içi kabul etmek-te ve onları, çalışanlar üzerinde bir tehdit ögesi olarak kullanmaktadır... Yanlış bir sos-yoloji yolundasın Semih Çelenk..." buyurmuşsunuz. Sosyolojinin yolu, bu yolun yanlışı doğrusu olmayacağı bir yana, bahsettiğiniz "işsizliğin ve işsiz kitlenin ücretler ve çalışma şartları üzerinde bir Demokles kılıcı türü sallanması meselesi değil anlatmak istediğim, cumhuriyetin temelinde yatan "yurttaşlık" ortak paydasının söylem düzeyinde de kaybolduğu, tıpkı Osmanlı'da olduğu gibi kitlelerin, "kul-köle" olarak ve net bir biçimde izole edildiği, sınıflar arasındaki makasın giderek açıldığı, ölçüsüz bir hale geldiği, artık söylem düzeyinde bile, "yurttaşlık"ın kalmadığıdır. Kimi teorisyenlerin bu çağa "Yeni Ortaçağ" demesi de belki bu yüzdendir.

Kendini bilen aynı zamanda maddi açlık içerisinde olan birçok insan tanıyorum; "karhane düzeninden yana" değiller, "basit bir 'güvenlik' sorunu" ögesi de değiller!.. demişsiniz. Ben mi insanları güvenlik sorunu olarak görüyorum? Bu insanlar mı kendilerini güvenlik sorunu olarak görüyorlar? Bir daha, ağır ağır okuyun. Ben sistemin bu insanları bir "güvenlik" sorunu olarak gördüğünü söylüyorum. "Güvenlik" sorunu ne demektir? Devletin hiçbir hak tanımadığı ve sadece güvenlik gücü aracılığıyla muhatap olduğu kitle demektir.

Coşkun Büktel'e yanıt verme ya da Özdemir Nutku'nun iftiracı olduğunu irdeleme yerine, sosyolojik irdelemelerde bulunmayı yeğliyorsun...demişsiniz. Hilmi bey, siz bana ne yazıp ne yazamayacağımı dikte edemezsiniz. Coşkun bana verdiği yanıtın sonunda iki seçenek vererek sizden daha demokrat olduğunu göstermişti. Hatırlayacaksınız, bu "skandal"a yer vermeyeceksem en azından "edebimle (başka bir yerde de) uslu uslu oturmamı" tavsiye etmişti. Sizin ona nazaran faşizan olduğunuz anlaşılıyor. Coşkun Büktel'in kendisi dahi kendisine niye ikinci bir yanıt yazmadığımın hesabını sormamışken sizin böyle bir şeyi sormanızın altında güreşçileri kızıştıran cazgır benzeri bir eda seziyorum. Bravo size Sosyalist Hilmi Bulunmaz! İnsanlara ne yazacağını mı dikte ediyorsunuz? Şu konuda yaz! Hayır önce şu konuda fikrini belirt sonra öbür konuyu yaz! Hadi bakalım, "iki pehlivan çıktı meydane..."

Coşkun'un forum tartışmasındaki sert üslubuna sinirlenerek ona yazdığım yanıtta öfkeyle yanlış anlamalara sebep olacak ifadeler kullandığımı biliyorum. Coşkun'un da bana verdiği yanıtın benzer bir sinirlilik ve öfke taşıdığını görebiliyorum. Öyle ki, benim yirmi yıllık emeğimi, kendisinin de çok yakından bildiği, olabildiğince dürüst olmaya çalışan "eyvallah"sız kişiliğimi yere çalmayı "meşru" görmesi ve ağzına gelen her şeyi bir bir sıralamasını kızgınlığımın bir ifadesi olarak görüyorum. Yanıt vermeyişimin tek bir sebebi var. O da kırgınlığım. Tuhafınıza gitmemiştir umarım. Ben sadece "gerçekler" ve "doğrular"dan ibaret bir "android" değilim ve bundan da çok mutluyum. Hata yapabiliyorum, haksızlık edebiliyorum, kırılabiliyorum. Ya da yerinde "uslu uslu oturmaya" karar verebiliyorum. Üzgünüm ama sizden izin almayı düşünmüyorum.

Liberalizm'le ilgili "azgın" sıfatını kullanıyorum, onu oradan kaldırıp "demek ki liberalizm azgın olmasa her şey kendiliğinden düzeliverecek" gibi bir sonuç çıkarıyorsunuz. Pes! Hem bizim hem okurların zekasına hakaret saymak gerekiyor. Özetlemeye çalışayım, "Liberalizm" tanımı eskiden, kapitalizmin özgürlükleri ön plana koyan, 'sosyal refah devleti' biçimini tarif etmek için kullanılıyordu. Oysa ki bugün, "tüketen birey"i yani 'müşteri'yi merkeze koyan, yeni bir dünya düzeninin içinde yaşıyoruz ve bu düzende artık tröstler ve çok uluslu şirketler, sınırları ve devletleri yerle bir ederek yeni pazar haritaları yapıyorlar. Bunun kapitalizmin geçen yüzyıldaki görünümünden farklı olduğunu, görünüşte insan haklarına, özgürlüklere 'saygı' gösteren ama özünde daha da vahşileşen yeni bir stratejinin uygulandığını görmemiz gerekmektedir. İşte bunun adı da, kimine göre "Neo-liberalizm", kimine göre "Küresel Liberalizm"dir.

AKP'ye karşı yapılan en yoğun eleştiri "takiyye" ithamıdır. Ben de böyle bir şey olmadığını -en azından artık olmadığını-, yönetim referanslarının "din" değil, "küresel liberal" politikalar olduğunu ve maliye ve güvenlik hariç tüm bakanlıkların tasfiyeci bakanlıklara dönüştüğü ortadayken başka türlüsünün de düşünülemeyeceğini söylüyorum. Tersine "din"in bir örtü, bir takiyye olduğunu belirtiyorum. Buradan yola çıkarak beni Zaman Gazetesi'nin çıkacağını öngördüğünüz Ege ekinin "bölge kültür servisi şefi" olarak tayin ediyorsunuz. Fakat ben anlama kabiliyetinize daha fazla iltifatı lüzumsuz görüyorum.

AKP'lilerin aşırı liberal olduklarını ve bu yüzden de dinin artık onlar için bir referans oluşturmayacağını kastediyorum. Siz bunun altına Karl Marks "Din afyondur" demiş buyuruyorsunuz. Evet, ben de bu lafı 1979 senesinde lise öğrencisiyken, lise devrimcisiyken mi demeliyim acaba, arkadaşlarımdan duyduğum şekliyle, gelir evdekilere söylerdim. Sonra bu lafın sadece bir özdeyiş olmadığını bir paragrafın sonu olduğunu öğrendim. Karl Marx'ın 1841 yılında Bruno Bauer tarafından yapılan benzetmeyi kullanarak 1844 yılında söylediği bir sözdür. Önce İngilizcesi, "(...) religious suffering is, at one and the same time, the expression of real suffering and a protest against real suffering, religion is the sigh of the oppressed creature, the heart of a heartless world, and the soul of soulless conditions. it is the opium of the people. (...)" Sonra da Türkçesi, "(...) dinsel ızdırap hem gerçek ızdıraptır hem de gerçek ızdıraba karşı çıkışın bir ifadesi. Din, ezilmiş mahlukun (insanın) iç çekişi, kalpsiz bir dünyanın kalbi, ve ayni zamanda ruhsuz hallerin (durumların) ruhudur. Din halkın afyonudur. (...) Her ne kadar konumuz dışı olsa da, Sovyetler Birliği'nin çözülüşünde dinin rolünü, aynı zamanda Pinochet Şili'sinde bir direniş alanı olarak kiliselerin üstlendiği rolü, (yani her iki örnekte de gerçek ızdırap olduğu kadar 'gerçek ızdıraba karşı çıkışın bir ifadesi' olmasını da) yukardaki laflarla üst üste koyup düşünmekte fayda var. Yoksa öyle 'din afyondur' kolaycılığıyla işin içinden çıkılsaydı, günümüze ayrıca bir de "dinlerin yükselişi çağı" demezlerdi her halde.

Hem ne de olsa tiyatroyla uğraşıyoruz ve hayatı formüllerle, şemalarla algılamanın bize yakışmayacağını düşünüyorum. Uğraştığımız "dramatik sanat" açmazların ve çelişkilerin sahne üzerindeki mücadelesidir. Bu asgaride buluşuyoruz ki, oturmuş yanıt veriyorum. Yazdıklarımı tek tek tekrar etmek ve baştan mı anlatmak zorundayım? Belki sıkmadan, kısaca.

Bugün dünyanın her köşesindeki iktidarların 'azgın liberalizmin' acentesi oldukları, her ülkenin giderek bir 'küresel kapitalizm' markasının, 'franshising' işletmesi olduğunu kabul etmemiz gerekiyor." demişim. Siz de buradan "teslimiyetçilik" çıkartıyorsunuz. AKP'nin sadece bir "aracı" olduğu, ekonomik planda IMF'nin, Dünya Bankası'nın ve çok uluslu şirketlerin, siyasal planda da ABD'nin ve AB'nin belirleyici olduğuna mı karşı çıkıyorsunuz? Sizin teziniz nedir? Yukarıdaki laflarımdan teslimiyetçilik mi çıkar? Yoksa mücadele ettiğiniz düşmanı doğru tarif etmek mi? Benimle ve okurların zekasıyla dalga mı geçiyorsunuz anlayamıyorum? "Yaptıkları aykırı bir şey değil" derken "plan neyse onu uyguluyorlar" demek istiyorum. Siz buradan "ne yani AKP'ye karşı savaşmayalım mı?" çıkarımında bulunuyorsunuz. (konuyla ilgili olarak, Viyana'da mukim felsefe doktoru, şair, yazar Oktay Taftalı'nın Yeni Harman ve Kaçak Yayın'da yazdığı ve sonra da kitaplaştırdığı yazılarına tavsiye ediyorum.)

Doğru anladığınız bir şeyi yazsam daha az zaman kaybederdim diye düşünüyorum. Öyle ki neredeyse yazıyı baştan aşağı çarpıtmalarla okuyorsunuz. Bu kadar basit bir yazıyı bile anlamakta zorlanıyorsunuz. Bence, Coşkun Büktel'in her sıkıştığınızda, ya da özgünbir fikir üretmeye üşendiğinizde "kopyala-yapıştır" yaptığınız ya da link verdiğiniz yazıları yerine kendiniz, özgün yazılar üretmeyi deneyin. Bana yaptığınız gibi, başkalarının yazılarına parazit olarak asılmak yerine, düzgün cümleler kurarak baştan sona bir yazı yazmayı deneyin.

Alın bir örnek daha: Yeni Kapitalizm'in eskiden kültür ve sanatı çokça desteklediğini ama şimdi buna gerek görmediğini, örnekleriyle anlatmaya çalışıyorum. Bizde çokça anlatılan, abartılan, batının sanatla ilişkisinin değiştiğini, bizde hala batı masalları anlatan "sanatçı" bozuntularına açıklamaya çalışıyorum. Devletten destek beklemiyorum, bu desteği övmüyorum, sadece durum tespiti yapıyorum. Bu topyekun bir savaştır ve kaynağı, adresi bellidir diyorum. Sizin buna düştüğünüz nota bakın: Komşumuz karısını dövüyor diye, biz de karımızı dövmek zorunda mıyız?!... Ne yani, yoksa siz kapınızı mühürleyen, oyuncularınıza ve seyircilerinize işkence yaptığını söylediğiniz devletten ulufe ve yardım mı bekliyorsunuz?

Eskiden batıda desteklerle, fonlarla, burslarla "sanat"ı destekleyen devletin, yeni strateji gereği bunları lüzumsuz gördüğünü söylüyorum. Düştüğünüz not: Semih birader, sen iyi misin?... Ben iyiyim Hilmi bey. İyiyim de, sizin sürekli elifi mertek görmenizden cid-den sıkıldım.

Ne yapmamı istersiniz? Sizin gibi esnaf ağzıyla mı yanıt vereyim? Yoksa sabrımın sınırlarını zorlayıp notların sonuna kadar gideyim mi?

"Klavyenin başında kendisi olmayan bir tiyatro üzerine sanal tartışmalar yapıyoruz." demişim. Bence, yapmıyor/yapamıyorsunuz!... deyip, Coşkun'la yazışmamıza link veriyorsunuz. Evet, ben bu dediğimi yapamıyorum, beceremiyorum. Provada olmak, derste olmak, yeni bir oyun yazmak, çevirmek, yönetmek, dekor taşımak bana daha önemli geliyor. (Siz bunu yenilmek, tartışmadan kaçmak diye de tercüme edebilirsiniz.) İşte bunu daha iyi gördüğümden belki, o çekilme yazısını yazmış bulunuyorum. Sizin ise itiraflarınızdan bu işi yaptığınız ve oldukça iyi yaptığınız anlaşılıyor. Mübarek olsun, kutlu olsun, maşallah.

Ülkemizde tiyatro etkinliğinin azaldığını söylüyorum. Sizin aklınıza tiyatro etkinliği deyince sadece kendi tiyatronuz geliyor ve savunmaya geçiyorsunuz. Bulunmaz Tiyatro'nun tüm salonları resmi faşizm tarafından mühürlendi, tiyatromuz baskına uğradı, karakol kuruldu, bize ve izleyicilerimize baskı ve işkence yapıldı, sürekli olarak "şüpeli şahıs" (karakoldaki kayıtlarda şüpheli yerine, "şüpeli" yazılıyordu) muamelesi gördük...

Hilmi Bey, yaşadıklarınızın korkunç şeyler olduğunu tahmin edebiliyorum. Ancak, tiyatrolara yapılan baskılar Bulunmaz Tiyatro ile başlamadı. Sizinle de bitmeyecek. Yakından bildiğim bir örnekle yetineyim. 1993 yılından bu yana çalıştığım Ankara Ekin Tiyatrosu da şimdiye dek Batman'da yok edilme tehditleri de dahil, birçok engelleme ile karşılaştı. Devlete karşı, 47 yerde yasaklanan oyunları için 47 dava açtı ve davaların sonucunda hem tazminat kazandı hem de bu yerlerde tek tek oyunlarını oynadı. Siz, büyüğümüzsünüz, "toplumcu tiyatro" yapmanın zorluklarını bizden iyi biliyorsunuz. Yukarıdaki sözlerinizden anladığım, büyük bir heyecanla tiyatro yapmak istiyorsunuz ama engellemeler yüzünden yapamıyor ve bu yüzden zamanınızı internette "olmayan tiyatro"nun tartışmasını yaparak geçirmek zorunda kalıyorsunuz. Size bir tavsiyem var, Sırbistan'da internet üzerinden tiyatro yapan birkaç grup var. Belki başka yerlerde de var, sadece bildiğim bu gruplardır. Oyuncular farklı mekanlarda klavyenin başındalar, seyirciler de ekran başından spontane olarak yazılanları izliyorlar. Bir tanesinin adı da sanıyorum Hamlet'ten galat, "Hamnet". Madem bundan sonra bu işi internet üzerinden sürdüreceksiniz, bu konuyu da araştırmanızı tavsiye ederim.

Gelelim internet konusuna... Bu konuda da bana yine Coşkun'un aklını kullanarak ders vermeye çalışıyorsunuz. "Internet canlı birşey değil. Bir araç... Tıpkı uçak gibi, tıpkı araba gibi..." Evet, internet canlı değil. Beni yemesinden falan korkmuyorum. Tıpkı internet gibi, top da tüfek de, atom bombası da canlı değil. Siyanür de... Eroin de... Nükleer santraller de... Keşke biraz sabrım kalmış olsaydı da, sizinle biraz "E-Devlet" ve "E-Faşizm" konusunda da hasbihah etseydik. Kapınızı mühürleyen sizin deyişinizle "resmi faşizm"in sizi internetten uçuramayacağını mı düşünüyorsunuz? Geçtiğimiz yıl Gölge Tiyatro heklendiğinde, tekrar toparlanmamızın altı ayı bulduğunu belki takip etmişsinizdir. Yüzlerce fotoğrafımızın, yazımızın da kaybolduğunu da belirtmek isterim. Bütün bunlar bir yana, benim kastettiğim, internetin insanı dönüştürdüğünü, bizim de buna karşı uyanık olmamız gerektiğidir. Kullandığı aletin insanı dönüştürmediğini mi düşünüyorsunuz? Asıl adı Peter Lamborn Wilson olan Amerikalı yazar Hakim Bey'in şu satırları umarım sizin için bir şey ifade eder: "Bugünlerde Net/Web'i bir tür toplumsal iç patlama ya da felaket olarak görüyorum. Ondan bir tür uç yabancılaşmanın simgesel motoru ve küresel sermayenin mükemmel bir aynası olarak nefret ediyorum ve korkuyorum. Anarşistler Net'in çekiciliğine kapıldı, çünkü Net'te sınırların varolmadığı görülüyordu. Ancak neo-liberalizmin "Serbest Pazarları" için de aynı şeyler söylenebilirdi. Sınırları olmayan bir dünya, eski modele nazaran kimi bakımlardan daha da baskıcı olmaya başlıyor. Bob Dylan'ın dediği gibi, "herkes, sizin tıpkı onlar gibi olmanızı istiyor." Ve şimdi, postmodern teknolojinin harikaları sayesinde, onlar gibi olacaksınız" (Hakim BEY, Geçici Otonom Bölgeler (T.A.Z), Çev: Rahmi G. ÖĞDÜL, Stüdyo İmge İstanbul 2002,s8.)

Evet, doğru algılamış olmanıza seviniyor, irademi kullanıyorum ve internetten en azından bir süreliğine ve tiyatro ile ilgili olmak kaydıyla uzaklaşıyorum. Evet, ne mutlu bir fareyim ve dağa küsüyorum.

Evet, gelelim tiyatro yapma fikrine...

Olabilir... Coşkun Büktel'in THEOPE adlı oyununu sahneye koyarak işe başlayabiliriz...Bizim tiyatroda olmaz... Çünkü resmi faşizm, tüm salonlarımızı mühürlüyor ve tüm oyunlarımızı yasaklıyor... diyorsunuz.

Obsessive tabir edilen bir ruh hali var, bildiğinizi sanıyorum. Yani, tiyatro yapılacaksa da işe, Theope ile başlayacağız diyorsunuz. Orada da şartınız var. Ne söyleyeceğimizi, ne sahneleyeceğimizi belirliyorsunuz. Açıkça söylesenize ödeneksiz tiyatro yapan bir topluluğun Theope gibi büyük bir prodüksiyona soyunması ile intihar etmesi aynı anlama gelir diye. Üstelik oyunun yazarının da, bir "yoksul tiyatro" yapımına razı olacağını sanmıyorum. Az bir prodüksiyon değil. Onlarca profesyonel, iyi oyuncuya gereksinmeniz var. Ancak ödenekli bir tiyatronun altından hakkıyla kalkabileceği bir oyun. Yani, yine sizin "resmi faşizm" dediğiniz devletin tiyatrosuna mahkumuz bu konuda. Zaten Coşkun'un da ilk gösterimin Ankara Devlet Tiyatrosu tarafından ve Büyük Sahne'de yapılması ile ilgili bir şartı var. Fikrimi öğrenmek istiyor musunuz? Theope'yi bana kalırsa iddialı bir yönetmen, Coşkun'un söylediği şartlarda Ulus'ta Büyük Sahne, eğer orası olmazsa da Taksim'de Büyük Sahne'de (tabii yıkılmazsa) yapmalıdır. Bu oyuna da yakışan budur. Devlet Tiyatroları Theope'yi oynamama utancından kurtulmalıdır. Evet, Coşkun Büktel'in de dediği gibi, bizim vergilerimizle icra-i sanat eden "Devlet" tiyatromuz Theope gibi bir oyunu mutlaka sahnelemelidir. Coşkun tersini söylüyor ama, ben oyununu, benim savunmama ihtiyacı olmadığını bilmeme rağmen, her yerde savunuyor, derslerimde de zaman zaman işliyor, öğrencilerime okutuyorum.

İsterseniz gelin bu işi Devlet Tiyatrosu'na bırakalım, kendimiz daha mütevazı metinlerle uğraşalım. Ama yine ve hep tiyatro yapalım.

Sayın Hilmi Bulunmaz, bitiriyorum.

Yıllar önce, Beyoğlu'nda, İstiklal Caddesi'nde yürürken, "Haydi Tiyatroya" diye bir genç kolumdan çekmişti beni. Bir işhanının ikinci ya da üçüncü katıydı tam hatırlamıyorum, "Nazım Hikmet Sahnesi" yazan bir yerden içeri girdik. Bir apartman dairesinin salonu büyüklüğünde bir yerdi. Plastik sandalyeler, tahta yükseltiler ve yastıklar hatırlıyorum. Sahnede çok heyecanlı, çok amatör, çok sahici oyuncular vardı. Belki yeterince eğitilmemişlerdi, diksiyonları, artikülasyonları çok iyi değildi, ama gösteri bittiğinde oradan mutlu ayrıldığımı anımsıyorum. Biri Çekhov'un olmak üzere, iki kısa oyun izlemiştim sanırım. Çıkarken de diğer seyircilerle birlikte, önümüze uzatılan tepsinin içine gönlümüzden ne koparsa koymuştuk.

Hep orada olmanızı, aynı sahicilikte kalmanızı dilerim.

Sevgi ve saygıyla...

Not: Bu yazı, SINIRDA dergisinin yedinci sayısında (mayıs, haziran, temmuz, ağustos 2007) yayımlanmıştır...

Ankara Ekin Tiyatrosu'nun bombası

Önce, affınıza sığınarak, daha önce yayımladığımız bir yazıyı, yeniden gündeme getirelim: (tıkla: 92.000 YTL'lik tiyatrolar)

Egemenler "seçim yatırımı" olarak, kesenin ağzını açıp, halkın çıkarları için değil, kendi küçük çıkarları için ağzını açan tiyatroculara "sus payı" olarak, yeniden "yardım" etmeye başladı...
Ankara Ekin Tiyatrosu'nun payına; 92.000 YTL düştü! (tıkla:
Zaman)

"Devletin malı deniz, yemeyen domuz!" yada "Domuzdan bir kıl koparmak kardır!" anlayışıyla, sadaka ve rüşvete benzeyen bir biçimde 92.000 YTL alan tiyatroları açıklıyoruz:

tıkla: Ankara Ekin Tiyatrosu

Şimdi de "zeki ve yaratıcı" olmamızı gerektirmeyen bir "kopyala - yapıştır" çalışması:

"HERKESE MERHABALAR.ANKARA EKİN TİYATROSU SAHNESİNE BİR OYUN DAHA EKLEMEYİ TÜM ZORLUKLARA RAĞMEN BAŞARDI.

19 OCAK 2006 TARİHİNDE START ALACAK OYUN İZMİR DOKUZ EYLÜL ÜNİVERSİTESİ GÜZEL SANATLAR FAKÜLTESİ YAZARLIK BÖLÜMÜ DOÇENTLERİNDEN SEMİH ÇELENK İN USTA KALEMİNDEN VE YÖNETMENLİĞİ İLE SAHNELEŞTİRİLEN BİR OYUN.

AYRICA YENİ START DİYEN BİR OYUN DA ERHAN GÖKGÜCÜNÜN KALEMİNDEN VE YÖNETMENLİĞİ İLE SAHNELEŞTİRİLEN HİROŞİMA SEVGİLİM ADLI OYUNDA ZORLUKLARA KARŞI KONULAN SAVAŞ IN GÖSTERGESİ.

GELELİM BOMBASINA EKİN TİYATROSUNUN...

GEÇTİĞİMİZ AYLARDA START ALAN BİR OYUN VARDI "OYUNUN SONU" İZMİR DOKUZ EYLÜL ÜNİVERSİTESİ GÜZEL SANATLAR FAKÜLTESİ YAZARLIK BÖLÜMÜ DOÇENTLERİNDEN SEMİH ÇELENK VE ANKARA EKİN TİYATROSU GENEL SANAT VE YAYIN YÖNETMENİ AYNI ZAMANDA KURUCUSU OLAN FARUK GÜVENÇ TARAFLARINDAN YAZILDI VE YÖNETİLDİ.

EKİN TİYATROSUNUN BÜNYESİNDE BULUNDURDUĞU KARINCA ÇOCUK TİYATROSU GRUBU İSE SEZONA 2 YENİ OYUNLA STARTINI VERDİ. ROBİNSON VE CUMA -MAVİ ÇOCUK ADLI OYUNLARI ÇOCUKLARI EĞLENDİRİCEK BİR OYUNU KOYDULAR YÜREKLERİYLE...

BU SAVAŞ DA TÜM ZORLUKLARA KARŞI GELEREK EMEK HARCAYARAK BU OYUNLARIN SAHNELENMESİNİ SAĞLAYAN ANKARA EKİN TİYATROSUNA NEDEN SAHİP ÇIKMIYORUZ O HALDE...

HADİ VAR MISINIZ BİR ADIM DA BİZ ATALAIM SANAT ADINA...

ANKARA EKİN TİYATROSU:MENEKŞE 1 SOK 8/A KIZILAY-ANKARA

GİŞE TEL:0312 419 56 56FAX:0312 425 84 53

HADİ ARKADAŞLAR BİR ADIMDA BİZDEN...HERKESİ BEKLİYORUZ.... BU SAVAŞA"

tıkla: TURKISH-MEDIA.COM

Not: AKP'li T.C. Turizm ve Kültür Bakanlığı bu "bomba"nın etkisinde kalmış olacak ki, en büyük "Devlet Sadakası"nı Ankara Ekin Tiyatrosu'na verdi...

12 Eylül darbesi tiyatronun celladı oldu

Mustafa Kara

“Kalemden Sahneye” adlı beş ciltlik çalışma, beş yazarın kaleminden Türk tiyatro yazarlığını ayrıntılı biçimde ele alıyor. 1970-80 arasını kapsayan ve Doç. Dr. Semih Çelenk’in hazırladığı üçüncü cilt, YGS Yayınları’ndan geçtiğimiz günlerde çıktı.

Daha önce 1946-60 arası dönem Dr. Uğur Akıncı tarafından incelenmişti. İkinci cilt ise 1960’lardan 1970’e kadar olan süreci kapsıyor. Dr. Özlem Belkıs’ın ele aldığı bu bölüm, kalıcı yapıtlar bakımından da, metin üzerine yapılan tartışmalar bakımından da verimli bir süreç olarak değerlendiriliyor.

Kitabın yeni yayımlanan üçüncü cildinin ardından, 1980-90 dönemini ele alan Dr. Zerrin Akdenizli’nin çalışması yayımlanacak. 1990 sonrasını ise Prof. Dr. Hülya Nutku hazırlıyor. Son iki cilt ile birlikte çalışma tamamlanacak ve 1946’dan bugüne bir Oyun Yazarlığı Tarihi ortaya çıkmış olacak.

1970-80 arasını inceleyen Doç. Dr. Semih Çelenk ile incelediği dönemde tiyatro yazarlığının seyri ve 12 Eylül’ün tiyatro sanatına etkileri üzerine görüştük.

İncelediğiniz 1970-80 arası dönemin tiyatro açısından sizce temel özelliği nedir?

Çalışmamda öncelikle ülkemizde bir oyun yazarlığı geleneği olup olmadığını sorguluyor ve bunun nedenselliklerini, kaynaklarını bulmaya çalışıyorum. Kuşkusuz, ele aldığım dönemin kendine özgü ayrıntıları var ve bunlar da vurgulanıyor kitapta ama, asıl üzerinde durmak istediğim batılı anlamda bir dram sanatının gelişimi...

Biliyorsunuz bizde batılı anlamda dram sanatının geçmişi yüzelli yıldır ancak... Bu yüzelli yıl içinde batı dram sanatının neredeyse iki bin yılda yanattığı sentezlerin, gelişimin sindirilmesi içselleştirilmesi söz konusudur. Bunun ne kadar zorlu bir süreç olduğu bilinmektedir. Ancak bu noktada dram sanatımızın hiç de kötü bir sınav vermediğini söyleyebiliriz...

Oyun yazarlığımızın zirvesini 60’lı yıllarda yaşadığını düşünüyorum ben... 1970’ler ise grup yazarlığının, pratik yazarlığın, yaşama müdahale eden acil oyun yazarlığının geliştiği bir dönem. Dikkat edilirse, bugün elimizde kalan oyunların çoğu 60’lı yıllara aittir. 70’li yılların oyunları hızla yazılmış, oynanmış, etki yaratmış ama yazınsal anlamda da dramatik anlamda da kalıcı olmamıştır.

1970’lerde yine de Bilgesu Erenus, Oktay Arayıcı gibi dram sanatımızın önemli yazarları ilk çıkışlarını yapmışlardır. 1970’lerin daha çok sahne pratiği bakımından önemli yıllar olduğunu söyleyebiliriz. Sahne-sokak iletişiminin Türkiye’de en güçlü olduğu yıllardır... Bugün böyle bir elektriğin özlemi içindeyiz...

Özellikle “işçi tiyatrosu” ve “politik tiyatro”nun bu dönemde gelişim seyri nasıl oldu?

1970’li yıllar politika ekseninde bir yaşantının söz konusu olduğu yıllar. Sol ve onun politikaları sokağı ve yaşantıyı olumlu ya da olumsuz olarak etkiliyordu. Tabii ki önceki döneme göre daha kır kökenli bir kültürden bahsetmek mümkündür. Bu dönemde ortaya çıkan köy gerçeğine yönelik oyunların bu dönem öncesinde ve sonrasında pek görülmemesi de ilginçtir.

1970’li yıllar boyunca sol siyasetin sokağa ve yaşantıya yön vermesi ve tiyatronun da etkili bir medya olmasından ötürü, sanatsal olmaktan öte propaganda ve duyuru amaçlı olarak tiyatronun kullanıldığını görüyoruz. Böyle olunca tiyatro dinamik bir sürece girmiştir ancak aynı anda nitelik bakımından da bir düşüş göstermiştir diyebiliriz. Yine de yeni yeni biçimlerin denendiği; tiyatronun mutlak politik olması gerektiğine inanılan bir dönemdir 1970’ler....

12 Eylül darbesi, tiyatro yazarlığı açısından nasıl bir değişim yarattı; tiyatro sanatı nasıl etkilendi?

Bu dönemin bitimi 1980 darbesiyle olmuştur. Küçük bir olumlu nokta var, tiyatro bakımından burada.. “Politik Tiyatro” kisvesi altında kalitesiz kimi işlerden tiyatro sanatı kurtulmuştur. Kuşkusuz tiyatro tüm sanatlar gibi politiktir. Ancak tiyatro politikanın basit bir borazanı gibi algılanırsa, kendi niteliğinden, kendi gerçekliğinden kaybeder.

Bu gerçeğin algılanması bakımından 1980 kesintisinin iyi olduğunu söyleyebiliriz. Ancak 1980 darbesi birçok bakımdan tiyatro sanatımızın cellatı olmuştur. 1980 ile birlikte toplumsal içerikli bir tiyatro yapma ya da toplumla ilişkisi olan, gündeme müdahale eden bir tiyatro yapma şansı ortadan kalkmıştır. Böylesi bir eğilimi olan tiyatro grupları, sanatçılar bugün bile akıl almadık soruşturmalara, kovuşturmalara, yasaklamalara uğramaktadırlar.

İkincisi tiyatro tartışmanın ve tiyatro eleştirisinin bitmesidir. Kısacası bir toplumsallık alanı olarak tiyatro darbe ile birlikte bu özelliğini yitirmiştir. Bugün tiyatroya belli bir kesimin rağbet ettiği, önemsenmesi, itina gösterilmesi gereken düşkün bir sanat gibi bakılmaktadır. Bugün daha varsıl kesimlerin itibar ettiği ve medyatik isimlerle yaşamını sürdürmeye çalışan bulvar tiyatroları damarı güçlenmektedir. Bunda kuşkusuz ki bir sakınca görmüyorum. Bu alan ne kadar güçlü olursa güçlü bir karşıt ya da arayış da yaratabilecektir.

Ayrıca türü, biçimi ve yöneldiği seyirci kim olursa olsun, ülkemizde tüm tiyatroların kaderinin “seyirci yaratma” sorununda ortaklaştığı görülüyor. Tiyatro seyircisi geleneğinin yok olması da 1980 darbesiyle başlayıp bugün televole, BBG ve popstar çizgisinde gelişen bir süreçtir. Tiyatro ile toplum arasında bu elektiriğin, çekim gücünün kaybolması aynı zamanda bu alanda nitelikli işlerin üretilmesini de engeller hale gelmiştir.

Bugün iyi oyun yazabilecek yazarlarımız reklam, dizi yazmakta; çok nitelikli oyuncularımız reklam ve dizilerde oynamaktadır. Yine de tiyatro sanatının yaratıcı enerjinin yoğunlaşacağı bir alan olarak yeniden keşfedileceği umudunu taşıdığımı söylemeliyim. Çünkü dizi, reklam, show benzeri gelip geçici eğlence kültürüne yönelik üretimlerin sanatçı nosyonu taşıyan yazarlar ve oyuncular için para dışında hiçbir doyum sağlamadığı gerçeği gözler önündedir.

Bundan sonra gündeminizde ne gibi çalışmalar var?

Ben insanlık tarihi içinde önemli bir yaratıcı alan, bir paylaşım momenti olarak gördüğüm tiyatroyu çok önemsiyorum. Ve tıpkı düşünme, okuma, tartışma, sorgulama, araştırma gibi insanı insan yapan temel özellikler gibi belli bir zaman ve mekan içinde yaşamı yeniden yaratıp değerlendirmek üzerine düşünmek anlamına gelen tiyatral eylemin de yaşamasının, değişerek gelişmesinin ve bir çekim alanı oluşturmasının insanlığın kaderiyle doğru orantılı olduğunu görüyorum.

Yoksa tiyatroyu eski bir eğlence biçimi, müzelik bir sanat olarak değerlendirirseniz bunun ölmesinden doğal bir şey olamaz. Önemli olan bu sanatı nasıl gördüğünüz ve ona nasıl bir değer yüklediğinizle ilgilidir. İnsanlığın bugün her dönemden çok hikayeler yaratmaya, bunlar üzerinde düşünmeye tartışmaya ve birbirine hikayeler anlatmaya ihtiyacı olduğunu düşünüyorum...

tıkla: Evrensel

'Yiyin efendiler yiyin!': Sadakaya Hayır!

Tevfik Fikret ne güzel söylemiş:

"Yiyin efendiler yiyin, bu han-ı iştiha sizin,
Doyunca, tıksırınca, çatlayıncaya kadar yiyin!"

Mehmet Tekkanat da: "Onlar kendi sofralarını kurmuş yemeklerini yiyorlar." diyor...

Egemenlerin sömürücülüğünün ilelebet muhafaza ve müdafaa edilmesi adına, ömürlerini "HAN-I YAĞMA" için harcayan tiyatro esnafı, bir yandan Efes Pilsen, diğer yandan T.C. Turizm ve Kültür Bakanlığı'nın kasasından, kana kana besleniyor!

tiyatrom'un başlattığı: "Sadakaya Hayır!" anlamına gelen kampanyayı destekliyor ve her gelişmeyi okurlarımıza anında aktarıyoruz:


Mehmet Tekkanat
El açanlar kadar cesur olunmalı!
Oturup ağlaşmanın gereği yok. Onlar kendi sofralarını kurmuş yemeklerini yiyorlar. Mersin'de bir tek kültür merkezi varken, yokluklar içinde "ilk özel tiyatro salonunu" kurmayı başardım. Hem de hiçbir yerden tek kuruş dilenmeden. Hem de engellere karşın. Hala da borçlar içinde salonumu var etmeye uğraşıyorum. Zaten görülüyor ki, Anadolu'daki tiyatrolara yardım verseler bile üç kuruş avuntu parası veriyorlar. Biz Anadolu'da sanat yapmaya çalışanlar! Sesimizi daha gür çıkarmalı ve bu soyguna dur demeliyiz.Çünkü bu beylere göre sanat yalnızca İstanbul'da yapılıyor. Beslendikleri kaynagı kurutmak için her şeyi yapıyorlar. Bakın tiyatro ödülleri bile kendi aralarında dağıtılıyor. Bizleri yok sayanları da bizler "büyük sanatçılar" diye alkışlıyoruz ne yazık ki. Müstehak bize...

tıkla: tiyatrom

26 Mayıs 2007 Cumartesi

Ha Ali Veli, ha Veli Ali

Kapitalist sömürünün ilelebet muhafaza ve müdafaa edilmesi için varlığını koruyan Devlet Tiyatroları, sürekli olarak makyaj tazelemek zorunda kalıyor...

Halkın çıkarlarının gölgelenmesi için kapitalist imge oluşturan Devlet Tiyatroları'nın başı, "yine, yeniden" değişti:


Bilgin görevine döndü

Kültür ve Turizm Bakanı Atilla Koç’un talimatıyla görevden alındıktan sonra açtığı davayı kazanan Devlet Tiyatroları Genel Müdürü ve Genel Sanat Yönetmeni Lemi Bilgin, görevine döndü.

Ankara 9. İdare Mahkemesi’nin kararı üzerine görevine dönen Bilgin, şunları söyledi: “Kurum daha verimli, daha iyi nasıl çalışır, bundan sonraki çabalarımız bunun gerçekleştirilmesi için olacaktır.”

Devlet Tiyatroları Genel Müdür Vekili Mine Acar ise reji asistanlığı kadrosu devam edecek şekilde Kültür ve Turizm Bakanlığı Müşavirliği’nde görevlendirildi.

tıkla: Milliyet

Yaşasın bağımsız tiyatro!

Bizce, özgür tiyatro yapabilmenin tek koşulu, bağımsız olabilmektir... Tiyatroyu yaşatan ekonomik gücü, o tiyatronun kendisi sağlamalıdır... Hiçbir yere bağımlı olmamalıdır tiyatro...

Ne yazık ki, ülkemizde Efes Pilsen ve T.C. Turizm ve Kültür Bakanlığı yada başka destekçilere bağlı / bağımlı olmadan yaşayan tiyatro yok gibi... Doğal ki, profesyonel tiyatrolardan bahsediyoruz...

Hatta, tiyatro yayın organlarının tamamına yakını da, finans kapitale bağlı / bağımlı yaşamak zorunda kalıyor...

Peki, bağımsızlığın koşulu ne?... Bizce, sosyalist olmak... Sosyalist anlayışa sahip olan tiyatrolar, resmi faşizm tarafından, her türlü baskıya uğrar, ama halk tarafından benimsenir... Belki oyun sahneleyemez duruma gelir, fakat, bayrağını resmi faşizme teslim etmez...

Kapitalizmin "havuç yada sopa" anlayışına teslim olan profesyonel tiyatroların tamamı, finans kapitalin yada devletin sadakasını kullanmak zorunda...

Denklem çok basit ve çok anlaşılır: Kapitalizm tiyatroları kullanıyor ve tiyatrolar da kapitalizmin imge oluşturucusu işlevini yerine getiriyor...

tiyatrom'un başlattığı "Sadakaya Hayır!" anlamına gelen eylemi destekliyor ve gelişmeleri sıcağı sıcağına okurlarımıza sunuyoruz:


İsa Karslı
Herşeyden önce zihniyet değişmesi lazım!..
Anadolu'da tiyatro yapmaya çalışan tiyatrolara destek adı altında 3 kuruş para veriliyor. Bakanlığın açıkladığı listeye bakıldığı zaman görülüyor ki hiç ihtiyacı olmayan gayet iyi bütçe ve olanaklarla tiyatro yapan özel tiyatrolara en büyük paylar veriliyor. O zaman sormak lazım Anadolu'da tiyatro nasıl gelişecek?

Hüseyin Yıldırım
Her daim bağımsız
Ekonomi ve siyaset içre uygulamalara konu olduğu müddetçe tiyatrodan bir şey beklenmez. Bağımsız bir tiyatro yaşantısının uygulanabilirliliği, tiyatronun kendini kelepçelerinden kurtarmasında yatmaktadır. En büyük kelepçe de devlettir... Kırılam şu zinciri...

Ali Pehlivan
HER İLDE, HER OKULDA
Okul Tiyatro topluluklarıyla ilintili olan topluluklara seslenmek istiyorum. Okuldan aldığınız toplulukların oyunlarını okullarla işbirliği içinde olup,ücretli gösterime sokabilirsiniz. Gelir tiyatro salonları için bir iki tuğla alır sanırım. Kızaracak yüzü olanlar insafa gelir belki. Hani artık memura da zekat verilebiliyorya! Zekat niyetine, hortumların zekatı niyetine okullarımıza tiyatro salonu yaparlar. Yapacaklarını hiç sanmam, zira onlar aydınlıktan korkarlar.

Ali Pehlivan
TUHAFSADIM
Elbette tepkili olacağız. Hem de ummadıkları kadar. Bin kişilik ses yükselecek her üç kişimizden. Lakin Tuhafsadım! Düşüncelerini yükleyen eylemlerini gördükçe şaşıranları tuhafsadım. "Siz nasıl böyle bir şey yaparsınız" diyenleri hele, hele! Ne bekliyorduk beyler? 23 Nisan'larda minik yavrularımızı Atatürk ilke ve devrimlerine aykırılaştırarak, Atatürk cumhuriyet ve devrimlerinin ürünü bazı okullarımızda cami imamını koro şefi yapan zihniyetin bizim gibi düşünmesini mi? Ben daha kötü şeyler bekliyordum. Tiyatrolarımız bu kadarlıkla kurtulsalar iyi. Bu tiyatrolar ve tiyatrocular; ne darbeler gördü. Ne zindanlar, ne filistin askıları gördüler. Ne hükümetler, ne şıhlar, tekkeciler gelip geçti, tarihe gömüldüler. Lakin o tiyatro ve tiyatrocular halen ayakta.

tıkla: tiyatrom